Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Ocak 2012 Pazar

Wes Montgomery'den 'Round Midnight


Thelonious Monk’un 1944 kaydıyla dünyaya dinlettiği olağanüstü parçası ‘Round Midnight’ı aslında 1940-41 arasında yazdığı bilinir. (Harry Colomby, üstadın şarkının ilk versiyonunu 1936 yılında, henüz 19 yaşındayken yazdığını söyler.) Bugün kadar binden fazla albümde yorumlanmış olan parça, kimi kayıtlarda 'Round About Midnight adıyla geçer. Bu albümlerin içinde Bernie Hanighen’in yazdığı sözlerle kaydedilmiş versiyonları da var. Başta Miles Davis’in yorumu olmak üzere, çok sayıda yorumu, yıllardır dinleniyor. Her yeni yorum, her yeni dinleyiş farklı yerlere götürüyor insanı. (Çok sayıda yorumun kaydını dinlemişimdir, benim için özellikle etkileyici olanları da var elbette.)


Bir de Bertrand Tavernier’nin imzasıyla unutulmaz film ‘Round Midnight var. 1986 tarihli filmin başrolü bir başka caz devi Dexter Gordon’a emanet. Nefis filmdir.

Fil Uçuşu’na ‘Round Midnight’ı Wes Montgomery’nin savurup götüren yorumuyla konuk etmek istedim. Kaydın yılını ve kadroyu bulamadım; bilen varsa yazar. [Yorumlara NourCan imzasıyla gelen bilgi, bu konudaki merakımı giderdi. Teşekkür ediyor ve paylaşıyorum: 1965 - Wes Montgomery (guitar); Harold Mabern (piano); Arthur Harper (bass); Jimmy Lovelace (drums)]

Üstad Wes Montgomery’den, su gibi bir yorumla, benzersiz bir standart: ‘Round Midnight.

Jane Birkin ve İstanbul'a saplanan iğne


 Jane ve Serge

Jane Birkin’in İstanbul’la tanışma hikayesi ilginç ve sıcak. İlk kez kızı Lou ile gelmiş buraya. Bir gün bir dünya haritası çıkarmış ve Lou’ya bir iğne verip “Bunu istediğin yere sapla, seni oraya götüreceğim,” demiş. Bu çocukça oyunun sonunda iğne İstanbul’a saplanınca, ana-kızın rotası belli olmuş. “Ben İstanbul’a aşık oldum,” diyor. Jane Birkin, Ekim ayında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin açılış töreni için geldiğinde NTV’de yayınlanan Cumartesi adlı programımızın ekibinden Emrah Kolukısa ve ben bir sohbet olanağı bulmuştuk, bir bakışta kendine hayran bırakan bu müthiş isimle. Daha önce de söyleşi yapmıştım Jane Birkin’le. O kadar doğal, o kadar içten, o kadar sıcak ki, insan karşısında bir dünya yıldızı olduğunu, 2001’de İngiliz Kraliyet Nişanı ve daha sonra da Fransa Cumhuriyet Nişanına layık görülmüş bir isimle konuştuğunu unutuyor. İlgisini çeken her sözü sayfaları el yazısıyla dolu not defterine kaydeden, karşısındaki kişiyi can kulağıyla dinleyen, Hermes’in kendisi için ürettiği Birkin Bag’ini diktanın hüküm sürdüğü Burma’ya dair politik mesajlarla süsleyen hayat dolu bir kadın. Orijinal Birkin Bag’in internetteki bir açık artırmada Japon Kızılhaç’ı yararına 165bin dolara satıldığını söylerken gözleri parlıyor. Dünyanın sorunları onun da sorunları. Sermayeyi şöhreti üstünden dünya sorunlarının bir parçası haline getirmek onu mutlu ediyor. Müzikle iç içe olmasını tam da bu yüzden önemsiyor ve “Müzik, dünyayı gezmek için iyi bir pasaport,” diyor. O pasaportla yardım götürebileceği her yere koşuyor.

Birkin’in, 18 ve 19 Ocak’ta, iki gün üst üste Babylon’da verdiği konserlerin de amacı yardım. Bu iki konserin tüm geliri Japonya depreminde zarar görenlere gitti. Üstelik Birkin’e eşlik edecek müzisyenler de Japonya’dan geldi: Piyanoda Nobuyuki Nakajima, kemanda Hoshiko Yamane, davulda Ichiro Onoe ve nefeslilerde Takuma Sakamoto. Kadro bir an bile aksamayan bir makine gibi çaldı konser boyunca, üstelik Birkin’in sahneden sıcak varlığına eşlik etmek konusunda da kararlı davrandılar. Özellikle Hoshiko Yamane ile (Babylon’u turlayışı harikaydı) alışverişi gayet iyiydi. Konserin ilk dakikalarında biraz yorgun gibi gelmişti gözüme; yanılmışım. Gece ilerledikçe rahatladı ve dinleyicisini de şarkıların bir parçası haline getirmeyi başardı hızla. Fransızca bilmediğim için kendimi eksik hissettiğim bir koser oldu. Jane Birkin, bu iki gecede tamamen Serge Gainsbourg’a ait parçaları söyledi. Antalya’daki sohbetimizde “Serge öleli 20 yıl, Melody Nelson çıkalı 40 yıl oldu. O zaman albüm hiç satılmamıştı şimdiyse Fransa’nın en iyi albümlerinden biri olduğu söyleniyor. Ben de albümün 40.yılı kapsamında bir turneye çıkıyorum ve İstanbul’a bu turneyle geleceğim için çok heyecanlıyım,” demişti. Jane Birkin’in heyecanı bizim heyecanımızdır. Hep birlikte “Je t’aime...... moi non plus”…

27 Ocak 2012 Cuma

Emma Peel: "Tedirginlik"


Emma Peel: Geç kaldın...
Karşıdaki Adam: Bu saate kadar bekleyeceğini düşünmemiştim.
Emma Peel: Aslında... seni beklemedim. Kendimi dinledim.
Karşıdaki Adam: Hmm... Neden?
Emma Peel: Çünkü hepimiz tedirginliklerimizle yüzleşmek zorundayız.

Filmler; beğendiklerim, beğenmediklerim, merak ettiklerim

Beğendiğim filmlerin eleştireceğim yönleri olduğu gibi, beğenmediğim filmlerin de unutulmayacak güzellikte sahneleri vardı. Yani beğendiğim-beğenmediğim şeklindeki bu kaba ayrım, detaylara girince anlamını yitirebilir. Ayrıca öznel bir listedir bu. Aslında zaman buldukça her film icin ayrı bir yazı yazmak gerekiyor. Son birkaç ay içinde izlediğim filmlerden aklıma ilk anda gelenleri not ediyorum buraya.

Beğendiğim Filmler:


* A Separation (Bir Ayrılık) - Asghar Fahradi
* The Artist - Michael Hazanavicius
* Moneyball - Bennet Miller
* We Need To Talk About Kevin - Lynne Ramsay
* Tinker Tailor Soldier Spy – Tomas Alfredson
* The Ides of March - George Clooney

Beğenmediğim Filmler:


* Tree of Life - Terrence Mallick
* Melancholia - Lars Von Trier
* The Skin I Live In - Pedro Almodovar
* A Dangerous Method - David Cronenberg
* Beginners - Mike Mills

En Kısa Zamanda İzlemek İstediğim Filmler:


* Shame - Steve McQueen
* Bridesmaids – Paul Feig
* Margin Call – J.C.Chandor
* The Guard – John Michael McDonagh
* Drive – Nicolas Winding Refn

22 Ocak 2012 Pazar

O esnada başka bir yerde...

...Patricia Highsmith, çok değil, on üç yıl sonra yaratacağı Tom Ripley karakterinin gözleriyle objektife bakmaktadır...


Patricia Highsmith
(1921 - 1995)
Highsmith 1942 yılında çekilmiş bu fotoğrafta henüz 21 yaşında. Okuru benzersiz karakteri Tom Ripley'le tanıştıracağı "Becerikli Bay Ripley" romanını, on üç yıl sonra 1955'te yayımlatacak.

20 Ocak 2012 Cuma

Karin Karakaşlı: "Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır!"

Bugün Agos gazetesi önünde toplanan onbinlerce kişiye seslenen Karin Karakaşlı’nın konuşmasının tam metni.



19 Ocak bir anma günü değil. Hiçbir zaman da olmadı. Zaten bu topraklarda ayrı ayrı yaşatılmış ne kadar acı varsa, hiçbirinin anma günü olmadı. Herkes acısının yaşatıldığı o tarih geldiğinde, kendince, bir başına kahroldu.

Sonra 23 Ocak günü geldi. Bundan beş yıl önceydi. ‘Türklüğü tahkir ve tezyif’ten mahkûm edilen, Türk düşmanı ilan edilen bir Ermeni gazetecinin cenazesi hepimizi buluşturdu. Çünkü Hrant Dink bu ülkenin bütün acılarının dermanına talipti. Onu güpegündüz, şimdi durduğumuz bu kalabalık Halaskargazi Caddesi üzerinde sırtından vurdular. Hepimizi de o cinayete görgü tanığı kıldılar.

O cenaze gününde 1915′i, Dersim’i, Maraş’ı, Çorum’u, tekmil faili meçhulleri, ihtilalleri, olağanüstü halleri, bitmek bilmez darbe girişimlerini buluşturduk. Kompartıman usulü ayrı ayrı yaşamamız buyrulmuş ne varsa, bir kıldık. Büyük oyunu onun birleştirici ruhuyla bozduk.

Onu bir kez de öldürmediler sevgili canlar. Önce Sabiha Gökçen haberi üzerine Genelkurmay’ın bildirisiyle öldürdüler. İstanbul valiliğinde MİT mensuplarınca tehdit edilirken öldürdüler. Hrant Dink’i, barış yolunu gösteren yazılarından cımbızladıkları, cümlelerle

Türk düşmanı” ilan ederek öldürdüler. Her yazıya, her söyleşiye nefes tüketir, kendini izaha mecbur hissederken öldürdüler. Agos’un önünde “Hrant Dink bundan sonra bütün öfkemizin ve nefretimizin hedefidir” diye bağırırlarken öldürdüler. Mahkemeden mahkemeye koşturtur, bilirkişi raporuna rağmen ısrarla mahkûm ederken ve o mahkûmiyeti onaylamakta beis görmezken öldürdüler. Kendisi yetmezmiş gibi oğlunu ölümle tehdit ederken ve kimbilir daha ona, bizlere hiç söylemediği neler neler yaşatırken öldürdüler.

Gerisi de çorap söküğü gibi geldi. Silinen telefon görüşmeleri, karartılan deliller, gizlenen bilgiler, imha edilen raporlar, başlatılmayan ya da kapatılan soruşturmalar, zamanaşımından aklanan istihbarat memurları birbirini izledi.

Başta Veli Küçük ve Kemal Kerinçsiz olmak üzere Ergenekon sanığı pekçok ismin daha Hrant Dink sağken, mengeneye dönüşen yargı süreci ve linç kampanyalarını hazırladıkları biliniyordu. Derken Kafes eylem planı da ortaya çıktı. Gel gör ki, bu davanın Ergenekon ile bağlantısı bir türlü kurulamadı.

Dört yanımızdan yalanlarla sardılar sarmaladılar bizi. Tam beş yıldır böyle bu. En sonunda iki kişi verdiler elimize. Bununla yetinin dediler. Yeter de artar hepinize.

Ortada zaten silahlı terör örgütü olmadığına göre onun yöneticisi ve üyeleri de yok. Ve beraat eden Erhan Tuncel’in hemen o akşam tahliyesi öyle büyük bir aciliyet ki, telaşta bir sanıkla ilgili hüküm kurmayı unutmuşlar. Tuncel şimdi ilim irfana adanmak üzere taze bir üniversite adayı. Böyle gözümüze baka baka, yangından mal kaçırır gibi verdiler bu kararı. Müdanaasızlığı da onun arkasındaki devasa korkuyu da gördük. Devlet çıplak dedik. Devlet çıplak.

İyelik eki kolay kullanılmıyor. Burası benim ülkem de bu devlete benim devletim diyebilir miyim? Cumhurbaşkanım, Başbakanım, Bakanlarım, Hükümetim, Muhalefetim, Meclisim… Böyle diyebilmek için tek bir seçeneğim var. Bu kepazeliğe bir son verin artık. Yargıtay, cinayete giden süreçteki rolüne inat, bir kez de adalet adına temyiz mekânı olsun. Bunları yapmak borçtur, yükümlülüktür, şarttır. Çünkü bize yaşatılan ‘ayıptır, zulümdür, günahtır.’

Hrant Dink’i hepimiz kaybettik ama biz Ermeniler için onun kaybı takdir edersiniz ki başka bir yoksunluk. 1915′te Anadolu’da kafilelerce insan aç-susuz çölün ortasına sürülmeden önce bir Nisan günüyle 250′ye yakın Ermeni aydın Haydarpaşa Garı’ndan trenlere konup Ayaş’a sürgüne gitti. İçlerinden sadece birkaçı geri dönebildi.

Anlayacağınız önce sesimizi aldılar elimizden. Bu insanlar Osmanlı Meclisinde mebustu, yazardı, gazeteciydi, çevirmendi, doktordu, avukattı. Ermeni halkına hizmet kadar Osmanlılığa inanır, Meşrutiyet sonrası bayram geleceğini sanırdı. Öyle olmadı.

Bugün burada içlerinden birkaçının adını anacağım. İsmi çağrılan duyar, gelir, ‘Burada’ der: Rupen Sevag, Siamanto, Taniel Varujan, Diran Kelekyan, Yerukhan, Rupen Zartaryan, Hampartsum Boyacıyan, Sımpad Pürad, Khyan Parsekhyan, Krikor Zohrab… Hrant Dink bu aydınların son halkasıdır. O yüzden de 2007, 1915′e geri ışınladı hepimizi. Demek hâlâ hakkıyla Ermeni ve bir o kadar da yurtsever olan bir insanı öldürmek bu kadar kolaydı. Bu kadar mübahtı.

Tarihi inkâr ede ede geldik bu noktaya dayandık. Şu kaldırıma dikilen taş, Hrant Dink kadar diğer bütün susturulmuş aydınların ve isimsiz mezarsız kurbanların da simgesi olsun.

Bu son kararla birlikte şimdi bir kez daha 19 Ocak 2007 cinayet günündeyiz. Hrant Dink operasyonlarla daraldığımız, komplolarla bunaldığımız bugünlerde özellikle yanyana görmek isterdi hepimizi. Anlaşılan o ki koca bir devlet böyle bir Ermeni vatandaşının yaşamıyla da ölümüyle de ne yapacağını bilemedi. Şimdi biz ona öğreteceğiz hep birlikte demek ki.

Dosya kapandı diyorlar bize. Kapandı mı bu dosya? Hrant Dink dosya değil ki kapatasın, o bir yara… Artık köprüden önceki son çıkıştayız. Oradan hakkıyla geçmeden tamamlanacak ödeşme, kurulacak düş, inanılacak adalet, yaşanacak memleket yok. Öbür türlüsü sadece yalan olur ve bir gün başımıza yıkılır. Altında kalırız hep birlikte.

O yüzden gün, sadece söz söylemek değil söz vermek zamanı.

Söz verelim mi birbirimize? Bu dava daha bitmedi.

Söz verelim mi birbirimize? İnsanlık daha ölmedi.

Söz verelim mi birbirimize? Devlet daha hesabını vermedi.

Sözümüz söz olsun. Bu adaletsizlikle yaşamak hepimize haramdır. Aksi için uğraşan hepimize helal olsun.

18 Ocak 2012 Çarşamba

Kambur: Maraton koşmayı seven okurlara...

1992 yılının Ocak ayında İletişim Yayınları’nın Cep Dizisi olarak bastığı diziden çıkmıştı Kambur. Hemen almıştım. Gittiği her yerde, kıyıda köşede kitap okumayı seven okurlar için cep boyutu kitapların önemi büyüktür. İletişim’in serisini özellikle sevmiştim; özenli kapak, boyuta mahkum olmamış hurufat ve en önemlisi müthiş bir seçki. O seriden üç kitap hala aklımdadır; Yevgeni Zamyatin – Kuzey, Kenneth Gangemi – Olt ve Robert Pinget – Yazamamak.


Kambur daha ilk okuyuşta garip bir etki bırakmıştı üstümde. Hani bazı kitaplar vardır; hem önünüze gelenle konuşmak istersiniz hem de kimsenin haberi olmasın, tek okuru siz olun istersiniz. Onun gibi bir durum… Herkes bilsin ve kimse bilmesin kütüphanesinin baş köşesine yerleşecek bir kitap. Daha ilk sayfalarında “Akıl ideale varamayınca hicve varıyor,” düşüncesini karakterinin zihninden geçirir Şule Gürbüz. Bu cümlenin hemen ardından metnin ironi zeminini okura doğrudan söyler: Böyle bir sözü bu kadar yersiz de olsa kullanabilmekten büyük bir sevinç duyduysa da; bu az sonra pişmanlığa dönüştü. “Keşke belli etmeseydim, altını çizecekleri bir cümleyi mahvettim. Belki odasına asan bile olurdu. Böylece haklı çıkardım. ‘Akıl hiçbir yere varmayınca, duvara yazı olur.’

Altı-çizilecek-cümleler-kitabı mantığını hem kuran hem de yıkan bir yapı bu. Bir atletizm karşılaşmasını izleyenlerin, kendi bedenlerinin sınırlarıyla yüzleşmesi gibi, Kambur’un okurları da o büyük metaforla yüzleşirler kitap boyunca. Sadece metinler-arası ilişkilerin kısa mesafe koşularından değil, düşünceler arası uzun atlamalardan da alır madalyasını Kambur. İnsan olmaya ve insanlığa duyulan öfkeyle çevrilir gözler 46 numara ayaklara. Bu öfkenin kaynakları bilincin maraton koşusundadır. Her maratonda olduğu gibi, bilinç akışında da önemli olan ipi göğüslemek değil, o uzun parkuru bitirmektir. Kambur, koşmaktan korkmayan okurun metnidir.

Şimdi, yıllar sonra, Kambur yine İletişim Yayınları’nca –ancak bu kez bildiğimiz boyutlarda- yayımlandı: Bana sorulsa bir gün “Kamburunun düzelmesini mi istersin, yoksa tüm insanların kambur olmasını mı?” diye, herkesi kambur görmek olurdu dileğim.

Mekanik saat ustası Şule Gürbüz’e selam olsun. Kaçırılmayacak bir okuma deneyimi.

13 Ocak 2012 Cuma

5 kişi, 1 gitar: "Somebody that I used to know"

Gotye'nin, "Somebody that I used to know" şarkısını daha önce Fil Uçuşu'nda paylaşmıştım. Kimbra'nın konukluğuyla ve ilginç videosuyla daha da güzelleşen şarkının kısa sürede çok sayıda "cover"ı yapıldı. Kısa zaman önce YouTube'da izlediğim Walk off the Earth projesi "cover"ı ise hem faklı, hem heyecanlandırıcı hem de zekiceydi. Fil Uçuşu'nda paylaşmak istedim. Bir gitarla bile güzel müzik yapmak mümkün; buyurun izleyin...

Emma Peel: "Şapka"


Emma Peel: Bir antikacıdan aldım bu pembe lamba başlığını. Anneannemden kalma perdelere uyumlu bir şey arıyordum kaç zamandır. Öyle sevindim ki bulunca, ne kadar güzel değil mi?
Karşıdaki Adam: Mutlu olmak için beyhude çabalar bunlar.
Emma Peel: Hep kontrollüsün, hep diğer insanlar ne der kaygısı taşıyorsun… İçinden geldiği gibi yaşayamaz mısın sen? Rahatla biraz. Yoksa sana da mı bir şapka alsak?

 

Birinci TekilŞahıs.13

Ben bir kuştüyü yastığım; çift kişilik yatağın orta yerinde, tek başına duran.

Ölüme gülerek bakmak


Türkiye’de özellikle 1996 tarihli Ridicule filmiyle tanınan Patrice Leconte’un, 2012 ilkbaharında vizyona çıkacak yeni filmi İntihar Dükkânı (Le Magasin de Suicides) bir animasyon. Film yapım aşamasındaki kimi sorunlar yüzünden bir erteleme yaşadı ama fragman görüntüleri, dinamik, dünyası özel, dili farklı ve eğlenceli bir animasyon izleyeceğimizi fısıldıyor bize. Beklentiyi animasyon severler için özellikle heyecanlı kılan ise İntihar Dükkânı’nın aynı adlı romandan yola çıkan konusu. 1953 doğumlu Fransız yazar, senarist ve karikatürist Jean Teulé’nin bu romanı, İsmail Yerguz çevirisiyle Sel Yayıncılık tarafından yayımlandı.

Distopik bir hikaye anlatıyor Jean Teulé. Evrenin Madam Indira Tu-Ka-Ta adında bir diktatör tarafından yönetildiği, dünyaya açılan tek pencerenin Üç Boyutlu Algılar televizyonu olduğu, tümüyle yok olan ozon tabakasını yeniden oluşturabilmek için Sibirya’ya altı yüz metre yüksekliğinde sekiz yüz bin bacalı komplekslerin yapıldığı, sülfürik asit yağmurlarının dinmediği, para biriminin avro-yen olduğu (Avrupa-Çin birleşmesinde ABD’nin ve doların devre dışı bırakılışı ayrı bir konu), insanların Unutulmuş Dinler sitesi benzeri sitelerde yaşadığı ve istedikleri intihar tarzını seçmek için kapısında “Hayatta başarılı olamadınız mı? Bize gelin, ölümünüzü başaracaksınız!” yazan küçük bir dükkândan medet umdukları, alışveriş torbalarına ipler, zehirler, tabancalar koyarak evlerine döndükleri bir dünya. Yazar hikayesini tümüyle o dükkâna, Tuvache ailesi tarafından işletilen İntihar Dükkânı’na odaklıyor. Hikaye bir kırılma noktasıyla, baba Mishima, anne Lucrece ve çocuklar Vincent ile Marilyn’den oluşan aileye, yeni bir üyenin Alan’ın katılmasıyla başlıyor. Ailenin isimlerindeki Yukio Mishima, Lucrece Borgia, Vincent Van Gogh ve Marilyn Monroe göndermelerinin üstüne, yeni üyeyle bir de Alan Turing göndermesi ekleniyor böylece. Ama Alan’ın aralarına katılması, hayatlarına son vermek isteyen insanlara her tür olanağı sunan Tuvache ailesi için bir felaket oluyor. Çünkü Alan, ailesinin diğer üyelerinin aksine güler yüzlü, günün her anından keyif alan, dükkâna gelen bütün müşterilere yaşamanın güzelliklerini anlatan bir çocuk. “Dünya ne kadar çivisinden çıkmış olursa olsun, yaşamaya değer,” diyen bir çeşit Polyanna. Yıllar geçip ağzı daha fazla laf yapmaya başladıkça, Tuvache’ler için ciddi bir tehlike olmaya başlar yaşama sevdalısı çocuk. Dükkânda işlerin “kesatlaşmasına” neden olunca, kin ve nefret dolu insanların arasına, Monako’daki “İntihar Komandoları Eğitim Merkezi”ne yollanıyor. Ama sonuçta tahmin edileceği gibi oranın ölüme odaklı dirliğini ve düzenini de bozuyor ve apar topar geri yollanıyor. Hem de daha büyük cümleler etmeye başlamış olarak: “Hayat neyse odur. Değeri neyse odur. Hayat da beceriksizliler ve sakarlıklarıyla yapabileceğini yapar. Hayattan da çok fazla şey istememek, beklememek gerekir. Dolayısıyla hayatı yok etmek gibi bir şeyi de istememek gerekir. Her şeyi iyi tarafından almak gerekir.”

Jean Teulé’nin küçük romanı tam da bu noktalarda zayıflamaya başlıyor işte. Kurduğu distopik yapının bütün elementlerine boş verip, “ne olursa olsun hayatı ve kendinizi seviniz” düsturuyla ilerleyen, giderek “sevgi her sorunu çözecek bir anahtardır” demeye başlayan bir kişisel gelişim kitabı havasına büründüğünde, içtenliğini yitiriyor. Dünyanın içinde bulunduğu durumun suçunu siyasi iktidarlara yükleyen “Yetersiz ve suçlu olduğunu kabul eden yönetim bu akşam televizyonda canlı yayında intihar etmeye karar verdi,” gibi bir çözüm de, açıkçası çocukça kalıyor. Böylece yazarın, çok kalın hatlarla çizdiği ve bir karikatüre dönüşen intiharın karşısına koyduğu yaşam sevgisi de, kendiliğinden karikatüre dönüşüyor.

Ama romanı başka bir okuma dinamiği içinde ele alabilirsek, zayıflık olarak değerlendirilebilecek bu durum, ortadan kalkıyor. O okuma dinamiğinin adına da; bir çizgi roman ya da animasyon filmi senaryosunu okuma deneyimi diyebiliriz. Dört-beş sayfalık 34 kısa bölümden oluşan roman, daha başından itibaren filmleştirilmesi amacıyla yazılmış sanki. Her bir bölüm, kendi içinde bir olay örgüsü taşıyor ve bir filmin bütünlüklü sahneleri için kaleme alınmış hissi veriyor. Aslında bunda şaşılacak bir yön yok. Çünkü Jean Teulé dergilerde çizdiği karikatürlerle popüler olmuş, uzun yıllar televizyon için çalışmış, ilk romanı sinemaya uyarlanmış bir isim. Ayrıca efsanevi Fransız aktris Miou-Miou’nun hayat arkadaşı. Dolayısıyla bu romanı da, en başından sinemaya uyarlanması amacıyla, hatta yakın dostu yönetmen Patrice Leconte’un önerisi-yönlendirmesi ile yazdığını düşünebiliriz.

Yine de Alan Turing’e saygı duruşu niteliğindeki bölümler ve adaşının aksine bedeniyle, güzelliğiyle sorunlar yaşayan Marilyn’in, mezarlık bekçisi Ernest’le (bir başka intihar eden yazara, Hemingway’e selam olsun) yaşadığı aşk okuma sürecini ilginç kılıyor. Ayrıca çizgi roman veya animasyon senaryosu yazmak isteyenler için, film hikayesini kurma konusunda bolca ipucu veren bir kılavuz olacağını, bu gözle bakıldığında ilginç bir okuma deneyimi vaat ettiğini de söylemeliyim.

Kitabını okuduk; sırada film var. Onun için kısa bir süre daha beklememiz gerekecek.

11 Ocak 2012 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

 
...Sylvia Plath, Sırça Fanus'u yazmaktadır.

Sylvia Plath
(1932 - 1963)

Schopenhauer'den Haklı Çıkma Hileleri


HİLE 14:

Zafer Narası Atma
Muhalifimize şöyle utanmazca bir oyun oynayabiliriz: Eğer birçok sorudan sonra, hedeflediğimiz çıkarım yararına cevaplar ortada yoksa, istediğimiz vargıyı sanki kanıtlamış gibi zaferle öne süreriz. Eğer muhalifimiz çekingen ya da aptsalsa ve biz de yüksek sesle saygısızca konuşuyorsak, bu hile gayet başarılı olur.

Bu HİLE alıntısı Alman filozof Arthur Schopenhauer’ın Eristik Diyalektik kitabından. Eristik kelimesi, Yunan mitolojisindeki anlaşmazlık tanrıçası Eris’ten geliyor ve kazanma amaçlı tartışma bilgisi, tartışmaları kazanma sanatı anlamına geliyor.


Sel Yayınlarından çıkan Eristik Diyalektik, Kant’ın öğrencisi Schopenhauer’ın 1830’da yazdığı bir metin. Tam da kelime anlamının üstüne notlar, fragmanlar, detaylar ve özellikle tanımlamalardan oluşan, hadi daha açık söyleyelim, hile’lerden oluşan bir bütün. Bir tartışma ortamında karşı tarafı alt etmenin ipuçlarını veren “felsefi hileler” bunlar. Otuz sekiz hileden bazılarının başlıklarını vermem yeterli olacaktır daha iyi anlatabilmek için: Oyunu Gizleme, Yanlış Önerme Kullanma, Bir Anda Çok Soru Sorma, Kızdırma, Zıddını Sorma, Zorluk Çıkarma, Kendi Silahıyla Vurma, Gerekçeyi Terse Çevirme… Kitap bütün bu hilelerin nasıl kullanılacağını bir paragraf ya da bir sayfalık metinlerle açıklıyor. Daha da ötesi bu açıklamalar kapsamında, Scopenhauer kendinden önceki filozofların hem izini sürüyor hem de yorumluyor.

Kitabın bugün okunmasının derin bir anlamı var. Sadece Türkiye’de değil, dünyada da siyaset söyleminin giderek daha sakilleştiği bir dönemde, hem siyasetçilerin hem siyaset yorumcularının saptırma metotlarını, yanlış bilgilendirme dinamiklerini, sorunun arkasından dolanma tercihlerini anlayabilmek ve ötesine geçip maskelerini düşürmek için bu 80 sayfalık cep kitabını özellikle tavsiye ederim. Bu kitabı okuduktan sonra, özellikle televizyondaki tartışma programlarının çoğunu, bir komedi programı izler gibi izleyeceksiniz.

Felsefe iyidir.

Arthur Schopenhauer
(1788 - 1860)

9 Ocak 2012 Pazartesi

Mehmet Güreli: "Kimse Bilmez"

Jülide Özçelik, uzun zamandır merakla beklenen "Jazz İstanbul Volume 2" albümüne, bir Mehmet Güreli klasiği olan "Kimse Bilmez"i de almış. Etkileyici bir yorumla söylüyor şarkıyı. Önümüzdeki günlerde konuşulacak, paylaşılacak, dinlenecektir. Ben de fırsat bu fırsat, şarkıyı orijinal haliyle, Mehmet Güreli'nin "alıp götüren" yorumuyla dinletmek istedim.

İşte Hayyam'dan sözlere unutulmaz bir Mehmet Güreli bestesi: Kimse Bilmez.



Not: YouTube'daki görüntü http://ku-ba-ba.blogspot.com/ adresindeki blogdan geliyor. Şarkıyı Mehmet Güreli'nin resimleri eşliğinde dinleten dosta selam olsun.

8 Ocak 2012 Pazar

O esnada başka bir yerde...

... Ayhan Işık ve Sadri Alışık, şezlonglarına kurulmuş, bir yandan demlenmekte bir yandan da hayatın ve dostluğun anlamı üzerine konuşmaktadırlar.
Ne de olsa 1951'de başlayan bu dostluk, Ayhan Işık'ın ölümüne (ve belki de sonrasına) kadar sürecektir.
Zordur bunu başarmak. Her daim zoru başarmış bu iki isim için bile...

Ayhan Işık (1929 - 1979)
Sadri Alışık (1925 - 1995)

Merak ettiğim halde hiç okumadığım yazarlar listesi

Kimilerini yabancı edebiyat dergilerinde gördüm bu isimlerin, kimilerini internette. Kimilerini çok merak ettim, kimilerinin adları öylesine kalıverdi defterimde. (Aralarında en çok ilgimi çekenler: Tucholsky, Regener, Franzen ve Boyle...) Belki sevmeyeceğim okuduğumda, belki hemen diğer kitaplarına saldıracağım; bilemiyorum. Sadece merak ettiğim halde hiç okumadığım yazarlar listesinden on isim.

T. Coraghessan Boyle

Thomas Pynchon

Henning Mankell

Jonathan Franzen

Jonathan Lethem

Michael Chabon

Matt Ruff

David Sedaris

Kurt Tucholsky

Sven Regener

Kafka'nın Bebeği



Kitabın başındaki kısa biyografisinden Gerd Schneider’in, Kafka üstüne yoğun çaışmalar yapan bir edebiyatçı ve gazeteci olduğun öğrenince, daha büyük bir merakla okumaya başladım “Kafka’nın Bebeği”ni. Regaip Minareci’nin özenli çevirisi de bu okuma sürecinin artısı olacaktı.

İlginç bir olay örgüsü var kitabın. Franz Kafka, 1923 yılının Ekim ayında, Berlin’deki Seglitz Parkında dolanırken, küçük bir kıza rastlar. Kız bebeğini kaybetmiştir ve Kafka, bu küçük kızı teselli edebilmek için kıza her gün –bebeğin ağzından yazılmış- bir mektup götürmeye başlar. Bütün bu sürecin tanığı da, ölümünden önce ilişkide olduğu Dora Diamant’tır. Bu olay örgüsünü ilginç kılan bir başka nokta da, Dora’nın mektuplarına ve kimi biyografların çalışmalarına bakınca, parkta karşılaşılan küçük kız hikayesinin gerçek oluşu. Bütün bu veriler, bir Kafka takipçisi olarak okuma iştahımı daha da kabartı tabii.

Ancak daha ilk çeyrekte kitaptan kopmaya başladım. Akıcı bir dille yazılmış olmasına ve Kafka’nın büyük romanlarından öykülerine, notlarından kısa anlatılarına, çok sayıda metne gönderme yapmasına karşı gerçekleşti bu kopuş hem de. Çünkü Gerd Schnieder, hikayenin yapısındaki duygusallığı ve romantik tonu parlatırken, elinin ayarını biraz kaçırmış gibi geldi bana. Kafka’yı, öylesine klişelerle dolu bir hüzün dünyasının öznesi haline getirmiş ki… Bu tercih yer yer ilgi çekici oluyor olmasına ama doyurmuyor. Küçük kıza yazılan mektuplardaki kimi Kafkaesk numaraları ve iyi çizilmiş Dora karakterini takdir etmeyi de unutmamalı elbette.

Sonuçta “Kafka’nın Bebeği” beklentimin altında bir okuma zevki verdi. Ama altı çizilmiş bir cümleyi de paylaşmak isterim. Yere düşen bir çocuk, ortamdakileri kahkaya boğmuşken Franz, alçak ama kararlı bir sesle “Ne kadar da ustalıkla düşüp ve ne kadar da ustalıkla ayağa kalktın sen öyle!” der. Sessizleşir herkes.

Hayat da böyle işte; ustalıkla düşüp, sonrasında ustalıkla ayağa kalkabilmek. Ayakta durmak kadar, düşmeyi de bilmek.

Franz Kafka
(1883 - 1924)

Sözlük.34


M

MİÇYA: Bir denizkızı tablosu. Islak sarı saçları omuzlarına dökülmüş bir kadın. Çıplaktı. Belinden aşağısı klasik denizkızı tablolarında olduğu gibi bir balık kuyruğu ile nihayetleniyordu. Kırmızı ve yeşil iki renk bu mavi fonlu suluboya tablonun üzerinde o kadar fazlaydı ki, insana garip bir ürperti veriyordu. İsmini okudum: Agra Miçinska. Kısaca Miçya!

Asfalt yola kavuştuktan sonra ruhu değişen sayfiye yerine gelen bir trup ve o trubun en ilgi çeken gösterisinde, özellikle erkeklerin aklını başından alan Miçya! Yağmurun kasabayı avucunun içine aldığı bir gecede, izleyenlerin gözlerini bağlamışçasına dans eden Miçya!

Miçya denizden mi geliyorsun? Yağmurun içinden? Belki de bir bulut seni aramıza bıraktı? Belki de sedef kabuğundan dışarı çıktın? Güneş ve köpükle yıkanmış gibisin, Miçya!

Küçük bir sayfiye kasabasından, yağmur bulutları gibi geçerken, Kenan Hulûsi’nin kalemiyle öykümüzde iz bırakan Miçya!

(Kenan Hulûsi, Sayfiyede Bir Numara)

6 Ocak 2012 Cuma

Emma Peel: "Okumak"


Kimse yok çevrede. Emma, yalnız başına kitabını okuyor. Sandalyesinin kolçağında, her an düşecekmiş gibi duruyor kahve bardağı. Her an düşecekmiş gibi duruyoruz hayatın tahterevallisinde. Sol elindeki sigaranı külü uzadıkça uzayacak, önemsemiyor. 

Kitaplarının ilk sayfasına adını yazıyor, sonra tarih atıyor. Bu kitabın ilk sayfasında bir de not var; Edgar Allan Poe'nun bir sözünü, ince uçlu tükenmez kalemiyle yazmış Emma Peel:
"Bazı kitapları okurken yazarın düşüncelerine dalıp gideriz, bazı kitapları okurken de kendi düşüncelerimize."

"Ben hayatı kaçırmışım..."


Eczacıbaşı Fotoğraf Sanatçıları Dizisi’nin ikinci albümü Ara Güler için yayımlandı. Bülent Erkmen’in etkileyici tasarımıyla, usta foto muhabirinin en etkileyici karelerini bir araya getiren bir retrospektif. 21 Aralık günü, İstanbul Modern’de buluştuk Ara Güler’le. Hem bu albümü hem fotoğrafçılığı hem de hayatı konuştuk. Fotoğrafta “an’ı yakalamak”ı, vahşi batıdaki kovboyun tabancasını hızlıca çekmesine benzetti üstat. “Zor ışıkları severim ben, ters ışıklardan çıkarırım istediğim kareleri,” diyor, “çünkü ben resim severim, o ışığı bulmak isterim. Örneğin Rembrandt bu zamanda yaşasaydı, ressam değil fotoğrafçı olurdu, çünkü ışığı kullanan adamdır. Bir-iki fotoğrafının üstüne konuşuyoruz; kompozisyonu önce zihinde sonra vizörde hızlıca oluşturmanın dersini veriyor ayak üstü. Sonra Ara Güler’in sıklıkla tekrar ettiği bir cümleyi, soru olarak yöneltiyorum: “Size göre fotoğraf neden sanat değildir?” Cevap şöyle:

“Sanata benzer. Sanat yalandan doğar. Bir ressam bir yere mavi koyduğunda, orada gerçekten mavi mi vardır, bilemeyiz. Ya da her akşam bir Hamlet ölüyor, kaç tane Hamlet vardır? Oysa ben fotoğraf çekerken, etrafımda yaşanmakta olan bir an’ı görüyor ve bunu zihnimdeki bir kompozisyonun içine yerleştiriyorum. Bu da realite değildir, realitenin kopyasıdır, an’ın durdurulmasıdır. “

Düşük ensantaneleri çekiş anlarından söz ediyor sonra. Sinirliyken, yorgunken o enstantanelerde istediğin kareyi yakalayamazsın deyince, “Hiç çok bekleyip kaçırdığınız bir kare oldu mu?” diyorum. Cevabını hiç unutmayacağım: “Ben hayatı kaçırmışım, bir kare ne ki?”

Sonrasında foto muhabirliği, fotoğrafçının vicdanı ve günümüz dünyasında fotoğrafçılık üstüne de konuşuyoruz. (Konuşmanın tamamı bu linkte: http://video.ntvmsnbc.com/#gece-gunduz-21-aralik-2011.html )

Ara Güler’in albümü uzun uzun incelenmesi gereken, benzersiz bir bütün.

3 Ocak 2012 Salı

O esnada başka bir yerde...

... Adile Naşit "Gulyabani"yi görür.


Ertem Eğilmez'in, Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Gulyabani isimli romanından uyarladığı, 1976 tarihli Süt Kardeşler filminde, Adile Naşit'in "Gulyabani"yi gördüğü sahne.

Bilmezsiniz Aşk Nedir


Raymond Carver
25 Mayıs 1938 - 2 Ağustos 1988

Raymond Carver’ın What We Talk About When We Talk About Love isimli harika öykü kitabını 2008 yılında okudum. Kitap “Aşktan Sözettiğimizde Sözünü Ettiklerimiz” adıyla ve Zafer Aracagök çevirisiyle 1994 yılında İletişim Yayınları’nca yayımlanmış ama o çeviri ne yazık ki bende yok. (Keşke yeniden basılsa da, hem ben alsam hem daha çok öykü tutkunu okusa.) Carver, kalemini bir kamera olarak kullanırken, gerçek dünyayla kurmaca arasındaki dengeyi hassasiyetle kuran, kalem-kamerasıyla yazıya döktükleri arasındaki mesafeyi hep koruyan bir yazar. Bütün o parıltıdan arındırılmış anlatısının göz alıcı bir ışık kaynağına dönüşmesine izin vermez ama bir öyküsünü bitirdiğinizde lezzetli yemeklerle dolu bir sofradan (hem de doymamış olarak) kalkmışlık hissi kalır geriye. Bir öykü daha okumak istersiniz. Sonra bir daha, bir daha… Bu fısıltıyla konuşan yazarın, Türkiye’de yeteri kadar okunmadığını düşünmüşümdür zaman zaman. Kasım ayında Can Yayınları’ndan çıkan bir kitap sayesinde öyküleri kadar özel bir hayatın içinden çıkıp gelen Carver’ın şiirleri de derli toplu bir bütünlükle kütüphanelerdeki yerini aldı. Cevat Çapan’ın çevirisi ve önsözüyle yayımlanan kitabın adı “Bilmezsiniz Aşk Nedir”.

Alkole yatırılmış, biraz da bu yüzden bozulmadan yılların içinden geçen olağanüstü şiirlerden birinde, “Sessiz Geceler”de diyor ki usta; “Bir kumsalda yatıp uyuyorum, / bir başka kumsalda uyanıyorum. / Tekne açılmaya hazır, / çekiştirip duruyor halatını.”

Tıpkı öykülerinde olduğu gibi yalın, çoğu zaman gündelik ve hatta giderek yazarın varlığını unutturan bir şiir dünyası kuruyor Carver. Bir yandan da, okur olarak en sevdiğim şeylerden birini yapıp, yazarlığı yolunda yanında olan pek çok isme selam çakıyor dizelerden dizelere geçerken. Günlerdir önerebileceğim çok sayıda şiirden birini, İspanyol şair Antonio Machado için yazdığı “Radyo Dalgaları” şiirini okuyorum döne döne.

(…) Buraya geldiğimde her şeyden uzaklaşmaya çalışıyordum. Özellikle edebiyattan.
Onun gerektirdiği şeylerden ve sonuçlarından.
İnsan ruhunda düşünmek diye bir istek var.
Sakin olmak. Bununla birlikte de
titiz olmak ve sert olmak isteği, Ama ruh
hinoğluhin bir orospu çocuğudur aynı zamanda,
her zaman güvenilmez ona. Bunu da unuttum. (…)


Şiirin başını, sonunu ve çok daha fazlasını okumak isteyenlere “Bilmezsiniz Aşk Nedir”i büyük bir iştahla tavsiye ediyorum.

2 Ocak 2012 Pazartesi

O esnada başka bir yerde...

... Boris Vian, trompetine Günlerin Köpüğü'nü üflemektedir.


Boris Vian
(1920 - 1959)
1949 yılında, Paris'te düzenlenen bir caz festivalinde.