Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Şubat 2012 Çarşamba

Bir gülümseyişe doğru yazmak...

Babam aklıma düştüğünde, önce okumaya sonra yazmaya sığınıyorum. Çoğunlukla önceden okumuş olduğum kitapları alıyorum elime; yazdıklarımı ise yırtıp atıyorum. Sadece o andaki yalnızlığı seviyorum aslında.

Yazmak büyük bir yalnızlık. Yazar bir midye gibi, bir kapandı mı dışarıdan müdahaleler yetersiz kalıyor. Hiçbir din, dogma, ideoloji, angaje etme çabası onu açamıyor. Zaten kendi ruhunun karanlığı ve aydınlığıyla da o zaman yüzleşebiliyor yazar, insan oluyor. Bana bu güzel yalnızlığı kimin hediye ettiğini düşünmüşümdür çoğu zaman. Kendimi ne zaman yazar hissettim?

İlkokul ikinci sınıfta Doğan Kardeş dergisine bir şiir yollamıştım. “Okurlardan Gelenler” köşesinde basıldı. Babam da bindirdi beni trene, Ankara’dan İstanbul’a getirdi. Haydarpaşa’dan bindik vapura, oradan ver elini Cağaloğlu. Doğan Kardeş binasında bizi çok kibar, babacan bir bey karşıladı, adını bilmiyorum. Önce binayı gezdirdi. Sonra yazı işleri odasındakilere beni “Ankara’dan yazar arkadaşımız gelmiş,” diye tanıttı. Bana birinin yazar dediği ilk andır o.

Dönüşte babamla vapurun dışındaydık. Az konuşan baba-oğullar kuşağının temsilcisi olduğumuzu kanıtlamak istercesine sustuk. Babam denize bakıp sigarasını içti, çok da güzel sigara içerdi. Ne düşündüğünü anlamaya çalıştım, anlayamadım. Bir ara döndü, ağız dolusu gülümseyip başımı okşadı. İşte kendimi yazar hissettiğim an da o andır.

Yıllar içinde anladım ki, biraz da o gülümseme için yazıyor insan.

Yazar denmesi, yazar hissetmek, yazar olmak. Okur-yazar tahterevallisinde dengeyi bozacak tanımlamalar. O tanımların peşinde koşmadan yazmak, daha da önemlisi okumak. Arada bir de, galiba en çok böyle gecelerde, o gülümsemeyi düşünmek.

Bana yeter.

28 Şubat 2012 Salı

O esnada başka bir yerde...

...Edip Cansever, tedirgin bir dize gibi bakmaktadır hayata.


Barmenin aksi yansımış aynaya; ikisi de yalnız görünüyor. Masada kültablası, rakı, su, sigara paketi, çakmak... Masa da masaymış ha!

26 Şubat 2012 Pazar

Günden Kalanlar.36



• Bir hafta içinde üç konser. Joshua Redman ile başladık. Tunç ve Osman’la sebebi sağlam bir kahve sohbetinin ardından Salon’da en acayibinden bir caz akşamı. Basta Reuben Rogers ve davulda Greg Hutchinson ile oradan oraya savuran bir gece. Bir ara notaları düştü Rogers’ın, sanki o sayfalarla bizim de zihnimizin koridorlarında dolaşan notalar uçuştu. Redman, böyle küçük ve sıcak mekanlarda daha özgür ve dünyayı sallamadan çaldığını gösterdi. Hutchinson, durmadan fotoğrafının çekilmesine en usturuplusundan tepki gösterdi. Konserlerle dolu haftanın en unutulmaz gecesiydi.


Babylon ziyareti Selah Sue için yapıldı. “Belçika sokaklarından bira ve patates kızartması kokan gecelere selam olsun, midye tava lezzetine selam olsun, çizgi roman dükkanlarına selam olsun, eh bir de soul-regga-ska-dub karışımı yeni bir sese selam olsun,” diyip daldım içeri. Şimdilik tek albümünün tümünü, farklı ve akılda kalıcı yorumlarla çalıp söyledi Selah Sue; özellikle dört liste parçası Babylon ahalisini salladı: This World, Peace of Mind, Crazy Vibes ve elbette Raggamuffin.


• Haftanın son konseri için İş Sanat’a iş çıkışı apar topar yetişildi. Mor ve Ötesi, akustik bir setle ve Esin İris, Aylin Aslım, Şebnem Ferah’ın birer şarkıdaki katılımıyla “oturarak” sahne aldılar. Akustik de olsa bir rock konserinde sahnedekilerin ve salondakilerin “oturuyor” olma sorunu uzun süre havanın ısınmasına engel olduysa da, sonlara doğru her şey toparlandı. Yorumlara gelince; geçen yıllarla, başta vokaller olmak üzere bütün düzenlemelerde, öfkesini unutmamış bir olgunluk var. İtiraf ediyorum; ayağa ilk kalkanlardan biriydim.

• Öfke demişken… Özellikle, genç ve öncekini yıkmak isteyen öfkenin üretimi hep ilgimi çekmiştir. Ama üretimi. Bu öfke, sadece gevezeliğin fon rengi olunca can sıkıyor.

Ocak 2007. Stuart A. Staples ve ben, Radyo Eksen stüdyosundayız.

Tindersticks’in yeni albümünü dinlemedim. Çok merak ediyorum. Yeni albümün çıktığı haberini okuyunca aklıma bir anı düştü. Grupla birkaç kez bir araya geldim. Ocak 2007’de uzun konuşma olanağım olmuştu. Konser için buradaydılar. Stuart A.Staples, İstanbul’a Moskova’dan gelmişti. Yorgun olduğunu söylemişti. Ben –hala görmediğim- Petersburg’u görmek istediğimi anlatmıştım. Hemen “Dostoyevski’nin şehri,” demişti. Biraz sohbet edince benzer kuşakların, dünya için benzer kaygılar taşıdığını görmüştüm. Bayağı sevmiştim adamı. NTV’nin eski binasında, Radyo Eksen stüdyosundaydık ve biz sohbet ederken komik bir olay olmuştu. Fotoğraf çektirmek için Stuart Staples’ın yanına gelenler arasında kültür-sanat programlarının montajlarını yapan bir arkadaşımız da vardı. Adama olan sevgisini anlatabilmek ve onu iyi tanıdığını belirtmek için bir-iki şey söylemek istemiş ve yaklaşık şöyle bir şey demişti: “Burada ne zaman biri ölse sizin müziklerinizi kullanıyoruz.” Bir anlamda doğruydu bu; çünkü kültür-sanat dünyasında ne zaman biri uğurlansa, hazırlanan haberin fon müziği olarak kullanılan belli başlı müzik parçaları vardı ve Tindersticks parçaları da bunların arasında yer alıyordu. Ama yine de garip bir cümle olmuştu. Staples da anlamamıştı zaten. (Hatta cümleyi kurarken bir İngilizce hatasıyla, sanırım, “ne zaman birini öldürsek” demişti arkadaşımız. Her şekilde garip…)

• Bugünlerde aklımda hep Boris Vian var…

23 Şubat 2012 Perşembe

Gitar Büyücüleri



Adı kimi yerde Pete Townshend olarak geçer, kimi yerde Townsend... Kimi Pete der ona, kimi Peter... Dert değil! Şu bir gerçek ki, rock müziğin yenilikçi ve devrimci yıllarının önde gelen isimlerindendir The Who'nun efsane gitaristi. Gitarla ilgili birçok konuda ilk'ler hanesinde onun adı geçer; gitarı amfiye vurarak kırmaktan tutun da, yıllar sonra duyma bozukluğuna yol açacak, ses duvarının aşıldığı efsane konserlere kadar. Hatta açıkçası, kimi şehir efsaneleri de ona mal edilmiştir ve "çılgın yüz"ünü görenlerin hoşuna gider bu durum. Belki çok kişi, ilham aldığı gitaristler sorulduğunda onun adını geçirmez aklından ama rock gitar tavrının belirleyicileri arasında adı geçer her zaman. Beyninden operalar geçen bir blues aşığıdır Pete Townshend.

Pink Floyd adının iki "kök" blues müzisyeninden Pink Anderson ve Floyd Council'den geldiğini bilir herkes. Gerçi grubun adı konduğu sırada David Gilmour "suç mahalinde" değildi ama onun da bir blues aşığı olduğu çocukluğumuzdan beri ezberimizde. İki blues seven müzisyen, "kaptırmayı" seven iki gitarist bir araya gelince neler olabilir? Güzel şeyler olur; hem de güzel şeyler bizim tarafta olur.

2 Kasım 1985. Pete Townshend'in boynunda en güzel rengiyle Bir Telecaster asılı. Temiz tonlarda, sakin arpejlerde geziyor. David Gilmour, alışık olduğumuz Fender'li görüntüsünün dışında -yanlış görmediysem- bir ESP çalıyor. Onun da temiz ama derin ve boğuk bir tonu var. Kusursuz "bluesy" bir ton. Townshend'in yüz ifadesi şarkıyı nasıl yaşadığını anlatmaya yetiyor. Bir büyücü gibi; gözleri bir açılıyor, bir kısılıyor. "Ya benimsin, ya kimsenin," diyarlarından, inleyen bir şarkı.

Tüm zamanların en iyi şarkıları listelerinin vazgeçilmezi, Screamin' Jay Hawkins'in 1956 tarihli blues ballad'ı "I Put A Spell On You" bu iki ismin müthiş yorumuyla geliyor. (Elbette yeri gelmişken Nina Simone yorumuna şapka çıkarırım; üstelik sevdiğim başka yorumları da var.)

İki büyücünün, sakin ama kararlı büyüsü; I Put A Spell On You.

20 Şubat 2012 Pazartesi

Birinci Tekil Şahıs.15

Ben bir gözyaşıyım; bütün salonun kahkahlarla güldüğü o filmde, zamansız dökülen...

19 Şubat 2012 Pazar

O esnada başka bir yerde...

...Rick Wright ve David Gilmour, zihinlerinde dönüp dolaşan seslerin evreninde yolculuk yapmaktadır.


Rick Wright ve David Gilmour, Londra'daki Abbey Road Stüdyoları'nda, Dark Side of the Moon albümünün kaydındalar. İlk synthesizer kabul edilen VCS3 ile, On The Run parçasında kullanacakları bazı sesleri programlıyorlar.

16 Şubat 2012 Perşembe

Günden Kalanlar.35

• En son ne zaman “Bilmiyorum,” dediniz?

• Ankara. Levent ve Çağkan. Dostluk çoğu zaman sessizce oturup birlikte aynı noktaya bakacak kadar cesur olmak demek. Dostluk, farklı algıları aynı sokakta yürüyüşe çıkarabilmek demek. Düşünceleri, korunaklı bir alandan açık havaya fırlatıp birlikte koşturmak demek. Gitmeyi de bilmek demek. Ve bütün bunlara, birlikte cesaret edebilmek demek. Dostluk, cesaret gerektiriyor. Bazen düşünüyoruz da, ne yollardan geçti dostluğumuz; neredeyse yaşımızla eş bir süreden söz ediyorum, dile kolay. Badireler atlattı, virajlara gaz kesmeden girdi, duvara çakıldı. Çok güldük, pek çok güldük; kahkahayı dengeleyecek kadar da ağladık. Her ne getirdiyse hayat, birlikte atlattık. Ankara’ya her dokunuşumda düşünürüm bunu. Dostluk, cesaret gerektiriyor.


Karga Mecmua’yı ciddiyetle takip etmeli. Kadıköy ruhunun uzaktan takipçisiyim sadece. Dolayısıyla Karga hakkında ahkam kesmek bana düşmez. Ama Mecmua’nın elime geçen sayılarının, hakkını veren bir takipçisi oldum hep. Aralık ayında bir sürpriz geldi; KargaMecmua “Müzik Yazıları” 2007-2011 isimli bir seçki var artık elimde. Tayfun Polat ve Utkan Çınar ilk derleme cildinde müzik yazılarını bir araya getirdiklerini söylemişler, gerisi de gelecek demek ki. Öyle böyle değil 258 yazıdan söz ediyorlar. Portreler, Albümler, Konuşmalar, Dönemler-Türler-Şeyler, Vedalar başlıkları altında derleyip toparlamışlar metinleri. Her müzik severin arşivinde olmalı diye düşünüyorum.


• Çok film izleyip, çok kitap okuduğum bir dönem. Bir de çok kahve içtim. Ama yine de içimde bir boşluk var derken, dün gece nedenini buldum. Epeydir gönlümce çizgi roman okumadım. Hem de aylar önce aldığım Tamara Drewe cildi başucumda dururken. Bir an önce okumalı…


Henning Mankell

• Bir süre önce merak ettiğim halde hiç okumadığım yazarlar listesinde Henning Mankell’in de adını anmıştım. Yazarın çok sayıda eserinin yıllardır Türkçede yayımlandığını öğrenince yüzüm kızarmadı desem yalan olur. Bilmiyordum. Neyse ki, yazıyı yazmamın hemen ertesinde Türkçede yeni çıkan bir kitabından, “Pekin’den Gelen Adam”dan haberdar oldum ve hemen alıp okudum. Ben yazarı bile tanımazken, çevremdeki herkesin Kurt Wallander konusunda uzman olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. Hızla Wallander ciltlerini de okumaya başladım. Kuzey Polisiyesi'ni özellikle severim; Wallander’ler de o beğeni listesindeki yerlerini aldılar. (Kimilerinin çevirileriyle ilgili rahatsızlıklarım olsa da…) Ne zaman bir Kuzey Polisiyesi okusam yıllar öncesine gidiyorum; Milliyet Yayınları’nın renkli kapak tasarımıyla okuduğum Maj Sjöwall/Per Wahlöö imzalı ilk Martin Beck kitabı "Uçtu Uçtu İtfaiye Arabası Uçtu" düşüyor aklıma. Kayboldu o kitap. Sahi, kütüphanemden ne çok kitap kayboldu. Özellikle taşınmalar sırasında.

• En son ne zaman “Sen bilirsin,” dediniz?

13 Şubat 2012 Pazartesi

Emma Peel: "Tedirginlik"


Emma Peel: Ne olacak peki? Bütün bu sahte sevinçler evreninde bir çiçeğin kokusu, bir kuşun neşeli ötüşü değiştirecek mi her şeyi? Tedirginim. Her gün, her saniye tedirginim.
Karşıdaki Adam: "Yüzünden lekesiz bir çiçek ol, içinden zehirli bir yılan..." demiş William Shakespeare.
Emma Peel: Yani?
Karşıdaki Adam: Tedirginliğin güzellik kaygının önüne geçmemiş. Yine de makyaj yapacak zaman bulmuşsun.
Emma Peel: Senin bana bakış açın daha da tedirgin olmama neden oluyor. Uyuyamıyorum.

12 Şubat 2012 Pazar

Saatli Maarif Takvimi


Her günü doya doya yaşıyorum. Aceleci davranıp gelecek günlere önceden bakmaya çalışmıyorum. Her sabah okula gitmeden, bir gün öncesinin yaprağını büyük bir özenle koparıp, yeni güne merhaba diyorum. Kahvaltıdan nefret etsem de annemin zoruyla bir şeyler atıştırırken, sindire sindire okuyorum saatli maarif takviminin o günkü marifetlerini. Böylece her günü doya doya yaşıyorum.

En çok “güzel sözler” ve “tarihte bugün” köşeleri ilgimi çekiyor. Doğal olaylar kafamda karşılığını bulamadığı için şaşırıyorum. Kırlangıç fırtınası yazdığı gün, fırtına filan kopmuyor. O yüzden işin o kısmını pek anlamıyorum. Doğacak çocuğa konulacak isimler komik bir şekilde aklıma aynı konuşmayı getiriyor: Ne gün doğdunuz, şu gün, aaa ne tesadüf ben de o gün doğmuşum, o zaman sizin de adınız Hatice… Kimsenin çocuğuna takvimden isim koyduğuna inanmıyorum. Komik. Bir de bugün ne yiyelim ve günün yemeği var. Onları okumaya bayılıyorum. Ama annem asla takvimin önerileri doğrultusunda yemek yapmıyor. Sabah okurken “Aaa bak ne güzel, uzun zamandır da yapmamıştım, dur bu akşam şöööle güzel bi …” diyor ama akşam yemeğinde yine uzun zamandır yaptığı bir şeyi tercih etmiş oluyor.

Fıkraları hızlı hızlı okuyorum ve gülmüyorum. Ben fıkralara gülemem.

Güzel sözler hep güzel oluyor. Her seferinde onları defterime not alıp, kompozisyon sınavlarında bir yerlere sokuşturmayı düşünüyorum. Notlar alıyorum ama hiç kullanmıyorum. Şimdi o notlara bakıyorum da en çok Voltaire konuşmuş galiba. La Rochefoucould, Carnegie, Logau gibi bir daha adlarını hiç duymadığım insanların bu sözleri sadece takvim için söylediklerini sonra da dünyadan göçüp gittiklerini düşünüyorum ister istemez. Bir de birçok kişinin, birçok yerde, birçok kere söylediği “Ben mesut olduktan sonra parayı ve malı ne yapayım?” sözünün nasıl olup da J.M.Miller diye bir adamın ‘güzel sözü’ olduğunu hala anlamıyorum. Yoksa takvim arada bir bizi kandırıyor mu?

Çocukluğumdaki bu ‘saatli maarif takvimi okuma notları’nın bir çoğu kayıp bugün. Kaybolan diğer şeyler gibi…

Ama en çok tarihte bugün ilgimi çekiyor. Leibnitz’in doğumu, Louis Bleriot’nun uçakla Manş denizini aşması, Panama kanalının açılışı, İstanbul’daki elim 1642 zelzelesi, Köprülü Fazıl Mustafa Paşa’nın Salankamin meydan muharebesinde şehit oluşu, Şark demiryollarının Türk idaresine geçişi… Bu bilgilerin birçoğu tarih ya da edebiyat kitaplarımızda karşımıza çıkmıyor. Baudelaire, Rimbaud, Schopenhauer, Camus, Poe, Marx ve daha birçok isimle ilk kez takvim aracılığıyla tanışıyorum. Tek satırlık bilgilerin takipçisi olmak istiyorum ama rotamı belirleyecek bir pusula vermiyorlar okulda. Hep başımı kaldırıp kutup yıldızı aramak zorundayım. Ben hala kutup yıldızının hangisi olduğunu bilmem.

Okul dönüşü oturup Uzay 1999 isimli diziyi seyrediyorum ahşap mobilyalı siyah-beyaz televizyonumuzda. Yıllar sonra Ed Wood’da muhteşem bir Bela Lugosi tiplemesiyle karşıma çıkacak olan Martin Landau komutanlığında bir grup insan Ay üssü Alfa’da maceradan maceraya koşuyor. Göktaşları, uzaylılar, farklı organizmalar, aşklar, ihanetler… Hepsi de masal kahramanı uydumuzun yüzeyindeki bir üste geçiyor. 1999 o kadar uzak ki. Olabilir bunlar, diyorum, olabilir… Belki de 2118’in saatli maarif takviminde Ay yüzeyinde ilk üssün kuruluşunu yazacaktır tarihte bugün köşesi. O zamanlar her şeyin olabileceğine, hepimizi güzel günlerin beklediğine inanıyorum. Sabah olmasını büyük bir heyecanla bekliyorum. Her sabah, takvimden yeni bir yaprağın koparılışı demek çünkü. Sabırsızlık yapıp bir gün sonrayı, bir gün önceden okumuyorum. Her günü doya doya yaşamaya çalışıyorum.

Yıllardır evime saatli maarif takvimi girmedi. Artık o meraklı çocuk değilim galiba. Artık çocuk değilim diyemeyeceğim kadar korumak istediğim çocukluğum, belleğini yitirdi ne yazık ki…

Dünün o tarih meraklısı çocuğu, bugün nasıl böylesine bellek yitimine uğramış bir toplumun bireyi olmayı kabullenebiliyor? Tutuklu olarak yargılanmak kaydıyla serbest bırakılanlar, delil yetersizliğinden beraat edenler, bir türlü bulunamayan gazeteci katilleri, bir gün içinde sanki arzın merkezine seyahate çıkmışçasına ortadan kaybolanlar, birbirlerine hakaret ederken bir yandan da öpüşmeyi başarabilen cambazlar, iki gün önce eleştirdiklerinden iki gün sonra el ayak öperek ödül alanlar…

Belki de yıllar sonra bir başka çocuk, takvimin yapraklarında yolculuğa çıktığında Ayasofya Kilisesi yangını yerine, uyuşturucu tüccarlarının düğünüyle karşılaşacak. Belki de toplumun böylesine büyük bir hızla kaybettiği belleği yerine getirme işlevini yine saatli maarif takvimi üstlenecek.

Yılın en uzun gecesi yavaşça ruhuma dolmaya başladığında, bir an önce sabah olsun da hiç değilse fil ruhum bir yeni günü yazsın kendi tarihinin sayfalarına diyorum.

Peki bugünün tarihini bilen var mı?

10 Şubat 2012 Cuma

ParçaBütün



Evde oturuyoruz. Bir sürü “ayrı” insan. Sıkıntılı insanlar, çizgi film seven insanlar, kapuska yapmaktan hoşlanan insanlar, kapuska yemekten hoşlanan insanlar… Evin parçalarıyız. Eşyalar var. Masa, sandalyeler, kahve makinesi, bilgisayar, fincan, bisiklet, zaman yolculuğuna karışmış bir köpeğin oyuncakları… Evin parçaları. Biz onları tamamlıyoruz. Görsel bütünlük. İçte yaşanan parçalanmışlık. Biz parçayız. Zaten bir anlamda paramparçayız. Ama sinirlenirsek parçalarız. Merak etmeyin sakiniz.

Bir hayaldi. Ama artık hayalimize dokunabileceğimiz mesafedeyiz. Şaşkınız. Belki de o yüzden biraz parçalanmış durumdayız. Herkes bir yana koşturuyor. Herkes kendi içinde daha çok parçaya bölünüyor. O parçalarda doğru olanlarla yanlış olanlar yer değiştiriyor. İlişkilerde roller değişiyor. Rolleri kimin yazdığını bilemiyoruz. Yazarla eser yer değiştiriyor. Her şey bir bütünün parçası olmaya çalışıyor. Bütünün tekrar parçalanabileceğini kimse düşünmüyor.

Sokaklar, sokaklardaki köpekler, yirmi dört saat açık işkembeciler, tinerciler, son model arabaların petrol mamulü lastikleri… Hepsi bu kentin parçaları. Hepsi kendi bütünlerinden yola çıkarak bir kent oluşturuyor. Kendi bütünleri toplumun normlarıyla tekrar parçalara ayrılıyor. Parça/bütün sorunu çözülemiyor. Bunun bir sorun olduğunu iddia ettiğim şu anda ben de kendi içimdeki parçalanmışlığın tuzağına düşüyorum. Belki de bu şehir beni asla eskisi gibi kabullenmeyecek. “Bütünün parçası” olmamaya çalıştıkça ait olduğum bütünü parçalamaya çalıştığımı kim yadsıyabilir? Peki beni dışına tükürürse ben yine eski bütünüme kavuşabilecek miyim?

Peki bu cümle kaç parçanın bütünlenmesinden oluşuyor?

Parça/bütün arasındaki ilişki gerçek/görüntü arasındaki ilişki gibi görülebilir mi? Gerçek görüntülerin bütünlenmesinden mi oluşuyor? Bir insanın gölgesi her an yanında ve kendi gerçeği içindedir. Peki bu durumda gölge gerçek midir yoksa sadece bir görüntü mü? Parça bütün ilişkisinde de bütünü oluşturan parçanın tek başına ne kadar “bütün” olduğunu düşünmek gerekmez mi?

Kafa karıştırmak amacıyla sormuyorum bu soruları. Amacım bu belleksiz toplumda sık sık rastlanan polemiklere ya da post-modernizm kılıfı altında kelime oyunlarına sığınmak da değil. Çözemiyorum ve soruyorum.

Bütünü oluşturan parçalar tekrar parçalandıklarında bütünden özümsediklerini unutamazlar kanımca. Hiç bir parça bütünü oluşturmadan önceki “parça” değildir. Bunun mutlaka felsefede, fizikte, matematikte akılcı çözümleri vardır. İnsanlar artık bu konuda kafa yormuyorlardır eminim. Ama ben belki de yeni yeni parçalanıyorum!

Parçalar inanılmaz bir özveriyle bütüne yürüyor. Peki o bütün tekrar parçalandığında geriye ne kalacak? Bu ev aynı olacak mı? Kapuskanın lezzeti değişecek mi? Çizgi filmler aynı keyfi verecek mi?

Paramparçayım…

Fotoğraf: Misha Gordin

9 Şubat 2012 Perşembe

Filler gibi dans etmek


Yakın bir arkadaşım, sıklıkla gördüğü bir rüyayı anlatır; deniz kıyısındadır, pantalon paçaları kıvrılmış, suların içinde çıplak ayaklar günbatımına karşı trompet çalmaktadır. Muhtemelen bir Amerikan ya da Fransız filminden sayısız rüyaya sızmış bir görüntüdür bu. Ne yalan söyleyeyim; ben de isterim böyle bir görüntüde kameranın arzuladığı özne olmak. Ama bu fazlasıyla şekerli rüya görüntüsünün başka bir anlamı da var benim için. Beirut'un "Elephant Gun" şarkısının videosunda, bizi sondaki parti sahnesine hazırlayan bir görüntü bu. Ezberlenmiş bir rüya görüntüsünden, daha kapalı devre bir rüya görüntüsüne geçiş. Ve sonunda, o parti sahnesine gelindiğinde, kahkahalarla dolu bir dans yaşanır. Fillerin dansı...

Fil Uçuşu'nda Beirut eşliğinde, fillerin dansına ortak olmak isteyenler sesi biraz açabilirler...

O esnada başka bir yerde...

...Stanley Kubrick, netlik ayarını yarattığı kurmaca dünyanın öznesine değil kendi gerçekliğine yapmaktadır!


Stanley Kubrick, Stephen King uyarlaması The Shining'in setinde Jack Nicholson'un fotoğrafını çekiyor. Ama netlik ayarı filmin olağanüstü oyuncusu Nicholson'da değil... Kubrick, filmde balo salonundaki kanepede sigara içerken görülen ve o zamanlar 20 yaşında olan kızı Vivian'la kendisini "netlemeyi" seçmiş.

7 Şubat 2012 Salı

Nabokov'un Ciddiyeti


Vladimir Nabokov’un kelebeklere olan tutkusu bilinir. Bu konuda yıllarca kendini eğitmiş ve uzmanlaşmış. Öyle ki, iş Harvard Üniversitesi'ndeki Zooloji Müzesi'nde pul kanatlılar bölümünün küratörlüğünü yapmaya kadar uzamış. Kelebkeler bahsi açılınca Nabokov’un mavisinin ayrı bir anlamı var; üstat 1945 yılında Polyommatus Blues (Çokgözlü Mavi) olarak bilinen bir kelebek türünün evrimi üzerine bir hipotez geliştirmiş ve bu kelebeklerin milyonlarca yıl boyunca Asya'dan Amerika'ya dalgalar halinde geldiğini ileri sürmüş. O zamanlar ciddiye alınmayana bu tez, son on yılda ciddiyetle inceleniyor ve Nabokov’un hakkı teslim ediliyormuş. Buradaki anahtar kelime: ciddiyet. Nabokov’un, kelebek tutkusu yüzünden zamanın önde gelen edebiyat alimleri ve medyası tarafından “bıyık altı gülüşlerine” maruz kaldığı da biliniyor. Ne o öyle, üstünde şort elinde kepçe, kırda bayırda koşmalar?

Nabokov’un olağanüstü “Nikolay Gogol” çalışmasını okurken, üstadın bu bakış açısına Gogol’ün kurmaca-gerçek hayat hikayesi ve eleştirel değerlendirmesi üstünden verdiği cevapları aradım satır aralarında. Özellikle Gogol’ün kariyeri boyunca her edebi sarsıntı sonrasında bulunduğu şehri alelacele terk etmesi üstüne yorumlarında. Zamanının eleştiri kurumlarına karşı kendi kurmacasına kılıf ördüğü notlarda. Okurla eserin dışında bir iletişim kurmaya çalıştığı açıklama metinlerinde. Ve daha da önemlisi kimi tarihi gerçek olan kimi Nabokov’un yorumu olan bu olayların kitabın alaycı bütününde yer alışında.

Ciddi insanlar, eserin varlığından ötesine geçerek yazarın varlığını deşmeye başlar. Nabokov’un kendi deneyimleri de buna işaret eder sıklıkla. Kurguya göz kırptığı ama kalemi sağlam bir edebiyat eleştirmeni olduğu gerçeğini de hiç unutturmadığı “Nikolay Gogol”de, efsanevi kelebek avcısı bu “burnubüyük ciddiler korosu”na da kepçesini sallıyor. Sadece Gogol’ü değil, Rus edebiyatını ve hatta daha da ötesi edebiyatın dinamiklerini anlamak için kaçırılmayacak bir okuma şenliği ortaya çıkıyor böylece. Özellikle “Müfettiş” ve “Ölü Canlar”ın yapısalcı değerlendirmelerinde, okuma bilgimizi tekrar sorgulamamızı sağlıyor Nabokov. Zaman kaybetmeden okumanızı öneririm.

Kağıt üstünde hoş dursa da anlamı zorlama bir sözle noktayı koyuyorum: Bayanlar baylar, edebiyatı, ciddi insanları ciddiye almayacak kadar ciddiyetle seviniz.

5 Şubat 2012 Pazar

Yeni yapımlardan haberler

Sinema dünyasından gelen haberler heyecan verici:

* Aslı Özge, bol ödüllü filmi “Köprüdekiler”den sonra sete ne zaman çıkacağı merakla beklenen isimlerdendi. Özge, “Kadın ve Erkek” adını verdiği yeni projesiyle kamera arkasına geçti bile. Projenin başrol oyuncularından biri Mahir Günşiray.

* Yapımcılığını Haşmet Topaloğlu’nun üstlendiği Belmin Söylemez’in ilk uzun metraj filmi “Şimdiki Zaman” ise Sanem Öge, Şenay Aydın ve Ozan Bilen’li kadrosuyla 2012 takviminde izleyiciyle buluşacağı günü bekliyor. Filmle sadece karakterlerinin değil izleyenlerinin de “falına bakmaya” hazır.

* Yeni Sinemacılar da bu yeni takvime, Sevilay Demir’in yapımcılığını üstlendiği Ali Aydın imzalı “Küf” ile katılmaya hazırlanıyor.

* Melisa Önel, 46.Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “Ben ve Nuri Bala” isimli çalışmasıyla “En İyi İlk Belgesel” ödülünü almıştı. 2008 tarihli kısa filmi “Omega Tilki”yle de “Hisar Kısa Film Seçkisi”nde yer alan Melisa Önel, şimdi ilk uzun metrajını çekmeye hazırlanıyor. Senaryosunu usta bir kalemle, Feride Çiçekoğlu’yla beraber yazdığı projesi için Mart ayında kamera arkasına geçecek. Karadeniz kıyılarında çekilecek film, mülteciler ve göçmenler sorununa farklı bir perspektiften bakmayı amaçlıyor. Filmin yapımcılığını üstlenen Yamaç Okur’dan gelen bilgiye göre, içinde yoğun bir aşkın da olduğu filmin başrolü için yabancı bir kadın oyuncu arayışı sürüyormuş.

* Bir başka sevindirici haber Altyazı Dergisi Yayın Kurulu’ndan Zeynep Dadak’tan ve kısa filmleriyle tanıdığımız Merve Kayan’dan geliyor. “Bu Sahilde” isimli belgesele birlikte imza atan ikili, şimdi de birlikte yazdıkları ve yönetecekleri ilk uzun metraj çalışmalarıyla geliyorlar. 2500 avro değerinde Binger Lab Senaryo Bursuna layık görülen ve Balıkesir’i mesken tutacak “Mavi Dalga” isimli film liseli genç kızların çevresinde gelişen bir ergenlik hikayesini konu alıyor.

Birinci Tekil Şahıs.14

Ben bir tren düdüğüyüm; son çığlığını Haydarpaşa'ya bırakıp sessizliğe teslim edilen.

Kurabiye Canavarı'ndan Tom Waits'e sevgilerle...


Kurabiye Canavarı'nın Tom Waits'e selam çaktığı video kolajından Maria Popova sayesinde haberdar oldum. Wired UK, The Atlantic ve Design Observer başta olmak üzere çeşitli yerlerde ve özellikle de Brain Pickings'te yazan kuratör Popova'ya kulak vermek lazım ara sıra. Hele bir de konu Kurabiye Canavarı ile Tom Waits'i biraraya getiriyorsa.

YouTube aracılığıyla Kurabiye Canavarı'ndan dinliyoruz: God's Away on Business!

4 Şubat 2012 Cumartesi

Kevin Hakkında Konuşmalıyız... hepimiz konuşmalıyız!

Not: Bu yazı filmin hikayesi ve sonu hakkında bilgiler içermektedir. İzlememiş olanlar için hatırlatayım.


Bir uyarlama yaparken bakış açısı konusunda cesur kararlar vermek.

Kevin Hakkında Konuşmalıyız (We Need To Talk About Kevin)’ı izlerken bu cesareti düşündüm en çok. O basit soruyu bu film için de soralım. Kevin Hakkında Konuşmalıyız iyi bir film mi? Cevabım; Evet.

Açıkçası başta süresinin uzunluğu olmak üzere katılmadığım yönleri var. Kevin’le ilgili kimi kadrajların korku filmi estetiğine kurban edilmesi, kutsal aile klişelerini kimi zaman altını çizerek aktarmayı tercih etmesi gibi… Ama toplamda artıları daha fazla olan bir film. Lionel Shriver’in romanını, yönetmen Lynne Ramsay ile Rory Kinnear birlikte senaryolaştırmış. Roman Türkçe olarak da yayımlandı. Filmde Tilda Swinton tarafından harika yorumlanan Eva Khatchadourian karakteri, romanda anlatıcıdır. Yani biz bütün iç sesleri, yorumlamaları, hesaplaşmaları Eva’nın düşünce ve dil filtresinden geçmiş olarak okuruz. Şimdi’den başlayan anlatımında geri gidiş-zamana dönüşlerle hikayenin bütününe ulaşırız. Yani roman Eva’nın dilinden “dışarı konuşan” bir romandır. İşte filmi sevmeme neden olan da bu bakış açısını tersyüz edip Eva’nın varlığından “içeri konuşan” bir yapı kurması oldu. Bakış açısını tümüyle olmasa da bozan bir tercih; senaryonun bu cesareti hoşuma gitti. Elbette bu kararın uygulamasında Tilda Swinton gibi bir ustanın payını da yabana atmamak lazım. Eva’nın Kevin’le ve buradan yola çıkarak “anne olmak-aile olmak-iyi olmak-kötü olmak” kısacası olmak ve olmamakla hesaplaşmasında cesur bir adım. Hikaye zamanını tümüyle bozan, hatta kimi zaman belirsizleştiren bir kurgu. Eva merkezli anlatımda, Kevin’i tek başına gördüğümüz sahneler bile aslında, annenin zihnindeki hikayenin izdüşümleri. (Kevin’in sırtında sadak, elinde ok ve yay katliama gittiği, sonrasında da bütün o cinayetleri işlediği sahne buna güzel bir örnek.)


Son söz: Bu filmin Gus Van Sant imzalı Fil (Elephant) ile birlikte izlenmesi iyi olacaktır diye düşünüyorum.

3 Şubat 2012 Cuma

The Artist: İyi bir filmi alkışlamak... ama abartmadan!




The Artist, iyi bir film. Zaten Cannes’dan bu yana aldığı ödüllere bakınca aksini söylemek mümkün değil. Beğeni ve ödül fırtınası sadece Avrupa’da esmedi üstelik; esintinin şiddeti Amerika dağıtımı ile arttı. Hatta daha da iddalı konuşmak gerekirse, Amerika filme Avrupa’dan daha çok bağlandı, daha çok alkışladı. Filmin sinemanın ilk yıllarına yerleşen, sessiz yıllardan sesli yıllara geçişi fona alan ve o dönemin ruhundaki olay örgüsünü ve bütün bu yapıyı türlü gönderme ile izleyenine aktaran hikayesini anlatmayacağım. O kadar çok yazıldı ki, bilmeyen kalmadı: Sessiz yılların ünlüsü düşerken sektörğün basamaklarını hızla inerken, “Bir Yıldız Doğar” ve basamakları hızla tırmanmaya başlar. (Sektörün merdivenleri göndermesini izleyenler biliyor; dedim ya, film göndermelerle dolu.) Filmin Amerika’da özellikle alkışlanması şaşırtıcı değil; sektörün ağabeyi varını yoğunu üç boyut teknolojisine yatırdığı bir dönemde, Avrupa’dan çıkan taze bir ses (Michel Hazanavicius 1969 doğumlu bir yönetmen) sinemanın Hollywood tarafından üretilen formüllerine, dinamiklerine –kısacası Hollywood köklerine- şapka çıkarıyor. Oyuncularıyla, oyuncu yönetimiyle, kadrajlarıyla ve hatta filmde kullandığı köpekle. Hemen söyleyeyim, ben de Uggie’ye bayılanlardanım.
Sadede gelelim: The Artist iyi bir film mi? Lafı dolandırmadan cevaplayayım; Evet.
İyi zaman geçirten, güldüren, hüzünlendiren, hikayesi-kurgusu bir an bile aksamayan, zekasını takdir ettiren... iyi film işte. Çok severek izledim. (Bu yılın iyi komedi filmlerinden Bridesmaids'i de aynı zevkle izlediğim notunu düşeyim: hatta bu filmden çok daha büyük bir keyifle ayrıldım.)
Ama bu fırtına abartılı geliyor bana. Uğur Vardan’ın Mel Brooks imzalı Silent Movie’yi hatırlatması boşa değil. Mehmet Açar’ın “Amerikalıların bir Avrupa filmi üstünden gururlanma isteği” yorumu tam yerinde. The Artist’in fazlasıyla abartılı bir takdirle, 10 dalda Oscar’a aday gösterilmesi, bu ödüllerin ruhunu anlatması açısından ayrıca önemli.
Ali Abaday’ın yazısında okumuştum: “Hazanavicius Alman sessiz sinemasına özel bir ilgisi olduğu için önce Fritz Lang benzeri bir yönetmeni anlatmak istemiş ancak seyircinin bundan pek hoşnut kalmayacağını düşünerek hikâyenin merkezini daha komik ve romantizm dolu olacağını düşündüğü Hollywood’a kaydırmış.” Keşke ilk düşüncesinden vazgeçmeseymiş... Sonucu ne olurdu, merak ettim.
Son söz: The Artist sevdiğim bir film. Abartılmadığı sürece... Siz yine de bulabildiğiniz ilk fırsatta Mel Brooks’un filmini izleyin.


Emma Peel: "Ciddiyet"


Emma Peel: O ciddi insanların, asıl dertlerinin ciddiye alınmak olduğunu ayaklarım üşüdüğü anda anladım. Ne garip değil mi?
Karşıdaki Adam: Ee? Ne diyeceksin onlara?
Emma Peel: (dil çıkarır)
Karşıdaki Adam: Dünya senden bir cümle bekliyor... Ama sen...
Emma Peel: (dünyaya dil çıkarır)

Metin Kurt Yalnızlığı


Kesmeşeker'in albümü çıkar çıkmaz NTV Cumartesi ekibi olarak tam zamanlı dinlemeye başladık. Hem grubun duruşunu seviyorduk hem de daha önce programa konuk ettiğimiz Cenk Taner'i kenimize iyice dost bellemiştik. (Program konukluğu sonrasında bir gece, beklenmedik bir anda Cenk'le Adana'da karşılaşmam da ayrı güzellik.) Fakat bu albümde bütün bunların dışında bir ruh hali vardı, her dinleyişimizde kendimizi "ceza sahasındaki Metin Kurt gibi yalnız" hissetmemize neden olan bir şey. NTV Cumartesi kadrosunun arada bir de olsa futbol konuşan ekibi, şarkının ışığında biraz yürümek istedi ve sonunda yukarıdaki görüntüler ortaya çıktı. Metin Kurt'a, Cenk Taner'e, Harun Tekin'e, Bağış Erten'e ve Banu Yelkovan'a teşekkürlerimizle.

Not: Cumartesi programının artık bir YouTube sayfası var. Arada oradan aldığım videoları Fil Uçuşu'nda da paylaşacağım. Dileyen oradan, dileyen buradan izler.