29 Kasım 2012 Perşembe

Hayat Yolculuğundaki Bazı Kitaplar

Aynı dönemde "Pal Sokağı Çocukları"nı birden fazla kez anmam tuhaf. Öyle oluyor bazen, çocukluk çağırıyor.

Gerçi aynı durum "Günlerin Köpüğü" için de geçerli; demek ki gençlik de çağırıyor.

Çağırıyorlar çağırmasına da bu yaşımdan bir yere gideceğim yok. Ne düne ne yarına. O an nefes alıp veriyorum, hepsi bu.

Gazeteci arkadaşım Elif Tanrıyar sormuştu bir süre önce, "Hayat yolculuğunda yanında olan kitaplardan birkaçını söylesene", demişti. İki satırlık bilgiler eşliğinde bir liste yolladım, bazı kitaplarda kesişme yaşadığımızı söyledi. "Hangi kitaplar?" demedim.

Sizin hayat yolculuğunuzda yanınızda dolaşan kitaplarla çakışmalar varsa söyleyin ama. Ben sormadan söyleyin. Soracak hali olmuyor insanın çoğu zaman, öylesine nefes alıp veriyor.


1. Pal Sokağı Çocukları – Ferenc Molnar

Bu kitabı bir kere okuyan ya da Zoltan Fabri uyarlaması filmini bir kez izleyen, dünya tarihindeki bütün o anlamsız savaşların ortasında bir yerde Nemeçek’i görür mutlaka. Savaşın kurbanı bütün masumların o unutulmaz yüzü Nemeçek’i hafızasına kazımaya cesareti olanlara.
 

2. Günlerin Köpüğü – Boris Vian

Kitabın ilk sayfasına tarih atmışım: 18 Ocak 1984. Demek ki, on altı yaşıma girmeme az bir zaman kala aşık olmuşum Chloe’ye. Evet; itiraf ediyorum: Boris Vian’ın iki günde yazdığı bu romanı okuduğumda Chloé’ye aşık oldum. Chloé öldüğünde, benim için aşk da öldü.

3. Aylak Adam – Yusuf Atılgan

Kaç kere okudum, bilmiyorum. Her okuduğumda farklı renkli kalemlerle, farklı yerlerin altını çizmişim. Her okuyuşumda şu soruyu sordum kendime: “Yahu ben, bir önceki okumada, bu satırın altını niye çizmişim acaba?” Bitmeyen bir okuma deneyimi başka nasıl tanımlanır ki?

4. Lolita – Vladimir Nabokov

Hata bende; kitabı okumadan sinema uyarlamalarını izlemiştim. Hayranı olduğum Kubrick usta bile kusura bakmasın; kim gerçek anlamda vücuda getirebilir ki “hayatımın ışığı, kasıklarımın ateşi” Lolita’yı. Lo-li-ta: “Sayfa doluncaya kadar diz bu adı dizgici!”

5. Yeni Hayat – Orhan Pamuk

Askerliğimi yaparken okumuştum. Koğuşun gece karanlığında, battaniyenin altında şapkama lastikle tutturduğum bir fener düzeneği sayesinde… Ağzımda bir karamela tadıyla nice yollardan geçtim sayfalar boyunca. Küflü bir battaniye kokusudur bu kitap benim için.

6. Yabancı – Albert Camus

Kitabı okuduğum günler boyunca karşımdaki panoda o meşhur fotoğrafı vardı Camus’nün. Yakaları kalkık pardösüsü ve ağzında sigarası. Kitaptan söz etmeye gerek var mı? En kısa zamanda bir daha okumalı; fonda Robert Smith “Killing An Arab” derken…

7. Alef – Jorge Luis Borges

Listeleri bu yüzden sevmem; bir kitap ya da bir öykü adı vermeniz gerekir. Sonra kaçamak yollara başvurursunuz, kendinizi temize çekmek için. “Alef dedim ama aslında bütün kitapları demeliydim,” diyerek sıyrılmaya çalışırsınız Borges labirentinden. İkiyüzlüdür listeler ve benim listelerimin bir yüzünde hep Borges vardır.

Yaşamdan Bir Gün

John Birch Derneği diye bir derneğin varlığını, günümüzün muhafazakar Amerikalıları bile pek hatırlamaz sanırım. Bir kuşak öncesinde derneğe üye olan ebeveynlerden kalma plaketler, ödül flamaları falan da çoktan çöpe atılmıştır. Oysa bu aşırı muhafazakar derneğin üyeleri 1967 yılında nasıl da hareketliymiş...

Haziran 1967'de yayımlanan ve tüm zamanların en özel albümlerinden biri olduğu herkesçe kabul gören "Sergeant Pepper's Lonely Hearts Club Band" piyasaya çıktıktan sonra ateşli faaliyetlerine başlayan dernek, bu albümde beyin yıkama tekniklerine dair derinlikli bir bilginin olduğunu ve bunun Beatles'ın uluslararası bir komünist komploya karıştığının kanıtı olduğunu iddia etmiş.

Muhafazakar, yeni bir ufuk görme konusunda her zaman korkak ve engelleyici oluyor demek ki. Daha da fenası kendi bildiği ufkun dışında bir ufuk gösterene, hatta oraya doğru yürüyene bile düşman oluyor. Kurulu düzeninin tıkır tıkır işlemesinden başka derdi olmayanın dayanılmaz karın sancısı...

Beatles'ın bu albümünü yasaklayan bir başka kurum da BBC olmuş. Albümde "Seni tahrik etmek istiyorum," sözlerinin geçmesi bile yetmiş bu yasaklama isteğine. Ne de olsa söz konusu cinsellikse, tahrik olmak ve tahrik etmek insana dair duygular değil. Gel gör ki, savaş için, kavga için tahrik etmekte sorun olmasa gerek; sistem yıllardır bunlardan besleniyor.

Muhafazakar yasaklamayı sever. Adı üstünde varlığını, kurulu sistemini muhafaza etmeye borçludur. Bu sistemi "bozacak unsurları" yasaklama olanağı kendisine verildiğinde hemen çalışmaya başlar.

Zaman geçiyor; geriye yasaklanan kalıyor. Eğrisiyle doğrusuyla konuşuluyor, dinleniyor, okunuyor, tartışılıyor. Bu gün o derneklerin ya da o yöneticilerin adını bilen yok ama muhteşem Beatles albümünün kapanış parçası "A Day in the Life" dimdik ayakta duruyor.


Not: Bilgiler için Mark Kurlansky imzalı "1968 - Dünyayı Sarsan Yıl" kitabına teşekkür ederim.
 

27 Kasım 2012 Salı

O esnada başka bir yerde...

...seksenin üstünde filmde bir bütün coğrafyayı güldürmeyi başarmış Kemal Sunal, bir fotoğraf karesinde dünyaya gülmektedir.


Kemal Sunal
(11 Kasım 1944 - 3 Temmuz 2000)
 
Filmlerine "Şaban'lı filmler" denildi yıllarca... Herkes izledi o filmleri, öyle ki, kimi sahnelerindeki replikler ezberlendi. Hababam Sınıfı'ndan Tosun Paşa'ya, Zübük'ten Düttürü Dünya'ya yazlık sinemalardan televizyon ekranlarına uzanan bir kahkaha fırtınası ile geçti bu dünyadan. Ölümü de, bir film çekimine giderken oldu. Erken ayrıldı aramızdan.
 
Vikipedi'den bir alıntı: 12 Eylül öncesi dönemde yarım bıraktığı üniversiteyi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü'nden mezun olarak 1995 yılında bitirdi ve ardından yüksek lisans yaptı. Tamamlanmasından sonra Tv ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü adıyla kitap olarak basılan yüksek lisans tezinde kendi filmlerinin sosyolojik incelemesini yaparak iktidarların sanat alanına yaptıkları ideolojik müdahaleyi irdeledi.
 
Kemal Sunal'a selam olsun!

25 Kasım 2012 Pazar

Çekilin yoldan, "Dünyayı Kurtaran Adam" geliyor!

Bir Berlin gezisi... Kırmızı ışıkta duruyoruz. Bize Berlin'i gezdiren şoför arkadaşımız "Yandaki arabaya baksanıza," diyor. Şık, siyah, Mercedes marka olduğunu sandığım bir araba. Camları özellikle koyulaştırılmış falan değil, özellikle dikkat çekecek bir yanı yok.

"Ne var ki o arabada?" diyorum. Gülüyor şoförümüz. "Şoförün kim olduğunu görmediniz mi?" diyor.

Bir daha bakıyorum. Angela Merkel. Direksiyonda oturmuş, arada bakışlarını yukarı çevirip ışığın yeşile dönüp dönmediğini kontrol ediyor.

Hikayeyi burada noktalamakta fayda var. Benzerlerini eşimizden dostumuzdan duyduğumuz, gazetelerde okuduğumuz bir olay. Bilmem hangi şehrin belediye başkanı işine bisikletle gidermiş, bilmem hangi ülkenin bakanı evden işe yürürmüş, liste böyle uzayıp gider. Şoförümüzün söylediğine göre Merkel de iş dışındaki günlerde (biz bir Pazar günü görmüştük) kendi kullandığı arabayla dolaşırmış.

Amacım Merkel dahil bilmem hangi ülkenin yöneticilerini övmek değil. Onlar da iktidarın şehvetiyle türlü zulümle selamlıyorlar halklarını. Hatta benim gördüğüm manzara ya da gazetelerde okuduklarımız tek tük rastlanan olaylar bile olabilir. Daha da ileri giderek bütün bunların, halka şirin görünmek ve hatta oy toplamak için kurgulanmış gösteriler olduğunu söyleyebiliriz.

Ama yine de bu hikayeden yola çıkarak, değil üst düzeydekilerin, neredeyse imza yetkisini ele almış her yöneticisinin anında "Açın yolları, ben geliyorum!" havasına bürünmesine, "Ayıptır yahu!" diyebilirim. Motosikletli polisler, camdan sarkmış el kol hareketleri yapan korumalar, ışıklar, acayip kornalar... Ne oluyor? Bizlerin vergisiyle, oyuyla bir film çevriliyor. Ankara'dan yöneticim gelmiş, şehirde bir panik havası... Ayıptır yahu!

Demokrasi kültürünün ötesinde bir değerlendirme yapmak lazım. Güvenlik ve korku paniğinin temellerine inmek lazım. Bunlar sosyal bilimcilerin, toplum bilimcilerinin, sosyologların ve psikologların işi. Ben kendi çapımda, iktidarın sindiren baskısını günlük yaşamımın herhangi bir anında hissetmekten rahatsızlığımı dile getiriyorum sadece.

Ey o arabaların arka koltuğunda "Dünyayı Kurtaran Adam" rolü oynayanlar; kim olursanız olun, hangi partiden, hangi mevkiide olursanız olun, bilin ki dünyayı ve dünyamızı çirkinleştirmekten öteye geçmiyor bu "öncelik" isteğiniz.

...ve bilin ki, o yollar her zaman açık olmayacak size!

20 Kasım 2012 Salı

Emma Peel:"Şüphe"


Karşıdaki Adam: İşte bu hallerinden özellikle nefret ediyorum.
Emma Peel: Ne varmış halimde?
Karşıdaki Adam: Dikkat çekebilmek, simgesel göndermeler yapmak için düştüğün şu hallere bak... Ne o elindekiler öyle? Yakışıyor mu?
Emma Peel: Ne göndermesi, ne simgesi?
Karşıdaki Adam: Hah, şimdi de anlamıyor numaraları... 'Hayat bir kumardır' klişesini gözümüze sokmak için bunca çabaya değer mi?
Emma Peel: Ezberlediğin dünyanın dışına doğru bir adım bile atıldığında tedirgin oluyorsun değil mi? Korkuyorsun. Hayat seni bilmediğin yerden sözlüye kaldıracak diye titriyorsun. Derdim gönderme yapmak falan değildi. Alt kattaki yaşlılar kağıt oynamayı çok seviyorlar, onlar için eğlenceli bir hediye aldım sadece. 
Karşıdaki Adam: İyi ama...
Emma Peel: İyi ama ne? Her şeyde farklı bir anlam aramaktan, bildiğin düzenin dışındaki her olayın, her görüntünün sana düşman olduğunu düşünmekten vazgeç artık. Dünyayı bu şüphe öldürüyor, görmüyor musun? Yeter! Yeter! Hayatın seni sınava çekmek gibi bir derdi yok. Öyle olsaydı da çoktan bütünlemeye kalmış olurdun.

Bitirmekte zorlandığınız kitaplar hangileri?

Elbette soruyu duyar duymaz burun kıvıran olacaktır. "Ben ne olursa olsun, başladığım kitabı bitiririm," diyerek ukala bir bakış atacaktır soruyu sorana.

Ama sorunun yol arkadaşı olan da vardır; benim gibi. İtiraf ediyorum, bitirmekte zorlandığım, dahası bitirmeden kenara koyduğum çok sayıda kitap vardır. Bunun, yani bir kitabı erkenden terk etmenin okurun en doğal hakkı olduğunu düşünürüm.

Gerçi iyi okurun direnci fazladır. Üstelik yıllar içinde edinilmiş tecrübeyle, kendi değerlerine göre elemeyi yolun başında yapar. Kendi okuma meşrebine uygun kitapla buluştuğu anda, hangi kitap olursa olsun sayfaları hızla çevirmeye başlar.

Benim derdim yarım bırakılmış, bitirilememiş, bir türlü akıp gitmemiş "iyi" kitaplarla. Öyle olur ki, kitabı sizden başka herkesin okuyup bitirebildiği hissine kapıılırsınız. Bir siz okuyamamışsınızdır. Bir siz eksik kalmışsınızdır. Kim ister "Okurlar Takımın"nda ömür boyu yedek oyuncu olmayı?

Bazen uyum sağlanamaz işte, kan tutmaz, tıkanıp kalır okur. Kötü bir kitabı bırakmaya üzülmez de, iyi bir kitabı bitiremediği zaman canı yanar.

Joseph Conrad’ın “Gizli Ajan”ı böyle kitaplardandır benim için; kaç kere başladım ama yirmi sayfadan fazla ilerleyemiyorum. Yine de pes etmiş değilim, belki bir gün...

Peki sizin bitirmekte zorlandığınız bir kitap var mı?



Gizli Ajan'ın İletişim Yayınları tarafından yayımlanmış Türkçe baskısı... Yeri gelmişken söyleyeyim kitabı farklı baskılarda okumayı denediğimde de sonuç değişmedi.

18 Kasım 2012 Pazar

Kahraman: Bertrand Russell

Ne şu koca yaşlı dünyanın derdi biter, ne de şu tedirgin insanların sonsuzluk karşısındaki korkuları. Her bunalım dönemi, ardından düşünsel ve ruhsal bir arınma ihtiyacıyla çıkagelir. Yeni dünya düzeni, bitmeyen bunalımlara merhem olması ve o arınma ihtiyacının karşılanması için hap haline getirilmiş araçlarını sunmaya devam eder. Kadim bilgilerden, dinlerden, sosyal bilimlerden devşirilen birkaç süslü cümleyle her gün yeni bir yemek yapar. Yemek soğuyup tatsızlaşınca içine hemen biraz baharat katılıp yeniden piyasaya sürülür. Kişisel gelişim, kuantum, new age tanımlamaları havada uçuşur. Oysa bütün bu karmaşanın içinde, toza dumana yenik düşmeden ilerlemenin olanakları düşünce tarihinin sayfalarında, felsefenin yapı taşlarında ve matematiğin zihin açıcı dinamiklerinde yatmaktadır.


Logicomix, 2009 yılında yayımlandığında hem felsefe ve matematik üstüne düşünmeyi sevenler hem de çizgi roman tutkunları tarafından ilgiyle karşılanmıştı. Yunanistan’dan gelen ve Apostolos Doksiadis ve Hristos H.Papadimitriu’nun yazdığı, Alekos Papadatos tarafından resimlenip Annie Di Donna tarafından renklendirilen bu kitap o yıl bütün dünyada çok konuşuldu, Treviso Çizgi Roman Festivali’nden “En İyi Çizgi Roman” ödülünü aldı. Yazarların ve çizerlerin de romanın kahramanları arasında yer aldığı, kendi üretim sürecini anlatının bir parçası haline getiren, bu süreçteki tartışmaların çerçeve hikayeyi belirlediği bu çizgi roman kendi eleştirisini de sıklıkla yapan bir anlatıma sahip olmasıyla da dikkat çekmişti. Bu yoğun ilginin bir diğer nedeni de çizgi romanın kahramanın 20.yüzyılın en önemli matematik ve felsefe dehalarından biri olmasıydı: Bertrand Russell.


Logicomix, şimdi Albatros Kitap etiketiyle ve Özge Özgür’ün çevirisiyle Türkçede. Çizgi roman, Russell’ın hayatına odaklanırken bir yandan yirminci yüzyılın önemli dönemeçlerini fona alıyor bir yandan da Eukleides’ten Turing’e matematiğin ve mantığın önde gelen, çığır açan isimlerinin düşüncelerine vurgu yapıyor. Bertrand Russell’ın çocukluğu, gençliği, matematik ile tanışması ve yoğunlaşması, Russell Paradoksu’nu ortaya çıkarması, Alfred North Whitehead ile Principia Mathematica’yı yazması, Wittgenstein ile çalışmaları, barış yanlısı eylemleri ve çok daha fazlası oylumlu anlatının sayfaları boyunca ilerliyor. Bu son noktanın özellikle önemli olduğuna inanıyorum: Savaş çığırtkanlarının cirit attığı bir dönemde Russell’ın savaş karşıtı duruşu ve bir vicdani retçi olarak yaşadıklarını okumak önemli. Zaten hikayemiz, ünlü düşünürün 4 Eylül 1939’ta, yani Nazi Almanya’sının Polonya’yı işgalinden üç gün sonra, bir Amerikan Üniversitesi’nde yaptığı konuşmayla başlıyor. Bu noktada Logicomix’in yaratıcılarının kitabın sonundaki itirafına da kulak vermek lazım. “Kahramanlarımızın çoğu gerçek kişiler olsa da, Logicomix kesinlikle bir tarih çalışması değildir; böyle bir amacı da yoktur. Logicomix bir çizgi romandır.”

Logicomix’in senaryo başarısı Russell’ın hayatını merkeze alan yapısında kurabildiği çeşitlilikten kaynaklanıyor. Elbette okuması zorlu bir konuda, bilgi birikimi ya da yoğun ilgisi olmayan okuru yoracak bir bağlamda ilerliyor hikaye. İşte bu zorluğu aşmak konusunda da yazar ve çizerlerin kendilerini dahil ettikleri (hatta eleştirdikleri) üst hikaye devreye giriyor. Ayrıca okuma temposunu artıracak bir grafik anlayışın tercih edilmesi de çizgi romanın artıları arasında. Matematikçi ve bilgisayar uzmanı senaristler kendi alanlarına kapanıp kalmasalar ve başta Russell olmak üzere, sayfalar boyunca karşımıza çıkan dahilerin “insani” yönlerine daha çok vurgu yapsalar, eminim ki kitabın okurla buluşması daha sıcak olurdu. Aynı şekilde matematik ve mantık yolculuğunu, tarihsel bağlamla ve dönemin ruhuyla ilişkilendirmek konusunda da daha net olabilirlerdi. Çünkü hikayenin böylesi bölümleri, felsefi metnine daha net bir şekilde odaklanmamızı sağlıyor. Kitabın büyük bir bölümü Principia Mathematica’nın yazılma sürecine ayrılırken, Batı Felsefesi Tarihi’nin yazılış dönemlerine ne yazık ki gelinemiyor örneğin. Aynı şekilde Russell’ın felsefi aydınlanma anları parlatılırken, dört evliliği, deliliğin sınırlarını gören hayatı, şizofreni ve intiharlarla dolu aile hikayesi, yeni bir eğitim sistemini denediği Beacon Hill  günleri daha yumuşak karelerle geçiyor. Kişisel olarak beni en çok Ludwig Wittgenstein’in hikayeye girmesiyle başlayan bölümlerin etkilediğini itiraf etmeliyim. Hatta buradan yola çıkarak şunu da söylemeliyim; keşke Logicomix yaratıcı ekibi, Wittgenstein ve Alan Turing hakkında da birer çizgi roman hazırlasa.

Ne diyor Apostolos Doksiadis: “Matematik ve çizgi roman, yağ ile su gibidir, asla karışmazlar.” Bu sözünü Logicomix’in satırları arasına sıkıştırarak bir çeşit “Yalancının Paradoksu” yapıyor elbette. “Yalancının Paradoksu nedir?” diyenler ve çok daha fazlasını öğrenmek isteyenler bu çizgi romanı okumalı. Çünkü savaşla, açlıkla, sömürüyle ve yalanla beslenen şu eski dünyanın ürettiği pislikten arınmanın tek yolu düşünce. Bizi düşünce tarihinin önemli bir evresiyle buluşturan Logicomix daha uzun yıllar konuşulacak bir çizgi roman.

 

Dünyanın en küçük kütüphanelerinden biri

Şu meşhur kırmızı telefon kulübelerini bilirsiniz. İngiltere'ye gitmiş olanlar mutlaka dönüşte birer hediyelik eşya olarak eşlerine dostlarına getirmişlerdir o kulübelerden. Roff Smith imzalı bir haber ilgimi çekti; haberi National Geographic'ten aktarıyorum. Son yollarda cep telefonu kullanımın artmasıyla bu kulübeler işlevlerini yitirmeye başlamış ne yazık ki. Birer birer sökülen kulübeler dekorların malzeme olarak ya da film setlerinde kullanılmak üzere satışa çıkarılmışlar. Kimileri antika sayılmış kimileri evlerde duş kabini olmuş. Kimilerini de bazı mahalleler birleşip satın alarak "evlat edinmişler". (Ah toplumsal bellek, sen ne güzel şeysin.)

İki kulübe özellikle ilgimi çekti.
 
1.    Somerset'teki Westbury-sub-Mendip semtindeki kulübe bir kütüphaneye çevrilmiş. Dünyadaki en küçük kütüphanelerden biri haline gelen bu kulübede 150 civarında kitap ve DVD bulunuyormuş. Sokağınızda böyle bir kütüphane olduğunu düşünebiliyor musunuz?

2.    North Yorkshire, Settle köyü halkı ise telefon kulübelerini bir sanat galerisine dönüştürmüşler. Hatta Quenn'in efsane gitaristi Brian May bu küçücük sergide bir sergi bile açmış.
 
İngiltere'de yaşayan ve kırmızı telefon kulübelerinin böylesi harika kullanımları konusunda bilgisi olanlar var mı? Hatta bir de fotoğraf yollasanız da Fil Uçuşu'nda özgün karelere paylaşsak haberi.

 
 

Pal Sokağı Çocukları

Günün birinde “Çocukluk yıllarında okuyup da unutamadığın kitap hangisiydi?” diye soracaklar. Büyük insanlar olacak bunu soranlar; bıyığıbeyaza çalmış adamlar, sesleri sigaradan kırçıllaşmış kadınlar. Şu anda elinin altındaki kitabın adını vereceksin onlara. Tam o anda yoldaşını ihbar etmiş,oyun oynadığınız arsadan bir avuç toprağı karşı çeteye vermiş olacaksın. O özgürlüğün bir anını bile satmamak için ettiğin yemin yankılanacak zihninde. Bu kitabı, ikiyüzlü yetişkinlerin kirli dünyasında kurban taşına yatırdığın için kendiden nefret edeceksin. Onlar ne anlar ruhunu satmadan yaşamanın değerini? Onlar ne anlar kardeşçe yaşamayı; birlikte, omuz omuza. Utanacaksın kendinden, özür dileyeceksin Nemeçek’ten. Sadece ondan mı? Boka’dan, Çele’den, Barabas’tan ve hatta Feri Ats’dan. Sadece kendi mahallenden değil, Kırmızı Gömlekliler’den bile özür dileyeceksin. Sen “Affet beni Nemeçek,” deyince, ispiyonsever büyükler “Üzüldüğün şeye bak, Nemeçek öldü!” diyecekler. Yumruklarını sıkacaksın, tanıdığın-tanımadığın bütün Nemeçek’lerin “İnsanlık Onuru” bahçesinde top oynadığını söylemeyeceksin onlara. “Biz ‘Pal Sokağı Çocukları’bir kere bağlanırız birbirimize, o yeter bize!” demeyeceksin.

Ve gün gelip de insanlık onuru dünyanın bütün sabahlarını aydınlatana kadar, elini çekmeyeceksin kitabın kapağından. Kimse kirletmesin diye.


Budapeşte'de kitabın geçtiği sokağa yapılan anıt

Günden Kalanlar.37


* Neredeyse bir aydır yazmamışım Fil Uçuşu'na. Bir ara "Yazarımız yıllık izninin bir bölümünü kullandığı için yazılarına kısa süreliğine ara vermiştir" yazmayı düşündüm. Sonra konuyu sulandırmamaya karar verdim. Yine de günün birinde kullanabilirim bu cümleyi.
 
Eski bir öğrencimden gelen mesaj, kaç gündür bir şey yazmadığımı kontrol etmeme neden oldu. Açıkçası blog sayfasını açmıyordum bile. Öğrencim bu tatil süreciyle ilgili memnuniyetsizliğini "Ben alacağımı alıyordum Fil Uçuşu'ndan," diye dile getirmiş. (Aslında bu mesajdan kısa bir süre önce de Emma Peel'in özlendiğini söyleyen bir mesaj almıştım ama bu benim sorunum değil, işin o kısmını Emma Peel düşünsün.)
 
Bu mesajlar yine aynı soruyu sormama neden oldu: Fil Uçuşu neden var? Akla gelen ilk ve basit cevap alt başlıkta kendini gösteriyor zaten: okuduklarımı, dinlediklerimi, izlediklerimi ve aklıma takılanları paylaşmak için var. (Paylaşmak deyince iki yönlü bir ilişki devreye giriyor. Oysa ben yazıyor ve sonra da kaçıyorum, gelen yorumlara cevap yazmıyorum. Bu noktada söylemeliyim ki, kendimi biraz kaba buluyorum.) Benim buradaki paylaşma ilişkimde önermek, çoğaltmak, dikkat çekmek gibi noktalar öne çıkıyor. Böyle de devam edecek.
 
Öğrencimin mesajının içten içe sevindiren bir yanı var; demek ki yazdıklarım bir kitaba, bir konuya dikkat çekmeye yarıyor, birkaç kişinin ilgisini çekiyor. Ama bir yandan da bunları düşünmenin rahatsız edici olduğunu söylemeliyim. Yazarken ve yaşarken kibir denilen o üstten bakan, parmak sallayan duruşun, yakınımdan-uzağımdan geçmesini istemem. Eşitlik ve denge. Fil Uçuşu, benzeri çoğu blogda farklı değil, hatta açıkçası çok daha çarpıcı bloglar var. Bu sadelikle yazmaya devam edeceğim. Lafı uzatmayayım: öğretmek için değil paylaşmak için yazıyorum.
 
Ayda yaklaşık 10-15 başlık yer alıyor Fil Uçuşu'nda. Bunlardan bir ya da iki tanesi Milliyet Kitap ve Milliyet Sanat için yazdıklarım oluyor. Bu konuyla ilgili bir not: Dergilerdeki yer ve kelime sınırı sorunu nedeniyle çıkarılan bölümler Fil Uçuşu'nda yer alıyor. Yani o yazıları buraya koyma nedenim, asıl hallerinin paylaşılmasını ve saklanmasını sağlamak.
 
Geçen bir ay, televizyondaki işte yeni bir sezonun başlaması telaşı ve seyahatlerle geçti. Ayrıca sol omuzdaki kas yırtığının bitmek bilmeyen ağrılarına, bir de sol bacak eklendi; yavaş yavaş eriyorum galiba. Yazmakla ilgili dert biraz da bunlardan kaynaklanıyordu. Ayrıca dar zamanlarda yaşayan biri olarak, bulabildiğim yazı aralıklarını çoğunlukla defterimle baş başa kalarak geçirdim. En önemlisi de bol bol okudum. Bu okumalarla ilgili listeleri yakında paylaşmayı düşünüyorum. (Hey gidi öykü hey, gürül gürül  çağlıyorsun; şakşakçılar sırf adı roman olduğu için bile beş para etmez kitapları alkışlamaya devam etsin!)
 
Bir soru!
 
Lafı uzatmadan uzun süre sonra gelen yazıyı bir soruyla bitireyim. Soru roman konusu açılınca aklıma geldi: Acaba sizler de kimi romanları okuyunca sırf sayfa sayısı fazla olsun, bu kalınlık etiket fiyatına (ve elbette alınacak teliflere) yansısın, okurlar bu tuğla gibi kitaptan etkilensinler diye şişirilmiş bölümlerle dolu oldukları hissine kapılır mısınız? Roman sanatının günlük yayın organlarının uzun süreli satışını sağlamak üzere tefrika edilmesi ve vakt-i zamanında belli kağıt kalınlıklarını talep eden ciltçilik sanatı aklıma geldi birden; nedense...)