2 Mayıs 2012 Çarşamba

Alna kondurulan bir öpücük gibi…

Son zamanlarda çevremdekiler sıklıkla büyük şehrin gürültüsünden patırtısından bıktıklarını, uzaklara gitmek istediklerini söylüyorlar. Demek ki artık bunu duyacağım yaş kuşağına gelmişim. Anlatılan hayallerde, çokça karşıma çıkan bir sahne var: Otların arasına sırt üstü yatıp, uzun uzun gökyüzünü seyretmek. Tıpkı Patti Smith’in çocukluğundan gelen o büyülü görüntü gibi.

Büyülü görüntüler, beklenmedik imgeler hep John Fowles’un Yaratık/A Maggot romanındaki önsözü aklıma getirir. Bu önsözde, bir imgenin öylesi bir romana dönüşmesinin hikayesini anlatır Fowles. Beklenmedik bir imge, zihnin koridorlarına çarpa çarpa ilerler. Tıpkı Patti Smith’i, o gamsız çocukluk günlerinde sonsuz çayırların, uzun otların arasında gördüğü arkaik görünümlü, garip başlıklı insanların imgeleri gibi. Hayalperestler’dir onlar ve o imgeler zihninin ağına düştüğü anın sonrasında, Patti Smith de bir Hayalperest’tir.

Hayalperestler, Patti Smith’in yaklaşık yirmi yıl önce, yayıncı bir arkadaşının siparişiyle yazmaya başladığı ve 45.yaş gününde tamamladığı küçük bir anı kitap. Ne yalan söyleyeyim; yüksek edebiyat okurları için önereceğim bir kitap değil belki. Kurgunun, olay örgüsünün öne çıktığı metinler değil karşımızdakiler. Dilin içinde dönüp dolaştığımız, büyülü imgelerin rehberliğinde çocukluğun ve masumiyetin izini sürdüğümüz metinlerle kısa ama etkisi uzun süren bir okuma yolculuğuna çıkıyoruz. Kısacası samimi ve su gibi akan bir metnin peşinde koşanlar için, hayatın bunaltıcı sisinden uzakta yarım saat geçirmek isteyenler için kaçırılmayacak fırsat. Anahtar kelimenin ‘samimiyet’ olduğuna inanıyorum. Bu samimiyet hissi daha önsözün satırlarında ilerlerken geçiyor okura. Kitabın ilk kopyasını verdiği babası, ölümüne yakın bir zamanda, “İyi bir yazarsın,” der Patti Smith’e, sonra da bir kahve yapar kızına. Patti Smith bu olayı, “Bu babamdan hayatı boyunca aldığım böylesi tek övgüdür,” diye not düşer kitabının önsözüne.

“Çocuk aklı, alna kondurulan öpücük gibidir; kabule açık., ama ilgisiz. Katlı doğum günü pastasının üzerindeki balerin gibi döner durur; hem zehirli, hem tatlı...”

Okumak büyülü anlarla dolu bir yolculuk. Kimi zaman okurun karşısına öyle iki satır çıkar ki, bir anda pamuklara sarıp çocukluğuna kadar götürür. İşte Patti Smith, Hayalperestler’de böylesi bir sıfır noktasından hareketle, samimi ve sakin bir anlatının izini sürüyor ve sonuçta sadece bir çocukluk güzellemesi yapmaktan öteye geçip, bir dönemin Amerika kırsalında yaşamanın resmini çiziyor. Üstelik bunu okurun gözüne sokmadan, taraf olmasını beklemeden yapıyor. Anlatısını kurarken Mark Twain’den Jack London’a, Truman Capote’den Katherine Mansfeild’e uzanan kalemlerin coğrafyasında nefes alıp verdiğini hissettiriyor çoğu zaman. Sadece Beat dönemine ait bir duygu aktarımına değil, Rimbaud’dan el almış bir Fransız şiiriyle akrabalığına da yaslıyor sırtını. Ama sonuçta kendisine ait düşünceler ırmağının, adresi belli bir kaynaktan akmadığını da gösterebiliyor.

Kısa süre önce Türkiye’de de yayımlanan Çoluk Çocuk isimli otobiyografik anlatısını okuyanlar için sürpriz değil elbette böyle bir kitap. Çoluk Çocuk, dünyada da büyük bir ilgiyle karşılanmış, 2010’un en iyi kitapları arasında sayılmış, çoksatanlar listelerinde uzun süre yer almış ve 2010 National Book Award ile taçlandırılmıştı. Otobiyografik bir metinde en zor yakalanacak nokta, yani samimiyet, orada da Patti Smith anlatısının öne çıkan özelliğiydi. Aslında efsanevi rock albümü Horses’tan bu yana Smith’i takip edenler için şaşılacak bir durum değil bu. Rock tarihinin en entelektüel ve aktivist isimlerinden biri olan, piyasa koşullarının dümen suyunda ilerlemeyi reddedip kendi algısını çoğaltmayı başaran özel bir müzisyen Patti Smith. Bu kararlılığını yayımladığı çok sayıda kitapta, küçük anlatısı Hayalperestler’de ve çok konuşulan otobiyografisi Çoluk Çocuk’ta görmek de şaşırtıcı değil elbette. Üstelik karşımızda, yazmaya heves etmiş bir müzisyen değil, Arthur Rimbaud ve William Blake üstüne dersler vermiş bir edebiyat insanı var.

Hayalperestler’in kalıcı etkisinde, iyi çevirisinin de rolü var. Emre Ülgen Dal, Smith’in imgeler dünyasını eksiksiz aktarmayı başarmış. Domingo Yayınlarının özenli baskısıyla, kalın kapaklı, şömizli cildiyle, fotoğraflarla ve illüstrasyonlarla zengin bir kitap var elimizde.

Küçük bir öneride bulunayım; kitabın ilk sayfasında Patti Smith’in kareli bir kağıda, hafif sağa eğik özenli el yazısıyla yazdığı Hayalperestler metnini incelemeyi unutmayın.

Ne de olsa el yazıları çok şey anlatır insana…

6 yorum:

Adsız dedi ki...

coluk cocuk hayatımda okudugum en degerli kitaplardan biri oldu.Samimiyet ve acı gercekler.Cok can yakıcı bi okadar samimi ve gercek.Patti Smith'i tanıdıgıma cok sevinmistim.Hayalperesti okumak icin sabırsızlanıyorum..

Adsız dedi ki...

Coluk Cocuk o donemin muzik yasantisiyla ilgili saglam bir kaynak olma ozelligini tasiyor,Patti Smith'in hayatindan kesitler okumak oldukca ilgi cekici.Farkli bir ask hikayesi,hayallerin pesinden kosan insanlar..korkusuzlar,mucadeleciler

giz dedi ki...

Küçükken anahtarlarımı sıklıkla kaybederdim. Aksi gibi annem de böyle günlerde hiç evde olmazdı. Okuldan gelip kapıda kalınca, merdivenlere oturup kitap okurdum. Işığın sürekli sönmesi ve her seferinde yerimden kalkıp düğmeye basmak artık bir işkence haline geldiğinde, bırakırdım okumayı.

Büyüdüm. Artık annemin anahtarları uymuyor kapımın kilidine. Dışarıda kalınca oturmuyorum merdivenlere.

Bazen, bir okur olarak, kapının dışında kalıyormuşum gibi hissediyorum. Böyle zamanlarda hep eskileri eşeliyorum ama o hemencecik sönüveren ışık beni yine çileden çıkartıyor. Her ne kadar yazarlarına sadık ve tutkulu bir okur olsam da, o kapıyı ancak yeni bir solukla açabileceğimi biliyorum. Bu yüzden, bu sıkışıklıkta, "senin de zamanın değilmiş" diyerek birçok hikayeyi yarıda bırakıyorum.

Ama biri gelip o kapıyı açıyor nihayetinde. Bitmeyecekmiş gibi gelen o sancılar geçiyor. O zaman sadakat bahçenden bir yeri de o biri'ne veriyorsun böylelikle.

Evcilik oynadığım yaşlarda, annemin ve babamın peşine takılıp gittiğim diskolarda, disko topunun ışıklarını yakalamaya çalışırken kazınmıştı sesi hafızama; Siyah Kuzu Kız'ın.. Sonra ne zaman ki ben kapının dışında kaldım, o zaman gelip anahtarı kilide taktı ve beni kurtardı "Çoluk Çocuk" ile.

Şimdi ne mutluyum ki bahçemdeki bir ağaç meyve vermiş. Demek ki bahar gelmiş. Demek ki "Hayalperestler" kapıma kadar gelmiş...

Yekta Kopan dedi ki...

>giz'e cevap: yorum yazınız başlı başına bir okuma metni olmuş, elinize sağlık...

giz dedi ki...

teşekkür ederim, çok mutlu oldum.

KTF dedi ki...

yekta abi kusura bakma ama senin yazından daha çok giz'in yazısı hoşuma gitti .) büyük ayıbım ne zamandır blogun olduğunu görmemiştim yavaş yavaş hepsini okuyacağım .) SÜPERSİN