13 Mart 2012 Salı

Buzdolabı konuşmaya başladı!

Yağmurun kara döndüğü bir gecenin yorgunluğuyla köşemde pinekleyen ben, bu mucize ile zıpladım. Saat beşi on geçiyordu, kar yağıyordu ve evdeki buzdolabı gurultuyla haykırış, inlemeyle yakarış arası sesler çıkarmaya başlamıştı. Bu seslere konuşma denemeyeceğini ve gürültü olarak tanımlamam gerektiğini düşünenler olabilir. Katılmıyorum: kim konuşmaya düzenli cümlelerle başlar? Eminim ki bu savı ileri sürenler de bebekken benzer sesler çıkarmışlardır. (Gerekirse anne-babalara başvurulabilir.)

Buzdolabının konuşmaya başladığı günün özelliğini de söylemeliyim. O gece garanti süresi dolmuştu. Yani konuşmaya garanti süresinin dolmasından beş saat on dakika sonra başladı. Bu durumda bir garantörün kanatları altındayken sesini çıkaramadığı ve ancak tam bağımsızlığına kavuştuğu anda çenesinin açıldığını söyleyebiliriz. Buradan yola çıkarak söylediklerinin tarihi şeyler olduğunu düşündüm ve dikkatle kulak kabarttım. Ancak iki önemli sorunla karşılaştım;

1. Ben ne kadar dikkatli dinlesem de sözleri anlamıyor ve homurdanma olarak niteliyordum.
2. Buzdolabının konuştuğu lisanı bilmiyordum.

Ertesi gün yetkili servisi arayarak buzdolabıyla iletişim kurmam konusunda yardımcı olmalarını istedim. Gerçi hattın diğer ucundaki kişiyle de aynı lisanı konuşuyor gibi değildik ama zor da olsa bir ortak paydada anlaştık. Ortaya iki sorun daha çıktı;

1. Aradığım servis, “yetkili” servisti. Yani buzdolaplarının konuşmaları hakkında yapacakları bilgilendirmeler ve yorumlar hakkında birilerinden “yetki” almışlardı. Garanti süresi geçtiği için, “yetki”nin gerçek sahiplerine danışmadan bana fikir veremeyeceklerini söylediler.
2. Onlardan fikir istemediğimi, kendim fikir geliştirebildiğimi, sadece bu lisanı nasıl öğrenebileceğim konusunda bir adres istediğimi söyledim. Aklım varsa bu konuyu fazla deşmememi, eğer buzdolabına konuşma özgürlüğü tanırsam yarın öbür gün daha büyük sorunlarla da karşılaşabileceğimi söylediler. (Örnek: Buz yapma görevini yerine getirmeyeceğini söyleyen bir buzdolabı.)

Garantörlerin, iktidarlarını yitirdiklerinde, umursamaz olduklarını anladığımdan başka bir yol denemeye karar verdim. Herhangi bir kurumdan yetki almamış, bağımsız uzmanlarla konuşacaktım. “Her tür beyaz eşya” konusunda uzman olduğunu vurgulayan bir ustayı aradım. İki yeni madde daha oluştu;

1. Bağımsız uzman, telefonda yardımcı olamayacaktı. Yardım istiyorsam “danışmanlık ücreti” diye başlayan bir dizi ücreti ödenmesi gerektiğini bilmeliydim. Ortada yardım bekleyen sayısız kurum vardı.
2. Bu ücretleri peşinen ya da sahip olduğum diğer varlıklarla (bu bana doğrudan bir hakaret miydi yoksa gönderme mi yapılıyordu, anlamamıştım) ödemeyi kabul edersem, bu uzman, yapacağı yardımların ilerleyişini belirleyecek bir yol haritası çizebilirdi. Ancak bu yol haritasına harfiyen uyulması gerekiyordu.

Böylesine şiddetli baskıların benim de dilimi değiştirebileceğini hissettiğimden konuşmayı kısa kesmeye çalıştım. Sesimdeki değişimi anlayan uzman, buzdolabının dışarıdan destek görmese böyle isyankâr olmayacağını, susup soğutmaya devam edeceğini söylemeye başlayınca sinirlendim, hattı kestim. Başlarım böyle işe...

Son çare olarak yurt dışındaki üretici firmayı aradım. Dillerimiz farklıydı. Karşıdakilerin küstah tavırlarına aldırmadan, kendi dilimde konuşmak istedim; olmadı. Bu garip telefon konuşması iki yeni maddeyle sonuçlandı;

1. Buzdolabının istediklerini söylemesine engel olmamalıydım. (Zaten bu niyette olmadığımı anlamak istemiyorlardı.)
2. Buzdolabını anlamak için mekanik-elektronik kursuna gitmeliydim. (Sorunun mekanik-elektronik değil gerçek-doğal olduğunu anlamak istemiyorlardı.)

O anda önemli bir gerçeği hatırladım. Bu eve buzdolabından hemen bir gün sonra çamaşır makinesi gelmişti. Yani... Yani onun garanti süresi de bu gece dolacaktı. Yani... Yani bu gece de o konuşmaya başlayabilirdi.

...ve öyle de oldu. Hem çamaşır makinesi sadece konuşmuyor, yürüyordu da. Kısa sürede evde büyük bir hareket başladı. En sonunda sağdan soldan aldığım bilgilerin bana hiçbir şey kazandırmayacağını düşündüğümden bütün o maddeleri küçük hafızamdan sildim ve karşılarına geçip bildiğim tek dilde ne yapabileceğimizi sordum. Tek amacım bütün bu gürültünün, bir ses-birliğine dönüşmesiydi.

İşte gürültünün gereksizliği ve enerjileri nasıl yok ettiği gerçeğiyle ancak o anda yüzleşebildim. Aynı evde yaşayan hiçbir şeyin birbirinden farklı olmadığı ve hepsinin yaşamak denen ortak bir enerji kaynağından beslendiğini söyleyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım. Bunca yıldır hatlarımdan geçen bütün barışçı-barıştırıcı söyleyişleri hatırlamaya çalıştım. Bir telefonun bu sözleri sizlere saçma gelebilir... ya da şiirsel bulabilirsiniz... ya da gerçeklikle örtüşmeyen bir benzetmenin tuzağına düştüğümü... ya da... Böyle düşünenlere söyleyebileceğim tek şey....

Bir dakika... bir şeyler oluyor... birileri bütün aletlerin fişlerini çıkarıyor... buzdolabı sustu... müzik seti şarkı söylemez oldu... televizyon ekranı karardı... sıra... sıra hangisinde? kimde? bende mi?

...hatlarım... kablolarım... ya arayan olursa? ya ben aramak istersem?

...sessizlik!

...sessizlik!

13 yorum:

Adsız dedi ki...

sadeliğin derinliği şaşırtıcı mı? hayır! sizde tanıdık olan şey. gücü derinliğinden mi geliyor sadeliğinden mi kestirmek zor...

semaca dedi ki...

sessizlik.... yapamam, nasıl dayanabilirim.... yapmayın...takın fişimi geri... söz bir daha söylenmeyeceğim... gereksiz gürültü de yok artık... hangi dili isterseniz onu diyeceğim.... göbek bağımı geri ver... ses-siz olamam.... olamam.... bu sessizlik gürültüsüne hiç dayanamam....sesssssss

Adsız dedi ki...

gücü sadeliğinden mi geliyor yoksa derinliğinden mi kestirmek zor... belki de ikisi birden...

Cumasız Robinson dedi ki...

Çamaşır makinesinin yürümesi..Tanıdık geliyor. Belki biraz yer değişimi içindir tüm çabaları.

Evra dedi ki...

Bazen karşınızdakine ne anlatırsanız anlatın an-la-maz! Haliyle gürültü yapmaya da bayılır:) Müşteri temsilcilerinin ve makinelerin "toplu" bilinçlerine hayran kaldım! Gürültücü bilinç! Öyle yani yapacak bir şey yok?! O zaman bırakın zaten fişleri çıksın. Bırakın yahu Allah aşkına! Oh işte bu sessizlik iyidir!
PS: Biz aynı zamanda aynı şeyleri mi yaşıyoruz, yoksa bu merkürün gerileme etkisi midir? Neyse onu bunu bilmem de, ben bu yazıya
BA-YIL-DIM! NOKTA!:)

ruhgezgini dedi ki...

Gerçeklikle örtüşmeyen bir benzeşmenin tam ortasındayız malesef. Aynı dili konuşuyor ama birbirimizin söylediğinden tek kelime anlamıyoruz. Kelimelerin sözlüklerde yazan anlamlarının duygular eklenince başkalaştığını unutuyoruz.Ve artık kim güçlüyse onun gürültüsü hakim.Sözü dolandırmaya bile gerek duymadan kesiliyor dilimiz.Çekiliyor fişimiz Matriks'deki gibi oyun dışı bırakılıyoruz. Sanırım hepimizin garanti süresi doldu.

sidika dedi ki...

ne güzel dile getirmişşsiniz gerçeği... valla harika olmuş..

farklı dillerde konuşanların kazan kazan ilişki paydasında buluşmalarında sorun var...:)

Deniz dedi ki...

Telebuzyon Makinesi Hissiyatı;

Kısıtlanmak, sınırlanmak, robotlaştırılmış sistemin bir parçası olmak, erkelerin dönergecinde sonsuzluğa yorulmak...
Belkide fişi çekilmeye ramak kala, enerjilerinin son parçasını da kendi özgürlüklerine ayırmak...

...sessizliğin son melodisinde dans etmek belkide!
Belkide anlaşılmaz lisanın rehavetiyle, öylece şuursuzca, serbest kalmış mahkumlar gibi gülüp eğlenmek...
...eğlenmek... eğlen... eğle... eğ...
ne oluyor?
birileri kablolarımız ile ip mi atlıyor?
Yok yok, galiba beynim sulandırılıyor!

çevirmen dedi ki...

Yazıyı okuduktan sonra aklımda kalan: "Buzdolabımı olsam, çamaşır makinesi mi, telefon mu yoksa?" Ellerinize sağlık.

beyaz bahçe dedi ki...

Sıcak bir yaz günüydü. İnsan sıcak bir yaz günü serinlemek için ya soğuk suyun altına girer ya klimanın karşısında oturup astım,alerji vb.hastalıkların bedenine girmesi için ortam hazırlar (bilmeden-bilerek) ya da soğuk birşeyler içer.. Ben , dışsal dünyanın yaptığı baskılardan bunalarak ilk iki seçeneği uyguladım. Az da olsa fiziksel bir rahatlama yaşamama rağmen , o an için asıl sorunun : içsel dünyamda boy gösteren "yangınlar" olduğunu ayrımsadım. Dışsal ve içsel durumumum nedeniyle iyice hararetliydim ve ceryan kaçırmaya başlamıştım. Aslında bir bardak soğuk içeceğin bile beni huzura kavuşturmasını beklemiyordum ama "çivi çiviyi söker" düşüncesiyle son seçeneği denemek için mutfağa yol aldım.. Terli ve halisünasyonlarla dolu uzun bir yoldu. O kadar çok kendimleydim ki !! yarasa gibi "kör" olup , hiçbir şeyi görüp duyumsayamıyordum.. Buzdolabının önüne gelip , yılgın bedenimle kapağını açınca gördüğüm manzara karşısında dış dünyaya hızlı bir geçiş yaptım.Buzdolabımın içi : her an doğum yapacak bir kadının karnının gerginliğinde gerilmiş , şişmiş ve kabarmıştı.Beynimin infiliak etmesini dilerken , karşımda infiliak edecek bir buzdolabı görmenin şaşkınlığı bende bol kahkahalı şok etkisi yaratmıştı..En çıkılmaz durumlarda bile hayata tutunmasını bilen, kötümserlikten uzak insanlar gibi , dünyaya ilk adamakıllı tepkime verdiğimin farkına varınca , buzdolabıma : "İyi ki hamile kaldın , yoksa bu cehennemden kurtulamazdım." dedim..

(affınıza sığınarak "öyküleme" tadında bir yaşanmışlığı daha anlattım... sevgiler...)

❦ SɨΨ∂Ħ Ҝ∂DI₦ ❦ dedi ki...

Bu yazinizi ilk paylastiginizda okumustum ama uyku sersemi -acaba benim buzdolabi da konusmayi ogrenir mi? diye soru isaretleriyle gecistirmistim.

sanirim o benim kuruyasi huyuma homurdanirdi dili olsa( mutfakta miyavlayarak gezip dolabin kapagini ac kapa yapip sonrada hicbir sey yemeden doneleyenlerdenim.)

bir yandanda buzu cozulmemis insanlari animsatiyor hangi dili kullanirsan kullan sadece burusuk aksi ve homurdanan bir surata eslik ediyorsun. 5 sevgi dili kitabi geldi aklima ...buzdolabi cince biz de acaba turkce konusup anlasamiyor muyuz:) son kullanma tarihi (acaba sozcuklerin, sevgilerin de var midir?) insanoglunun oldugu kesin...

ve dip not : sanirim buzdolabinin derdini anlamissiniz (iletisim burda kopmuyor) ne zaman ki cozumu icin insanlarla iletisime geciliyor o zaman salterler atiyor:) tumden karanlik ve sessizlige gomulmek istiyor insan ...(abarttim mi ne :)

G.Y. dedi ki...

...

...sessizlik!

...sessizlik!

Sessizliği dinlemeye çalışıyorum bir müddet. Kulaklarımı sağır eden bir sessizlik... Ana rahminde bir cenin gibi hissediyorum kendimi. Tekmeler atıyorum, ters düz oluyorum, sancılar bırakıyorum ama nafile, daha günüm gelmemiş olacak ki çıkamıyorum sessizliğin içinden. Bir dakika dur. Bir el hissediyorum başımın üzerinde ve daha sonra yüzümde. İşte oldu erken doğum. Sessizliğin korkunç çığlı, iniltisi, ıkınması... İşti oldu. Çıkıyorum sessizliğin içinden.

-Ingaaaaa.....!

Anneme sarılıyorum. Kan ter içindeyim. Kabusun etkisiyle, tecavüze uğrayan bir kadının bedeni gibi anneme yükleniyorum. Bir an önce olan biteni anneme anlatmak için, hızlı atan kalp atışlarımın sebep olduğu nefes krizini sessizliğin ardından sese dönüştürecek iken, annem işaret parmağını dudaklarına götürüyor;

- şiiiişştt! Kardeşin uyuyor. SES-SİZ OL.

Dayatılanla Yaşayan dedi ki...

fişleri sırayla çekiyorlar birileri.. aynı dili konuşmayınca pek bir tahammülsüz oluyoruz ..aslında aynı dili konuşmak da değil derdim.. herkes benim dediğimi dinlesin ve uygulasın daha yakışır bana..