Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Nisan 2012 Pazar

Birinci Tekil Şahıs.16

Ben bir sözcüğüm; düş gücü limanından yola çıkmış, gerçeklik iskelesini aramadan dolaşıp duran.

26 Nisan 2012 Perşembe

Başkasının gözüyle okumak

Geçen yıl Sahaf Festivali'nden aldığım kitaplardan biri de Thomas Mann'ın Tonio Kröger ve Tristan isimli iki novellasını bir ciltte, Esat Tekand'ın desenleriyle, Fatih Özgüven'in çevirisiyle ve etkileyici önsözüyle sunan kitap oldu. Birikim Yayınları'nca Şubat 1983'te yayımlanmış. Mann, bu novellalarında da içinden geldiği burjuva dünyasının dinamikleriyle hesaplaşmakta. Mann'ın temel izleklerinden olan 19.yüzyıla vedanın fonda olduğu ve sanatçı-toplum ikileminin masaya yatırıldığı metinler.

Ancak bu okuma yolculuğunda beni etkileyen bir başka nokta var. Beni çoğu zaman okuduğum metnin içeriğinin önüne geçen bir zihin yolculuğuna çıkaran bir nokta. Sahaftan aldığım bu kitap, önceki sahibi tarafından özenle okunmuş belli ki. Cildi, sayfaları özenle korunmuş. Dahası da var; kimi satırların altı, yumuşak uçlu bir kurşun kalemle çizilmiş. Tonio Kröger, daha fazla çizilmiş satır içeriyor. Kimi zaman etkileyici bir cümleyi, kimi zaman akılda kalıcı bir sahneyi, kimi zaman da bir fikri dikkat alanına hapsetmeye çalışmış okur. Romanın, temel düşüncesiyle varlığını gösterdiği 30-31-32.sayfaların tümünü çizmiş örneğin. Aynı şekilde 36.sayfadan başayan dikkatli okuma yolculuğu 45.sayfanın sonuna kadar sürmüş. Hatta kimi yerlerde, okuma durakları için "/" işaretleri konulmuş. Okuma yolculuğundaki şenlikli ruh halinin bir izdüşümü belki de; 58. sayfadaki altı çizili satırlar: "Hiç şüphe yoktu -insanlar arasındaki engellerin yıkılıp gittiği, bir yabancının bile kalbini açtığı, ağzın bir başka zaman olsa söylemekten utanacağı şeyleri söylediği o olağandışı, o gösterişli, şenlikli ruh durumlarından birine girmişti..."

Bu altı çizili satırlar, ister istemez, elimdeki kitabı kendi bilgi birikimim ve bakış açımın ötesinde bir noktada okumama neden oldu. Kitabın tanımadığım sahibinin rehberliğine bıraktım kendimi. Okuma yolculuğunda istediğim yollara değil, işaret edilen rotaya doğru yürümek istedim. Hatta giderek kendi gözümle değil, bu kitabı sahafa bırakan o meçhul okurun gözüyle okur oldum kitabı. Altını çizdiği satırlardan, kitapla ve hayatla ilişkisini anlamaya çalıştım. sonunda, Thomas Mann'ın satırlarından çıkıp, meçhul okurun zihinini okumaya çalıştığımı anladım. Kimi zaman duvarın arkasına saklanıp gizli gizli takip ettiği kişiyi izleyen bir detektif gibi hissettim kendimi, kimi zaman yıllardır tanıdığı bir dostla buluşmaya hazırlanan münzevi bir insan gibi. Altı çizili olmayan sayfaları hızla çevirir hale geldim, bir sonraki istasyona hemen ulaşabilmek için. Savruldum.

Her okuma yolculuğunun "biricik" olduğuna inanan okurlardanım ben. İyi bildiğim bir kitabı, tekrar okuyuşumda da aynı duygu olur içimde. Ancak bu okuma, başka bir kapı açtı zihnimde.

Belki de arada bir, kitapları, başka bir zihnin koridorlarında yürüyerek, başkasının gözüyle okumaya çalışmalıyız.

Buna değer.

25 Nisan 2012 Çarşamba

Bir Ankara Fıkrası

Hüseyin Kıyar, Hisar'dan Ahmet adlı romanında kurguyu gözümüze sokmadan,
Ankara sessizliğinde bir dünya kuruyor.

Gençlik Parkı’na götürürdü babam arada bir. “Oğlanı giydir de biraz gezdireyim,” derdi anneme. Parka girer girmez anlardım ki, asıl mesele benim gönlümü eğlemek değil, Hikmet Amca’yla tavla atmak. Babama göre en büyük bağlama üstadıydı Hikmet Amca. İstanbul’dakiler suyun başını tutmamış olsa, biraz da rakıyı azaltsa dünyanın bir numarası olurdu. Sazı yemiş yutmuştu da, tavlada biraz zayıftı açıkçası. Bütün kahramanlıklar Hikmet Amca’nın tekelinde olacak değildi ya, tavlanın kahramanı babamdı.

Sağından solundan kıymıklar fırlamış tahta sandalyemden bacaklarımı sarkıtıp, ağız kısmı hemen ıslanıp tıkanan kamışla üçgen kutudaki vişne suyumu içerken babamın Hikmet Amca’ya “Okullar tatil!” yapmasına gülerdim. Ne zaman gülsem vişne suyu dökülürdü gezmelik gömleğimin üstüne, annemin bağırışlarını duyardım derinden. Babam Uzun Maltepe’sinden yakacağı zaman “Şöyle biraz yana dön de duman gelmesin,” derdi. Söz dinler, çevirirdim sandalyemi. Gelip geçenlere bakardım. Beyaz saçları kısa kesilmiş, kaşları hafifçe yana eğik, elmacık kemiklerinden uzun çenesine iki çizgi inen, gömleğinin yakası ilikli bir adam geçerdi uzaktan çoğu zaman. Tavla pullarının şakırtısı yaşlı adamın ayak seslerine karışır, sigara dumanıyla sislenen görüntünün içinde kararlı adımlarla kaybolur giderdi. Meğer ki Ahmetlerden bir Ahmet’miş o adam, ne bileydim. Meğer ki baktığımı görebilmem için yıllarca beklemem, Hüseyin Kıyar’ın “Hisar’dan Ahmet” adlı romanını okumam gerekirmiş.


Hüseyin Kıyar roman ya da anlatı diyerek bir alana sıkıştırmadığı eserinde bileği yumuşak bir sokak ressamı edasıyla, yoldan geçen bir hayat hikayesinin hızlıca resmini yapar gibi rahat yazıyor. Yılların birikimi, saflaştırılmış anlatımı ve ancak sokağın kokusunu bilenin algılayacağı bir sade bilgelikle akıtıyor cümlelerini. Dili ekonomik ve ustaca kullanıyor. Akılda kalıcı, vurucu ve sade sahnelerini, birer sözle ana hatlarını çizmeyi başardığı karakterlerini Ankara’nın gri gökyüzünde gezdirip Samanpazarı’ndan aşağı yuvarlayıveriyor. Ahmet, evlenmesinden devlet kapısında iş bulmasına, çoluk çocuk sahibi olmasından emekliliğine bir hayatın sıradan gibi görünen, büyük sözlere ihtiyaç duymayan anlarıyla karşımıza dikiliveriyor. Üstelik bütün bu olağan görüntülerin içinde bir şehrin ve kuşağın etkileyici tablosunu da çiziyor Hüseyin Kıyar. Ahmet, bir süre sonra, toplumun genel dinamiklerini anlamamızı sağlayan bir rehber figür olarak dolaşıyor sayfalar arasında. Karakterler arasında etkileyici bir denge kurarken toplumsal arka planı öyle ince örüyor ki, metin bütün okurlarının hayatından bir parçayı sırtlayıp taşımaya başlıyor. Ahmet’in samimiyetine asla ulaşamayacak bir kuşağın bireyleri olarak, taşranın sesini dinliyoruz. Oğullarının başını okşayamayan babalar kuşağını çokça dinlemiş olan okur, aslında bunca zamandır babasına doya doya sarılamayan evlatlar kuşağının ikiyüzlülüğünü yaşadığı gerçeğiyle yüzleşiyor. Kurguyu gözümüze sokmadan, Ankara sessizliğinde bir dünya kuruyor yazar. Her bir bölümle akılda kalıcı karakalem tablolar çizerken, fonda da neşesi ve hicvi bol bir türkü dinletiyor okurlarına.

Bir dönemin tarihsel toplumsal arka planını çıkarmak için Ahmet’i konuşturmaya çalışan nesil, o samimiyetin, saflıkla işbilirlik arasında kendiliğinden oluşan dengenin ne kadar uzağında olduğunun farkına varıyor. Ne de olsa, bu toplumun “böyle” olmasının nedeni, menenjit geçirmişliğinden değil, dıştan gelen bir etkiyle (örneğin Ulus’a uçak düşmesiyle) yaşadığı bir travmadan. Ahmet’in keyifsiz bir akşamında “Kendimi şekilsiz hissediyorum,” demesi de ancak evrensel yasalara göre değerlendirilebiliyor. Bir nesli ancak katı-sıvı-gaz haliyle anlayabilecek bakış açısı, sonunda kendi “Ütopya”sının peşinde, içsesini dinlemeye başlıyor, gerçek bir hesaplaşma yaşıyor. Yazarın mesafeli ve alaycı bakışını bir kenara bırakıp, hiç değilse iç dünyasında babasına sarıldığı bu bölüm, çok sayıda evladın mırıltısı oluyor.

Kitabı kapattığımda, vişne suyuyla lekelenmiş gezmelik gömleğime baka baka eve dönüyorum. Bağlamanın kahramanı Hikmet Amca’yı koltuğunun altında bir tavla geride bırakarak. Babamın sigara kokan ellerini ürkekçe tutarak. Sarılmaktan korkarak.

Barış Bıçakçı ve Yavuz Sarıalioğlu’nun yol arkadaşı Hüseyin Kıyar, kitabının etkileyici arka kapak yazısında söylendiği gibi mübalağa ve matrağın düzmece hıçkırığını dinletiyor bize. Dost bir sesle anlatılmış bu Ankara fıkrasına mutlaka kulak kabartmalı.

19 Nisan 2012 Perşembe

Huzursuzluğun Kitabı’ndan Huzursuz Notlar / Fernando Pessoa

Semih Aközlü'nün çevirilerine dalmak iyi geldi. Arşivimde kimi zamanında altzine'de yayımlanmış, kimi sadece okumam için yolladığı çok sayıda çevirisi var Semih'in. O bir yandan fazabbas isimli blogunda üretmeye devam ededursun. Çevirilerini de arada sırada Fil Uçuşu'nda paylaşmak iyi olacak. Beni her zaman farklı okuma yolculuklarına çıkaran, bilmediğim yazarlarla tanıştıran bir edebiyat aşığıdır Semih. Başka adamdır. Her çevirisini paylaştığımda bir kere daha el sallıyorum güler yüzüne.

Bu kez Pessoa'nın dünyasına gidiyoruz. Fernando Antônio Nogueira Pessoa... Portekiz’in dünya edebiyatına armağan ettiği en önemli isimlerden... 13 Haziran 1888 ile 30 Kasım 1935 arasına sıkışan çok renkli, çok “kişilikli” ve çok şiirli bir yaşamın baş kahramanı... Alvaro de Campos’un, Alberto Caeiro’nun, Ricardo Reis’in “babası” Lizbon’lu modernist... Karşınızda, Pessoa derlemelerinden oluşan “Huzursuzluğun Kitabı”ndan üç küçük bölüm...


* Düşlerin en sıradan tarafı herkes tarafından görülmesidir.
Günün bir vakti elektrik direğine yaslanıp bir şeyleri yüklemek ya da boşaltmak için bekleyen işçi geceleyin karanlıkta hiçbir şey düşünmüyor olabilir. Ama ben bilirim aklından geçenleri: Sıkıntılı bir yaz gününde sessizliğe gömülmüş kalem odasında evrak defterindeki hesaplarla boğuşurken neler geçiriyorsam aklımdan, işte onları.

* Varlıklarının en ücra köşelerinde, kendi müstemlekesinde tüm insanlığın mutlak hükümdarı olduğunu, kadın milletinin önünde dize geldiğini, en sefil çağlarda bile herkesin gözbebeği olduğunu düşler hemen herkes. Benim gibi hayalperestlere gelince, böylesi hülyalara kapılma vehminin yaratacağı o letafet hissine bıyık altından gülebilen akıl izan sahibi ademler ise sahiden pek az bulunur bu cihanda.

* Uzak, çok uzak diyarlara ait bir şarkı söylüyordu, yumuşacık tatlı sesiyle. Öyle bir ezgi ki sözleri bile ister istemez bir aşina geliyordu kulağa. Hani neredeyse şu ruhlarımıza hitap eden Portekiz fado'larını andırıyordu, ama yine de uzaktan yakından benzerliği yoktu onlarla. Hepimizin ruhlarında cereyan eden ama ne olduğu bilinmeyen bir şeyleri dile getiriyordu boğuntuya getirilmiş sözlerine karşın bir insanoğlunun ağzından çıkan bu nağme. İzleyenlere kayıtsız, sokakta kapıp koyuvermişti kendini, bir mahmurluk vardı tınısında.

Etrafına toplaşanlar, sessiz ama alaycı bir tavırla onu dinliyordu. Bu şarkı herkesindi, an geliyor sözler doğrudan bize hitap ediyor, Şark'ta maziye gömülmüş bir neslin esrarengiz hikmetinden dem vuruyordu adeta. Bir an kulaklarımızın eşiğindeki şehrin uğultusunu işitmez olduk hiçbirimiz. Sırtımı verdiğim sokakta bir arabanın ceketimin ucunu yalayıp geçiverdiğini hissettim, ama yaklaştığını duymamışım bile. Hayal dünyamıza, yenilmişliğimize deva olan bir kıvamdaydı taşralının nağmesi. Derken sokak başında aheste aheste yürümekte olan polisi fark ettik. İstifini bozmadan yaklaştı. Bir şey fark etmiş gibi, şemsiye satan çocuğun ardında durdu. İşte o saat şarkısını kesiverdi adam. Kimse sesini çıkarmadı. Bunun üzerine polis olaya el koydu.

* Fernando Pessoa, The Book of Disquiet, 1998, Exact Change.
Çeviren: Semih Aközlü
fazabbas.blogspot.com


18 Nisan 2012 Çarşamba

Emma Peel: "Suret"


Emma Peel: İşte şimdi kendimi gerçekten huzurlu hissediyorum.
Karşıdaki Adam: Benim huzursuz olduğumu bildiğin için böyle söylüyorsun. Bir başkasının huzursuzluğu üstünden huzur arıyorsun.
Emma Peel: Neden huzursuzsun?
Karşıdaki Adam: Kedileri sevmediğimi biliyorsun.
Emma Peel: Kedileri sevmeyenlerden korkarım. Hem bunlar kedi değil, kedi suretleri.
Karşıdaki Adam: Benim için aynı kapıya çıkar.
Emma Peel: “Bu dünyanın gerçek gizi görünür olanda, görünmeyende değil,” demiş Oscar Wilde. Sen ne zaman unuttun insanlığını, suretlerden korkacak kadar?


17 Nisan 2012 Salı

Bir Kitap Hırsızının Hatıra Defterinden Notlar / Rodrigo Fresán

Özellikle Mantra ve Kensington Bahçeleri romanlarıyla adından söz ettiren Arjantinli yazar Rodrigo Fresan’ın bu metnini sevgili dostum Semih Aközlü, Granta dergisinin 118 numaralı sayısından çevirdi ve fazabbas isimli blogunda okurlarla patlaştı. Sohbet ederken bu metnin Fil Uçuşu’nda da olmasına karar verdik. “Ne de olsa fuar zamanı,” dedi Semih o müthiş gülümsemesiyle. Fil Uçuşu, Roberto Bolano’nun yakın arkadaşı Rodrigo Fresan’ı ve Semih Aközlü’yü selamlar.


I Bir ara kitap çalmadığım gün geçmezdi. Parasızlıktan değil, okuyacağımız ya da sadece hayranlıkla bakacağımız, elimizde tutup okşayacağımız, sahip olduğumuzu bildiğimizden, artık onların değil, bizim diyeceğimiz onca kitabı almaya asla para yetiremediğimizden.

II Tabii bir de Buenos Aires’in, dünyaya geldiğim, okumayı öğrendiğim kentin kitapçılarından kitap çalmanın Robin Hood’ca bir yanı vardı.

Hali vakti yerinde sayılabilecek bir anne babanın evladı idim. İyi eğitim almış, kendi alanlarında oldukça saygın kişilerdi. Doğum gününde bana kitap alan, kitap almam için para vermekte bir an tereddüt etmeyen bir anne baba. Ama biz Sherwood Ormanları senaryomuza dönecek olursak, kitabevlerinin o hacimli, özenle dizilmiş raflarıyla karşılaştırıldığında benim koleksiyonum minicikti, acınası bir haldeydi.

Daha geçen gün, ‘kitap çalmanın hırsızlığın en bencil şekli’ olduğunu okudum.

Katılmıyorum.

Kitap çalmak aslında edebiyata sporu da sokmaktır. Yazarken ya da okurken hemen hemen her zaman hareketsiz bir durumdayızdır, ya oturur ya da uzanırız. Oysa kitap çalarken beynimizin kasları vücudumuzunkilerle kusursuz bir uyum içinde çalışır. Kitap çalarken düşünür, eyleme geçer, bir anlamda, okuyor ve yazıyoruz oluruz.

Kitap çalarken hem kişi hem de kurgusal bir karakter olur insan.

III Saul Bellow’un Augie March’ın Serüvenleri’nden Roberto Bolaño’nun Vahşi Hafiyeler’ine dek uzanan pek çok kitap hırsızı var edebiyatta. Necronomicon‘u çalıp da H.P. Lovecraft’ın dehşetengiz âlemine düşen lanetlenmiş okurların sayısını unuttum bile. Daha komplike vakalar da var, Joe Orton onlardan biri, halk kütüphanelerinden kitapları aşırdıktan sonra kapaklarını, içindeki ya da arkasındaki tanıtıcı yazıları değiştirip gerisin geri iade ediyor.

Yine de, kurgusal kahramanların ya da kişilerin bu eylemleri rezilce, aşağılık bir şey gibi gelir bize. Çünkü kitap çalmadan önceki anda, tamı tamına o apartma anında, bir kez daha yakayı sıyırdığını, yakalanmadan kitapla birlikte sıyrılıp kaçtığını anladıktan sonraki o coşkulu dakikada hissedilen yoğunluğun başkaları tarafından hissedilmesi olanaksızdır –gene de yazıya dökülse, hünerle kaleme alınsa iyi olur.

IV Kitap hırsızı olarak sanatımın altın yıllarını yaşadığım dönem 1980 ile 1985 yılları arasındaydı. Henüz elektronik alarm sistemleri, bilgisayara geçirilmiş listeleme yöntemleri yoktu. Her şey zanaatkar elinden çıkmış, unplugged, tam anlamıyla sanatsal idi.

Nasıl yapıyorsun diye hiç sormayın, tarif edemem, ama bir anda suç mahallinde belirip kaşla göz arasında kurbanımı saptadıktan sonra içerideki tezgahtarlara karşı beni görünmez kılan bir bulut ya da kutsal haleyle kuşatılırdım adeta. Dünya dışı bir varlık istediğim, arzuladığım her şeyi yapabileceğime dair güç vermiştir bana. Kitabın boyutları kocamanmış, ederi şu kadarmış, vız gelirdi. O kitap benim olmak için orada durur, sevgide asla kusur etmeyecek birinin elleriyle kaçırılacak, odama kadar varacaktır sürgünlüğü. Ona dokunmaya sadece ben hak kazanırdım.

Bir an durdum, arzu ederseniz buna istemsiz yapılan bir hareket ya da savunma mekanizması deyin, ama insan aklına getirdiği anda büyük bir umutla mucizeleri kendi hizmetine sunma hayali kurar ya, işte o durumda kendime şöyle dedim: seçilmiş kişilerden biri olabilirim, evet orası doğru, ama işime gelmeyen, beni yazarlık mertebesine getirecek kadar vazgeçilmez durumda olmayan şu kitap çalma meselesiyle kendimi harcamanın, küçük düşürmenin de alemi yok.

Ama hemen ardından kendi kendime şöyle düşündüm: bütün kitaplar vazgeçilmezdir, bu yüzden hepsi çalınmayı hak ederler.

V Bugün gençliğin artık kartpostallardaki hatırasıyla yüklü, merak ve hüzünle anımsadığım o edimleri zaman içinde yavaş yavaş toplamaya koyuldum.

Richard Ellmann imzalı kalınca bir James Joyce biyografisini herkesin gözü önünde arakladım.

Kışın kış olduğu bir sabah eski dostum, aynı zamanda rakibime, kitap hırsızlığında ehil sahibi o kişiye meydan okudum, son bir sınavdan geçecektik.

Onunla birlikte Buenos Aires’te yol boyunca sıralanmış kitapçılarıyla meşhur Corrientes Caddesi’nin bir ucunda konuşlandık. Galiba o kitapçılar hala orada ama ben bu satırları çok uzaklardan yazıyorum. İkimiz caddenin bir ucunda, önceden yazı tura ile belirlenmiş hedefimize doğru yollandık. Proust’un Yitik Zamanın Peşinde’sinin yedi cildini çalacaktık. Yayın tarihi sırasına göre.

Ben görevimi başardım, o başaramamıştı. Dostluğumuz bir daha asla eskisi gibi olmayacaktı.

VI Zamanla daha sofistike teknikler geliştirmeye başlamıştım, paltomun içinde bir gizli cep vardı. En iyi sonuçları veren bu teknikte çalacağın kitabı seçiyor kitapçının ıssız bir köşesine çekiliyorsun, kitabın içine kendi adını yazdıktan sonra kasiyerlerden birine gidip ‘bana hediye gelen’ kitabı gösteriyor, başka bir kopyasının olup olmadığını, fiyatını soruyorsun, iç geçirerek ‘çok pahalıymış, bendeki kitabı ona ödünç veririm olur biter’ diyor, F.Scott Fitzgerald’ın (‘Toplu’ ya da ‘Bütün Eserleri’ kategorisi çalınmaya o kadar hazır ki) bana ait Toplu Öyküler’ini orada bırakmakla bir anda her şey yasal bir konuma geçiyor ve benim oluyordu. Bazen eğer çalınacak kitabın yazarı yakınlarda bir yerde hala yaşayan biriyse kitabı sevgi ve şükranla kendi adıma imzalamakta hiç tereddüt etmiyordum.

VII Tabii birkaç kere de işler olması gerektiği gibi gitmemiş, son anda altın kalkanın koruması kalktığında peşimde bir görevli caddede koşa koşa kaçmak zorunda kalmıştım.

Ceketimin cebinde Otomatik Portakal kaçtığımı, köşeyi dönüp gişenin üzerine paraları fırlatıp Kamçılı Adam’ın gösterildiği bir sinemaya dalıverdiğimi hatırlıyorum.

Daha önce defalarca görmüş ezberlemiştim, gösterim çoktan başlamıştı ama arkeoloji hazinelerini büyük bir maharetle aşıran bir hırsızın genç bir hırsızı saklamasında şiirsel, hatta duruma son derece uygun düşen bir şeyler vardı, diye düşünmüştüm o zamanlar.

VIII Geçmişte yaptıklarımı düşünüyorum da, Burgess/Spielberg olayını sonun başlangıcı olarak görmek benim için çok kolay.

Bir süre daha kitap çalmaya devam ettim. Ama eskisi kadar zevk vermiyordu artık. Kendime olan güvenim azalmıştı. Belirsizlik.

Çok geçmeden ilk öykü koleksiyonumu yayınladım, sonra, bir kitap fuarında, kitap hırsızlarının o sanal olimpik stadyumlarından birinde, ilahi an gelip çattı. Bir çocuğun kitaplarımdan birini çaldığını, sonra da imzalamam için bana uzattığını fark ettim. İlk sayfaya, ‘Yazdığım kitabı okumak için aşıran birini görme zevkini bana yaşatmış olan Falanca’ya,’ diye yazdım.

Çocuk yazdıklarımı okudu, gururla utanç karışımı bir bakış fırlattı bana. Utançtan çok gurur vardı yüzünde.

Dönüş ihtimali olmayan öteki tarafa gittiğimi o vakit anladım. Otomatik Portakal’ın sonundaki çete elemanı Alex gibi, artık tümüyle, maalesef bir daha eski haline dönemeyecek kadar ‘iyileşmiş’ durumdaydım.

Granta 118
Çeviren: Semih Aközlü
fazabbas.blogspot.com

16 Nisan 2012 Pazartesi

1 teleye ihtiyacı olan adam... Gerçekten...

Önceleri 1 yetele'ye ihtiyacı vardı Faik'in. Sonra o da ekonominin dinamiklerine ve söylemine ayak uydurup, ihtiyacı olan para miktarını 1 tele olarak belirledi. Eminim şimdilerde, liranın yeni simgesi konusunda da söyleyecekleri vardır.


Uğur Gürsoy'un düşünce ve çizgi dünyasının, Fırat'la birlikte takip edilesi karakterlerinden biri Faik. Onu Fırat'ın yaşadığı mahallede, boş bir arsada, kahvenin önünde, minibüs durağının arkasında her an görebileceğimizi biliyoruz. Fırat ve arkadaşları arada bir dalga geçip, makaraya alsalar da, Faik'siz bir mahalle düşünemezler. Aynı bakış açısı mahalle sakinleri ve esnafında da vardır; Faik bir bütün mahallenin ulaşamayacağı sadelik ve dürüstlüktür ne de olsa. Nihilist Faik, aslında saf insanlığa ulaşmanın bir resmi gibidir.


Onun naifliği okura iki duyguyu aynı anda yaşatır. Gülmek ve ağlamak. Bu anlamda o eski mahalle delilerinin bize yaşattığı duyguyu, hayatın sınırında, gülmeyle ağlamanın eşiğinde olmayı hatırlatır. Hikayesini hem merak ederiz hem de korkarız o hikayeyi duymaktan. Bizim için Faik'i "şimdi ve burada" izlemek yeterlidir. Çünkü bütün hikayesini bilmek, insanlığımızla ve kendimizle hesaplaşmamıza neden olacaktır. Oysa biz akıllılar, hesaplaşmayı değil sadece bakıp gülmeyi (ve aynı sıklıkta olmasa da üzülmeyi) severiz. Faik'in tek karelik maceralarında ve sahibi olsa biz akıllılar gibi kullanmayacağını bildiğimiz 1 tele aşkında o hesaplaşmanın anahtarları vardır.


Uğur Gürsoy imzalı Faik maceraları şimdi Mürekkep Yayınları'nın özenli baskısıyla "Uykusuz Çizgi Dizisi"nden çıktı. Hani hayatında bir kere yerde para bulur ya Faik. Ve o para da dediğine göre Zambiya Kıvaçasıdır ya. İşte bu kitap da, cebinde o yerde bulduğu parayı dolaştıran herkese hediye olsun.

15 Nisan 2012 Pazar

"içimden geniş bir avlu açtım öğlen vaktine"

Yazının başlığı Didem Gülçin Erdem'in "Olmayanım İçinizde" kitabından, "ayin: el avlusu" isimli uzun şiirinin -III- başlıklı bölümünden alındı. Daha önce hiç okumamıştım Erdem'in şiirlerini. Everest Yayınları'ndan çıkan kitabı sayesinde tanıştım. Oysa 2004'ten bu yana çeşitli edebiyat dergilerinde şiirleri ve yazıları yayımlanıyormuş. Üstelik Homeros Şiir Ödülü, Memet Fuat Genç Şiir Ödülü ve Arkadaş Z.Özger Jüri Özel Ödülü'nün de sahibi.


Açıkçası beni çeken de bu son ödül ve ödülün adına verildiği ismin çağrışımları oldu. Arkadaş Z.Özger, her okuduğumda bir tragedya gibi geçip gider üstümden.

Haddimi bileceğim ve her babayiğidin harcı olmayan bir alana girerek, şiir hakkında ahkam kesmeye kalkmayacağım. Şairin sesi denen o benzersiz tınıya ulaşmak için notaların ötesinde bir tınıyı duyabilmeli insan. Hadi diyelim duydunuz, iki laf edebilmek için sizin gırtlağınızda da öyle bir tını olmalı... Ama bir yönüyle de okuruna, olağanüstü bir konuşma alanı tanıyor şiir. Bir dizeyi, şiirin bütün bağlamından ve şairin sesinden uzak bir diyara sürükleyip orada dinleyebiliyorsunuz. Tıpkı bu yazının başlığı olan dizenin, ait olduğu bütünden bağımsız olarak çağrıştırdıklarına kulak kabartabileceğimiz gibi.

Derdin, tarif edilemez renklerine bulandığım zamanlarda bile içimi açmam. Hal böyleyken, dışa yansıyan renkler çoğuna sahtelik hissi verir. Doğrudur. Yaşam kadar sahtedir o renkler. Öyle dertli, dertlerle derli toplu bir günde içimi nereye açardım diye düşünsem bulamam bu dizeyi. Ama bulunca da bırakmam; içimden geniş bir avlu açarım öylesi bir günün öğle vaktine. Yeri eğri büğrü taşlı, sağı solu saksı dolu, komşu bahçeden firar etmiş bir kedinin mırıltısıyla konuşan bir avluya.

Sessizlik iyidir. Sessizliğini yanlış anlayanlara verilecek tek cevaptır.

bir dağa bakarsanız kıyınız kadar güzel
olur muyum sahi

13 Nisan 2012 Cuma

O esnada başka bir yerde...

...Muhsin Ertuğrul, Octave Baudoin rolünde harikalar yaratmaktadır.


Muhsin Ertuğrul, 1912'de Burhanettin Tepsi tarafından sahneye konan Loyson'un L'Apôtre adlı yapıtından uyarlanmış "Müçtehit" oyununda Octave Baudouin rolünde.

Fil Uçuşu, tiyatroya adanmış bir ömrün örnek ismi Muhsin Ertuğrul'u, Şehir Tiyatroları'nın yönetiminin belediye bürokratlarının eline bırakılmasının konuşulduğu, adının verildiği tiyatronun önünde bütün tiyatrocuların siyasi baskılara karşı tekyürek olacağı günde saygıyla selamlıyor.

Bir tek AKM yeter mi?

10 Mayıs - 5 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek olan 18. İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı 10 10 10 Mayıs - 5 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek olan leri arasında gerçekleşecek olan leri arasında gerçekleşecek olan 18. İstanbul Tiyatro Festivali'nin programı açıklandı. Uluslararası festivalin programında Türkiye'den çok sayıda oyun olduğu dikkat çekiyor. Büyük prodüksiyonlardan özellikle tavsiye edilecekler de var elbette; Hamlet, Orfeo ve Ha Hans, Ha Heiri.

Gelelim Tiyatro Festivali’nde madalyonun öbür yüzüne. Tamam, günün sonunda başarılı ve çekici bir program oluşturuldu ama bir de program kitapçığında ol(a)mayan isimler var. Fısıltılara kulak kabartalım: Duyduğum kadarıyla İKSV, Berliner Ensemble'da Robert Wilson'un sahneye koyduğu ve dört yıldır kapalı gişe oynayan Brecht'in ÜÇ KURUŞLUK OPERA’sını festival kapsamında İstanbul’a getirmek için çok uzun süre uğraşmış. Özellikle Dikmen Gürün bu konuda çok istekliymiş. Yazışmalar, görüşmeler tamamlanmış. Sonunda Berliner Ensemble'dan gelen teknik ekip İstanbul’daki tüm mevcut mekanları gezmiş ancak oyunun İstanbul’da sahnelenmesine olanak tanıyacak teknik altyapıda bir mekan bulamamış. Sahne derinliği, portal yüksekliği ve Wilson'un ışık sistemini taşıyacak ışık barları konusunda pek çok mekan sınıfta kalmış. Öyle ki Haliç Kongre Merkezi ve Muhsin Ertuğrul Sahnesi bile bu nedenlerle tercih edilmemiş. Hatta fısıltılar daha fazlasını da söylüyor, sorun sadece Üç Kuruşluk Opera’da yaşanmamış; bu yıl Avignon Festivali'nin açılışını yapacak olan İngiliz Theatre du Complicite'nin USTA VE MARGARİTA adlı oyunu da benzer nedenlerle İstanbul’a getirilemeyen oyunlar arasındaymış. Sözün özü; İstanbul’da kültür-sanat gösterilerinin gerçekleştirilebileceği yeterli teknik donanıma sahip geniş kapasiteli mekânların sayısı ne yazık ki yok denecek kadar az. Kongre ve konferans salonu olarak inşa edilmiş olan mekanlar da öncelikli olarak bu tür etkinliklere ev sahipliği yapmak üzere tasarlandığı için tiyatro ve dans gibi büyük prodüksiyonların gerektirdiği teknik altyapıyı sağlayamıyor. AKM konusunda bu kadar geç karar verilmeseydi, yani bu yıl hayatımızda AKM ya da benzeri bir salon olsaydı belki de bu güçlü yapımlar festival seyircisi ile buluşabilecekti.

Bardağın dolu yanını görmeye çalışırsak AKM’nin 2013’te açılmasıyla mekan sorununun bir ölçüde çözüleceğini söyleyebiliriz ama o zaman da başka bir soruyla karşı karşıya kalıyoruz: Bir tek AKM koskoca İstanbul’a yeter mi?

12 Nisan 2012 Perşembe

Emek Sineması için biletleri yırtıyoruz!

15 Nisan Pazar günü, saat 16.30'da Taksim'de başlıyor yürüyüş. Emek Bizim platformunun düzenlediği yürüyüşte, ikinci yılda beşinci kez Emek Sineması için, emek için, Emek'e kadar yürüyeceğiz. Hep birlikte... Bu adımların sadece bir sinema salonu için değil, bir şehrin hafızası için, kültürün sürekliliği için atıldığını bilen herkesle birlikte.

Sonra da iki yıldır vizyonda olan, o bir hayli çirkin filmin şu gördüğünüz biletlerini yırtacağız.

Yürüyüşle ilgili duyuru, poster ve bilet görsellerine Emek Bizim platformunun facebook sayfasından ulaşabilirsiniz:

http://www.facebook.com/emekbizim

15 Nisan Pazar saat 16.30 Taksim'e... Bilet yırtmaya...

Sözlük.36

D

DUBAİ: Bir deneme metni gibi başlar Orhan Duru'nun kısa anlatısı. Şehri talan edenlerden savaş tellalılığıyla cebini dolduran kapitalizme, gökdelenlerden tüketim çılgınlığına çok konuda söyleyecekleri vardır ustanın. Bir "günümüz okuması" yapar kuşbakışı uçuşla. Dubai'den başladığı uçuşunda Guantanamo'ya kadar kanat çırpar. Dümbelek havalarıyla başladığı yolculuğunu Yoko Ono'nun sesiyle noktalar. Öykü açısından ilginç olan, deneme havasındaki gidişatın sınırı muğlak bir bölgede gökdelen-birey çatışmasına dönüşen bir tonda noktalanmasıdır. Çatışmanın sonunda gökdelenin güvenlik görevlisi, anlatıcıya -Orhan Duru'ya- acıyarak şunu söyler: "Alışveriş kültürünü geliştirmek için kurslara giderseniz o zaman belki kurtulursunuz."

(Orhan Duru, Dubai ve Dümbelek)

11 Nisan 2012 Çarşamba

Cazseverlere Öneriler

Geçenlerde Amerika'dan "güzel sesler" paylaşmıştım. Bu kez caz okyanusunda az bilinen isimlere çevireyim rotayı dedim. İlgilenenlere...


* Enrico Pieranunzi / Marc Johnson / Joey Baron - Dream Dance

Pieranunzi İtalyan cazının en önemli isimlerinden, klasikle cazın kesişim kümesinde müzik yapan bir cazcı. Özellikle piyano severler için atlanmaması gereken bir isim. '70'lerin ikinci yarısından itibaren yoğun bir şekilde üretiyor, konserler veriyor. Chet Baker'dan Charlie Haden'a unutulmaz isimlerle ortak çalışmaları var. Dream Dance albümünü benim için özel kılan ise üstadın sıklıkla birlikte çalıştığı bir isim: Marc Johnson. Caz basının bu efsanes ismi, yine üst düzey performans sergilemiş. Elbette bir de davulda Joey Baron faktörü var.


* Julian & Roman Wasserfuhr Quartet - Remember Chet

Almanya'dan genç bir caz sedası. Özellikle trompetin yükselen ismi Julian'a dikkat etmek gerekiyor. Albümün adı da çok şey anlatıyor zaten: Remember Chet. İki kardeşin yolculuklarının başından beri Chet Baker hayranlıkları ve yorumları merakla izleniyor. Roman'ın harika piyano eşlikleri, düzenlemeleri ve Julian'ın solist yetenekleriyle kaçırılmayacak bir albüm. Albümün kapanışında My Funny Valentine var desem, yeterli olacaktır.


* Helge Lien Trio - Natsukashii

Norveç'ten bir piyano-bas-davul üçlüsü. Piyanoda cesur tınılara sahip Helge Lien'e, basta Frode Berg ve davulda Knut Aalefjær eşlik ediyor. Kuzeyin dingin ve zaman zaman tedirgin edici ruh halleriyle hepsi Lien tarafından bestelenmiş on parçalık bir albüm. Brad Mehldau, Bill Evans ve EST sevenlere daha tanıdık gelecek bir sedası var.

6 Nisan 2012 Cuma

Michael Kiwanuka: Home Again


Bill Withers, Ottis Redding, Randy Newman, Van Morrison ve illa ki The Temptations ile dirsek temasında görürlermiş Michael Kiwanuka’nın müziğini. Elbette bu görüşlerin nedeni, bu isimlerden seçtiği ve seslendirdiği parçalar. Madem temas etmesi için isimler aranacak ben de J.J.Cale, Bob Marley ve illa ki Ben Harper isimlerini ekleyeyim.

İngiltere’den bir isim Kiwanuka. Henüz 24 yaşında; 1988 doğumlu. İdi Amin rejiminden kaçmış Ugandalı bir ailenin çocuğu olarak Kuzey Londra’da büyümüş. BBC’s Sound of 2012’yi kazanmasının yanı sıra, Adele ile turneye çıkmak gibi başlangıç zamanları için yüksek sayılacak başarıları var.

Fırçayla süpürülen davullar, lambalı vokal mikrofonunun sakinliği, çelik telli gitarı öne çıkaran cazımsı düzenlemeler... Michael Kiwanuka’dan ruhunda anlaşılmaz dertler olan herkese bir hediye: Home Again.




 

Tolbiak Köprüsünde Hava Puslu

Léo Malet ile 1996 ya da 1997’de Metis Yayınlarının Polisiye Dizisi sayesinde tanışmıştım. Yeri gelmişken söyleyeyim, kapaklarıyla, seçilen kitaplarıyla ve çevirileriyle Metis’in o serisi harika bir seriydi. Malet’nin Kara Üçleme’sinin ilk cildi olan Hayat Berbat’ı nasıl bir solukta okuduğumu gayet iyi hatırlıyorum. Lafı evirip çevirmeden, deyim yerindeyse kafa-göz girişiyordu okura Malet. Sokağın dilinden ve zihninden yazılmış bu anti-kahraman romanında özellikle diyaloglara bayılmıştım. Kötülüğü ve umutsuzluğu sorgulayan yazar Güneş Bize Haram’da da aynı eksende ilerletir hikayesini. On altı yaşındaki Andre Arnal’ın ıslahevine girmesiyle başlayan hikaye, hızla ve sarsan bir tempoyla akar. Üçlemenin son cildi yine bir anti-kahramanın hikayesini anlatan Ecel Terleri, daha da uçlara gider suç-suçlu kavramını sorgulatmakta. Birinci tekil şahıs anlatıyı ustaca kurar Leo Malet; hem Kara Üçleme’sinde hem de ünlü detektifi Nestor Burma’nın maceralarında.


Tam bu noktada Léo Malet’yi tanımayanlar için Vikipedi’den aldığım hayat hikayesini kopyalıyorum buraya: 1909'da Montpellier'de doğan Léo Malet, yetim büyüdü. Bir fıçıcı olan dedesi tarafından büyütüldü ve kâtiplik, hademelik gibi birçok küçük işte çalıştı. 16 yaşında anarşist yazar ve militan André Colomer ile tanıştıktan sonra Paris'e gitti ve anarşist çevrelerle ilişkiye geçti. Paris'te şarkıcılık yaparken, fabrikalarda bulduğu küçük işler ve sahte iş kazalarından aldığı tazminatlarla geçimini sağladı. 1929'da André Breton ile tanıştı ve gerçeküstücü topluluğun toplantılarına katılmaya başladı. Yves Tanguy ve Salvador Dali ile yakınlık kurdu. Seyyar gazete satıcılığı yaptı. 1938'de André Breton ve Lev Troçki’nin girişimiyle kurulan Bağımsız Devrimci Sanatçılar Federasyonu'na (FIARI) girdi. 1939'da bir fabrikada hidrolik ayarcısı oldu. 1940'ta Paulette Doucet ile evlendi ve aynı yıl, gerçeküstücülerle Troçkistler'in girişimiyle hazırlanan bir bildiriye imza attığı için, "devletin iç ve dış güvenliğine zarar vermekten" Rennes'de tutuklandı. Alman ordusu Rennes'e varmadan gardiyanlar tarafından serbest bırakıldı, yürüyerek Paris'e ulaşmaya çalışırken Almanlar tarafından yakalandı ve toplama kampına gönderildi. Bir doktorun yardımıyla 1941'de serbest bırakıldı ve Fransa'ya döndü. "Frank Harding" takma adıyla imzaladığı sahte Amerikan polisiyeleri yazdı. Bu kitapların başarısından cesaret alarak kendi adıyla gerçek bir Fransız polisiyesi yazdı: 120, rue de la Gare (İstasyon Caddesi, No. 120). Daha sonra "Nestor Burma'nın Maceraları", "Les mystères de Paris" (Paris'in Sırları) dizisini ve "Trilogie Noire", "Kara Üçleme"yi yazdı.


Malet şimdi de Tardi’nin çizgileriyle karşımızda: Tolbiak Köprüsünde Hava Puslu.

Tardi’den uzunca söz etmek gerekiyor; bir başka yazıda yapmalı bunu. Ama kitabın girişindeki Léo Malet metninden kısa bir alıntı açıklayıcı olacaktır. Çizgi roman meraklılarına bir itirafta bulunuyor Malet; diyor ki: “Dokuzuncu sanatınız beni pek sarmadı. Hatta açıkça söylemeliyim ki pek de taraftar değilim çizgi romana. Bunda rağmen bir gün Bonaparte sokağındaki Casterman kitapçınsın önünden geçiyorken vitrinde sergilenmekte olan albümler içime dokundu ve bu türden yayınlardan hiç almamış olan ben, Adele Blanc adlı genç bir kadının olağanüstü maceralarından hemen edindim bir tane. Çizgilerin gücü ve cazibesi, eskilerin o şiirsel dekorunda gerçekçi olanın tuhaf bir biçimde hayal dünyasını daha da yoğunlaştırması, bütünün o “atmosferi”, kısacası her şey, Tardi’nin tam da gönlüme göre bir çizer olduğuna ve günü gelince de müthiş canlandıracağına beni ikna etmişti, neden olmasın? Her zaman hayal kurulabilir. Hayatım böyle geçti."

Tardi’nin net ve karakteri hemen ele veren tipleri bu kez bir Léo Malet hikayesinde kendini gösteriyor. Geniş karelerde ve fonlarda gölge dengesini iyi bilen, detaylara önem veren, yumuşak hatlarla geometrik yapıları birbirine iyi yediren bir çizer Tardi. En önemlisi de atmosfer yaratmayı iyi biliyor. Birinci tekil şahıs anlatısını iyi taşıyan bir anlatı kurmuş. Kareler arasında rahatlıkla hareket ediyor okur. Film zihinde rahatlıkla tamamlanıyor.

Malet’nin şuh kadın karakteri, alımlı ve seksi Çingene kızı Belita Morales’in görünümünü merak edermiş okurları; kitap filmleştirilse kim oynar diye düşünüp dururmuş… Sonunda Belita, bir çizgi romanda karşımızda. Çizgi roman severleri temsilen Sertaç Canbolat'ın güzel çevirisine ve Versus Yayınları'na teşekkür ediyorum; serinin diğer kitaplarını da beklediğimizi hatırlatarak.

3 Nisan 2012 Salı

Amerika'nın Güzel Sesi

Americana'dan Bluegrass'e, Blues'dan Appalachian'a, Southern Rock'tan Country'e... Amerika'nın güzel seslerinden üç albüm!


Gillian Welch - The Harrow & The Harvest

Coen Biraderlerin "O Brother, Where Art Thou?" filminin Grammy'li müzik albümünde tanıdım ilk kez Gillian Welch'i. Yıllardır yol arkadaşı David Rawlings'le yaptıkları işlerde hep biraz Johnny Cash-June Carter efsanesinin günümüzdeki karşılığı hissi geçti bana; elbette rolleri değiştirmiş olarak. Alison Krauss, The Decemberists, Ani DiFranco gibi müthiş isimlerle çalışmaları, konseler falan derken son albümünden bu yana sekiz yıl geçmiş. The Harrow & The Harvest, tümüyle akustik gitar sedalarına, banjo arpejlerine, çift sesli vokallere emanet edilmiş bir albüm. Müziğin en kök hallerinden biri. The Way It Will Be ve Silver Dragger favorilerim.


Bill Callahan - Apocalypse

Sevenleri için efsane topluluk Smog'un ardından yoluna tek başına devam eden, lo-fi müziğin önemli temsilcilerinden Bill Callahan'dan 2011'in en iyi albümleri sıralamalarının çoğunda yer alacak bir albüm. Zaten hatırı sayılır müzik dergileri hakkını teslim etmekte gecikmedi. Welch'in umutlu sesi ve melodilerinden uzakta, oyunu karanlıktan yana kullanan, kimi noktalarda farklıyı denemekten çekinmeyen bir adam Bill Callahan. Sadece müziğiyle de değil, sözleriyle de sorgulayan, öfkelenen, didikleyen bir albüm. Yaklaşık dokuz dakikalık One Fine Morning ve Drover favorilerim.


Lambchop - Mr.M

Nashville, Tennessee'ye selam olsun. Kurt Wagner'a selam olsun. Mr.M hiç şüphesiz geçen yılın en iyi albümlerinden biri. Huzurlu bir akışın içinde aniden tokat atmaktan çekinmeyen, karanlık bir vokalle benzersiz düzenlemelerin birlikteliği. Sadeliğin içinde nasıl çok olunabileceğinin bir gösterisi adeta. Bir film müziğinin bütün dinamiklerini taşıyan Betty's Overture'de müzikal zenginliklerinin ve ustalıklarının bütün ipuçlarını veriyorlar. Kurt Wagner'in tekrar tekrar kulak kabartma gereksinimi duyuran sesi için bile kaçırılmayacak bir albüm. If Not I'll Die, 2B2, Mr.Met, Nice Without Mercy favorilerim.

2 Nisan 2012 Pazartesi

Bir şehrin hafızası...

"İyi de bize ne o hafızadan?" diyorsunuz... Doğru ya, bir şehri öldürmek isteyenlere hafızasından söz etmek boşa oluyor. Kültür-sanat mekanlarını kişiliklerinden koparmak, yaşanmışlığı yok etmek, tektipleştirmek isteyen bir bakışa nasıl anlatılır ki kültürün sürekliliği. Rantın ağız suyu akıtan vandallığında bir kulaç daha atmak istiyorsunuz tüketim çılgınlığı denizinde. Günün birinde o denizde boğulacağınızı söylesek ne fayda? Tam da İstanbul Film Festivali'nin başladığı günde sahnelenen basın toplantısı gösterisine seyirci bulamadınız. Ama yeri gelmişken bir kere daha tekrar etmeli: Yıktırmıyoruz.

1 Nisan 2012 Pazar

O esnada başka bir yerde...

...Federico Fellini, "dışarıdan - içeriye" bakmaktadır!


Federico Fellini
(20 Ocak 1920, Rimini - 31 Ekim 1993, Roma)

Fellini, 1965 tarihli Ruhların Giulietta'sı (Giulietta Degli Spiriti) filminin setinde. Sadece filmleriyle değil hayatıyla da çok şey öğretmiştir bana. Bütün filmlerine şapka çıkartmakla beraber, tümüyle kişisel nedenlerden, her daim Amarcord diyorum büyük ustaya...