Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Ağustos 2012 Cuma

O esnada başka bir yerde...

...Albert Camus derin bir nefes almış ve "Arkamda yürüme, yol göstermeyebilirim. Önümde yürüme, arkandan gelmeyebilirim. Yanımda yürü ve dostum ol," demeye hazırlanıyordur.


Ustayı İletişim Yayınları'ndan çıkan Stephen Eric Brooner imzalı "Camus - Bir Ahlakçının Portresi" isimli biyografi nedeniyle anıyoruz. Camus'yü politik, edebi ve felsefi yönleriyle tanımak isteyenler için öenmli bir inceleme olduğunu söyleyebilirim. Ancak kişisel tavsiyem Camus'yü hiç okumamış olanların, bu kitapla başlamaması.

Yeri gelmişken sorayım: Sizce Camus'yü okumaya hangi kitabıyla başlamak lazım?

Sesinden Ayrı Kalan Yüz

Türk sinemasının kimine göre seri üretim içinde olduğu, kimine göre altın çağını yaşadığı yıllar hepimizin bellek koridorlarında birden çok kapının açılmasına neden olan yıllardır. Cumhuriyet projesinin sosyal hareketlerinin beyazperdedeki karşılıkları içinde zengin kızlar, fakir oğlanlar, kenar mahalle bıçkınları, fabrikatör babalar, kötü yola düşen anneler, sınıfsal farklılıkları temsil etmek istercesine ortalıkta dolaşan aşçılar, uşaklar, şoförler… Aşk, çekirdek aile kavramına ulaşmak için gereken bir eylemdir; genç kızlar anne olmak özlemlerini, yakışıklı delikanlılar evlerinin kadını olacak açılmamış çiçeği aradıklarını vurgular her fırsatta. Kadının evden çıkıp, sosyal yaşama, iş yaşamına, akademik ortama ve üretime katılması da görsel karşılığını bu filmlerde, bu filmlerin unutulmaz yüzlerinde bulur zaman içinde. 50’lerden 70’lere kadar Türk modernleşmesinin aynası olan beyazperdedeki yüzler hep aynıdır. Yüzler de, sesler de…

Belgin Doruk deyince bir dizi görüntü gelir aklımıza; kimi zaman Ayhan Işık’a şımarıklık yapar, kimi zaman Orhan Günşiray’a ne kadar mesut olduğunu söyler. Hülya Koçyiğit şehirli bir kız olarak gençliğin o buğulu nefesini getirir. Türkan Şoray’ın hayaller süsleyen dudaklarından çıkan her söz, dünyanın en güzel kadınının aşkı tarifidir. Emel Sayın şarkılarını pek güzel söyler ama Engin Çağlar’a ya da Tarık Akan’a sevdasını anlatırken yüreğimizin derinlerinde başka bir köşeye işler sesi. Gülşen Bubikoğlu bol paçalı pantolonların, apartman topukların “Renkli/Türkçe” yıllarında gülen yüzü ve sevimli sesiyle bir yanıyla komşumuzun kızı, bir yanıyla düşlerimizin prensesi olur.

Belleğimizin koridorlarında açılan o kapıların ardında, her bir oyuncunun yüzüyle görüntüler değişirken, bir tek şey aynı kalır: Sesleri. Sevdayı ve acıyı, hüznü ve mutluluğu, doğumu ve ölümü aynı dolulukta yaşatan, aynı başarıyla anlatan o ses: Jeyan Ayral Tözüm’ün olağanüstü güzellikteki sesi.


Seslendirme sanatçısı olarak tanınırlığının ve başarılarının öncesinde belirtmek gerekir ki Jeyan Ayral Tözüm bir tiyatro sanatçısıdır. Hem de Türk tiyatrosunun ilklerinin yaşandığı, ilkelerinin belirlendiği yılların seçkin sanatçılarından biri. 1938 yılında, henüz 9 yaşındayken babasıyla İstanbul Şehir Tiyatrolarının kulisinde dolaştığı günlerden birinde Muhsin Ertuğrul’un kendisini görmesiyle bugüne kadar uzayacak sanat yaşamının ilk adımını atmış olur. (Babası Türk tiyatrosunun, sinemasının, seslendirme sanatının efsanevi ismi Necdet Mahfi Ayral’dır.) O günlerde Muhsin Ertuğrul, Ibsen’in “Peer Gynt”inde Solveig’in hayalini oynayacak bir çocuk oyuncu aramaktadır ve Jeyan Ayral eskilerin deyimiyle bu oyunla “sahne tozunu yutar”.

Okul ve tiyatroyu başarıyla yürüten Jeyan Ayral, bir yandan da radyo oyunlarında ve sinema filmlerinde seslendirme yapmaya başlar. 40’lı ve 50’li yıllarda çağdaş Türk tiyatrosu ve sineması şekillenirken o da bu değişimin tanıklarından, dahası yaratıcılarından biridir. Değişim rüzgârını yakından takip eden Cumhuriyet Türkiyesi’nin izleyicileri onu çok sayıda oyunda İstanbul Şehir Tiyatrolarının sahnelerinde göreceklerdir. Marius, Şafakta Gelen Kadın, Vahşi Kız, Sacide, Besleme, Elif Ana, Yerma, Domino, Mutlu Günler, Gecikenler bu oyunlardan sadece bir kaçıdır. Çıplakları Giydirmek, Çalıkuşu, Altıncı Kat, Tehlikeli Dönemeç ve daha nicelerindeki performansları ise yıllar geçmesine karşın unutulmayan, ayakta alkışlanan performanslardır. O bu oyunlarda sahnede bir karaktere hayat veren bir oyuncu olmaktan öteye geçmiş Ersilia Drei, Feride, Edwige Hochepot ya da Freda Caplan’ın ta kendisi olmuştur. 54 yaşında kendi isteğiyle emekliye ayrılana kadar 100’e yakın oyunda görev almış, sadece oyunculuğuyla değil ciddi, ağırbaşlı ve çalışkan karakteriyle de sahnelerin unutulmayacakları arasına adını yazdırmıştır.

Aynı yıllar Türk sinemasının da yoğun bir üretim içinde dilini, ruhunu bulmaya çalıştığı yıllardır. Ses mühendisi Rauf Tözüm’le evlenen ve onun soyadını taşımaya başlayan, Muhsin Ertuğrul’un başarılı öğrencisi Jeyan Ayral Tözüm’ün sinema tarafından fark edilmesi uzun sürmez. Beklenen Şarkı, Allahın Cenneti, Uçuruma Doğru, Gençlik Günahı, Seven Ne Yapmaz, Dertli Pınar, Efsuncu Baba, Bozkurt Obası gibi bir dizi film onun bir oyuncu olarak beyazperde yolculuğunu özetler.

Ancak Jeyan Ayral Tözüm’ün Türk sinemasındaki asıl tanınırlığı ve günümüze kadar uzayan başarı öyküsünün ana binası onun seslendirme sanatçısı olarak yaptığı çalışmalara bağlıdır. O, Yeşilçam yıldızlarını birer fotoğraf, birer sessiz sinema figürü olmaktan çıkarıp, “konuşan kadın”a dönüştürmüştür.

Türkiye’nin geçirdiği değişim, tam da bunu işaret etmektedir zaten. “Konuşan kadın”ların sosyal yaşama daha çok girmeleri Cumhuriyet projesinin en önemli adımlarından biridir. Bir ülkenin böylesi bir değişim içinde olduğu dönemde, kadının siyasi/sosyal katılımının aynası denebilecek sinemada kendini gözlerken, aynaya bakarken duyduğu birkaç sesten birinin Jeyan Ayral Tözüm’e ait olmasından yola çıkarak onun için rahatlıkla, Cumhuriyet kadınının sesi denebilir.

Seslendirme sanatçısının stüdyodaki yalnızlığına düşen tek ışık, karşısındaki perdede dönüp duran sahneden yayılan ışıktır. Bir yandan önündeki senaryoya bakan sanatçı, bir yandan da sesini vereceği karakterin her hareketini takip eder, yorumlar, ezberler, giderek onunla bir bütün olur. Daha da ötesi filmin yönetmeni başta olmak üzere herkesin beklentisi kimi zaman aceleye gelen kimi zaman oyuncusundan yeterli performans alınmayan bir sahnede, açığı seslendirme sanatçısının kapatması, eskilerin deyimiyle “sahneyi kurtarması”dır. Çekimde unutulan bir sözün, oyuncunun “es geçtiği” bir ayrıntının, yönetmenin sonradan eklemek istediği bir duygunun kurtarıcısı hep seslendirme sanatçısıdır. Jeyan Ayral Tözüm, usta oyunculuğunun ve özenli çalışmasının sonucunda bu konuda tartışılmaz bir isim olarak öne çıkar. Bu nedenledir ki, o yıllarda çoğu kadın oyuncu bir film sözleşmesi imzalarken, kendilerini Jeyan Ayral Tözüm’ün konuşması şartını koşar, hatta bu isteklerini sözleşmeye ekletme gereksinimi duyarlar. Mücap Ofluoğlu’nun Öztürk Serengil’i, Kemal Ergüvenç’in Ahmet Tarık Tekçe’yi, Nursan Alçam’ın Zeynep Değirmencioğlu’nu konuşarak, deyim yerindeyse şöhrete taşımaları gibi Jeyan Ayral Tözüm’de çok sayıda kadın oyuncunun şöhrete daha hızlı koşmasını, izleyicinin bu oyunculara daha çabuk âşık olmasını sağlamıştır. Belki kendisi “sesinden ayrı kalan bir yüz” olmuştur ama asla yaşlanmayan, duru ve anlamlı sesiyle nesiller boyu “kadının sesi” olmuştur.

Türk sineması deyince belleğimizde beliriveren çok sayıda isim onun sesiyle hayat bulmuştur. Ama özellikle Belgin Doruk, Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın, Necla Nazır, Gülşen Bubikoğlu ve Emel Sayın deyince akla ilk olarak Jeyan Ayral Tözüm’ün adı gelmektedir. Tıpkı Adalet Cimcoz gibi, tıpkı Nevin Akaya gibi o da sesiyle Türk sinemasındaki kadın varlığına damgasını vurmuştur. Kendisiyle yapılan bir söyleşide kimini 20 yıl aralıksız konuştuğu yıldızların hiçbirinin teşekkürünü almadığını söyler. Sözleşmelerde şart koşulan bu usta isim, başarısının karşılığında takdir görmekten daha ötesini beklemeyecek kadar da mütevazı bir kişiliğe sahiptir. Ayrıca vefasızlık gibi söylemlerin de ardına sığınmaz çünkü ona en büyük teşekkürü, sesiyle büyüyen nesillerin verdiğini, vereceğini bilmektedir. Anneler, kızları ve hatta onların kızları, sosyal yaşama duru bir Türkçeyle katılmanın sırlarını onun seslendirdiği filmleri izlerken öğrenmişler, “sahibinin sesi” bir anlamda genç Cumhuriyet kadınının nasıl konuşması gerektiği konusunda öğreticilik rolünü üstlenmiştir.

Jeyan Ayral Tözüm hâlâ konuşuyor. Yerli ve yabancı filmlerde, televizyon dizilerinde sesini duymaya devam ediyoruz. Oyunculuğu ise Bizim Aile, Gurbetçiler, Şehnaz Tango, Dadı, Ekmek Teknesi, Aşk Olsun, Melek, Tatlı Hayat, Yadigâr, Sahra gibi televizyon dizileriyle evlerimize konuk oluyor zaman zaman.

Jeyan Ayral Tözüm hâlâ konuşuyor. Hep konuşacak. Hem de sadece seslendirdiği filmlerde değil; o filmleri izleyerek, o filmlerin aynasında kendini görerek büyüyen nesillerde çoğalan sedasıyla. Zaten duymak istediğimiz “o kadının sesi” değil mi?


Not: 5-15 Mayıs 2005 tarihleri arasında düzenlenen 8.Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali'nde Bilge Olgaç Başarı Ödülü ile onurlandırılan Jeyan Ayral Tözüm'e saygıyla, festival kitapçığı için kaleme aldığım yazı...

30 Ağustos 2012 Perşembe

En İyi 100 Davulcu: Sizin seçiminiz hangisi?


Çok iyi davulcular tanıdım. Kimileriyle dost oldum, Volkan Öktem gibi. Kimilerinin adı pek anılmaz ama dostum demek benim için yeterlidir, Özgür Pekin gibi. Davul deyince aklıma gelen kimi isimlerinse başka bir özelliği var; sınırsız tutkuları. NTV'de hazırladığımız Cumartesi programının yeteneği kalıbını aşan prodüktörü Sertan Ünver böylesi bir tutkuyla bağlı davula, davulculara. Fil Uçuşu'nda paylaştığım Guitar World kaynaklı "En İyi 50 Gitar Solosu" listesi onun da içine dert oldu. Laf lafı açtığında konu döndü dolaştı Rush'a geldi. Listede bir Rush parçasına rastlamamış olmak canını sıkmıştı Sertan'ın. Haklı. Hemen belirteyim, Sertan grubun gerçek bir hayranı olduğu için taraf tutuyor diye düşünmeden haklı diyorum. Rush deyince konuya kadim dostum Levent Gönenç'in adını da dahil etmem gerekecek. Gençliğimizi etkileyen şarkı "Tom Sawyer", Levent'e küçük bir çizgi roman bile yaptırmıştı. Kısacası konu Rush olunca ben de tarafım.

Ama şimdi kendi taraftarlığımı bir kenara bırakarak, bir liste paylaşmak istiyorum. Rolling Stone dergisinin belirlediği "En İyi 100 Davulcu" listesi. Tekrar etmeme gerek yok; listeler özneldir ve her türlü eleştiriye, saldırıya ya da abartılı alkışa açıktır. Önemli olan bu küçük oyunun parçası olabilmek, kısa süreliğine de olsa o isimleri hatırlayabilmek.

Açıkçası ben mutlu eden bir liste var aşağıda. Kişisel sıralamam biraz farklı olurdu. Eksik kalmış isimler ya da fazlaca değer verilmiş isimler de var ama dedim ya, olacak o kadar. Dönelim yazının başına; bu listenin Sertan Ünver'i de mutlu edeceğine inanıyorum çünkü listenin tepesinde Neil Peart var.

İşte Rolling Stone dergisine göre "En İyi 100 Davulcu":
  • 1. Neil Peart (Rush)
  • 2. John Bonham (Led Zeppelin)
  • 3. Ginger Baker (Cream)
  • 4. Keith Moon (The Who)
  • 5. Terry Bozzio (Frank Zappa, Jeff Beck)
  • 6. Bill Bruford (Yes)
  • 7. Danny Carey (Tool)
  • 8. Mike Portnoy (Dream Theatre)
  • 9. Ian Paice (Deep Purple)
  • 10. Carl Palmer (Emerson, Lake, & Palmer)
  • 11. Stewart Copeland (The Police)
  • 12. Dave Lombardo (Slayer)
  • 13. Steve Gadd (Steely Dan)
  • 14. Vinnie Colaiuta (Frank Zappa, Sting)
  • 15. Carter Beauford (Dave Matthews Band)
  • 16. Tim Alexander (Primus)
  • 17. Simon Phillips (Toto, Jeff Beck)
  • 18. Rod Morgenstein (Dixie Dregs, Winger)
  • 19. Matt Cameron (Soundgarden)
  • 20. Dennis Chambers (Santana)
  • 21. Chad Wackerman (Frank Zappa)
  • 22. Phil Collins (Genesis)
  • 23. Mitch Mitchell (Jimi Hendrix Experience)
  • 24. Virgil Donati (Planet X)
  • 25. Max Weinberg (E Street Band)
  • 26. Vinnie Paul (Pantera)
  • 27. Ansley Dunbar (Jeff Beck, Whitesnake)
  • 28. Mike Shrieve (Santana)
  • 29. David Garibaldi (Tower of Power)
  • 30. Steve Smith (Journey)

  • 31. Josh Freese (A Perfect Circle)
  • 32. Alex Van Halen (Van Halen)
  • 33. Billy Cobham (Mahavishnu Orchestra)
  • 34. Bill Ward (Black Sabbath)
  • 35. Alan White (Yes)
  • 36. Carmine Appice (Beck, Bogert & Appice, Vanilla Fudge)
  • 37. Stanton Moore (Galactic)
  • 38. Nicko McBrain (Iron Maiden)
  • 39. Scott Rockenfield (Queensryche)
  • 40. Hal Blaine (Elvis Presley, Beach Boys)

  • 41. Joey Jordison (Slipknot)
  • 42. Marco Minnemann (Weirdoz)
  • 43. Cozy Powell (Rainbow)
  • 44. Tommy Aldridge (Whitesnake)
  • 45. Chester Thompson (Santana)
  • 46. Morgan Agren (Frank Zappa)
  • 47. Jeff Porcaro (Toto)
  • 48. Dean Castronovo (Journey)
  • 49. Mike Giles (King Crimson)
  • 50. Jeff Campitelli (Joe Satriani)

  • 51. Nick Mason (Pink Floyd)
  • 52. Greg Bissonette (Joe Satriani, David Lee Roth)
  • 53. Ralph Humphrey (Mothers of Invention)
  • 54. Mike Bordin (Faith No More)
  • 55. Ringo Starr (The Beatles)
  • 56. Zak Starkey (The Who)
  • 57. Jon Theodore (The Mars Volta)
  • 58. Phil Ehart (Kansas)
  • 59. Clive Bunker (Jethro Tull)
  • 60. Jimmy Chamberlain (Smashing Pumpkins)

  • 61. Charlie Watts (The Rolling Stones)
  • 62. Lars Ulrich (Metallica)
  • 63. Brian Mantia (Primus)
  • 64. Mike Sus (Possessed)
  • 65. Jason Rullo (Symphony X)
  • 66. Dave Grohl (Nirvana, Scream)
  • 67. Pat Mastelotto (King Crimson)
  • 68. Mick Fleetwood (Fleetwood Mac)
  • 69. Raymond Herrera (Fear Factory)
  • 70. Brann Dailor (Mastodon)

  • 71. Matt McDonough (Mudvayne)
  • 72. Scott Travis (Judas Priest)
  • 73. Jack Irons (Red Hot Chili Peppers, Pearl Jam)
  • 74. Roger Taylor (Queen)
  • 75. Jose Pasillas (Incubus)
  • 76. Earl Palmer (session man)
  • 77. BJ Wilson (Procol Harum)
  • 78. Joey Kramer (Aerosmith)
  • 79. Gene Holgan (Death)
  • 80. Danny Seraphine (Chicago)

  • 81. Igor Cavalera (Sepultura)
  • 82. Brian Downey (Thin Lizzy)
  • 83. Travis Barker (Blink 182)
  • 84. Taylor Hawkins (Foo Fighters)
  • 85. Nicholas Barker (Dimmu Borgir)
  • 86. Paul Bostaph (Slayer)
  • 87. Chad Smith (Red Hot Chili Peppers)
  • 88. Brad Wilk (Rage Against The Machine)
  • 89. Alan Gratzer (REO Speedwagon)
  • 90. Matt Sorum (Guns N' Roses, Velvet Revolver)

  • 91. John Dolmayan (System of a Down)
  • 92. Chad Sexton (311)
  • 93. Mark Zonder (Fate's Warning)
  • 94. Gary Husband (Level 42)
  • 95. John Densmore (The Doors)
  • 96. Jon Fishman (Phish)
  • 97. Al Jackson (MG's)
  • 98. Jim Gordon (Derek & the Dominos)
  • 99. Dave Abbruzzese (Pearl Jam)
  • 100. Sean Kinney (Alice in Chains)

Hepsi harika ama Pink Floyd'un yeri ayrı...

Dün Fil Uçuşu'nda Guitar World dergisinden aldığım bir listeyi paylaştım. "En İyi 50 Gitar Solosu" listesini okuyanlar haklı olarak kimi isimleri aradı, kimi isimleri gereksiz buldu. Sevdikleri solonun sralamadaki yerini beğenmeyenler de vardı. Böylesi listelerin yapıları gereği "eksikli" olduklarını söylemiştim. Ama yine de bu listeler, biraz hatırlattıkları biraz da bilmediklerimizi araştırmaya yönelttikleri için iyidir diye düşünürüm. Ayrıca eğlenceli bulurum.

Benim de listede katılmadığım noktalar var elbette. Eksikler çok. Gereksiz yere parlatılanlar var. Ayrıca böylesi listelerin çoğunda olduğu gibi fazlaca "merkez"de duruyor, müziğin arka sokaklarında dolaşmaya cesaret edememiş.

Peki bu listede benim en sevdiğim solo hangisi. Açıkçası listedeki 30 kadar şarkıyı hiç düşünmeden böylesi bir kişisel sıralamaya alır ve o anki ruh halime göre zirveye koyabilirim. Bir gün Jimmy Page önlere çıkar bir gün Kirk Hammet. Birden Tom Morello gelir aklıma. Beş dakika sonrasında kendimi tümüyle Mark Knopfler'a emanet edebilirim. Hendrix ve Clapton zaten bir köşede bekler sürekli. Yeni nesil favorilerimden Jack White'ı unutmam. Satriani ile Vai sohbet eder. Steve Howe gibi bir usta geçmişten göz kırpmaya devam eder. Elbette bir de tutkunu olduğum cazcılar ve flamenkocular var. Neyse, isimlerle lafı uzatmayayım. Diyeceğim şudur ki, o liste ruh halime göre hep değişir.

Ama bir isim ve bir grup var ki, ruh halim ne olursa olsun, yerinden kıpırdamaz.

Geçenlerde bir dostum sordu: "Benim grubum dediğin grup hangisidir?"
Hiç düşünmeden cevap verdim: "Pink Floyd!"

Madem bu cevabı hiç düşünmeden verdim, listedeki şarkıyı da düşünmeden paylaşayım. "Comfortably Numb" 2005 tarihli Live 8 yorumuyla ve YouTube aracılığıyla geliyor.

David Gilmour'a ve Pink Floyd'a selam olsun.



29 Ağustos 2012 Çarşamba

En İyi 50 Gitar Solosu: Sizin seçiminiz hangisi?

Böylesi listeler sıklıkla yapılır. Çoğunda da aynı isimlere rastlanılır; ama işin bu kısmı zaten baştan kabul edilmiştir. Bir başka kabul de, listeye baktıktan sonra şu cümlenin söyleneceği gerçeği üstünedir: "Yahu bu listede şu şarkı ya da şu solo nasıl olmaz?" Yine de insan kendisini alamaz böylesi listelere bakmaktan...

Liste Guitar World dergisinden geliyor. Ben de aynen oradan aldım ve 50'den 1'e doğru sıraladım. (Guitar World internet sitesinde bu listeyi açıklamalar ve metinlerle okuyabilirsiniz.)


İşte Guitar World'e göre en iyi 50 gitar solosu:

50) "Shock Me" (Ace Frehley) - Kiss Alive II, 1977

49) "Europa" (Carlos Santana) - Carlos Santana Amigos, 1976

48) "Sympathy for the Devil" (Keith Richards) - Rolling Stones Beggars Banquet, 1968

47) "Jessica" (Dickey Betts) - Allman Brothers Band Brothers and Sisters, 1974

46) "Hot For Teacher" (Edward Van Halen) - Van Halen 1984, 1984

45) "Light My Fire" (Robby Krieger) - The Doors The Doors, 1967

44) "Alive" (Mike McCready) - Pearl Jam Ten, 1991

43) "Sharp Dressed Man" (Billy Gibbons) - ZZ Top Eliminator, 1983

42) "While My Guitar Gently Weeps" (Eric Clapton) - The Beatles The Beatles (White Album), 1968

41) "Brighton Rock" (Brian May) - Queen Sheer Heart Attack, 1974

40) "Reelin' in the Years" (Elliot Randall) - Steely Dan Can't Buy a Thrill, 1972

39) "Cortez the Killer" (Neil Young) - Neil Young and Crazy Horse Zuma, 1975

38) "Whole Lotta Love" (Jimmy Page) - Led Zeppelin Led Zeppelin II, 1967

37) "Sweet Child O' Mine" (Slash) - Guns N' Roses Appetite for Destruction, 1987

36) "Black Star" (Yngwie Malmsteen) - Yngwie Malmsteen Rising Force, 1984

35) "Cemetery Gates" (Dimebag Darrell) - Pantera Cowboys from Hell, 1990

34) "Paranoid Android" (Johnny Greenwood) - Radiohead OK Computer, 1997

33) "The Thrill is Gone" (B.B. King) - B.B. King Completely Well, 1969

32) "Machine Gun" (Jimi Hendrix) - Jimi Hendrix Band of Gypsys, 1970

31) "Stranglehold" (Ted Nugent) - Ted Nugent Ted Nugent, 1975

30) "Surfing with the Alien" (Joe Satriani) - Joe Satriani Surfing with the Alien, 1987

29) "For the Love of God" (Steve Vai) - Steve Vai Passion and Warfare, 1991

28) "Mr. Crowley" (Randy Rhoads) - Ozzy Osbourne Blizzard of Ozz, 1981

27) "Pride and Joy" (Stevie Ray Vaughan) - Stevie Ray Vaughan Texas Flood, 1983

26) "Smells Like Teen Spirit" (Kurt Cobain) - Nirvana Nevermind, 1991

25) "Aqualung" (Martin Barre) - Jethro Tull Aqualung, 1979

24) "Fade to Black" (Kirk Hammett) - Metallica Ride the Lightning, 1984

23) "Bulls on Parade" (Tom Morello) - Rage Against the Machine Evil Empire, 1996

22) "Sultans of Swing" (Mark Knopfler) - Dire Straits Dire Straits, 1978

21) "Time" (David Gilmour) - Pink Floyd Dark Side of the Moon, 1973

20) "Bohemian Rhapsody" (Brian May) - Queen Night at the Opera, 1975

19) "Floods" (Dimebag Darrell) - Pantera The Great Southern Trendkill, 1996

18) "Little Wing" (Jimi Hendrix) - The Jimi Hendrix Experience Axis: Bold as Love, 1968

17) "Cliffs of Dover" (Eric Johnson) - Eric Johnson Ah Via Musicom, 1990

16) "Heartbreaker" (Jimmy Page) - Led Zeppelin Led Zeppelin II, 1967

15) "Highway Star" (Ritchie Blackmore) - Deep Purple Machine Head, 1972

14) "Layla" (Eric Clapton, Duane Allman) - Derek and the Dominos Layla and Other Assorted Love Songs, 1970

13) "Texas Flood" (Stevie Ray Vaughan) - Stevie Ray Vaughan Texas Flood, 1983

12) "Johnny B. Goode" (Chuck Berry) - Chuck Berry His Best, Volume One, 1997

11) "Voodoo Child (Slight Return)" (Jimi Hendrix) - Jimi Hendrix Experience Electric Ladyland, 1968

10) "Crossroads" (Eric Clapton) - Cream Wheels of Fire, 1968

9) "Crazy Train" (Randy Rhoads) - Ozzy Osbourne Blizzard of Ozz, 1981

8) "Hotel California" (Don Felder, Joe Walsh) - The Eagles Hotel California, 1976

7) "One" (Kirk Hammett) - Metallica ...And Justice for All, 1988

6) "November Rain" (Slash) - Guns N' Roses Use Your Illusion I, 1991

5) "All Along the Watchtower" (Jimi Hendrix) - The Jimi Hendrix Experience Electric Ladyland, 1968

4) "Comfortably Numb" (David Gilmour) - Pink Floyd The Wall, 1979

3) "Free Bird" (Allen Collins, Gary Rossington) - Lynyrd Skynyrd, 1973

2) "Eruption" (Eddie Van Halen) - Van Halen Van Halen, 1978

1) "Stairway to Heaven" (Jimmy Page) - Led Zeppelin Led Zeppelin IV, 1971

Christina Hesselholdt: Portre

Danimarka edebiyatından küçük bir örnek...

1962 doğumlu Christina Hesselholdt, Fil Uçuşu'na 1998 yılında Rosinante yayınevinden çıkan ve yazarın çocukluk dönemine ilişkin elli öyküsünden oluşan Hovedstolen (The Principal) adlı kitabındaki "Portræt" isimli öyküsüyle konuk oluyor.

Danimarka basını yazardan övgüyle söz ediyor.
Erik Svendsen (Jyllands-Posten): “Alışılmamış yapıda, görülmeye değer bir çok-sesli mücevher. Dil ve kimlikle yaşatılan bir deneyim.”
Christa Leve Poulsen (Børsen): “Hesselholdt’un edebiyatında anlamı bulmak için fazlaca aramanıza gerek yok çünkü zaten sayfalardan taşıyor.

Hesselholdt yazıya bakışını şöyle özetliyor: “Zaman geçmek bilmez ama anne, baba, büyükanneler, büyükbabalar, arkadaşlar, şeyler, yerler ve olaylar arasında sıçrar durur. En küçük detay, renk, koku, izlenim önemlidir.”

Hürcan Aslı Aksoy'un Danca aslından yaptığı çeviriyle keyifli okumalar...


Babaannemlerdeki İran kürkü portmantoda asılı duruyordu; bu haliyle askılık sanki üzerinde of çeken bir insanı taşıyormuş gibiydi. Banyo penceresinin eşiğinde duran iki bukle saç atılmayacaktı ama tuvaletin sifonunun çekilmesi gerekiyordu. Babaannemin kenarına firketeyle tutturduğu bu yapma bukleler sayesinde şapkası, gür ve serpilen saçlar gizlediğine inandırırdı insanı. Hani çok saç varmış da, yalnızca o iki bukle özgür kalmayı başarmış gibi görünürdü.

Bukleler iliştirilmiş şapka antrede dururdu. Konsolun üzerindeki aynada, babaannem elini uzatıp onu yakalayıncaya kadar iki taneymiş gibi gözükürdü. Kazakların kalpaklarına benzeyen şapka da palto gibi İran kürkündendi. Babaannem paltosu, şapkası ve solgun tenindeki pudrayla sanki yaşlı bir Rustu.

Dizinden ayağına kadar bütün bacağı nerdeyse aynı kalınlıktaydı. Ayak bileği hiç yoktu, bacağı o genişliğin içinde ayakkabıya uzanıyordu. Baldır, onun teninde yalnızca topuğun biraz üstündeki ince bir çizgiydi ve bacak aniden ayak oluyordu. Kalçası mavi elbisenin altında belirginleşen kemikleriyle genişliyordu ve o kalçanın üstünde bir insana ait olmadığı hissini uyandıran bedeni yükseliyordu. Soğuk almamak için, omuzlarını el örgüsü giysilerle, boğazını da şifon fularla kapatmaya çalışıyordu.

Önünde bir kahve fincanı ve fincanın tabağında da ya çeyrek bir kurabiye ya da yarım bir bisküvi vardı: “Bu olsa olsa kenar olabilir!” Yerken insanın parmakları arasında ufalanan çörekler, toz şekerli sarımtırak kekler, kabartma tozu kullanılmadan pişirilen pastalar, kabarmasına izin vermediği için düz ve yoğun olan ekmekler pişirirdi. Ya da az sonra ağzına atacağı mentollü şekerler bulundururdu kahve fincanın tabağında. Şeker kutusunda kendisinin daha önceden emdiği şekerler de dururdu: “Hayır, onu almamalısın!” Hep ucundan ısırırdı; işlerini yaparken, tramvayla giderken gün boyunca ucundan ısırarak azar azar yerdi. Otobüs demeye kendini alıştıramamıştı. Balgam çıkartır ve kağıt mendille yüzünü kapatarak tükürürdü. Ya sessizdi ya da nefesini verirken hafif bir “Hııhh!” sesi çıkarırdı. Yürüyüşe çıktığında yanında, içine şeker kutusunu, makyaj çantasını, cüzdanını, kağıt mendilini ve parçalanmış mutfak havlularına sarılı yarısı ısırılmış yiyeceklerini koyduğu tıkırtıyla kapanan klipsli çantası olurdu. Keskin mentol ve parfümün yanı sıra İran kürkünün kolları içine çok fazla girip çıktığından sıcak ve hayvansal bir koku saçıyordu çanta. Her yere götürürdü onu; bir sandalyeden başka bir sandalyeye, yanındaki sandalyenin koluna astıktan sonra yerdeki sandalyenin karşısına. Kendisini yemek vakti boyunca sakin tutması neredeyse imkansızdı. Çeşitli bahanelerle kalkar ve mutfakta kaybolurdu. Çocukluğunu geçirdiği çiftlikte hep böyleydi: Kadınlar masa ile mutfak arasındaki yerde çiğneyerek yemek yer, bekler ve bulaşık yıkarlardı.

27 Ağustos 2012 Pazartesi

Joe Sacco: Hâlâ vicdanı olanlara...

Joe Sacco bir gazeteci, muhabir ve hepsinden ötesi bir çizer. Savaş ve yıkım bölgelerinin canlı tanıklığını bilgisayarının tuşları, kamerasının objektifi ya da fotoğraf makinesinin deklanşörü ile yapmıyor; tanıklıklarını çizim kalemleriyle, tarama ucuyla aktarıyor bizlere. Neredeyse biricik bir deneyim bu.


2001 tarihli Filistin çizgi romanının önsözlerinden birini Edward Said yazmış. Said şöyle diyor: "Sacco sağduyulu bir şekilde, militanlığa, özellikle de sloganlarla topluca sergilenen militanlığa prim vermiyor. Oslo sürecinin ardından artık parodiye dönüşmüş çözüm önerilerine de yanaşmıyor. Ama onun çizgileri, okuyucuyu, çektikleri ve uğradıkları haksızlıklar çok uzun zamandır hafife alınmış ve pek az siyasi ve insani çabaya neden olmuş bir halkın arasında uzunca bir süre misafir ediyor. Sacco’nun sanatı bizi orada alıkoyuyor; çok moda lafların ve mutlu sonların peşinde heyecanla koşmamıza mani oluyor. İşte belki de, Sacco’nun en büyük başarısı budur."

Savaşların bir bilgi ve görüntü yanılsaması/kirliliği ile güvenli ve korunaklı evlerimize ulaştırıldığı çağda Sacco’nun saklamayan, mesafe daraltan, acıtmaktan korkmayan ve günümüz gazeteciliğinin alameti farikası haline gelen “arkadan dolanma” numaralarına başvurmayan anlatısı daha da büyük bir önem taşıyor.


1960 doğumlu bu batılı gazeteci/çizerin bir başka başarısı da, hikayelerinde gerçekten tarafsız durmayı başarması. İnsan hikayelerine odaklanırken iyiliğin ve kötülüğün sınırında dengede durmayı başarıyor. Ama bu tarafsızlık alanında yorumsuz ve korkak değil. Süslü ve fazla makyajlı bir taraftarlığı izlemektense, Sacco’nun insanı omuzlarından tutup aralıksız sarsan sadeliğini izlemek gerekli. İthaki Yayınları tarafından yayımlanan “Güvenli Bölge Gorazde”nin önsözünde Tayfun Pirselimoğlu da bu noktaya dikkat çekiyor. “Televizyonda görünüp kaybolan görüntülerin yarattığı ‘gerçeklikten’ çok daha farklı ve çarpıcı bir ‘hal’ ile, göremediğimiz, görüp de anlamadığımız hikayelerle, en fenası derinlere gömdüğümüz vicdanlarımızla bizi baş başa bırakıyor Sacco,” diyor Pirselimoğlu.

Filistine’e, Bosna’ya, Gorazde’ye ve dünyanın daha pek çok vicdanını yitirmiş bölgesine “arkadan dolanmadan” bakacak cesareti olan herkesin Joe Sacco ile tanışması lazım.


Not: Sacco ciltlerini Türkçeye özenli bir çeviri ve baskıyla kazandıran İthaki Yayınları’na teşekkür ederim.

Emma Peel: "İnanmak"



Emma Peel: Şuna bakar mısın? Ne kadar tatlı...
Karşıdaki Adam: Evet... yani... tatlı...
Emma Peel: Sevgisizliğin yüzünden okunuyor.
Karşıdaki Adam: Sevgisizlik değil benimki. Kediyle yaşadığın şu ilişkiyi inandırıcı bulmuyorum. İlkel bir hayvan sonuçta. Onun üstünde çeşitli duygularını tatmin ediyorsun: Dokunmak, sahip olmak, gülmek, sevmek, beslemek, annelik yapmak... ne bileyim işte... tek derdin kendini tamamlamak.
Emma Peel: Ne güzel söyledin. Kendimi tamamlıyorum.
Karşıdaki Adam: Dediğime geldin yani...
Emma Peel: Gelmek ne kelime? Ben çoktan geçtim orayı... Öylesine eksik ki insan dediğin, tamamlanması lazım bir adım daha atabilmek için, ayakta kalabilmek için. Öylesine özgüvenli, ödünsüz ve gerçek ki şu kucağımdaki kedi, nefret denizinde boğulmamam için her an can simidi atıyor bana. Ve öylesine ikiyüzlüsün ki, sevimli buluyor gibi yapman bile tiksindiriyor beni.
Karşıdaki Adam: İnanıyor musun bu dediklerine?
Emma Peel: Kendi sözlerime bile bu kediden daha çok inanmıyorum.
Karşıdaki Adam: Tuhaflaştın yine... Adı ne bunun?
Emma Peel: Sence? Sence adı ne olabilir?

Sözlük.40

U

USTURA: Rıfat Ilgaz’ın kalemiyle girdiğimiz bir berber dükkânı… Musluk tamirinden kırık küplerin yapıştırılmasına elinden her tür iş gelen bir berber… Berberin hem gevezeliğine hem de sakarlıklarına katlanmak durumunda kalan öykü anlatıcısı/müşteri… “Nerde o eski tıraş fırçaları?” diye başlar öykü… Ardı arkası gelmez söylenmelerin: Nerde o eski kayışlar, nerde o eski usturalar, nerde o eski kantaşları, nerde o eski sabunlar, nerde o eski taraklar, nerde o eski çıraklar… Elbette öykünün sonunda kafası gevezelikten şişmiş, yüzünde kesilmedik yer kalmamış müşteriye söyleyecek tek söz kalmıştır: “Nerde o eski berberler?”

(Rıfat Ilgaz, Nerde O Eski Usturalar)

26 Ağustos 2012 Pazar

19.İstanbul Caz Festivali'nin ardından notlar...



Antony’nin 39 kişilik “Filarmonia İstanbul Orkestrası” ile birlikte Açık Hava’da verdiği konser, benzersiz konserler listesindeki yerini hemen aldı. (2007’de Şan Tiyatrosu’ndaki konseriyle birlikte tabii ki.) Sözün en güçlü müzik olduğunu bir kez daha hatırlattı bize muhteşem Antony. Sesi Açık Hava tiyatrosundan çıkıp ulaşabildiği her yere yayıldı. Konser sonunda kuliste ziyaretine gidenlerle daha da mutlu oldu. Beyhan Murphy ve Peter Murphy’nin tebrikleriyle yüzü güldü. İsteyen herkesle fotoğraf çektirdi. Ama en büyük sürpriz, o gece Antakya’da bir konseri olduğu için konsere gelemeyen Selda Bağcan’ın gönderdiği çiçekti. Konserine Bağcan’ın “Vurulduk Ey Halkım”ıyla başlayan Antony’nin mutluluğu gözlerinden okunuyordu. Bu mutluluğun tanıklarından, İKSV’nin çalışkan üyesi Ayşe Bulutgil “Bakarsın önümüzdeki senelerde Antony ve Selda Bağcan‘ı aynı sahnede buluşturan konser projeleri yaparız,” diye fısıldadı kulağıma. Neden olmasın?


19. İstanbul Caz Festivali’nin en renkli gecelerinden biri 5 Temmuz Perşembe akşamı Cemil Topuzlu Açık Hava Sahnesi’nde gerçekleştirilen “The İstanbul Project” başlıklı konser oldu. Festival izleyicisi tarafından yakından takip edilen ve daha önce altı kez İstanbul’a gelerek konser veren dünyaca ünlü müzisyen Marcus Miller’ın İstanbul Caz Festivali’nin siparişi üzerine İKSV’nin kuruluşunun 40. yılı için hazırladığı “The İstanbul Project” adlı özel projede Hüsnü Şenlendirici, Burhan Öcal, Okay Temiz, İmer Demirer ve Bilal Karaman da sahnedeydi. “Gençliğimde İstanbul’un yerini haritada bile gösteremezdim,” diyen Marcus Miller artık İstanbul’un kendi müzikal sınırlarını genişleten bir şehir olduğunu söylüyor. Konserden iki gün önce otel odasına kapanıp 9/8’lik ritimlere çalıştığını söylerken heyecanını gizleyemiyordu. Şu sözünü hepimiz bir kenara yazmalıyız: “Müzik, tarihi de anlamamızı sağlayan bir dil, örneğin ben Türk müzisyenlerle çaldığımda bir bütün coğrafyanın tarihini algılayabiliyorum.” O muhteşem geceyi anarken, ekibin diğer üyelerinden de söz etmek gerekiyor. Özellikle saksafonda Alex Han ve trompette Patches Stewart o geceki alkışların aslan payını alacak performanslar sergilerdiler. İmer Demirer’in de dahil olduğu nefeslilerin üç silahşoru ile Marcus Miller’ın atıştığı dakikaların tadına doyum olmadı. “Buraya ne zaman gelsem bir gün kalıp gidiyordum, bu sefer biraz uzun kalmak istedim,” diyen Marcus Miller bu kez amacına tam olarak ulaştı. Konserden beş gün önce İstanbul’a gelerek Türk müzisyenlerle Gevende’nin Maslak’taki stüdyosunda provalara başladı ve provalar boyunca tüm yemeklerini bir esnaf lokantasında yedi. Maslak’taki esnaf lokantasının yemeklerine bayıldığını her seferinde söylemeyi de ihmal etmedi. Kısacası Marcus giderek bizlerden biri oluyor.


Festivalin ilk konserinde Jamaika’nın bağımsızlığının 50. yılında gerçekleştirilen özel bir proje vardı. Ernest Ranglin, Sly & Robbie, Tyrone Downie ve Bitty McLean iki saate yakın süren konserde dinleyenlere muhteşem bir reggae ziyafeti verdi. Ekipten Tyrone Downie konser çıkışı İstiklal Caddesi’ndeki Nayah İstanbul’a gitti ve o sırada çalan grup Come Again’i dinledi. Downie’nin bayıldığı Come Again grubunu merak edenler Nayah’a gidebilir ya da grubun myspace sayfasını ziyaret edebilirler.


Festival kapsamında 10 Temmuz’da Santralİstanbul Kıyı Amfi’deki Caro Emerald konserinde anladık ki, bu ismi önümüzdeki yıllarda Türkiye’de sıklıkla göreceğiz. Caro Emerald konserde sponsor firma Raymond Weil’in hediye ettiği saati taktı. Hollanda’nın en büyük şarkıcılarından biri sayılan Caro Emerald’ı, Hollanda Konsolosunun kulise girerek tebrik etmesi elbette şaşırtıcı değildi.


Caz Festivali’nin en içten kulis haberlerinden biri Kanadalı indie rock grubu The Dears cephesinden geldi. Grubun evli üyeleri klavyeci Natalia Yanchak ile vokalist Murray Lightburn’un, Neptune adında altı yaşında bir çocukları var. İstanbul ‘a geldikleri için çok heyecanlı olan karı-koca Neptune için bir de bebek bakıcısı istedi. Ekibin büyük çoğunluğu İstanbul’da kalışlarını on gün uzattı ve otelde kalmak yerine Sultanahmet’te bir ev tutmayı tercih etti. Ayrıca, The Dears üyelerinin tamamı Moz hayranı olduğu için 19 Temmuz’daki Morrissey konserini görünce de çok heyecanlandı. İKSV bu heyecanı dindirmek için ekibin bütün üyelerini konsere davet etti.

Caz Festivali notlarını birkaç soruyla noktalayalım: Acaba Keith Jarret konseri öncesi kaç kişi “açık unutulmuş cep telefonu” gerginliği yaşamıştır? Morrisey kendisinden on iki gün önce İstanbul’da olan Axl Rose’un bir son dakika atağıyla otel-Park Orman arası ulaşımı için helikopter istediğini duymuş mudur, duymuşsa ne tepki vermiştir? Sigara yasağı uygulanan Açık Hava Tiyatrosu’nda kaç kişi üst taraflarda ya da tuvalet önlerinde gizli gizli sigara içmiştir? Açık Hava Tiyatrosu konserleri öncesinde, minder satışları garanti olsun diye koltuklar özellikle toza bulanmış mıdır? Ve son soru: İstanbul caza doymuş mudur? Çıta böyle yükseldikçe kimsenin “doyduk” demeyeceği kesin.


Meriç Soylu: Bir dosta veda...



Bir dosta veda etmek zor. Beklenmedik bir anda, hayatın umut dolu cümlelerinin arasından geçerken veda etmek zorunda kalmak daha da zor. Meriç Soylu ile 25 Mayıs günü, NTV canlı yayınında oturup İş Sanat’ın 2011-2012 sezonunu nasıl geçirdiğini konuşmuştuk. Yayından önce gülüşmüştük. Yıllar önce birlikte yaptığımız ilk yayında çok heyecanlıydı, eli ayağı titremişti. Ama o gün öylesine rahattı ki. İlk yayınında neredeyse bir saat önce kamera karşısına geçip beklemeye başlayan Meriç, “Yayına on dakika kaldı,” dediğimde “İyi daha çok zamanımız varmış,” diyerek güldürmüştü beni. “Bakıyorum canlı yayın gerilimini iyice attın artık,” demiştim. “Bunca yıldan sonra olsun o kadar,” derken gözlerinin içi gülüyordu. Her zaman gözlerinin içi gülerdi Meriç’in. Gülmeyi severdi. Kibarlıkla değil içtenlikle, öylesine değil yüreğiyle gülerdi. İşine yoğunlaşmış hayatının içinde, dostça bir sohbete, şakalarla dolu telefon görüşmelerine, iş dışında edilecek bir iki cümleye iştahla sarılırdı. Yeni sezon öncesinde ağzından laf almaya çalışırdım. İş Sanat kadrosuyla yaptığımız o kalabalık kahvaltıda Sonny Rollins sürprizini verişini hatırlıyorum. “Bu haberi Milliyet Sanat’a yazmak istiyorum,” dediğimde “Senin için onayı hızlandırmaya çalışacağım,” demişti. Başarmıştı da. Dediği hiçbir şey o an’ı kurtarmak, iş gereği durumu geçiştirmek için değildi. Canla başla uğraşırdı sözünün karşılığını vermek için. O yağmurlu Mayıs gününde, önümüzdeki sezon için ağzını aradığımda önce her zamanki gibi ketum davranmış, sonra bir an boş bulunarak Kanadalı yıldız İma’nın geleceği haberini vermişti. Yayından sonra “Başka isimler var mı?” diye sorduğumda, “Heyecan verici isimlerle görüşüyoruz ama yaz ortasına kadar bekle,” demişti. O isimleri Meriç’in kendisinden öğrenemeyeceğimi bilmeden, gülmüştüm sadece. Öylece bitmişti son yayınımız. Son yayın demek ne kadar zormuş meğer? Unutulmaz Antony konserinin ertesi günü geldi acı haber. Çok sevdiği İstanbul’un, her anına tanık olmak istediği kültür sanat coğrafyasında çiçek gibi açan o konser sonrasında bu dünyadan ayrıldı Meriç. Hayatın hoyratlığı karşısında söylenecek söz yok. Sadece “Seni çok özleyeceğim Meriç,” diyorum, “seni çok özleyeceğiz.”

Çocukluğumuzun netlik ayarı

Ankara’da geçen bir çocukluk denize uzak olmak demektir. Denize ve deniz insanlarına. Güneşten sararmış saçların, güneşe emanet edilmiş tenlerin, kırık midye kabuğuyla kesilmiş ayakların hayali demektir. “Ben kolluksuz yüzüyorum oğlum,” cümlesinin çocukluğun o öfkeli, tiz sesiyle haykırılacağı güne kadar nöbet tutmak demektir. Altı ya da yedi yaşlarındaydım. Babamın düzensiz bir işi, dayımın kapı gibi memuriyeti vardı. Bizim aile için yaz tatili dede evinde geçirilen günler, dayımlar için ise kamp anıları demekti. Sonunda o yaz biz de, dayı torpiliyle, Petrol Ofisi’nin Erdemli’deki kampına gittik. Kuzenlerimle birörnek mayo alındı bana; her ne kadar onlar buna memnun olmasalar da. Kavuniçi kolluklar valize utanç içinde yerleştirildi. Kamp uzmanı olmuş çocukların dünyasında bir kumdan kale boyu yer edinebilmek için günlerce uğraştım. Ama babalarının memuriyet dereceleriyle konuşan çocuklar aleminde yer edinemeyeceğimi anlamam uzun sürmedi. Neyse ki Tayfun vardı. Kamp personelinden Samim Amca’nın oğlu, Mersin’li Tayfun. Böylece kamp süresi boyunca Ankaralı bir çocuğun hüznüyle, Mersinli bir çocuğun kahkahasına birdirbir oynatma şansı bulduk. Ankaralı temkini severken, deniz çocuklarının cesaretinin ufuk çizgisinin bile ötesinde olduğunu o vakit öğrendim ben.

Mahir Ünsal Eriş’in öyküleri de, samimiyet ve duygu sınırını, ufuk çizgisinin çok ötesine koyuyor. Dünyanın yuvarlak olduğunu kanıtlamak istercesine. Değil mi ki, her tür duygudan geçip gitsek de, sonunda başladığımız noktaya döneceğiz. O yolculuğa çıkmaya cesaretimiz varsa elbette. Eriş, okuruyla aynı pencereden bakıyor akıp giden manzaraya. Oturuyor okurunun yanına, bir yandan çekirdek çitleyerek başlıyor fısıldamaya. Kısa, içten, rahatlıkla söylenen cümlelerle ne görüyorsa anlatıyor. Okuruna bilgiçlik taslamadan, edebi maharet gösterme kaygısına düşmeden, kelimelerle sirk cambazı gibi oynamaya çalışmadan kuruyor öykülerinin dünyasını. Ama bir yandan da mahallenin en iyi top sektiren delikanlısı gibi, anlatısının kelimelerini kafasından göğsüne, oradan dizine, ayak üstüne alıp düşürmeden sektirmeyi başarıyor. En sonunda, öykünün özünü hissettiği noktada da abanıp meşin yuvarlağın merkezine, dikiyor topu gökyüzüne. Biz okurlara da, o uzaklaşıp giden topun ardından, buruk ve sakin bir ruhla bakmak kalıyor. Uçsun gitsin anlatılanlar, kimin bahçesine düşerse düşsün.


1980 doğumlu Mahir Ünsal Eriş’in ilk kitabı “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Bu noktada yayınevinin editörlerinden Levent Cantek’e ayrı bir selam çakmak lazım. Barış Bıçakçı, Emrah Serbes, Hüseyin Kıyar, Barış Uygur gibi yeni ve içten bir dilin önemli temsilcilerini okurla buluşturan İletişim Yayınları’nda, bu önemli edebi katkıda Tanıl Bora ile birlikte Levent Cantek’in de önemli bir rolü var. Devamını bekliyoruz.

Adını andığım bütün yazarlar gibi Mahir Ünsal Eriş de dili ekonomik kullanmayı, kendiliğinden söylenmiş sözlerin samimiyetiyle bir dil dünyası kurmayı tercih ediyor. Çocukluğu kareli bir piknik örtüsünün üstüne yayarken, sahte bir romantizmden uzak duruyor. Hoyrat ve aldırmaz çocukluğun gerçekçi izini sürüyor. Küçük yerlerin, mahallelerin, sokak aralarının çocukluğuna acımamız için, şiirli sözlere sırtını yaslamıyor; ne gördüyse onu anlatıyor, olsa olsa frekansı iyi sabitlenmiş bir radyonun Arkası Yarın temsili duygusallığıyla. Hikaye etmeyi seven bir öykücü Mahir Ünsal Eriş. Daha ilk kitabında kendinden emin bir duruşla koşuyor bir öyküden diğerine. Antropolojik değerlendirme yapmadan, sosyal zeka gösterilerine girişmeden, altı çizilecek kelime biriktirmeye çalışmadan, parmak sallamadan, mesafe koymadan anlatıyor. Mahareti de en çok bu noktalarda ortaya çıkıyor.

Çocukluğun o çok renkli atmosferinden bildiğim için söylüyorum. Ankaralı bir çocukla, bir deniz çocuğunun kesişim kümesi zor bulunur; bulunduğunda da bırakılmaması gerekir. O kesişim kümesinin rehberliğinde kendi çocukluğumuza netlik ayarı çekmenin tam zamanı. “Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde” son zamanların en iştah açıcı kitaplarından biri. Mahir Ünsal Eriş’in bir sonraki kitabını şimdiden merak etmemek elde değil.

O esnada başka bir yerde...

...gözünü dünyaya Natalia Nikolaevna Zakharenko adıyla açan ve Asi Gençlik'ten Batı Yakasının Hikayesi'ne efsane filmlerle sinema tarihine geçen Natalie Wood, günün birinde bir yat gezisinde öleceğini bilmeden, denizin o tatlı esintisine karşı gülümsemektedir.

Natalie Wood
(1938 - 1981)

Başarıyla, alkışlarla, aşklarla, dedikodularla, yükseliş ve düşüşlerle dolu bir hayatın ardından sır dolu bir ölümle çıkar son yolculuğuna Natalie Wood. Robert Wagner'la evliyken bir yat gezisi sırasında tekneden düşer ve boğularak ölür. Teknedeki bir diğer isim Christopher Walken'dır. Bir aşk üçgeni ve ksıkançlık hikayesi gelir yerleşir zihinlere ama çözülemez gizem. Sonuçta yaşamı boyunca karanlık sulardan ve boğulmaktan korkan Natalie Wood, 43 yaşında hayata veda eder.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Üzgün Sardunyalar kimin öyküsü?

Ayrıntılara girmeyeceğim. Ama sadece "benim için özel bir an'dı" diyerek de geçiştirmeyeceğim. O kitabın, Wolfgang Borchert imzalı Üzgün Sardunyalar'ın elime geçtiği an'da, o ilk öyküyü okuduğum an'da yaşadıklarımı paylaşmalıyım ki başlıktaki soru bir anlam taşısın. Bir öykünün okunma an'ını her yönüyle aramalıyız ki, okurluk denen o biricik varoluşun bize özel karşılıklarını bulabilelim.

Çoğu kitap ve bende yeri olan çoğu metin için yaptığım bir şeydir bu.; sorduğum soru basittir: Ben o metinle nasıl bir ilişki kurdum? Ne zaman, hangi fiziksel ve ruhsal koşullarda, nasıl ve hatta niye?

Ankara. Yıl 1988. İlkbahar. Mutlu bir yılın ardından aşk acısıyla kavrulduğum günlerden geçiyorum. Sevgilim, başka birine aşık olmuş ve beni terk etmiş durumda. Aklım durumu anlamaya çalışsa da ruhumun bir köşesi ona hala "sevgilim" demeye devam ediyor. Aşığım ve aptalım. Aşığım ve acı çekiyorum.

Tunalıhilmi Caddesi'nde Kuğulu Park yönünde yürüyorum. Tam Levni Kitabevi'nin önüne geldiğimde karşı kaldırımda onu görüyorum. Tunalı Otelin önünde. Yalnız. Yaklaşık bir ay önce, başka bir erkekle el ele gördüğüm yerde, bu kez yalnız. Yanına gidip konuşabilirim. Konuşmalıyım. Zaten beni görünce yaptığı yanlışı anlayacak, özür dileyecek, sensiz yapamıyorum diyecek. Yo, gitmemeliyim yanına. Kabullenmeliyim durumu. Aşklar biter, aşıklar ayrılır. Gitmeyi  de bilmek gerekir. Ama gitsem daha iyi olabilir, sarılırız özlemle. Gidersem kendime haksılık etmiş olmaz mıyım? Ama gitmezsem de...

Zihnim med-cezirde, bunları düşünürken başım dönüyor. Anında kendimi Levni Kitabevi'ne atıyorum. Gözüm aşktan kararmış bir halde karşıma çıkan ilk kitabı elime alıyor, hemen okumaya başlıyorum. Kafamı kitaptan kaldırmamalı, Tunalı Otel tarafına bakmamalıyım.

Üzgün Sardunyalar. Wolfgang Borchert. Bu yazarı daha önce hiç duymamışım. O anda çevirenin Kamuran Şipal olduğunun, kapak deseninin Yurdaer Altıntaş'a ait olduğunun farkında değilim. Bağlam Yayınları yayımlamış kitabı, gözüm bunları görmüyor ki...

Kitabın hemen girişindeki Üzgün Sardunyalar öyküsünü, defalarca okuyorum. O'nun oradan gittiğinden emin olana kadar. Bir daha okuyorum, bir daha, bir daha... Kendi aşk acımdan arınıp, öyküdeki kızın acısına ortak olana kadar. Onun üzüntüsünü kendi üzüntümden değerli bulana kadar.

Neden sonra, kafamı kitaptan kaldırıp karşı kaldırıma bakıyorum. O yok. Gitmiş. Başka bir kız var orada. Burnu yüzüne dikilerek tutturulmuş gibi görünen, biri sağda biri solda o simetrik sardunyalar kadar huzurlu ruhuyla ağlayan bir kız.

Öykü artık benim oluyor. Ben o öykü oluyorum. Kurmaca ve gerçek arasındaki sınırlar bir kez daha ihlal ediliyor, edebiyatın sakin limanına sığınan bir okur tarafından. O günden beri soruyorum: Üzgün Sardunyalar kimin öyküsü?

Wolfgang Borchert okuyunuz. Belki de bir anda bütün öyküleri sizin olur.

5 Ağustos 2012 Pazar

Anı Kutusu

giriş

“Anılarımı sakladığım bir kutum var. nasıl bir kutu mu?.. Bir kutu işte, belki biraz sıradan… Ama anılarımı saklıyor, beni saklıyor… Neler mi var içinde? Dedim ya; anılarım… Keyifli bir günde yenen bir yemeğin hesap pusulası, eski bir sevgiliyle gidilmiş bir filmin yırtık bileti, yalnız bir tatilin mühürü bir deniz kabuğu, bir kalem, bir fotoğraf… Anılarım işte… Yoksa senin bir anı kutun yok mu?”

gelişme

Böyle dedi bir dost. Ve benim bir anı kutum yoktu. Olsaydı neler koyardım içine, diye düşündüm ister istemez. Anılarım neler? Nedir bir nesneyi anı kutusuna girmeye değer kılan? Sadece nesneler midir anı olmaya hak kazanan?

Sonra bir kutu alıp, içine sözlerimi fısıldadım. Anı kutumu seslerle, sözlerle doldurdum.


Mutluluk: mutlu bir martı gibi çığlıklar atmaktır her bir sözcüğü farklı bir cümlenin gelini yapmak.

Kalem: yıllarca kör bir çakıyla ucunu sivrilttim kalemimin, kan dolu bir hokkaya banıp, damarlarıma saplamak için.

Sevgi: nefes aldırmayan bir sıcakta, kar tanelerini kovalayacak kadar mevsimsiz sevmek istiyorum. aşkın mevsimi var mı?

Kitap: bir fasulye tanesini pamuklarla sarmalayıp sularsın, filizlenir, büyür… kendini kitaplarla sarmalayıp…

Kapı: kapının önünde durmuş bağırıyordu adam: bir anahtar… bir anahtara krallığım…

Çocuk: Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir? Ece Ayhan

Oyun: Gözlerini kocaman açıp, masanın üstünde koşturan söze sesleniyor kurabiye tadında bir çocukluk: ebe sensin!

Müzik: her dönüşte aynı şeyleri göreceğini bildiği halde, kahkahalarını atlıkarıncaya hediye eden bir çocuk gibi dönüyorum geceyarısının çevresinde

Şehir: öpüşmeli ankara ile istanbul, bilmediğim bir gecede gölgem bedenimi terkedip başka bir şehre yürümeye karar verdiğinde.

Yol: dünyaya gelirken karanlık bir yoldan geçip aydınlığa ulaşıyorsun. sonrasında hep ışığa yürümek istemende şaşılacak ne var?


sonuç

Peki senin bir anı kutun var mı ey okur? Neler olmalı içinde… Neler saklanmalı…. Peki, sen anı kutuna nelerini koydun ey okur?