24 Mayıs 2012 Perşembe

Cannes 2012 Notları. Bölüm 4: "Ben sizin sesinizim..."

Festival zamanı geldiğinde, apar topar hazırlık başladığında, "Sakın yoruluyoruz demeyin, vallahi çok şanslınız," diyenlerin sayısı arttığında, dostum Emrah Kolukısa ile birbirimize bakar güleriz. Elbette orada olmak güzeldir. Ancak bir de işin dışarıdan görünmeyen, sadece orada haber yapmanın zorluğunu bilenlerin anlayacağı yönü vardır. Bir gün Cannes Film Festivallerinde yaşadıklarımızı yazmayı düşünüyoruz Emrah'la, eminim Türkiye'de kültür-sanat haberciliği yapmaya çalışmanın da bir hikayesi olacaktır bu metin.

Ama festival günlerinden geriye, o zorlu anların, saatlerce yürünen yolların, sağanak yağmurların,ağır yayın teçhizatlarının, basın odasında ya da Türk standında sandalye tepelerinde dinlenmeye çalışılan dakikaların ve türlü zorluğun değil, aşağıdaki gibi beklenmedik karşılaşmaların mutluluklarının fotoğrafları kalır.


Emrah Kolukısa, Nanni Moretti ve ben

İkimizin de sevdiği bir sinemacı ve bu yılın Jüri Başkanı olan Nanni Moretti ile fotoğraf çektirebilmenin mutluluğu yüzümüzden okunuyor. Böyle ayaküstü bir fotoğrafın üstüne, "Nanni Moretti Türk sinemasını çok merak ettiğini söyledi!" başlığını atan, asparagas habercilerin kulağı çınlasın. Biz öyle bir şey demeyeceğiz elbette. İşin doğrusu, başkanı yolda gördük ve -tıpkı Haneke ile olduğu gibi- apar topar bir fotoğraf çektirdik sadece.

Ama bu yıl, farklı bir gece de yaşadık Cannes'da. Özel bir davet sayesinde, çok sayıda Hollywood yıldızının, önemli sinemacının ve pek ilgimizi çekmese de sosyetik simanın olduğu bir ortamda yer aldık. Bu davetin ayrıntılarını Emrah, ntvmsnbc için kaleme aldığı Cannes notlarında çok güzel yazdı, o yüzden ben tekrar etmeyeceğim. Merak eden "De Niro geçsin, ben beklerim" başlıklı yazıyı okuyabilir.

Ben davet salonundan bir iki detayı paylaşacağım sadece. Böyle davetlerde, sanıldığı gibi, Hollywood yıldızlarıyla samimi falan olunmuyor. En fazlası ayaküstü bir sohbet gerçekleştirebilirsiniz. O da şansınız varsa. Ama elbette sağınıza döndüğünüzde Robert De Niro'yu, solunuza baktığınızda Jeremy Irons'ı görmek, tuvalete giderken Karolina Kurkowa'dan yol istemek, Gerard Butler ile Adrian Brody'nin kahkahalarına kulak kabartmak ilginç.

Paritinin benim için heyecan verici birkaç ismi vardı; örneğin David Cronenberg. Bütün filmografisini bildiğim, bir-ikisi hariç çoğu filmini beğendiğim yönetmene bu duygularımı kısaca söyleme şansım oldu. Benzer bir kısa sohbet de Terry Gilliam ile oldu. Kendisiyle geçen yıl İstanbul'da röportaj yapmıştım, bunu hatırlatınca yüzü güldü Gilliam'ın. Ama bana kalırsa sadece hatırlamış gibi yaptı. Yanımda şu fotoğraf olsaydı gösterirdim belki.

Terry Gilliam ve ben

Neyse...

Benim için gecenin asıl sürprizi, Ewan McGregor ile aynı ortamda bulunmaktı. Yıllarca çok sayıda filmde seslendirmesini yaptığım, duruşunu ve oyunculuğunu çok beğendiğim biri ne de olsa... Bir ara yakın mesafede oluşumuzun cesaretiyle, sosyal çekingenliğimi bir kenara attım ve yanına gidip bu duygularımı paylaştım McGregor ile. Türkiye'de kendisini benim seslendirdiğimi duyunca çok şaşırdı, hangi filmde konuştuğumu sordu. "Star Wars serisi," dedim. Hemen olağanüstü sadelik ve kibarlıktaki karısı Eve Mavrakis'i çağırdı yanına ve durumu anlattı. Karısı daha da eğlenceli bir tepki verdi ve kısa bir gösteri yaptırdı bize; ben ayaküstü Ewan McGregor'u -Türkçe olarak- seslendirdim. Baktım karısı fotoğrafımızı çekiyor, ben de cesaretlendim ve aşağıdaki fotoğrafı çektirdik.

Ewan McGregor ve ben

Cannes Film Festivali'nden geriye böyle fotoğraflar kalıyor. Ama Emrah ve benim hafızalarımızda çok daha fazlası var. Özellikle de izleyebildiğimiz-izleyemediğimiz filmler.

Yaşanan sıkıntılara gelince... Dedim ya, o yazı zamanını bekler.

20 Mayıs 2012 Pazar

Cannes 2012 Notları. Bölüm 3: Haneke ile karşılaşmak...


Bu fotoğrafla ilgili söyleyecek fazla bir söz yok. Beklenmedik bir anda Haneke ile karşılaşmanın heyecanı yüzümden okunuyor zaten. Kırıla döküle bir fotoğraf çektirme isteğini söylemek ve ardından cep telefonu ile hızlıca çekilen fotoğraf. Cüneyt Cebenoyan'la konuştuk sonrasında; insan o sakin ve mesafeli duruşunu nasıl da bir anda kaybediyor, dedik. Gerçekten de öyle... Ama ne yaparsınız, eğer sükunetinizi kaybetmenize neden olan kişi Haneke ise buna değer. Bütün filmleriyle bana yeni kapılar açmayı başarmış bir yönetmen. Her filminden sonra bende bir kez daha Thomas Bernhard okuma isteği uyandıran bir adam.

Onun adı Haneke. Yolda karşılaştık, bu fotoğrafı çektik, sonra da herkes kendi yoluna yürüdü. Ama benim aklım onun yolunda kaldı...

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Cannes 2012 Notları. Bölüm 2: "Osman Pepe nerede?"

18 Mayıs, bizim için Cannes'da Fatih Akın günüydü. Sabah erken bir saatte, Grand Hotel'in bahçesinde buluştuk röportaj için. Oktay Taşkın kamerayı hazırlarken Cannes bize ilk oyununu oynadı. Bir gün önce, Nuri Bilge Ceylan röportajı sırasında keskinliğiyle görüntüyü etkileyen ve bir yandan da bizi terleten güneş, bir anda bulutların arasına saklandı. O da yetmiyormuş gibi, beş dakika içinde yağmur başladı. Apar topar seti bir başka köşeye taşıdık.

Fatih Akin'la en son İstanbul'da "Soul Kitchen" filminin gösterimi sırasında görüşmüştük. Tanıdığım en komplekssiz, içten, olduğu gibi davranmaktan baska düşüncesi olmayan adamlardandır. Özlemişiz birbirimizi, sarıldık ve ayak üstü kısa bir sohbetten sonra roportaja geçtik.


Fatih, belgesel filmi "Cenetteki Çöplük"ün gösterimi nedeniyle Cannes'da. "Yaşamın Kıyısında"nın çekimleri sırasında yüzleştiği bir sorunun peşine düşerek çektiği bir belgesel bu. Çamburnu'nda yaşanan çevre sorunu, kısa sürede Fatih'in hem doğayla, hem insanla, hem de devlet makinesinin çarklarındaki gıcırtılı sesle hesaplaşmasına neden olmuş. Röportajın tamamı Gece Gündüz programında olacağı için buraya sadece kısa notlar düşüyorum ama onemli bır nokta var Fatih'in söylediklerinde. Hamburg'da yaşayan ve bir sorunun yetkililere iletildiğinde ilgi göreceğine inanan Fatih, belgeselini çekerken bır yandan da devletin kapısını çalmış. Zamanın Çevre Bakanı Osman Pepe, "Sen bu işlere kafanı takma, git uslu uslu filmlerini çek," demiş Fatih'e. "Ben de öyle yaptım, bu saçmalığın belgeselini çektim. Filmim burada, ben buradayım, Çamburnu halkı burada ama Osman Pepe nerede bilmiyorum," diyor Fatih.

Kişisel düşüncemi not edeyim: Osman Pepe, çevre katliamlarıyla, faili meçhul orman yangınlarıyla, ormanlık alanların peşkeş çekildiği imzalarla, bir sanayicinin bile söylemeden düşüneceği tarzda açıklamalarıyla insanlık tarihine yazılacağı günü bekliyor. Öyledir herhalde.

Bir de sürprizi vardı Fatih'in. Çamburnu Belediye Başkanı Hüseyin Alioğlu'nu ve yörenin amatör fotoğrafçısıyken filmin ortak görüntü yönetmeni olan Bünyamin Seyrekbasan'ı da yanında getirmişti. Fatih'in belgesel çekimleri sırasında tanıştığı ve görüntü yönetmenliğini bileğinin hakkıyla alan Bünyamin, o kısa sürede NTV ekibinin de bir parçası oldu. Röportajı yapmaya başlamadan önce, Oktay'ın Bünyamin'e reflektör tutturduğunu görünce, bayağı bir güldük Emrah, Fatih ve ben.

Belediye Başkanı ve Bünyamin Bey de hem çevre sorunu, hem de belgeselin çekim süreci konusunda değerli bilgiler verdiler Gece Gündüz için. Belgeselle ilgili son not: "Cenneteki Çöplük" dileriz Türkiye'deki bütün festivalleri dolaşır ve çok sayıda izleyiciye ulaşır. Fatih de bunu çok istedigini özellikle belirtti.

Günün devamında, bizi en çok zorlayan, çekilen görüntülerin 3G teknolojisiyle sorunuza aktarılması oldu. Bu teknolojide hala görüntü kirliliği, dijital kırılma gibi sorunlar yoğun. Çekimi yaparken, bu sorunları en aza indirecek ışığı falan düşünmeniz gerekiyor hep. Karmaşık işler, beni aşar. Böyle demesi kolay, ama 3G aletinin ekranına bakarak geçirdiğimiz dakikalar hiçbirimizi aşmadı da, açmadı da... Bu bölüm Oktay'ın en çok yorulduğu bölüm. Tabii o uğraşma sırasında öğlen yemeği yine unutuldu. Zaten bizim için, Cannes demek, günde bir öğün yemek demek.

Günle ilgili başka notlar da var. Özellikle festivalin dikkat çekici yarisma filmleri programı, diğer özel gösterimler ve galalar. Ama madem Fatih'le başladık, Fatih'le bitirelim. Gece herkesin davetiye bulmak için birbirini yediği bir davet vardı. Festival Köyünde yan yana olan Alman ve Türk standlarının mekanlarını birleştirdiği ve ev sahipliğini Fatih Akın'ın yaptığı, DJ setinin başında da "Soul Kitchen" filminden tanıdığımız Adam'ın olduğu parti. Her iki ülkenin ekipleri de muhteşem bır ev sahipliği örnegi gösterdiler. Fatih, gece boyunca Trabzon'dan gelen konuklarını bir an olsun yalniz bırakmadı. (Bu özellikle dikkat çekici ve etkileyici bir nokta; harikasın Fatih.) Adam, türler arasında özgürce dolaştı. Hip hop'tan 80'lere geniş bır yelpaze vardı ama gecenin etkileyici karesi Türk, Alman ve dünyanın dört bir yanından gelme sinemacıların hep birlikte halay çektiği bölümdü. Deyim yerindeyse, hep birlikte kaptırdık gitti.

Gece daha uzun sürebilirdi ama malum otel oldukça uzak. Otel yolunda tamizde uyuklamaya başlamıştık bile. Zaten Cannes dediğin, filmlerden, uzun yürüyüşlerden, yorgunluktan, az yemekten, uykusuzluktan mürekkep bır festival degil mi?

18 Mayıs 2012 Cuma

Cannes 2012 Notları

65.Cannes Film Festivali için yollara düştük yine... Emrah Kolukısa, Oktay Taşkın ve ben festivalin, ayak tabanlarını kızartan temposuna alışkınız aslında ama ne yalan söyleyeyim, her yıl yeni bir engelli koşu yapmamız gerekiyor. Yine kalabalık, yine haber yetiştirmenin türlü zorluğu, yine gün boyu dayanmak gereken bir tempo. Söylendiğim sanılmasın, elbette Cannes'da olmak ve bu önemli etkinliği yerinde takip etmek değerli ve zor bulunur bir nimet.

Cannes'daki ilk günümüzde, ilk işimiz Carosso D'Or ödülünü alan Nuri Bilge Ceylan'la röportaj yapmaktı. Zeynep Özbatur Atakan'ın tartışılmaz organizasyon yeteneğiyle, sorunsuz bir buluşma oldu. Nuri Bilge Ceylan'la Cannes'da buluşmak, kucaklaşmak ayrı bir mutluluk. Keskin bir güneşin altında, gözlerimizi kısarak, biraz da terleyerek yaptık röportajımızı. Ödülün kendisi için değerinden, bu yıl ilgisini çeken filmlere uzun bir konuşma oldu. İlgilenenler için söyleyeyim, en çok merak ettiği film Reygadas'ın filmiymiş. Konuştuğumuz konulardan biri de Türk filmlerinin salon sorunuydu. Bu durumu ticaretin kaçınılmaz bir sonucu olarak gördüğünü vurgulayan Ceylan, internet ortamının bu sorunun çıkışı için önemli olduğunu vurguladı. (Konuşmanın tamamı Gece Gündüz programında ve sonrasında da ntvmsnbc'de olacak.

İlk günün Emrah ve benim için sürprizi bu yılın jüri başkanı Nanni Moretti ile ayak üstü tanışmak ve fotograf çektirmek oldu. Bu fotografı da ntvmsnbc sayfalarında görebileceksiniz. Günü geceye bağlamadan Nuri Bilge Ceylan'ın ödül törenine katıldık elbette. Tümüyle dolu salonun Ceylan'ı içtenlikle alkışlaması ve bu gerçekleşirken kimsenin kıyafete bakmaması güzeldi. Nuri Bilge Ceylan, şık bir takım elbise giymişti ama elbette Hıncal Uluç görse bu kıyafeti de beğenmezdi. Gülüp geçeceğimiz bir not olsun bu da...

Ödül töreninden sonra Michel Gondry imzalı "We And I" filminin gösterimi vardı. Filmin oyuncularıyla sahneye çıkan Gondry, farklı kültürlerde "iki hafta kaç gündür" karmaşası üstüne yaptığı konuşmayla salonu kahkahaya boğdu. Gerçekten de iki hafta on dört gün müdür, on beş gün mü?

Gecenin sonu Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre'nin evsahipliğindeki Türk standında oldu. Barda Rıza Sönmez konukları bir an "susuz" bırakmadı. Kutluğ Ataman'dan Özgü Namal'a, Azize Tan'dan Vecdi Sayar'a, Cüneyt Cebenoyan'dan Esin Küçüktepepınar'a tüm festival tayfası Selim Atakan'ın okyanusundan yükselen sedalara ve Gülçin Santırcıoğlu'nun etkileyici vokaline eşlik etti.

Bu notları işte o eğlenceli dakikaların ardından, otelin internet bağlantısı hızına sığınıp, yaklaşık yirmi saat süren bir calışma gunünün ardından yazıyorum. Fotoğraflar daha sonra gelecek. Bir not daha; Devamlılık Hatası blogunun takipçilerinin yakından tanıdığı dostum Emrah Kolukısa, festival boyunca özel notlarını ve içeriden haberlerini ntvmsnbc.com adresinde paylaşacak.

Hava sıcak. Yarışma filmleri heyecan verici. Cannes Film Festivali tüm hızıyla sürüyor. Elim değdikçe yeni notlar paylaşmak dileğiyle...

15 Mayıs 2012 Salı

Amy Winehouse, Selah Sue ve Valerie

Amy Winehouse, The Zutons'un keskin ritmli, enerjik Valerie'sini almış, hüzünlü bir yürüyüşe eşlik edecek bir şarkıya dönüştürmüştü. Üstelik bunu yaparken The Zutons yorumundaki saksafon tınılarını da, kendi vokalindeki iniş çıkışlara yüklemişti. Amy'i ve sesindeki o çok enstrümanlılık halini özleyenler, arada dinliyorlardır elbette.

Amy'nin Valerie'sine bir saygı duruşu Selah Sue'dan geliyor. Selah Sue, yeni albümünü beklediğim, ne yapacağını merak ettiğim bir ses. Babylon'da verdiği konser etkileyiciydi. O gece Babylon’da herkesin sırt çantasına enerji ve samimiyet koyup diyardan diyara savrulduğu bir geceydi. Çünkü Selah Sue dinlemek, Belçika’nın kuzey rüzgarlarıyla üşümüş sokaklarından Jamaica’da yalınayak top koşturulan bir plaja ışınlanmak gibi. Şarkılarıyla kaçak dövüşmeden terini akıtan 23 yaşında bir müzisyenin,  ışıltılı yolculuğuna daha ilk adımlarında tanıklık etmek hepimize iyi gelmişti. Birasıyla meşhur Löwen adını duyduğumuzda artık bir de Selah Sue diyeceğiz.

Selah Sue'ya, Amy Winehouse'a ve Valerie'ye selam olsun.

13 Mayıs 2012 Pazar

O esnada başka bir yerde...

...Özdemir Asaf, yuvarlanıp giden bir "r" harfinin arkasından bakıp sigarasını tellendirmektedir.

Özdemir Asaf
(11 Haziran 1923 - 28 Ocak 1981)

Noktasız

Biri gelir sorarsa
Sana beni sorarsa
Gitti der misin
Gittiğimi söyler misin
Gidiyorum ben sana
Benimle gider misin

“Hayat çok patetik!”

Şiddet dolu bir dünyada büyüyen, suç tuğlalarından oluşan bir duvarla kuşatılmış bir yaşam sürmeye mahkum edilen bir çocuk, nasıl bir içses geliştirir, nasıl bir hayal dünyasında nefes alır?

1973 doğumlu, Meksikalı yazar Juan Pablo Villalobos’un ilk romanı “Tavşan Deliğinde Fiesta”, okurlarını işte bu içsesle tanıştırıyor. İngilizce, Almanca, İtalyanca, Fransızca ve Portekizce başta olmak üzere birçok dile çevrilen bu kısa roman, 2011 Guardian en iyi ilk kitap ödülü finalistleri arasında yer almış.


Villalobos'un kahramanı Meksika'nın en büyük uyuşturucu tacirlerinden birinin oğlu Tochtli. Bütün hikayeyi onun ağzından dinliyoruz. Her an tehlikenin, rakip çetelerden gelecek saldırının, polis-jandarma tehdidinin ve benzeri belanın ortasında, izole edilmiş bir evde geçiyor Tochtli’nin yaşamı. Ev dediysek, yirmi dört saat silahla korunan, dikenli tellerle çevrelenmiş, lazer ışınlı alarm sistemiyle güçlendirilmiş, dev bahçesinin içinde ve ıssızlığın ortasında bir saray. Tochtli, bu zorunlu yalnızlığın içinde iki elin parmaklarıyla sınırlanabilecek sayıda insan tanıyor. Bunlardan da iki ya da üçü ile yakın teması var. Tochtli’nin asıl dünyası zihninin içinde. Bu dünyada sınırlar yok, yakın coğrafyaların çok ötesine gidilebiliyor, zaman içinde yolculuk yapılabiliyor, yeni kimlikler edinilebiliyor, insanlıkla en sahici kelimeler üstünden hesaplaşma yaşanabiliyor.

Son yılların edebiyatında, birinci tekil şahıs anlatısını bir çocuğun dilinden kuran romanlar denilince aklıma gelen ilk kitap, Mark Haddon’un mükemmel çalışması “The Curious Incident of the Dog in the Night-Time”. Esrarengiz bir cinayeti aydınlatmaya çalışan 15 yaşındaki Christopher John Francis Boone’un ağzından yazılan roman “Süper İyi Günler” adıyla Türkçeye de çevrildi. Haddon’un mahareti, otistik Christopher’ın dilini ve bütün algı dünyasını büyük bir gerçeklikle kurmuş olması.

Benzer bir kitap yakın zamanda Türkçede yayımlanan Niccolo Ammaniti imzalı “Sen ve Ben”. Roma’nın varlıklı bir bölgesinde yaşayan on dört yaşındaki Lorenzo’nun ben-anlatıcı olarak karşımıza çıktığı romanda, Ammaniti bir mizantropun, bir insankaçkını’nın hikayesini aktarıyor okurlarına. Üstelik, heyecan verici bir olay örgüsünü, duygusal aşırılıklara izin vermeyen bir sakinlikte ilerleterek. Mark Haddon’un romanı kadar hayranlık uyandıracak bir anlatı değil Ammaniti’ninki, ancak yine de benzer kitaplar arşivinde bulunmasında fayda var.

“Tavşan Deliğinde Fiesta”, böylesi bir arşivin, en değerli parçalarından olacağını ilk sayfalarında fısıldıyor okura. Kitabın arka kapak yazısında “Bu kısa ama çarpıcı roman, karakterlerini Meksika başta olmak üzere Latin Amerika ülkelerinde gittikçe yaygınlaşan uyuşturucu tacirlerinin ve yolsuzluk hikâyelerinin anlatıldığı popüler tür narkoedebiyat’tan ödünç alıyor.,” deniyor. Ama romanın başarısını, türler arasındaki geçişkenliği ustalıkla sağlamasıyla sınırlı tutmak hata olur. Japon imparatorlarından Fransa krallarına uzanan bir düşünsel süreçte, okurun gözüne sokmadan, iktidar ve insan kavramları üstüne zihin jimnastiği yapmamıza izin veriyor Tochtli’nin anlatısı. Kara paranın satın aldığı entelektüel zihinler, çokuluslu şirketlerin ticari oyunları, üçüncü dünya ülkelerinin suça beşiklik eden coğrafyaya dönüşmesi, kıta Avrupa’sının ikiyüzlü insanlık ve demokrasi anlayışı üstüne, sanki hiç bunları konuşmuyormuş gibi davranıp, sanki çevresinden dolanıyor gibi yapıp akılda kalıcı tespitlerde bulunuyor Tochtli; ya da bir kendini bir samuray olarak konumlandırdığı anlardaki adıyla Usagi. Dünyanın her köşesinden gelen şapkaların bulunduğu devasa bir şapka koleksiyonu bile, farklı zihinlerin, farklı dünya algılarının içine girip çıkmamıza yardım eden bir düşünsel metin sunuyor bize.


Üç bölümlük kısa romanın, bölüm içi tempoları da ustalıkla kotarılmış. Özellikle ikinci ve üçüncü bölümlerin sonlarında okur, Tochtli’yle aynı platformda yürümeye başlıyor. Hayatta en çok istediği şey bir Liberyalı cüce suaygırına sahip olmak olan, yatmadan önce mutlaka sözlük okuyan, çevresiyle ve kendisiyle bitmeyen bir hesaplaşmanın içinde ilerleyen ver bütün bu erkek egemen yapının içinde “büyümeye” çalışan Tochtli’nin dünyasında rahatlıkla girebilmemizde en önemli etken Çiğdem Öztürk’ün mahir çevirisi. Öztürk, eksiltilmiş anlatımlardan çocuk diline, kafa karışıklığından argoya bütün anlatı alanlarını ustalıkla dilimize aktarmayı başarmış.

Tochtli’nin şapkadan tavşan çıkarır gibi sözlükten çıkarıp düşünce dünyasına kattığı kelimeyle söylersek “Hayat çok patetik!” Tavşan Deliğinde Fiesta, kısa ama etkisi uzun sürecek bir anlatı olarak kitaplıklarımızda yer almayı hak ediyor.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Dava, bir kez daha, sonuçlanamadı!

Fil Uçuşu, haber takibine devam ediyor. Duyan daha iyi duysun, duymayan kalmasın diye...

Olaylar aynen şöyle gelişiyor:

Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği rapora dayandırılarak William Burroughs'un yazdığı, Süha Sertabiboğlu tarafından dilimize çevrilen ve Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan Yumuşak Makine adlı kitabın altıncı duruşması ve Chuck Palahniuk'un yazdığı ve Funda Uncu'nun Türkçeye çevirdiği, Ayrıntı Yayınları tarafından basılan Ölüm Pornosu isimli kitabın dördüncü duruşması, 8 Mayıs 2012 günü saat 10.00'da Çağlayan Adliyesi 2. Asliye Ceza Mahkemesi duruşma salonunda arka arkaya görüldü.

13 Mart 2012 Salı günü saat 09.30'da aynı mahkemede görülen bir önceki duruşmada "Yumuşak Makine"nin İstanbul Üniversitesi Batı Dilleri ve Edebiyatları Bölümünden iki bilirkişiye gönderildiği ve bilirkişiler tarafından raporun hazırlandığı, ancak ardından gönderilen ceza hukuku bilirkişisinden rapor beklendiği kaydedilmişti. Bugün görülen duruşmada ise ceza hukuku bilirkişisinden hâlâ bir cevap gelmediği, hatta bilirkişinin hakimin “telefonlarına cevap vermediği” belirtildi.

Bunun üzerine söz alan İrfan Sancı, “Yasaya göre edebi eserler müstehcenlik suçlamasıyla yargılanamaz; bu kitabın yargılandığı yasa zaten edebi eserleri suçlamalardan muaf tutar. Buna rağmen siz hâlâ bu kitabı Muzır Kurulun verdiği rapora dayanarak yargılıyorsunuz ve kitabın edebi eser olup olmadığını incelemek için bilirkişi arıyorsunuz. Diyelim ki rapor olumsuz çıktı ve mahkemenin seçtiği bilirkişiler Yumuşak Makine’nin edebi olmadığına karar verdi. Bu durumda bu kitap edebi eser olmaktan çıkacak mı? Tüm dünyada bunu akıl eden bir biz miyiz?” dedi. Hakim İrfan Sancı’ya “Siz kitabın edebi olup olmadığına toplumun karar vermesi gerektiğini mi söylüyorsunuz?” diye cevap verdi. İrfan Sancı “Tabii ki öyle olmalı,” deyince hakim “O zaman İngiliz ya da Batı Edebiyatı kürsüleri ne için var?” dedi. Edebiyat kürsülerinin yargılanan kitapların edebi olup olmadığına karar vermek için kurulmadığı sanık İrfan Sancı tarafından belirtildikten sonra, mahkemenin bilirkişilerden gerekli raporları bir an önce alması ve uzayan duruşmaların artık son bulması talep edildi. Dava, bir kez daha, bilirkişi raporu beklendiği için 5 Temmuz 2012 tarihine ertelendi.

Ölüm Pornosu isimli kitap içinse, bir önceki duruşmada hâlâ bir bilirkişi bulunamadığı, mahkemenin Boğaziçi Üniversitesinin ilgili bölümlerinden bu konuda cevap beklediği bildirilmişti. Yumuşak Makine davasının ardından görülen Ölüm Pornosu davasında da kitabın bilirkişilere gönderildiği ve karar için raporun beklendiği belirtildi.

İki dava da, yine bilirkişi raporları beklendiği için ertelendi. 5 Temmuz 2012 tarihinde saat 09.30’da önce "Yumuşak Makine"nin yedinci duruşması ve ardından "Ölüm Pornosu"nun beşinci duruşması görülecek.

8 Mayıs 2012 Salı

RHCP ve rakamlar

Red Hot Chilli Peppers Türkiye konseri duyurulduğu gün 8 saat boyunca twitterda dünya listelerinde trending topic kalmayı başardı ve satışa çıktığının ilk 1 saatinde 10.000 bileti tükendi.


Konuya biraz rakamlar üstünden bakalım: RHCP için, stadyum konserlerini saymazsak, Türkiye’de gerçekleşen açık hava konserleri için kurulan en büyük sahne kurulacak. Sahne kurulumu ve alan düzeni ile alanın toplam kapasitesi 40.000’e çıkarılacak. Beni ilk 10.000 bilet üstünden yapılan demografik olarak Türkiye’deki katılımcı dağılımı ilgilendirdi. Ne de olsa RHCP, 29 yıllık bir grup ve dinleyicilerinin ağırlıklı olarak 40’lı yaşlarda olmasını bekliyor insan. %20 18 – 24 yaş, %20 25-34 yaş, %4 13-17 yaş gibi bir dağılım var. Yani ağırlık eski tüfek dinleyicilerde, Blood Sugar Sex Magik ve Californication dinleyicilerinde olacak gibi. Bilet satışında İstanbul, Ankara, İzmir, Eskişehir, Antalya, Bursa, Adana sırasıyla en çok aktif şehirler arasında yer alıyormuş ve satışın %20’si ABD, İngiltere, Fransa, İtalya, Çin, Birleşik Arap Emirlikleri ve Hollanda üstünden gerçekleşmiş. Bu son bilgi özellikle önemli. Uzun yıllardır uluslar arası turne rotasında bir durak olması arzulanan Türkiye-İstanbul bu isteğine ulaşmaya başladı. Artık İstanbul’daki konserler de yurtdışından izleyici çekmeye başladı.

Chuck Palahniuk: Buharlaşan bir inek!

Bir Chuck Palahniuk söyleşisi. citysearch.com’dan Çağkan Sayın aracılığıyla Fil Uçuşu'na düşmüş satırlar. Palahniuk'tan, Hollywood’un elitleriyle takılma, kitap turları ve az uykuyla çalışmanın nasıl birşey olduğu hakkında mırıldanmalar.


Ölüm Pornosu çevirisinin yargı sürecinde olduğu günler. Bu söyleşiyi biraz bu nedenle paylaşıyorum Fil Uçuşu'nda. Biraz da Dövüş Kulübü'nün o yıkıcı ruh haline yakın hissettiğim günlerden geçtiğim için. Dövüş Kulübü, 1996'da yayımlandığında, yayıncılık dünyasının çalkantılı okyanusunda, az ama belirgin bir şekilde dikkatleri üstüne çekmiş, ilk baskısının üç yıl sonrasında bu X kuşağı hikayesi bir kült haline gelmişti. Sonunda Hollywood potaya girdi ve roman sinemaya uyarlandı. Gerisini bilmeyen yok zaten. Son olarak, Wall Street kuşatmalarında elden ele dolaşan kitaplardan birinin de Dövüş Kulübü olduğu haberi geldi.

Bakalım Palahniuk, filmin yeni gösterime çıktığı günlerde neler söylemiş?

“Dövüş Kulübü”nü okuduktan sonra, kitabı tam olarak anlayamadığımı hissettim. Siz anlıyor musunuz?

Ben onu sadece bir tür macera kitabı olarak gördüm. Oysa şimdi dışarı çıkıp, onu açıklama, savunma süreci... Herşeyden önce onu bir şekilde kendime açıklamalıyım. Bütün bunlar neyle ilgiliydi? Ve daha sonra bu gerçeği izleyen savlar geliştirmeliyim. Bu benim dört yıl önce yaptığım birşeydi, ben artık aynı insan değilim ve kitabın hatırlamadığım bölümleri var. Filmi seyrettiğimde “Şimdi bu kitapta mı vardı, yoksa sadece filmde mi var?”diye düşünüyorum.

Filmlerden bahsetmişken, “Dövüş Kulübü”nün setinde eğlendiniz mi?

Evet, gerçekten bana çok çok iyi davrandılar. Bana bu kadar iyi davrandıklarına inanamadım. Çok sıkıcı. Gerçekten inanılmaz sıkıcı. Çok pis bir yerde oturursunuz –sesli çekim işi inanılmaz pistir- veya sıcak güneşin altındasınızdır, sizden başka herkesin yapacak bir işi vardır ve siz David Fincher’in yanında oturan ve güneş koruyucusuyla birlikte sürekli buharlaşan bir ineksinizdir.

Güneş koruyucusu buharlaşır mı?

Evet. Daha önce hiç görmemiştim. Gerçekten çok sıkı. Sürekli olarak yukarı doğru çıkıp sonra gidiyorlar: “İzin ver seni buharlaştırayım.” Seni buharlaştırıyorlar ve sürekli gidiyorlar: “Yiyecek veya içecek birşeyler ister misiniz? İstediğiniz herşeyi getirebiliriz.” Yani gerçekten size iyi davranıyorlar. Çok komik, kimseye yaklaşmamaya karar vermiştim. Helena (Bonham- Carter) diğerleri ateş ederlerken, ses kayıt bölümünün üstündeki setin dışında duruyordu. Biraz uzağına oturdum, laptop bilgisayarımı çıkardım ve çalışmaya başladım. Sonra, ışık değişimi için ara verildi. Edward Norton, setten çıkıp, beni gördü ve “Hey Chuck. Selam, nasıl gidiyor?” dedi. “Helena, bunun kim olduğunu biliyor musun? Bu maestro, kitabı yazan adam bu” diye devam etti. Helena Bonham-Carter bana baktı ve “İki saattir hangi Allahın cezası olduğunu merak ediyordum” dedi. Helena gerçekten çok tatlıydı. Karavanında, birlikte akşam yemeği yedik.


“Dövüş Kulübü”nün bir yerinde ana karakter, çok yorgun olduğu için vücut dışı deneyimler yaşıyormuş gibi hissettiğinden bahsediyordu. Bu sizin kişisel bir tecrübeniz mi? Uykusuzluk hastalığınız var mı?

Ara sıra berbat bir uykusuzluk hastalığına kapılıyorum. Bunun neye bağlı olduğunu bilmiyorum. Reno, Nevada’da bazı arkadaşlarla bir gezideydim ve uyuyamadım. Reno’nun kenar mahallelerinde, şafak doğana kadar bütün gece dolandım. Ve ancak şafak doğduğunda geri dönüp devrilebildim. Ama sokaklarda dolanırken, kendime “Dövüş Kulübü”nün hikayesini anlattım. Uykusuzluğun neredeyse çıldırtıcı bir safhasında, hikayenin konusunun büyük bir bölümünü çıkartmış olarak geri döndüm.

Gerçekten bazen hiç uyuyamıyor musunuz? Bazen bir-iki saat kestirebiliyor musunuz? Uykusuzluk çeken biri olmayı meydana getiren etkenler neler?

Komik, eğer uyuyabilirseniz, belki bir saatlik, çıldırtıcı, inanılmaz hafif bir uyku, kendinizi uyumuş gibi hissetmiyorsunuz, çünkü bu uyku çeşidinde, geçirdiğiniz zaman boyunca bilinciniz açık. Daha sonra uyanıp, düşünüyorsunuz “şimdi ben uyuyor muydum?”

Düşünce bazında bu bir karmaşa yaratmıyor mu, yani şimdi ben bu söyleşiyi rüyamda mı gördüm?

Kesinlikle. Bir süreliğine, hayatınızdaki herhangi bir şeyin gerçekliğini ortadan kaldırıyor.

Uykusuzluğun, araba kullanmak, söyleşide bulunmak, evden çıkmadan önce fırını kapatmayı hatırlamak gibi hayatınızdaki belirli alanları etkilediğini düşünüyor musunuz?

Bilişsel yeteneğimi etkilemiyor gibi görünüyor, sanki bazen beni tamamen özgür kılıyor, çünkü beni rahatlık alanımdan çıkartıyor ve fikirlerim arasındaki bağlantıları kurgulayabildiğim, bu garip, boşluksal trans safhasına sokuyor. Yazmadığım zaman, gerçekten iyi uyuyabiliyorum demektir -uyuyabildiğim kadar iyi-. Yazmadığım zaman rahat ve sağlıklıyım.

“Dövüş Kulübü”nün büyük bir hızla yayıldığını bilmek nasıl birşey?

İyi ama komik, çünkü bir kitabı ilk yazmaya başladığınızda “ceketli fotoğrafımı çektirmek çok eğlenceli olacak” diye düşünürsünüz ve sonra “tura çıkmak çok eğlenceli olacak, imza günleri çok eğlenceli olacak, galaya gitmek çok eğlenceli olacak.” Bütün bunlar bir çeşit eğlence ama hiçbir şey, heyecan, eğlence, zevk ve tüm diğer şeyler açısından, kitap yazma sürecine yaklaşamıyor.

Sizin açınızdan yazmanın en heyecanlı kısmı hangisi?

Bir sürü araştırma yapmak ve sonra araştırma peltesini alıp biraraya getirerek bağlantıları kurmak. “Dövüş Kulübü”nde, gerçekleşene kadar, hikayenin dönüm noktasını bilmiyordum. Ben de kitabı okuyan herhangi biri gibi hayretler içerisinde kaldım. Neyin ne olduğunu anladıktan sonra, evin etrafında iki saat boyunca dolandığımı hatırlıyorum. Bu tür bir keşfin yaşattığı heyecan ve zevk bence herşeye bedel.

Sözlük.37

T

TARİH: Tarihin sayfalarından yapraklar gibi yayılır öykünün satırlarına Kutsal Aile. Ailenin kendinden menkul kutsal bütünlüğü içinde hesaplaşmalar yaşanır/yaşanacaktır. Gözlerin ve avurtların yerine oyulmuş dört iri çukurdur nine; yitirdiği göbeğini bulmak için rakı şişesinden medet uman. Odada yürüyen bir konsol gibi bir baştan bir başa gidip gelir baba; soyunun/bebeğinin ağzına parmak sokar. Bebeği bir babanın bir oğlun kucağına veren, besleyen, oğullarını hervakit kurtaran bir arabulucudur ana. Ön dişleri kırık, seyrek bıyıklarını aşağı çekiştiren, kendini beğenmiş diri bir sestir oğul. Ağzına tıkılan parmaklarla sakinleşen, bir an önce büyümesi için üzümlerle beslenen, kavgaların sessiz tanığıdır bebek. “Tüm dünya yanlış belletmiştir halkına geçmişi,” der baba, “Bizler öğrenmeye başladık yeni yeni, sizlerinse yapacak neyiniz kaldı ki?” der oğul. Kutsal ailenin dört duvarına sinen son ses, anası odadan çıkar çıkmaz yere düşen/itilen bebeğin koca sesidir: “Baba, bana Viyana’yı kuşat; baba, bana Eflak Buğdan beyliklerini Bosna ve Hersek’i al, baba bana Kırım’ı, Kıbrıs’ı, İran ve Irak’ı al! Baba, bana taaaa Asya’nın ortasından kopup geldiğimiz yerlere gideceğim bir at al!”
(Leyla Erbil, Kutsal Aile)

7 Mayıs 2012 Pazartesi

Emma Peel: "Mekanik"


Emma Peel: Şimdiki zaman, ne zamandır sence?
Karşıdaki Adam: Ne alakası var? Mekanikten konuşuyorduk… Saatler falan… Baban saat tamircisiydi değil mi?
Emma Peel: Öldü babam… Üstelik bu olay başka bir zamanda oldu. O yüzden soruyorum, sence şimdiki zaman, ne zamandır?
Karşıdaki Adam: Ooof, bıktım bu saçmalıklarından… Ver bakayım şu saati bana… Ne istediğini anlayamadım gitti.
Emma Peel: Dokunabildiğimden fazlasını istemiyorum. Şimdiki zamanı istiyorum. Şimdiki zaman, dokunabildiğim zamandır.

6 Mayıs 2012 Pazar

Kusursuz Bir Öykü Yazarı İçin On Emir

Karşınızda Semih Aközlü çevirisiyle Horacio Silvestre Quiroga Fortez.

İşte, sadece yazarlar değil, okurlar için de her an cepte taşınacak on maddelik öykü haritası.

1878-1937 tarihleri arasında yaşamış olan Uruguaylı şair ve kısa öykü yazarı Horacio Quiroga’dan defineye giden yol için önemli bir rehber... Quiroga, 1903 yılında Lugones tarafından düzenlenmiş bir Cizvit misyonuna katılarak Kuzey Arjantin’i keşfe çıkar. Öykülerinin çoğunu doğanın bağrında kaleme alır. Eserlerinde görülen psikolojik ve trajik ögeler bu deneyimin sonucudur. Büyük ölçüde Kipling, Poe ve Gorki'den etkilenen yazar, Latin Amerika'nın önde gelen kısa öykücülerinden biri sayılmaktadır.

“On Emir” İspanyolca aslından, Semih Aközlü tarafından çevrildi. Artık harita elinizde, defineyi bulmak size kalmış...


1. Bir üstada -Poe, Maupassant, Kipling, Çehov- Tanrıya inandığın gibi inan.

2. Sanatını ulaşılmaz bir doruk olarak kabullen. Onu aşabileceğine dair hayaller besleme. Aşabilecek duruma geldiğinde, bunu zaten farkında olmadan başaracaksın.

3. Öykünmeye mümkün olduğunca diren, üzerindeki etki yeterince güçlüyse ancak o zaman öykün. Kişilik geliştirmek, her şeyden çok sabır isteyen bir iştir.

4. Körü körüne inan. Başarıya ulaşacak kadar yetenekli olduğuna değil, ama arzuladığın şey karşısında göstereceğin şevke. Sanatını yavuklun gibi sev, tüm kalbini ver ona.

5. İlk sözün nereye gideceğini bilmeden yazmaya başlama. İyi kotarılmış bir öyküde ilk üç satır, hemen hemen son üç satır kadar önemlidir.

6. Bu şartı kesinkes ifade etmek istiyorsun: "Nehirden doğru soğuk bir yel esiyordu." İnsanoğlunun konuştuğu dilde ifadeyi vermek için belirlenmiş sözcüklerden başka sözcük yoktur. Sözlerine sen hükmet, sesli harf gelmiş sessiz harf gelmiş, bunları kafana takma.

7. Gerekmedikçe sıfat kullanma. Zayıf bir ada tutturulmuş renk tayfı kadar faydasızdır bunlar. Değerli birine rast gelirsen, karşılaştırılamaz bir rengi olur. Ama önce onu bulmak gerekir.

8. Kahramanlarını elinde tut ve öykünün sonuna kadar tutarlı bir şekilde taşı. Kurguladığın yolda onları başka şekilde görmeye kalkma. Başkalarının göremediği ya da görse bile aldırmayacağı şeylerle yolunu saptırma. Okuru aldatma. Öykü, laf kalabalığından arınmış bir romandır. Öyle olmasa bile, bunu mutlak bir hakikat olarak kabullen.

9. Duyguların akışına kapılarak yazma. Bırak silinsinler, ama sonra hepsini aklına getir. Bundan sonra duyguları yeniden canlandırabilecek gücün kalmışsa, zaten yolu yarılamışsın demektir.

10. Yazarken ne arkadaşlarını düşün, ne de öykünün yaratacağı etkiyi. Bir araya getireceğin kahramanlarının içinde yaşadığı o küçücük ortamdan başka ilgini çeken hiçbir şey yokmuş gibi anlat öykünü. Öyküdeki yaşantıdan başka bir şey çıkmasın ortaya.

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Biraz öyle, biraz böyle...

Kimilerini hemen hayatımdan uzaklaştırmak istiyorum. Kimileri, eh işte dedirtiyor, okudum-bitirdim-iyiydi-ama o kadar. Kimilerini de tekrar okumam gerekenlerin arasına özenle yerleştiriyorum. Bir de gerçekten anlayana kadar bıkmadan okumam gerekenler var. Hemen belirtmeliyim ki; şu cümleyi kurarken kullandığım gereklilik sıfatından anında nefret ettim. Kitap okumaktan söz ediyorum; ne demek gereklilik? Okursun ya da okumazsın, seversin ya da sevmezsin. Kimsenin dayatmasıyla, entelektüel baskısıyla olacak iş değil bu; birine ya da bir şeye değil, kendine okursun.

Neyse ne! Bu aralar okuduklarımın da kimilerini sevdim, kimilerini sevmedim. Biraz öyle, biraz böyle...

Sevdiklerim

Sine Ergün adını, ilk olarak Faruk Duman'dan duydum. İkinci kitabı Bazen Hayat, Carver'dan bir alınıtyla açılmayı hak eden zihniyle, pırıl pırıl parlıyor önümde. Müthiş bir heyecanla okudum kitabı. etkileyici bir sadelik. Dünyanın en güzel lezzetlerinden birinin, fırından yeni çıkmış bir somun ekmek olduğunu hatırlatacak kadar sade ve kalıcı. Sine Ergün'ün 2010 tarihli ilk kitabı Burası Tekin Değil'i henüz okuyamadım ama bunu okur şansı olarak görüyorum. Bir kitaplık heyecan daha var önümde. (Not: Her iki kitabının adlarını da çok beğendim.)


Önceki kitabın henüz okumadığım için kendimi şanslı hissettiğim, beni bekleyen iyi bir kitap olduğunu bilmenin heyecanını yaşatan yazarlar listesinde bir isim daha var: Per Petterson. Lanet Olsun Zaman Nehrine, nefis bir "hatırlama kitabı". Klasik bir olay örgüsü akışı içinde, okuru anlatının gerçekliğinden uzaklaştırmayan, zaman geçişlerini ustaca kullanan bir yazar Petterson. Arvid Jansen'in bocalamaları içinde, kendimizi de kaybedeceğimiz bir dünya bekliyor bizi. Yazar, hafızanın ihtiyaç duyduğu boşlukları, okuruna güvenen her iyi yazar gibi zaman nehrine bırakırken, sakin ama görkemli bir roman koymuş ortaya. Anne-oğul hikayesi olarak ayrıca etkiledi beni.


Üniversite öğrenciliğim boyunca neredeyse her hafta sonu, en azından ayda bir kere "Yataklı"yla Ankara'dan İstanbul'a gelirdim. Dostum Derya Billur'la çok sayıda ve kahkahası bol anılar biriktirdik bu yolculuklarda. Ankara'daki Gar binasının ayrı anlamı vardı bizim için, Haydarpaşa'nın ayrı. Trenlerin, garların başrolde olduğu metinler yazmayı her zaman istemişimdir; belki bir gün... Kemal Varol derlemesi Memleket Garları'nı okurken kişisel yolculuğumu çok düşündüm. Bir o baştan, bir bu baştan okudum kitabı. Biraz öyle, biraz böyle... Ahmet Büke, Behçet Çelik ve Haydar Ergülen metinleri, biraz daha iyi geldi ruhuma. Behçet'le Adana Tren Garı fotoğrafının atında -hem de bir yanımızda annesi bir yanımızda babası- rakı içmişliğimiz var. Farklı kalemlerle memleket garlarına yolculuk kaçırılmaz.

Sevmediklerim


Pilip Roth, Sokaktaki Adam ile sevdiğim bir yazar olmuştu. Ama Öfke için aynı şeyi söyleyemem. Kahramanın yolculuğu okurun gözüne sokulacak kadar abartılı bir şekilde sıkıştırılmış sayfalara. Ödül avcısı bir yazarın, planlı programlı metni gibi sırıtıyor bu yolculuk kimi zaman. Üstelik, bütün bu planı, plansızca yazılmış, içinden öyle gelmiş gibi göstermekte de usta davranıyor Roth. Yazarın The Dying Animal adlı kitabını iki yıl önce almış, bir türlü okumaya başlayamamıştım. Öfke'nin yarattığı olumsuz havayla, bir süre daha başlamam herhalde.


Eric-Emmanuel Schmitt'in Şişmanlamayan Sumocu'sunu, adının güzelliği, kapağının yarattığı sempati ve inceliği nedeniyle metro kitabı olarak sırt çantamda taşıdım bir süre. Neşeli bir başlangıç yaptım kitaba; giriş bölümlerini keyifle okudum, fikri sevdim. Ama final bölümüyle, yazarın Zen Budizm'den özetle devşirdikleri üstünden kişisel gelişim fikirleri parçalamaya başlamasıyla, benim de tüylerimin diken diken olmaya başlaması bir oldu. 64 sayfalık bir kitap olmasa bitirmez, yarım bırakırdım. Sevmiyorum bu yeni çağ numaralarını...

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Alna kondurulan bir öpücük gibi…

Son zamanlarda çevremdekiler sıklıkla büyük şehrin gürültüsünden patırtısından bıktıklarını, uzaklara gitmek istediklerini söylüyorlar. Demek ki artık bunu duyacağım yaş kuşağına gelmişim. Anlatılan hayallerde, çokça karşıma çıkan bir sahne var: Otların arasına sırt üstü yatıp, uzun uzun gökyüzünü seyretmek. Tıpkı Patti Smith’in çocukluğundan gelen o büyülü görüntü gibi.

Büyülü görüntüler, beklenmedik imgeler hep John Fowles’un Yaratık/A Maggot romanındaki önsözü aklıma getirir. Bu önsözde, bir imgenin öylesi bir romana dönüşmesinin hikayesini anlatır Fowles. Beklenmedik bir imge, zihnin koridorlarına çarpa çarpa ilerler. Tıpkı Patti Smith’i, o gamsız çocukluk günlerinde sonsuz çayırların, uzun otların arasında gördüğü arkaik görünümlü, garip başlıklı insanların imgeleri gibi. Hayalperestler’dir onlar ve o imgeler zihninin ağına düştüğü anın sonrasında, Patti Smith de bir Hayalperest’tir.

Hayalperestler, Patti Smith’in yaklaşık yirmi yıl önce, yayıncı bir arkadaşının siparişiyle yazmaya başladığı ve 45.yaş gününde tamamladığı küçük bir anı kitap. Ne yalan söyleyeyim; yüksek edebiyat okurları için önereceğim bir kitap değil belki. Kurgunun, olay örgüsünün öne çıktığı metinler değil karşımızdakiler. Dilin içinde dönüp dolaştığımız, büyülü imgelerin rehberliğinde çocukluğun ve masumiyetin izini sürdüğümüz metinlerle kısa ama etkisi uzun süren bir okuma yolculuğuna çıkıyoruz. Kısacası samimi ve su gibi akan bir metnin peşinde koşanlar için, hayatın bunaltıcı sisinden uzakta yarım saat geçirmek isteyenler için kaçırılmayacak fırsat. Anahtar kelimenin ‘samimiyet’ olduğuna inanıyorum. Bu samimiyet hissi daha önsözün satırlarında ilerlerken geçiyor okura. Kitabın ilk kopyasını verdiği babası, ölümüne yakın bir zamanda, “İyi bir yazarsın,” der Patti Smith’e, sonra da bir kahve yapar kızına. Patti Smith bu olayı, “Bu babamdan hayatı boyunca aldığım böylesi tek övgüdür,” diye not düşer kitabının önsözüne.

“Çocuk aklı, alna kondurulan öpücük gibidir; kabule açık., ama ilgisiz. Katlı doğum günü pastasının üzerindeki balerin gibi döner durur; hem zehirli, hem tatlı...”

Okumak büyülü anlarla dolu bir yolculuk. Kimi zaman okurun karşısına öyle iki satır çıkar ki, bir anda pamuklara sarıp çocukluğuna kadar götürür. İşte Patti Smith, Hayalperestler’de böylesi bir sıfır noktasından hareketle, samimi ve sakin bir anlatının izini sürüyor ve sonuçta sadece bir çocukluk güzellemesi yapmaktan öteye geçip, bir dönemin Amerika kırsalında yaşamanın resmini çiziyor. Üstelik bunu okurun gözüne sokmadan, taraf olmasını beklemeden yapıyor. Anlatısını kurarken Mark Twain’den Jack London’a, Truman Capote’den Katherine Mansfeild’e uzanan kalemlerin coğrafyasında nefes alıp verdiğini hissettiriyor çoğu zaman. Sadece Beat dönemine ait bir duygu aktarımına değil, Rimbaud’dan el almış bir Fransız şiiriyle akrabalığına da yaslıyor sırtını. Ama sonuçta kendisine ait düşünceler ırmağının, adresi belli bir kaynaktan akmadığını da gösterebiliyor.

Kısa süre önce Türkiye’de de yayımlanan Çoluk Çocuk isimli otobiyografik anlatısını okuyanlar için sürpriz değil elbette böyle bir kitap. Çoluk Çocuk, dünyada da büyük bir ilgiyle karşılanmış, 2010’un en iyi kitapları arasında sayılmış, çoksatanlar listelerinde uzun süre yer almış ve 2010 National Book Award ile taçlandırılmıştı. Otobiyografik bir metinde en zor yakalanacak nokta, yani samimiyet, orada da Patti Smith anlatısının öne çıkan özelliğiydi. Aslında efsanevi rock albümü Horses’tan bu yana Smith’i takip edenler için şaşılacak bir durum değil bu. Rock tarihinin en entelektüel ve aktivist isimlerinden biri olan, piyasa koşullarının dümen suyunda ilerlemeyi reddedip kendi algısını çoğaltmayı başaran özel bir müzisyen Patti Smith. Bu kararlılığını yayımladığı çok sayıda kitapta, küçük anlatısı Hayalperestler’de ve çok konuşulan otobiyografisi Çoluk Çocuk’ta görmek de şaşırtıcı değil elbette. Üstelik karşımızda, yazmaya heves etmiş bir müzisyen değil, Arthur Rimbaud ve William Blake üstüne dersler vermiş bir edebiyat insanı var.

Hayalperestler’in kalıcı etkisinde, iyi çevirisinin de rolü var. Emre Ülgen Dal, Smith’in imgeler dünyasını eksiksiz aktarmayı başarmış. Domingo Yayınlarının özenli baskısıyla, kalın kapaklı, şömizli cildiyle, fotoğraflarla ve illüstrasyonlarla zengin bir kitap var elimizde.

Küçük bir öneride bulunayım; kitabın ilk sayfasında Patti Smith’in kareli bir kağıda, hafif sağa eğik özenli el yazısıyla yazdığı Hayalperestler metnini incelemeyi unutmayın.

Ne de olsa el yazıları çok şey anlatır insana…