Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Haziran 2012 Cuma

İnsan Yaşlandığını Ne Zaman Anlar?

Son zamanlarda, çevremdeki kimi dostlar sıklıkla yaştan-yaşlanmaktan söz eder oldular. Duygular tıkandığında "Eh yaşlanıyoruz artık, olacak o kadar," klişesinin ardından el sallıyorlar kimi zaman. Ne yalan söyleyeyim, ben de farklı değilim. Varsa ufak bir farkım, şudur belki: Korkmam.
"Yaşlanmıyoruz, yaş alıyoruz," ya da "Ne yaşlanması, bu sadece olgunlaşma," klişelerini de sevmem. Yine de bütün bu, huysuzluklar senfonisinin içinde iyi bir keman solosu duymaya ihtiyacım varmış. O ses de Jean-Louis Fournier'nin kitabıyla geldi: Son Siyah Saçım (ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler)


1938'de Arras'ta doğmuş Fournier. Görme şansına eriştim nefis bir Fransız kenti. Kitabın orijinali 2006'da yayımlandığına göre, 60 yaşında yazmaya başladığı kitabı 68 yaşındayken eline almış. Altmış yaş sonrasında hayatın kenarına düşülen notlar, geçen günlere atılan başlıuklar, aforizmalar, küçük tespitler, büyük düşkırıklıkları, daha da büyük kahkahalar kitabı diyebiliriz Son Siyah Saçım için. Küçük hikayecikler, tanıklıklar ve en önemlisi sıradan görünen, gündelik bir an'ın, altmış yaş sonrası algısındaki izdüşümleri. Bütün bunlar o kadar usatca harmanlanmış ki...


Hayatla, bu saçma dünyadaki varlığıyla ve kendisiyle dalga geçebilen herkesin, ince bir tebessümle okuyacağı, nefis bir kitap bu. En önemlisi de, o yaşların kendisine çok uzak olduğunu düşünenlerin bir süre başucunda durması gereken bir kitap. Yaşlanmak gerçekten nedir? Bir insanın "son kullanma tarihi" nedir? İnsan yaşını söylemekten ne zaman çekinmeye başlar? Yaşlılığın huysuzluğu, insanı nasıl yalnızlaştırır? Yaşlı bir insanın rüyalarında ne vardır?

Bu aralar, yaşlılıktan dem vuran bütün dostlara bu kitaptan bir tane hediye etmek istiyorum. Ya da daha iyisi, kitabın sözlerini iyice sindirip, uzun süren içkili yemeklerde, o dostları bu sözlerle "güzele" davet etmek.

Unutmadan: "Sahilin farları sönse de gökyüzünde fener yandıkça denizci kaybolmaz. Eğer yukarıda ışık kalmışsa her şey bitmez. Düş kurmaya devam edilebilir."

Başlıktaki sorunun, Fournier'ye göre cevaplarından birini vermeli: "İnsan ihtiyarladığının ne zaman farkına varır biliyor musunuz? Bronzlaştığında bile güzelleşmez."

Yeterince konuşan ve zeki kitaplar, bizi hiç bırakmasın.

25 Haziran 2012 Pazartesi

Prizren'de Yalan Yok



Gitmek istediğimiz yerin geride kaldığını söyleyince "Çevireyim mi?" diyor Gezim. Sözünün arabayı geri vitese takmak ya da U dönüşü yapmak anlamına geldiğinin farkındayız; "Çevirme!" diyoruz. Türkçenin yöreye has kullanımına alışığız. Zaten yola çıkarken "Ne kadar sürer?" dediğimizde, "Uzatmaz!" demesinden sohbetin nasıl ilerleyeceği belli. Ha uzun sürmez demiş, ha uzatmaz. Sonuçta, bal gibi anlaşıyoruz.

Gezim Berisha, üç gündür her ihtiyacımızda yanımıza koşan ve bizi Prizren-Priştine arasında getirip götüren taksi şoförü. 2006 model aracını 3000 avroya almış, hemen taksi yapmış. Araba fiyatlarının uygunluğu, kaçak girişler falan derken işsizliğin en büyük ilacı taksicilik olmuş zaten. Priştine Adem Yaşari Havaalanı'ndan itibaren işsizlik konusunu konuşuyoruz. Aslında İstanbul'da bir taksiciyle konuşmaktan farklı değil durum. Ekonomi kötü, Avrupa Futbol Şampiyonası eskisi gibi değil, yollar perişan durumda...

Yol meselesinde bir heyecan var aslında. Türk şirketi Enka'nın yapmakta olduğu otobanın ekonumiyi çok hareketlendireceğini söylüyor herkes. Türkiye'den gelen yatırımları çok önemsiyorlar. Bölgedeki siyasi akrobasi oyununda dengede durabilmeleri için güçlenen bir ekonomiye ihtiyaç var ne de olsa.


Tıpkı Prizren'in halk kahramanı Remzi Ademaj'ın heykeli gibi çok sayıda heykel var bölgede. Savaş kahramanlarının anılarını bir demet çiçekle, birkaç mumla canlı tutmaya çalışıyorlar. Çoğu savaş kahramanının heykeli vurulduğu yere dikilmiş. Bir mahalleden diğerine geçerken, doğum tarihiyle ölüm tarihi arasında sadece 20-25 yıl olan bir heykel görünce daha derinden anlıyor insan savaşın ne demek olduğunu.


O bitmek bilmez gerginlik ve korku, en çok şu iki çocuğun bakışında gösteriyor kendisini.

Bir soru sorduğunuzda cevabı bilmiyorlarsa "Yalan söylemiş olmayayım" ya da "Ne yalan söyleyeyim" anlamında "Yalan söylerim!" diyor Prizren'dekiler. Uluslararası camia yıllarca onlara yalanlar söylemişken, onlar aman ağzımdan yalan bir söz çıkmasın tedirginliğindeler.

Ben onu bunu bilmem; ayrılırken dostça sarıldığımız Gezim Berisha'yı bir kere daha göreceğime eminim. Yalansız, riyasız.

Prizren'den İnsan Manzaraları

Prizren'de her gören "Şadırvan'dan su içtin mi?" diye soruyor. O meşhur "Şadırvandan su içen mutlaka buraya bir kere daha gelir," sözüne inanmayan yok çünkü. Üstelik herkes bunun gerçek olmasını, bir gelenin bir daha gelmesini, gelip de kalmasını istiyor. İnsanlarla sohbet etmeyi seviyorlar.


Arasta Çarşısı'nın girişinde karşımıza çıkan bu küçük kızın darbukayı böyle havalı tuttuğuna bakmayın. Öylesine vurmaktan başka bir amaç için kullanmıyor. Belki anlayamadığımız derin bir yeteneği var da, göstermek istemiyor.


Darbukacı Kız'dan elli metre ileride karşımıza çıkan bu çocuklar ise sevimliliklerinin karşılığını açık açık istiyorlar. "Fotoğraf çektiririz ama para isteriz abi," diyor küçük kız. Para vermek istemeyince yol boyunca peşimden ayrılmıyorlar. Sonunda parayı vermeye razı oluyorum ama "Fotoğraf çekmeyeceğim," diyorum. Küçük kız bunu kabul etmiyor, inatla fotoğraf çektirmek istiyor. Fotoğrafta oğlanın suratının asık olma nedeni belli. Parayı kız kaptı çünkü. Oğlan bu haksızlığa razı olmuyor ve bu karenin çekilmesinin ardından para alana kadar peşimi bırakmıyor.
Küçücük bir odada oturmuş bulmaca çözerken görüyoruz amcayı. "Veteranlar Evi burası," diyor. "Türkçe anlarım ama konuşamam," dedikten sonra dediğimiz hiçbir şeyi anlamıyor. Öyle bakıyor bize. Hep gülümsüyor. Veteranlar Evi dediği, iki tane masadan başka mobilyası olmayan odada, tek başına oturuyor.


Türkiye'den geldiğimizi duyunca hemen "İstanbul mu?" diyor ünlü köfteci 'Qebaptore Te Syla'nın az aşağısında karşımıza çıkan amca. Kadir Topbaş'ı çok beğendiğini söylüyor. "İyi hizmet etti, biz burada hep bakıyoruz televizyondan," diyor. Prizren'e de böyle hizmet gelmesi gerektiğini söylüyor. Şehirde gün boyunca devam eden altyapı kazılarını ve tamiratları görünce hizmet istemekte haklı olduğunu düşünüyoruz. "Selam söyle benden İstanbul'a," diyor. Selamı üstümüze alıyoruz. "Bizim böyle sakalımız var diye çok çektik zamanında, ama peygamber efendimizin sünnetidir, kesmedik yine de," diyor. Karşınıza çıkan biriyle beş dakikadan fazla konuşunca savaş yaralarının kabukları dökülmeye başlıyor. Zaten savaş yarası kabuk bağlar mı?


Ufak tefek olanı Türkçe biliyor, gözlüklü sadece kafa sallamakla yetiniyor. "Nasılsınız?" sorusunu "Sizi gördük iyi olduk," diye cevaplıyorum. Hemen "Biz sizi gördük çok daha iyi olduk," diyor. Önce birlikte fotoğraf çektiriyoruz, sonra ikisini çekiyorum. Biraz sohbet ediyoruz. "Biz kasaba insanıyız, aklımız şehirde değildir," diyor. Yol tarif ederken "Şu binanın önünden geçmeyin ama," diyor parmağıyla bir harabeyi gösterip, "öyle eskidir ki kafanıza düşebilir." Yolu tarif ettikleri yetmezmiş gibi bizimle yürümeye başlıyorlar. Sonra birden kayboluyorlar ortadan. Kasaba insanı onlar.


Terzi Mahallesi'nde küçücük bir dükkanda çalışırken karşımıza çıkıyor Skender Purava. Önce işini yarım bırakıp sohbet etmek istemiyor, sonra dayanamayıp geliyor yanımıza. Yolun ilerisinde ne olduğunu sorduğumuzda "Park var, Melih Gökçek yaptırdı o parkı, Arnavuttur, çok sever burayı," diyor. Ahmet Priştina'yı soruyorum; "Bilmez miyim?" diyor. Dükkanın sağına soluna bakıyorum, onarılmayı bekleyen pantolonlar çoğunlukta. İşsizliğin acı yüzü, kendini paça boyuna yapılan eklerde gösteriyor.


"Ne bira içeceğiz?" Bu soruyu Papaz Çarşısı'nın orada bir bakkala soruyorum. Hemen önündeki kasadan bir şişe kaldırıp "Peja!" diyor. Çoktan tadına bakmış durumdayız Peja'nın. Hatta Prizreni ve Tirana biraları da tadıldı. Ama bakkal haklı, Peja'nın ayrıcalığı var burada. Peja (Peç/Pec) yani İpek şehrinde, Drini i Bardhe şelalelerinden gelen suyla yapılan, çok lezzetli, içimi kolay bir bira. Su düşkünü biri olarak Kosova yüzümü hep güldürüyor zaten; hem kaynak sularının hem de şişe sularının içimine doyum olmuyor. Bu güzellik Peja birasına da yansıyor tabii. Her zaman buz gibi servis etmeyi de ihmal etmiyorlar.


Henüz dikkanını temizlerken selamlaşıyoruz ama hemen içeri buyur ediyor bizi. "Pleskaviç yemeden geçmeyin!" diyor. Pleskavica büyük bir köfte. Zaten burada köftenin (qufte), sucuğun (suxhuk), kısacası etin her çeşidini çatlayana kadar ve inanılmayacak fiyatlara yiyorsunuz. Örneğin üç bilemedin dört tanesiyle fazlasıyla doyacağınız büyüklükteki maydanozlu köftlerin tanesi 70 sent. Yani içeceğiyle, salatasıyla, tatlısıyla 6-7 avroya rahatlıkla kalkarsınız sofradan. Üstelik damağınızda, unutmayacağınız bir köfte lezzeti olarak. Prizren'de köfte yemeden yolunuza devam etmeyin.


Aylin. Bir hediyelik eşya dükkanında çalışıyor. Türkçesi gayet düzgün. Güleryüzlü. Biraz mahcup. İstanbul'u merak ediyor. Zaten henüz gelmemiş olanların çoğu Türkiye'yi, özellikle de İstanbul'u merak ediyor. Gençlerin en büyük şikayeti Prizren'de doğru düzgün bir kitapçı olmaması... Ama bu küçük ve az nüfuslu şehrin önemli sanat etkinlikleri de var. Orada bulunduğumuz süre içinde ikincisi düzenlenen ‘Uluslararası NGOM Müzik Festivali’ bunlardan biri. Bu yıl '72 saat müzik' sloganıyla başlayan festivale aralarında Türkiye’nin de yer aldığı dünyanın 40′a yakın ülkesinden müzik grubu katıldı. Prizren’in beş ayrı bölgesinde kurulan sahnelerde müzik gurupları aralıksız sahneye çıktılar. Özellikle gecenin geç saatlerinde sahne alan yerel gruplara ilgi yoğundu. Eskişehir’den Prizren'e gelen Türk grup ‘Kırık Çizgi’, performansını 23 Haziran Cumartesi akşamı yaptı.

Ama Prizren denince açılması ereken çok büyük bir sanat parantezi var. DOKUFEST. Bu yıl 11.düzenlenecek olan Uluslararası Belgesel ve Kısa Film Festivali ile ilgili daha uzun bir yazı yazmam gerekiyor. Bengi Muzbeg ve Veton Nurkollari ile kahve sohbetimiz inanılmaz ufuk açıcıydı. Geçen yıl PJ Harvey'i beş gün Prizren'de konuk eden festival, bu yıl da Samira Makhmalbaf'ı ağırlayacakmış. Olağanüstü bir girişim olduğunu söylemeliyim. Ama ne dediğimin tam olarak anlaşılabilmesi için Prizren'i görmüş olmak gerekiyor.

PJ Harvey, geçen yıl planladığından daha uzun kalmış Prizren'de. Elinde defteri, yeni albümü için şarkı sözleri not almış. Köfte yemiş, kahve içmiş bol bol. Peja yudumlamış arada. Bir türlü ayrılamamış. Doğru. İnsanı kendine bağlayan bir yer Prizren. İnsan asımını attığı ilk andan itibaren ayrılmak istemiyor.

Boşuna dememişler, Şadırvan'dan bir kez su içen, buraya mutlaka bir daha geliyor...


Fotoğraf altı notu: İşte Şadırvan ve hemen arkasında Prizren'de motor kullananların yakından tanıdığı bir ismin sahibi olduğu Hemingway Kafe. Şadırvan'dan su içmekte olan Bora. Şadırvandan su içen yani Prizren'e yine gideceklerin listesinde ve bu yazıdaki "biz" öznesinde onunla birlikte Başak, Handan, Deniz ve Burcu ile ben varız. Yazı evsahiplerimiz Apo ve Erma Taklacı çiftine teşekkürlerimizle bitsin. Ama Prizren'in içimizdeki duygusu hiç bitmesin.

20 Haziran 2012 Çarşamba

Emma Peel: "Efkâr"

Karşıdaki Adam: Yakmayacaksın onu değil mi?
Emma Peel: Neden?
Karşıdaki Adam: Bir de soruyor musun? Sigara yahu... Nikotin, katran, zehir, ölüm... 
Emma Peel: Biliyorum. 
Karşıdaki Adam: Üstelik eline hiç yakışmıyor. Özenti duruyor.
Emma Peel: Olabilir.
Karşıdaki Adam: Ah, yine başladın işte. 'Sen ne dersen de, ben bildiğimi okurum,' tavırları. Hadi kendini düşünmüyorsun diyelim, çevrene de zarar veriyorsun.
Emma Peel: Hayat ne garip değil mi? Ardında ne kadar uzun bir yol bırakırsan, o kadar az şey bildiğini öğreniyorsun sadece.
Karşıdaki Adam: Ne demek şimdi bu?
Emma Peel: Ateşin var mı? Benimki yanmıyor da...

19 Haziran 2012 Salı

Yaz Yalanları

Bernhard Schlink, 'Okuyucu' adlı romanıyla dünya çapında geniş okur kitlelerine ulaştı. Benim tanışmam da Stephen Daldry'nin romandan aynı adla uyarladığı filmle oldu. Bir Kate Winslet hayranı olarak ayrı bir ilgiyle izlemiştim filmi. İkinci Dünya savaşı'nın insan ilişkileri yönüne farklı bir açıdan yaklaşıyor, üstelik edebiyatı merkeze alan bir okuma yapıyordu Schlink. Nazi iktidarının yıkımını aile çevresinde yaşamış olan ve süreci içeriden bilen bir kalemde bu farklı okuma daha da ilgi çekici bir hal alıyor elbette.


Dünya çapında tanınırlığını 'Okuyucu'ya bağlıyorum ama özellikle Almanya'da detektif Selb'in maceralarıyla zaten bilinir bir yazardı Schlink. Uzun süre anayasa yargıçlığı yapmış, Humboldt Üniversitesi'nde Kamu Hukuku ve Hukuk Felsefesi profesörü olarak akademik görevini yerine getirmiş bir hukukçunun, suç dünyasına bakışındaki farklılık, Selb'in kısa sürede çok ilgi gören bir karakter olmasını sağlamış.


Doğan Kitap, Bernhard Schlink'in eserlerini Türkçe yayımlıyor. Son olarak bir öykü kitabı raflara çıktı: 'Yaz Yalanları'. Barış Tut'un Almanca aslından çevirdiği kitap yedi öyküden oluşuyor. Çoğunda üçüncü tekil şahıs anlatıcı kullandığı öykülerinde Schlink, en çok aşk ilişkilerine ve aile kavramına bakıyor. Kutsallaştırılan iki kavramın, modern toplumun ve şehirli insanın ruhunda yarattığı çürükleri, olay örgüsüne yaslayarak anlatıyor çoğunlukla. Anlatmaktansa göstermeyi seven, kalemini kamera gibi kullanmaktan yana olan yazarlardan Schlink. Aile bütünlüğü, Schlink'in yaprak yaprak açılan anlatısında paramparça oluyor. Üstelik bunu yaparken taraf  tutmuyor, sadece durumla okuru karşı karşıya getiriyor. Sakin cümleleri, detaylara yoğunlaşan atmosfer anlatımını tercih ediyor.

Bernhard Schlink imzalı 'Yaz Yalanları', sadece öykü okurlarını değil, romandan başka kitaba yüz vermeyen okurları da davet edecektir.

18 Haziran 2012 Pazartesi

Babalar Günü... Bitti.

Babalar Günü'ydü; saat on ikiyi geçti gün bitti.

Böylesi özelleştirilmiş günleri pek sevmese de insan, uzak duramıyor o duygudan. Bilmem... Belki de durmak istemiyor. O gerçeği reddetme hakkı yok mu her oğulun; yok mu o bir daha yaşanmayacak buluşmanın, yapılamayacak konuşmanın hayalini kurmak hakkı? Gün içinde telefona gidivermez mi eli insanın; kendi haline gülerek? Erkenden uyanıp el öpmeye gitmek istemez mi beden; ruhun inelemesini dinlemeden? Olur bunlar; hepsi olur.

"İyi Uykular" isimli öykümü okudum; bir hüzün yaratıp acıma duygularını kaşımak için değil, elimden başka şey gelmediğinden.

Baba! Artık ancak ardından yazdığım bir öyküden alabileceğim bir kaç satır benim için babalar günü. Kusura bakma, anla beni.

Sesler unutulmaz demiştin hani bir gün; uydurduğunu düşünmüştüm, bilirsin pek güvenmezdim senin hüzünlü hayat tecrübelerine –sen daha rahat anla diye deneyim yerine tecrübe yazdım, zaten o günden beri yazdıklarımın ne kadarı sana ne kadarı bana ait bilemiyorum- ve bu güvensizlikle her sözünü kırk kere sınavdan geçirirdim. Sadece söylediklerine değil, söylemediklerine de güvenmezdim.

Oysa şimdi nasıl da başka bir noktadayım. Sana güvenmeyip, seni reddedip, senden bana kalanları kusup devam edebileceğime inandığım yolun getirdiği uçurumda, duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık.

Babalar günüydü. Bitti.

17 Haziran 2012 Pazar

Sözlük.39

T

TURUNÇLAR/LAHANALAR: Uzaklardan gelir yoksul İbrahim. Kimilerinin “Aptal İbrahim” demesine neden olacak kadar saftır. Gece körlüğüne, soğuğa, yükünün ağırlığına aldırış etmeden, rahmetli kuzeninin ailesine erzak getirir; bir çuval turunç ve üç koca lahana… Oysa bir anne, dört çocuktan oluşan babasız kalmış evin çevresi göz alabildiğine lahana tarlaları ve turunç bahçeleriyle doludur. Bu hüzünlü ve şaşırtıcı tabloyu annenin sözleri tamamlar: “Çuvalın içinde ne varsa var! O aslında, kendini getirdi!”
(Turunçlar ve Kocaman Lahanalar, Refik Algan)

16 Haziran 2012 Cumartesi

"Pes" dedirten diyalog!

Irina Poignet ile Sel Yayınlarının bir kitabını tanıtmışken, o meşhur konudaki haber takibimizi de yapalım istedim: "Burroughs / Palahniuk Davası". (İlgilenenler Fil Uçuşu'nun Haber Takibi etiketi altında bu davanın önceki aşamalarında neler olduğunu okuyabilirler.)

William Burroughs'un yazdığı, Süha Sertabiboğlu tarafından dilimize çevrilen Yumuşak Makine adlı kitabın ve Chuck Palahniuk'un yazdığı, Funda Uncu'nun Türkçeye çevirdiği Ölüm Pornosu adlı kitabın, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği rapora dayandırılarak açılan ve sürmekte olan davaları bir süredir "bilirkişi sorunu" yaşıyor.
Son duruşmadan aktaracağım diyalog “Pes!” dedirtecek cinsten.
Hakim sorar: “Siz kitabın edebi olup olmadığına toplumun karar vermesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?”
Sel Yayıncılık’tan İrfan Sancı “Tabii ki öyle olmalı,” deyince hakim “O zaman İngiliz ya da Batı Edebiyatı kürsüleri ne için var?” der.
Bence bu diyalog karşısında insanlığın kendisine sorması gereken sorular var; ayrıca hukuk sisteminin, edebiyat dünyasının, akademinin de kendisine sorması gereken çok soru var.
Haber takibi için not: İki dava da, yine bilirkişi raporları beklendiği 5 Temmuz 2012 tarihine ertelendi.

Hazır dava bu kadar anlamsız bir hal almışken daha da anlamsız ve bir açıdan da renkli hale getirilebilir. Örneğin Burrouhgs ile arkadaşlık ettiği ve bu kadar "havalı" bir fotoğraf çektirdiği için David Bowie de davanın sanıkları arasında yerini alabilir. Hem nedir bu samimi duruşlar, objektife küstahca bakmalar canım?

Kendine Ait Bir Oda


Ellisini çoktan geride bırakmış dul Maguy, torunu Felix’in ender bulunur bir lösemi türüne yakalanmasıyla büyük sarsıntı geçirir. Üstelik Felix’in babası Jean-Philippe, bu süreçte maddi-manevi her tür desteği esirgemektedir. Belçika Radyo Televizyonu’ndaki konuk karşılama hostesliği görevinden emekli olmuş Maguy’ün 1227 Avroluk maaşıyla, ayda fazladan 2000 Avro gerektiren bu ilaç tedavisini karşılaması mümkün değildir. Hızla ve büyük miktarda para kazanmak zorundadır. Bir-iki başarısız iş girişiminden sonra, rastlantı sonucu gördüğü “Hostes Arıyoruz” ilanı Maguy’ün hayatını değiştirecektir. Mekanın sahibi Camille, ilandaki hostes kelimesinin, ‘fahişe’ anlamına gelen bir mecaz olduğunu söylemesiyle, sonunda toplumun kafasına düşecek olan küçük kaya, büyük bir yardan yuvarlanmaya başlar. Camille ve Maguy arasındaki kısa konuşma hem bize elimizdeki kitabın çoğu zaman melodramatik, yer yer ironik ve her zaman ekonomik yapısı hakkında fikir verir, hem de Maguy’ün değişim yolculuğuna tanıklığımız başlar.

1964'de doğan, yazarlığın yanı sıra tiyatro ve sinema yönetmenliği yapan ve özellikle senaryolarıyla dikkat çeken Philippe Blasband, Çağdaş Belçika edebiyatının yalın ve özgün örneklerinden biri olarak görülen bu romanında, aslında çok sayıda klişeyi bir araya getiriyor. Yakın geçmişte dul kalmış ve hayata tutunmaya çalışan kadın, lösemiye yakalanmış torun, ilgisiz bir anne-baba, son umut olarak ortaya konan pahalı bir tedavi, parasızlık… Üstelik daha romanın başında, yaratıcı yazarlık atölyelerinde sıkça konu olan bir soruyu da okura sorduruyor. Bu atölyeler, ‘ya böyle olursa’ diye çevirebileceğimiz “What if?” sorusunun olay örgüsünde kendini gösterdiği anları çokça örnekler. İşte Blasband imzalı Irina Poignet, ana yapısını tümüyle böyle bir örnek-soru üstüne kuruyor: Ya torununuzun hayatta kalması için fahişelik yapmanız gerekirse?

Bütün bu klişeler evreninde farklı ve akıcı bir okuma deneyimi yaşatmak zor. Bu küçük romanın, okurla kurduğu ilişkiyi anlatabilmek için konu üstünden devam etmeli. Patron Camille’in çaresiz bir halde karşısına dikilmiş ve “Eğer mecazi olarak hosteslik yapmak gerekirse, onu da yaparım,” diyen bu kadını mekanında çalıştırmak için bulduğu çözüm, iki yüzlü bir cinsellik anlayışının da aynası oluveriyor bir anda. Her gün bademyağı sürdüğü ellerinin yumuşaklığı fark edilince, Maguy bir ‘boudoir’da yani ‘kendine ait bir oda’da çalışmaya başlıyor. Bir meslek adı belirleniyor kendisine: Irina Poignet, yani Irina Çelik Bilek. Küçücük odanın kırmızı duvarlarından birindeki delikten gün boyu penisler uzatılıyor Maguy’e ve o da müşterilere mastürbasyon yapıyor. Roman bu ilgi çekici olay örgüsüne yaptığı küçük dokunuşlarla okurun ilgisini ayakta tutmaya çalışıyor. İşte kitabı bütün o klişelerin ötesinde değerlendirmemizi sağlayan da, doğallıkla aktarılan düşünceler, kırılgan anlardan örülü sahneler, karakterlerin kıstırılmışlığını üstüne basmadan aktaran küçük cümleler… Kitabın bir başka yeteneği de yan karakterleri ekonomik kullanmasında. Püriten orta sınıftan çıkıp bambaşka bir dünyanın akışına karışan Maguy’ün bu yan karakterlerle ilişkileri üstünden bir toplum muhasebesi yapmayı başarıyor Philippe Blasband. Kitabın sayfaları boyunca Patron Camille, temizlik ve koruma işlerini bir arada yapan Afrika göçmeni Francois, Maguy’e mastürbasyon yaptırmanın sırlarını öğreten Luisa, yorgun fahişe Claudine ve alkolik fizyoterapist Richard, korunaklı dünyalarımızdaki sahte samimiyetlerden çok daha içten bir dostlukla sarmalıyor biz okurları.


Kitabın çoğu sayfasında bir film izliyormuşuz hissine kapılmamız boşuna değil. Blasband, yapıyı kurarken, görsel bir algıya sırtını yaslıyor. İç hesaplaşmayı özellikle sahne sonundaki detaylara bırakıyor; bir senaryo matematiğiyle işletiyor romanını. Ne de olsa edebiyat dünyasından çok, sinema dünyasında tanınan bir isim Blasband. Belçikalı yazar, ünlü l'Athénée Royale d'Ixelles'de okuyup, ardından INSAS sinema okulunun montaj bölümünden mezun olduktan sonra çok sayıda uzun ve kısa metraj film senaryosuna imza atmış, kimilerini de yönetmiş. Bu alandaki en önemli çıkışını başrollerini Fanny Ardant ve Gerard Depardieu’nün oynadığı ‘Nathalie’ ile yaptığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama çoğu sinemasever için en akılda kalıcı senaryo çalışması hiç kuşkusuz ‘Gilles'in Karısı’.

Bu kitap da, Blasband’ın senaryosuyla ve yazarın kısa filmler zamanında beri yakın arkadaşı olan Sam Garbaski tarafından ‘Irina Palm’ adıyla beyaz perdeye taşındı. Filmde Maguy'i Marianne Faithfull canlandırdı. Açıkçası filmin üstünde oluşan ilgi halesinde özellikle bu efsanevi ismin rolü çok büyüktü. Hatta, romanı klişe olmaktan kurtaran dokunuşların sinema uyarlamasındaki karşılığı bu oyuncunun seçimiydi neredeyse.


Irina Poignet, bütün sorunlarına karşı derli toplu, kimi dokunuşlarıyla farklı ve sonuç olarak keyif veren bir kitap. Orta sınıf ahlakının iki yüzlülüğü, kimi zaman melodramın en klişe verileriyle de olsa, tadında sergileniyor. Üstelik iyi ve kötü kavramlarını sorgulamak için kapıyı aralık bırakan, sürprizli bir finalle çıkıyor okurunun karşısına.

Son sözü kitabın akılda kalan bir bölümüne verelim: “Aylardır senden haber yok, nerelerdeydin?” diyen komşusu Giselle’e rahatlıkla cevap verir Maguy: “Erkeklere otuzbir çektiriyorum.” İşte kitap bittikten sonra okur da, dünyaya aynı içtenlikle cevaplar verebilmek ve o ikiyüzlülüğün uzağında durabilmek istiyor.

15 Haziran 2012 Cuma

Köpek Günleri - Tanja Schröder

Fil Uçuşu'nda, 2000'lerin başlarında sesini duyuran, ancak sonrasında sesi o yıllardaki kadar gür çıkmayan bir isim: Tanja Schröder.

1974 Bremen doğumlu yazar, ortaokulun ardından yardımcı hemşirelik eğitimi almış. Kendi deyişiyle ‘yardımcılık sendromuna’ şifa bulduktan sonra Aaro Yayınevi'nin grafik ve yazar danışmanlığı bölümlerinde çalışmaya başlamış. 2000 yılında aynı yayınevinden bir vampir romanı olan "Hirudo - Karanlık Miras" adlı ilk kitabı çıkmış. Daha sonra da serinin ikinci kitabı olan "Hirudo - Karanlığın Kanı" yayınlanmış. Schröder, vampir romanları furyasında kalıcı olabilmiş isimlerden değil. Ancak Almanya'dan gelen bir ses olarak ilgi çekici.

Yazmanın iyileştirici bir etkisi olduğu fikrinde. Yazarın neden toplum önüne çıktığı sorusuna iki farklı bakış açısıyla yanıt veriyor. İlk yanıt biraz karamsarca: "Kitabın ne insanlığın varlığının devamına katkısı vardır, ne de insancıl bir fayda bulunur doğasında. Bir kitap, film ya da tiyatro eseri oyalayıcıdır; bizi hayatımızdan ve böylece ölümlülüğümüzden uzaklaştırır. Oyalayıcı yaratanlardan olmak tuhaf…" Aynı soruya bir de barışçıl bakışla yanıt veriyor: "Kitap yazmak ve okumak zevk verir. Yazılı kelimeler imgeler ve rüyalar armağan ederken düşünmeye teşvik ederler. Birilerinin sözcüklerime yanıt vermesi ve iç dünyamda pay sahibi olması hoşuma gidiyor. Görüyorsunuz ya, az biraz da teşhircidir yazar kişi…"

Tanja Schröder’in metni Gizem Alav’ın Almanca aslından yaptığı çeviriyle geliyor.


Bak bugün ne oldu…

Idaho'nun ortasında arkaik ıssızlık. Bayan Brix, Jesse'in onu götürdüğü ormanın ortasındaki küçük meydanlıkta keşfettiği şeyi gördü ve kelimenin tam anlamıyla şoke oldu. Jesse'in ona göstermek istediği şey, nehrin üçüncü kolunun gelişigüzel böldüğü, aslına bakılırsa henüz gerçek bir orman bile olmamış, küçük ormanın içindeydi.

Gerçek bir orman değil, ama ağaç evler yapmak, yer altı sığınakları kazmak ve çalılıkların arasında saklambaç oynamak için yeterli.

Bugün, büyümüş ve çocukluğunun çoğunu unutmuşken, bu küçük orman ona korkutucu geliyordu. Eskiden toprağın altındaki oyuklarda sürünür ve öteki çocuklarla ‘Japonlar ve Naziler’ oyununu oynardı. O zamanlar daha örümceklerden, böceklerden ve kötü adamlardan korkuları yoktu. Bugün tehlike, karanlığın bastırmasının ardından ağaçların ve ev köşelerinin arkasında pusu kurmuş bekliyordu.

Jesse'in yoldan aşağı nasıl da tasasızca koştuğunu gördüğünde bu kayba ve aldırışsız masumiyetin yokluğuna iç çekti. Çocuğun ateş kırmızısı yün başlığı soğuk kış gününün gri loşluğunda bir sinyal gibi parlıyordu.

Böyle bir günün ardından aslında artık sadece Jesse'in baştan aşağı kirlenmiş pantalonunu yeniden tertemiz ve mis kokulu hale getirmenin zorluğunu düşünebiliyor olmasına iç çekti. Neredeyse kendine gülecekti. Böylesi düşünceler; yok, yapma Helen, sen bir kadınsın ya.

Kendini bir labirentin içinde hapsolmuş hissedinceye kadar peşinden götürmeye devam etti onu Jesse. Ola ki Jesse ortalıktan kaybolmaya karar verse çaresi yok kaybolurdu, çünkü beyaz evler çoktandır koyu dal karmaşası arasından pırıldamıyorlardı. Belki orman zannettiğinden çok daha büyük ve karanlıktı. Belki de derinliklerine doğru yürüdükçe sıklaşan ve karanlıklaşan büyülü bir ormandı bu. İlk on dakikanın ardından bir macera fikrine kapılırsın, yirmi dakika sonra evler görünmez olur ve yarım saat geçtiğinde kabuklu, yosun kayganlığında ağaç gövdelerinden bitiveren kollar ve eller ve parmaklar bir daha bırakmazlar insanı.

Durmuşlardı, Jesse'in montundan çekiştirdiğini hissetti. Ürküp bir adım geriledi. Kök pençelerini kendisine doğru uzatmış bir ağaç değil - sadece Jesse.

Önlerindeki ağaçların küçük, yuvarlakça bir meydanlığa açıldığı bir noktaya doğru işaret ediyordu.

Neyi kastettiğini ilk anda görmedi, ama küçük beyaz parmağının nereyi gösterdiğini keşfettiğinde karşılaştığı şoke edici manzara midesinin altını üstüne getirdi.

Birisi meydanın ortasına bilek kalınlığında iki daldan oluşan bir buçuk metrelik bir haç dikmişti ve üzerine yenecek hali üç hafta önce geçmiş tavşan kızartmasına benzeyen bir şey sabitlemişti.

Tavşan değil de daha büyük bir şey. Yaklaştı. Yanmaktan simsiyah olmuş hayvanın büyük paslı bir çiviyle taze oduna çakılmış boynunda kömürleşmiş bir deri tasma takılıydı. Zamanında kırmızı renkte olduğu hala belli; ucunda da rüzgarla sallanan ve alazlanmış kürke takılan, rüzgarla serbest kalan ve yine takılan bir metal kapsül.

Bu küçük masum ormancığın içinde Hazreti İsa gibi birbirine tutturulmuş iki dalda çarmıha gerilmiş asılı duran ve altında bunu yapanın bir de kamp ateşi yaktığı çürümüş ve yanmış kadavranın üzerinde yavaşça gözlerini gezdirdi. Bu pis koku. Oğlunun gözleri önünde kusmamak için çabucak bir elini yüzüne götürdü.

Zavallı şey. Ağzı sonuna kadar açılmış, kulakları kömürleşmiş iki kürk tutamına dönüşmüş, gözlerini çoktan kaybetmiş, dişlerinin ve çenesinin etrafındaki et yanıp yok olmuş, gagalanmış, çürümüş. Etsiz kaburgaların altında karından paslı gelin teli gibi sarkan iç organlar ve aşağıda yanmaktan simsiyah patiler - özenle birbirinin üzerine konmuş ve burada da kürkün, sinirlerin ve kemiklerin üstünden çakılmış fazlaca kalın bir çivi. Allah aşkına, kim yapmış olabilirdi bunu? Kim bu hayvanı kandırmış, yakalamış, çarmıha germiş, altında ateş yakmış ve alevler yükselip yakıcı, sıcak lastik kokan dumanlar çıkaran kürkü delerken etrafında dans etmiş olabilirdi?

Çığlık atarak çarmıhı yıktı ve soğuktan uyuşmuş parmaklarıyla hayvanın boynuyla arka ayaklarına çakılı çivileri yerlerinden söktü. Jesse'in ağladığını duyuyordu. Yaptığı Jesse'i o kadar korkutuyor muydu? Yoksa harap ettiği onun eseri olabilir miydi? İnanmalı mıydı buna? Sormalı mıydı ona? Bunu gerçekten bilmek mi istiyordu?

Nasıl bir zamandı bu içine büyüdüğü ve oğlunu büyüttüğü? Ne günler bunlar, her sabah şehrin üzerine güneş doğarken başlayan… Köpek günleri, gerçek köpek günleri!


* Köpek Günleri: Almanca’da “Hundstage” İngilizce’de "Dog Days" olarak geçen, 24 Temmuz ve 23 Ağustos arası etkisini sürdüren çok sıcak yaz günleri için kullanılan genel kavram. Türkçe’de sözlük karşılığı "eyyamı bahur". Eski Mısır'da Sirius (Büyük Köpek) Takımyıldızı'nın etkisi altında olduğu görülen dönem, adını buradan almış. Halk arasında sıcak köpek günlerinin soğuk kış günlerinin habercisi olduğuna inanılır.

14 Haziran 2012 Perşembe

Birinci Tekil Şahıs.18

Ben masanın kısa bacağıyım; katlanmış gazete kağıtlarıyla dengede durabilen.

6 Haziran 2012 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

...Komiser Colombo, çetrefilli bir olayın son aşamasında "Tabii, haklısınız," dedikten sonra, katilin maskesini düşürecek son hamlesini yapmaya karar verir ve o meşhur sözünü söyler: "Yalnız aklıma takılan son bir şey daha var..."


Sadece Komiser Colombo rolüyle anmanın, etkileyici kariyerine haksızlık olacağını düşündüğüm Peter Falk, ünlü televizyon dizisinin bir sahnesinde... Not: Colombo demişken, dizinin Türkiye'de sevilmesinde büyük payı olan bir usta oyuncu/seslendirme sanatçısını da analım: Savaş Başar'a selam olsun.

Onca Yoksulluk Varken


Romain Gary'nin, Emile Ajar adıyla yazdığı muhteşem romanı Onca Yoksulluk Varken'i ilk olarak yirmi yaşımda okumuşum. Gary-Ajar olayından en az romanın kendisi kadar etkilenişimi, yazarın her iki isimle yazdığı romanlara büyük bir açlıkla saldırışımı gayet net hatılrıyorum. Kitabın sonundaki Emile Ajar'ın Yaşamı ve Ölümü isimli metni defalarca okumuş, kimi noktaları referans alarak kendime yeni okuma haritaları çıkarmıştım. Sonraki yıllar boyunca, kitapsever biri, okuma önerisi istediğinde aklıma ilk anda gelen kitaplardan biri olmuştur bu kitap. Elbette bu tutukuda, Vivet Kanetti'nin mahir çevirisinin de rolü vardır, hakkını özellikle teslim etmek isterim. (Yeri gelmişken bir paranteziçi yapayım; Kannetti'ye Pıtırcık serisindeki muhteşem Goscinny çevirileri içinde çok şey borçluyum.)

Momo ve Madam Rosa arasındaki ilişki üstünden insanlığın masaya yatırıldığı romanı okumayanlara bir kere de buradan önereyim. Ayrıca Gary-Ajar olayını bilmeyenler de, edebiyat dünyasının (özellikle de edebiyat dünyasındaki derebeylerin) gerçek ve acımasız dünyasıyla tanışmak için mutlaka okumalı, araştırmalılar.

Ben sadece "karabasanlar düşlerin yaşlanmasıdır" diyen bu harika kitaptan, ilk okuduğum günden beri aklımdan çıkmayan bir diyalogu paylaşmak istedim. O sıcacık konuşmalarından birinde, Momo'ya barınağını anlatır Madam Rosa ve der ki:

- Korktuğum zaman gider oraya gizlenirim.
- Neden korktuğunuz zaman Madam Rosa?
- Korkmak için insanın bir nedeni olması gerekmez Momo.

"Hiç unutmadım bunu, bugüne dek duyduğum en doğru şeydir çünkü," diye aktarır bu konuşmayı Momo. Doğrudur; lafı evirip çevirmeden hayata tokat atmayı başaran gerçekler unutulmaz.


Romandan uyarlanan ve 1978 yılında Yabancı Dalda En İyi Film Oscar'ını kazanan filmin bir sahnesinde Madam Rosa rolündeki unutulmaz Simone Signoret ve Momo rolündeki Samy Ben-Youb.

3 Haziran 2012 Pazar

Birinci Tekil Şahıs.17

Ben bir kalp ağrısıyım; senin göğüs kafesinde hiçbir zaman kendini hissetiremeyecek olan.

Misha Gordin

Emma Peel: "Duymak"


Karşıdaki Adam: Ne o, pipo mu içiyorsun?
Emma Peel: Hayır. Küçük bir düdük bu. Gayda benzeri bir şey... Nasıl anlatsam, bir çeşit "la düdüğü"...
Karşıdaki Adam: Hayatını akort edebilmek için mi öttürüyorsun?
Emma Peel: Hiç komik değil!
Karşıdaki Adam: Yoksa sadece köpeklerin duyacakları frekansta bir ses mi çıkarıyor o düdük?
Emma Peel: "Öyle olsaydı, sen duyardın," dememi bekliyorsun, bu didişmenin sürmesi için. Ama demeyeceğim. Bu sana değil köpeklere hakaret olur.

Eftal Küçük: Kendi gurbetine kaçmak...

Ablamın arkadaşıydı Eftal Küçük. Arada bir eve de gelirdi. Ankara Ballıbaba Sokaktaki sobalı evin salonunda otururlardı. Ablam yedi yaş küçük kardeşinin 'ayak altında' dolanmasını pek istemezdi herhalde. Ama kendimi alamazdım "gitar çalan ağabeye" bakmaktan. Bir keresinde de farklı bir aletle gelmişti; hayatımda ilk kez buzuki görmüştüm ben de.


Sonrasında çocukluk hayranlığı yerini, Yeni Türkü hayranlığına ve o unutulmaz Akdeniz Akdeniz albümünü, nota nota ezberlemeye bıraktı. Eftal Küçük'ün albümdeki katkısı yadsınamaz ama özellikle Yaşar Miraç'ın sözleri, Selim Atakan'ın bestesi ve Zerrin Atakan'ın sesiyle Gurbete Kaçacağım'ın sonunda iki dakikadan uzun süren bir kemençe solosu vardır ki... Dinleyeni alır kendi gurbetine götürür.

Çağdaş Türkü dinleyicisi olmak ise apayrı bir deneyimdi. Tolga Çandar'ın sesi, "Dede" Erkan Oban'ın bası... Ankara'dan tüm Türkiye'ye yayılan bir seda. Yeri gelmişken, Dede'ye de selam olsun. O da erken gitti.

Yıllar sonra, Yeni Türkü'nün 30.yıl konseri gecesinde gördüm Eftal Küçük'ü. 19 Temmuz 2009 akşamı, Harbiye Açık Hava sahnesinde. Biraz yaşlanmıştı. Ben farklı mıydım sanki? Karşısına, o meraklı çocuk değil, kırklarına gelmiş bir adam olarak çıktım. Sahnede kaldığı sürede, aldı beni yıllar öncesine götürdü.

Derken, Mayıs'ın son haftasında acı haber geldi. Eftal ağabey yok artık, dediler. Uzun süren hastalık sürecine yenik düşmüş, aramızdan ayrılıvermiş. Sessiz.

Eftal ağabeyin arkasından en içten ve güzel yazılardan birini dostu Selim Atakan yazdı. Dileyen "Eftal'in ardından..." başlıklı blog yazısına buradan ulaşabilir. Eftal Küçük'le yaşadığı bir anısını anlatıyor Selim Atakan yazısında:

"Benim yaşamım boyunca unutamayacağım bir anı Atıf Yılmaz'ın yönettiği "Delikan" isimli filmin müziğini yaparken yaşadığımız olaydır. Filmin müziklerini hazırladık, stüdyoya girip kayıt yapmamız gerekli. Eftal ise fındık toplamaya Giresun'da dağdaki köyüne gitmiş o sırada. Köyde telefon yok, tek haberleşme aracı telgraf... Biz de hemen telgraf çektik, yanıtını beklemeye başladık. Ne bir ses, ne bir nefes, haber yok, gelen yok.

Bir hafta sonra bize Giresun posta idaresinden bir telgraf geldi: "Eşek parası ödenmediği için telgrafınız yerine ulaştırılmamıştır" yazıyordu telgrafta...

Önce şaşırdık, eşeğin telgraf ile ne ilgisi var?

Sonra öğrendik, merkeze gelen telgrafın köye ulaştırılması ancak bir postacının eşeğe binerek dağdaki köye gitmesi ile mümkün oluyormuş o bölgede..."

Ne kadar samimi, ne kadar içten... Bir ölümün arkasından okuyunca, ne kadar hüzünlü.

Eftal ağabeyin bende yeri ayrı. Anlatması uzun. Anlatması zor.

Ona vedanın en güzel hali, onu dinlemek ve dinletmek. O zaman gelin Gurbete Kaçacağım'ı dinleyin.

Elveda Eftal Küçük. Kendi gurbetinde, istediğin sedaların arasında...


Alastair Reid: Kısa Bir Borges Hikayesi

Özellikle Neruda ve Borges üstüne yaptığı çalışmalarla tanınan, 1926 doğumlu şair Alastair Reid'den McSweeney's Quarterly Concern No:5'te yayımlanan "Kısa Bir Borges Hikayesi". Böyle bir duygu geçirir Borges okuruna... Okuduğun metnin önce bir parçası, giderek yazarı olmak istersin. Reid de böylesi bir duygu deneyiminden yola çıkıyor aslında. Bu küçük denemeyi, Semih Aközlü'nün çevirisiyle paylaşıyorum.

Alastair Reid

1960'lı yıllarda Buenos Aireslilerin gözünde Borges çok iyi tanınan, yerlere göklere sığdırılamayan bir sima haline gelmişti. Daha  o sıralarda görme yetisini tümüyle yitirmesine rağmen gezip dolaşmaya pek düşkündü. Çoğu kez bir arkadaşının refakatinde bastonuna sıkı sıkı tutunur, bir âmânın pür dikkat tavrıyla seğirtirdi. Ulusun gözbebeği haline gelmişti, garsonlar taksi şoförleri bile onu tanır, hürmette kusur etmezlerdi. Calle Mexico üzerindeki Ulusal Kütüphanenin müdüriyetiyle memur üstat mesai bitiminde makamından çıkar,  evine ulaşmak için şoförlerinin kendisini gayet iyi tanıdığı taksi durağına gitmek için her gün işlek bir caddeden karşı kaldırıma geçmek zorunda kalırdı. Yanında ona eşlik edecek biri yoksa, ki çoğu zaman da olmazdı, bastonunu tıpırdata tıpırdata yaya geçidine kadar yürür, kendisini karşıya geçirmesi için önüne ilk çıkan yayanın dirseğine yapışırdı. İşte bir gün yine aynı şekilde caddedeki yaya geçidine gitmiş. Yanındaki sessiz refakatçiyle birlikte kazasız belasız taksi durağına varmışlar. Borges daha ağzını açıp bir şey demeye fırsat bulamadan kim olduğu bilinmeyen bu zât, "Teşekkür ederim, çok teşekkür ederim, her kimseniz tanrı sizden razı olsun. Buenos Aires'te hâlâ hayırsever insanların bulunduğunu bilmek beni öylesine mutlu etti ki," diyerek kendisine şükranlarını bildirmiş.

Sözlük.38

K

KIRMIZI IŞIK: Otuz saniyelik bir bakışmadır hayat kimi zaman. Bir yabancıyla. Bir yabancının dünyayı içine çekmiş iki siyah deliğe benzer gözleriyle. Ruhunuzun bir yanıyla sarılmak bir yanıyla gözlerini oyup üstünde tepinmek istediğiniz, yolun karşı kıyısında durmuş işaretparmağıyla sizi gösteren bir yabancıyla bakışmak. Sine Ergün’ün, etkileyici “çok kısa an’lar galerisinden” bir tablodur hayat. Kırmızı ışığın otuz saniyeliğine durdurduğu hayatta, bir yabancının gözünde kendi ruhunuzla hesaplaşmadır. Sonra döner arkanızı gidersiniz. Işık yeşilden kırmızıya döner.
(Sine Ergün, Kırmızı Işık)

Sine Ergün'ün Burası Tekin Değil (2010) ve Bazen Hayat (2012) adlı öykü kitapları Can Yayınları'ndan çıktı.

Seyfi için...



Seyfi Teoman’la tanışmam, çoğu sinema izleyicisi gibi Tatil Kitabı ile oldu. Ama en uzun sohbetlerimizi Bizim Büyük Çaresizliğimiz zamanında yaptık. Bir de Yamaç Okur’un ayarladığı bir öğle yemeği var hafızamda. Ama kısa süren tanışıklığımda, en kalıcı sözler ve keşke daha uzun soluklu bir arkadaşlığım olsaydı dedirten içtenlik, Kadıköy’de Haldun Taner Sahnesinin önünde, ikişer sigaraya bir plastik bardak çayı katık ettiğimiz nemli bir yaz gününde yaşandı. İkimizin de çok sevdiği bir romanın sinema uyarlamasını yapıp bitirmişti, izlemiştim ve aklıma takılan soruları samimiyetle dinleyip cevaplar verdi. Yaptığı filmle hesaplaşmasını bu kadar rahatlıkla sürdürebilen, ama bir yanıyla da filmine bu kadar inanarak sahip çıkan birini görmek, benim de kendimi gözden geçirmeme neden olmuştu. O akşam defterime yazdıklarım, Seyfi’nin sadeliği içinde kalabalık kaçacaktır.

Kaza. Bekleyiş. Acı haber. Veda.

Bu yazdıklarımın hepsini ofsayta düşüren bir hüzün. Ağır ve oturaklı bir küfür.

Kısa süreliğine ‘gerçekten’ parçası olduğum ama kendimi hep içinde hissettiğim Altyazı dergisinin her sayısının arşivlik olduğuna inanırım. Ama bu sayının, Haziran 2012 tarihli ve 118 numaralı sayının daha öte bir anlamı var. Bu sayı “Seyfi için…”


Dostlarının, yol arkadaşlarının ve Seyfi’nin satırlarını okurken çok değerli bir hayatın izini sürdüm. Kendi hayatımla hesaplaştım. Dostluklarımla hesaplaştım. Yapabildiklerimle, yapamadıklarıma… Asla yapamayacaklarımla. Ne olursa olsun yapmayacaklarımla…

Seyfi, kısa ömrünün ardında bir hesaplaşma gecesi daha bıraktı bana. Böylesi hesaplaşmalara hepimizin ihtiyacı var galiba. İnanın, Seyfi için yazılanlardan ve onun sözlerinden daha iyi bir rehber bulmazsınız.

Tavsiyem belli: Altyazı’nın bu sayısını mutlaka alın.

Seyfi için söyleyeceğim son söze gelince… Yok öyle bir söz.