21 Ekim 2012 Pazar

Milliyet Sanat Dergisi: Kırk yıllık bir yürüyüş!


Milliyet Sanat Dergisi kırk yılı geride bıraktı. Bir süredir dergide "Noktalı Virgül" adını verdiğim köşede yazıyorum. Aşağıdaki yazıyı da, bu köşede, derginin kırkıncı doğum günü için yazdım.

Şimdiki gibi mantar panoların satılmadığı o yıllarda, çalışma masasının karşısına köpük bir plaka asardık. Sıkıştırılmış köpüklerin raptiyelerle, iğnelerle delindikçe dağılıp dökülmeye başlamasına aldırmadan, hayatın izlerini sabitlerdik görüş alanımıza. Benimkinin sağ üst köşesinde bir kartpostal vardı; başımı her kaldırdığımda Marilyn Monroe oradan bana gülümserdi. Sol köşede Can Yücel’den bir şiir, hemen yanında haftalık ders programı, yabancı bir dergiden kesilmiş gitar resmi, bir-iki arkadaşın telefon numarası, büyüsüne inandığım kitaplardan daktiloya çektiğim kimi satırlar. Bütün bunlar ortadaki büyük alanın çevresine özenle yerleştirilmiş olurdu. O alanın sahibi belliydi; Milliyet Sanat Dergisi’nin armağanı; Türk Ressamları eki. Kuşe kağıda basılı, iki sayfaya yayılan bir tablonun arkasında ressamın biyografisiyle birlikte Kaya Özsezgin’in verdiği bilgiler vardı. O bilgileri özenle okur, defterime notlar alır, sonra da ay boyunca derslerden bunaldığım her anda, karşımdaki tablonun dünyasında kaybolurdum. Cemal Tollu’dan Nurullah Berk’e, Bedri Rahmi’den Nuri İyem’e, Abidin Dino’dan Avni Arbaş’a, Ferruh Başağa’dan Cihat Burak’a, kimi biliyorsam, derginin o küçük armağanı sayesinde öğrendim ben. Fikret Mualla’yı tanıdım, Fahrelnissa Zeid’i tanıdım. Bir tabloya bakarak öykü yazmayı öğrendim. Yıllar sonra Mehmet Günsür’ün hayranı olduğum öykülerini okurken, zihin perdemde bir Nedim Günsür tablosu oluşmasıyla farkına varmıştım, tablo niyetine panoma astığım o sayfaların anlamını. Ay bittiğinde, bir önceki tablo gider yerine yenisi gelirdi. Dört köşesinde raptiye deliği olan sayfaları bir dosyada özenle biriktirirdim. Yazık ki, bir taşınma sırasında kayboldu o dosya. O bilgilerden kimileri kaldı hafızamda, kimileri uçtu gitti. Ama o tablolara bakarak kurduğum hayaller taşınma dinlemeden, şehir değiştirme dinlemeden benimle geldi hep.

Kırk yıldır hayatımızda olan bir derginin, kişisel tarihimdeki yerini düşündüğümde, o tabloların kurdurduğu hayaller geldi ilk olarak aklıma. Bir kitabın, bir filmin ve elbette bir derginin, insan hayatını baştan sona değiştirmesini bekleyemezsiniz; böylesi cümleler şekerlenmiş tatlı etkisi bırakır damakta. Neredeyse yaşıt olduğum bu dergi de hayatımı toptan değiştirmedi elbette. Kimi zaman sevdim kimi zaman kızdım. Uzun uzun konuştum, sesli hırslı didiştim. Ama hep birlikte yürüdüm. Birlikte hayal kurdum. Zaten o hayallerden öte ne isterim ki!

Hayatımı toptan değiştirmedi ama her yıl bir iz bıraktı. Örneğin 1981 yılı. O yıl Milliyet Sanat’ın, Orhan Veli’nin Yaprak dergisinin tıpkıbasımını ek olarak vereceğini duyduğumdaki sevincimi gayet iyi hatırlıyorum. Dizelerle yaşadığım, bir şiirin izinde günler geçirdiğim yıllar. Okul kitaplarının dışına doğru attığım her adımla kendimi biraz daha özgür hissettiğim zamanlar. Nice kaynakta okuduğum bir derginin, Yaprak dergisinin okuru olmak, şiire arka kapıdan girmek hissini vermişti. Neyse ki, o ekler taşınmalara kurban gitmedi. Hala arada bir açar okurum.

Seksenler, ergenliğe geçişle birlikte kişisel kütüphanemin, özgür okuma alanımın oluştuğu yıllar. Çocukluktan gelme bir dergi okurluğu alışkanlığım var. Hazır çocukluk demişken, Milliyet Sanat’ı takip etmeye başlamamda, Milliyet Çocuk Dergisi’nin oynadığı önemli rolden de söz etmeliyim. Doğan Kardeş ile birlikte vazgeçilmezlerimdendi Milliyet Çocuk. Çizgi romanlarını, köşelerini, dizi yazılarını yutar gibi okurdum. Hatta derginin düzenlediği şiir yarışmasına katılmış ve dereceye değer görülmüştüm. (Yeri gelmişken, çuvaldızı kendimize batırıp Milliyet Çocuk’un ya da bir çocuk dergisinin okur yetiştirmede, okuma geleneği oluşturmada ne denli olduğunu, bu yolda geri adım atmanın ne çok şeyden vazgeçmek olduğunu hatırlatayım. Keşke yine çıksa, keşke yeni okurlarıyla yürümeye devam etse…)

Milliyet Çocuk Dergisi’ne giden şiirle başlayan süreç, Milliyet Sanat okurluğumda da devam etti. Milliyet Sanat’ın bir “Genç Şairler Antolojisi” çıkaracağını öğrenir öğrenmez başladım çalışmaya. Yazdım, yırttım, bir daha yazdım, çalıştım, çabaladım ve sonunda antoloji için bir şiir yolladım. Basıldı. Adımı derginin sayfalarında gördüm böylece. Başımın üstünde şiirden bir güneş, öylece yürür oldum Ankara sokaklarında.

Elbette sadece Milliyet Sanat değildi takip ettiğim. Varlık, Somut, Gösteri, Sanat Olayı, Yarın, Yeni Olgu ve daha niceleri. Öykü ve şiir basmayan Milliyet Sanat’ın bir farkı vardı bu bütünün içinde; kültür-sanat gündemini takip etmenin dinamiklerini, parmağını sallamayan ve öğrencileriyle pikniğe çıkmayı seven bir öğretmen gibi belletiyordu bana. Kimi zaman fazla düzenli, sınırlarını fazla kalın kalemle çizilmiş bulduğum da oluyordu. Biraz daha yüksek perdeden konuşmasını istiyordu delişmen gönlüm. Ama hemen ardından, hiç bilmediğim bir alanda, derginin zihin kovama kürek kürek attığı cümlelerle coşuyordum. Sanat hareketliliğinin şimdi olduğu gibi, hatta şimdiden daha da yoğun olarak İstanbul’da yaşandığı o yıllarda, Ankara’dan kafasını kaldırıp dağların arkasını görmek isteyen bir genç için o cümlelerin anlamı çok büyüktü. Derginin sayfalarını çevirerek konserlere, sergilere, tiyatrolara gidebilmek, bir yazarı daha yakından tanıyacak iki satırın okuru olabilmek, o Ankaralı için öylesine anlamlıydı ki!

Doğum günlerinde güzellemeler yapmak adettendir. Eksiği gediği konuşmamak anlamına gelmiyor bu. Konuşuluyor, konuşulacaktır. Bütün o konuşmalar, sayfalarında dolaşmayı seven okurun katkısıyla daha güzele götürecektir dergiyi. Bir hayatı tümüyle değiştirmeyecektir yine de, ama değdiği her hayatta iz bırakarak yürüyecektir.

Milliyet Sanat Dergisi bu sayısıyla kırk koca yılı geride bırakmış oluyor. Son iki yıldır ben de Noktalı Virgül adını verdiğim bu köşede yazıyorum. Bundan neredeyse kırk yıl önce Ankara’da Milliyet Çocuk Dergisi okuru olarak başladığım bir yolculuğun, bu durağındayım şimdi. Belki günün birinde başka bir durağa doğru yürürüm; bildiğim tek şey o yürüyüş sırasında yazarı olayım olmayayım, Milliyet Sanat Dergisi’nin sırt çantamda olacağı. O bildik dilekle bitireyim; nice yıllara!

Hiç yorum yok: