28 Mart 2012 Çarşamba

Essex County Üçlemesi: Kuzeyde bir kasaba yalnızlığı


Bir yetim, eski bir buz hokeyi oyuncusu ve bir kasaba hemşiresi. Bütün bu karakterlerin hatalarına, düşüncelerine değen diğer karakterlerle, Kanada’da bir kasabada yaşanan hikayeler. Kuzeyin ruhundan yola çıkıp giderek büyük resme, insanlığa ve onun bitmek bilmez yalnızlığına, terk edilmişliğine yürüyen güçlü bir metin. Kesişen hikayelerin teyel yerlerini gösterecek kadar içten, samimi bir anlatım. Çoğu zaman sessiz ya da fısıldayan, sinemasal anlatımı güçlü kareler.


Jeff Lemire, 1976 doğumlu Kanadalı bir grafik sanatçısı, karikatürist, yazar. Doğum yeri olan Essex County’den bir rüzgarla yazıp çizdiği üçlemesi, çoktan çizgi roman dünyasının unutulmazları arasındaki yerini almış durumda. Açıkçası bu üçleme, yani Essex County Trilogy metniyle ve çizgisiyle beni de daha ilk okuduğumda büyülemişti. Kendimce bir macera da yaşadım; ikinci cildine biraz zor ulaştım, bu nedenle üçüncü cildi okumayı aylarca beklettim, birinci cildi kaybettiğimi sandım, bulunca çocuklar gibi sevindim…


Lemire’in taslak havasını koruyan, kıvrımlı ve uysal bir çizgisi var. Hikayenin gidişine göre kimi zaman görüntüde yoğunlaşmayı, kimi zaman da boş alanlar bırakmayı seviyor. Kamera hareketlerinde çoğunlukla standart gözün bakış açısını tercih etse de, farklı perspektifleri de kullandığı oluyor. Siyah-beyaz olan üçlemede, neredeyse bütün karakterlerin yüzlerine hüzünlü bir ifade yerleşmiş durumda. Siyah-beyazın algısı ve gölge kullanımı bu hüznü iyice pekiştiriyor elbette. İnsanın doğa ile ilişkisini de önemseyen bir çizgi roman var elimizde. Zaten Kanada’nın karla kaplı ve büyük boşluklarla yalnızlığı artıran coğrafyasında aksini düşünmek mümkün değil. Lester, Mrs.Q, Vince ve diğer bütün karakterler daha ilk okumadan itibaren insanın içine işliyor, hafızasında yer ediyor.


Daha sonra Sweet Tooth serisini de ilgiyle okudum ama beğeni oyumu her zaman için Essex County Trilogy için kullanacağım. (Ciltlerin adlarını da söyleyeyim: Tales From The Farm, Ghost Stories, The Country Nurse.)

Karlı bir gökte, bir karganın kanatlarına binip hüznün içinden geçmek isteyenlere…

Joyce Carol Oates ve Anne Carson


Joyce Carol Oates, Türkiye'de gayet iyi tanınan, çok sayıda kitabı dilimize kazandırılmış bir yazar. Ben de daha önce Güzel Bir Kız ile Fil Uçuşu'na konuk etmiştim bu sevdiğim kalemi. Oates, üretkenliğiyle bilinen -hatta bence kimi zaman bu nedenle hızına yenik düşen- bir yazar. Ama Çağdaş Amerikan Edebiyatı örneklenecekse ve akıcı bir kitapla buluşmak isteniyorsa atlanmaması gereken bir isim. Hele bir de iyi bir çeviriden okunduğunda inanılmaz keyif veriyor.


Joyce Carol Oates'un Türkçede yeni yayımlanan -Kırmızı Kedi tarafından- kitabı hakkında daha önce bir bilgim yoktu. Açıkçası arka kapağı okuyana kadar adı da pek ilgimi çekmedi: Dul Kadının Öyküsü. Ancak arka kapakta başlayan merakım iç sayfalara taşınınca yanlış düşündüğümü anlamış oldum. Çünkü kitap, Oates'un 2008 yılında kocası Raymond Smith'i yitirmesinin, yani dul kalmasının sonrasındaki anılarından oluşan bir bütün. Ama elbette sadece bir anı kitabı olarak değerlendirmek son derece yanlış olur. Okur bu kitapta, uzunlu-kısalı vurucu bölümler, anılar, notlar, sesler ve görüntülerle müthiş bir edebi lezzet yakalayacaktır.

Kederin bir kadın yazar üstündeki bulutlu halini okumak isteyenlere...


Anne Carson, edebi zevklerine her zaman güvendiğim arkadaşım Aylin Alıveren sayesinde tanıdığım bir yazar. Böyledir Aylin; arada bir isim fısıldar kulağıma, yepyeni dünyaların kapılarını açmış olur. Metis Yayınları tarafından yayımlanan Kocanın Güzelliği'ni önerdiğinde de böyle olmuştu. Sayesinde farklı bir kalem darbesiyle tanışmış oldum.


Şimdi yine Metis Yayınları'ndan ve Aslı Biçen çevirisiyle yeni bir Anne Carson kitabı geldi: Kırmızının Otobiyografisi. Akıcı ve zorlayan, derinlikli ve hafif bir okuma deneyimini aynı anda tattıran, kendine has bir üslubu var Carson'un. Mitolojiden arkakik metinlere, çoklu beslenme kaynaklarını, şiirsel bir dille -hatta giderek şiir grameriyle- harmanlayıp ulaşıyor anlatısına. Ama bütün o şiir biçimselliğin içinde, anlatıdan kopartmayan bir olay örgüsünün de izini sürüyor. Geryon'la birlikte dize dize okurun da ilerlediği bir örgü bu. Sırtını yasladığı o antik yapının içinde tümüyle güncel, tümüyle tedirgin edici ve tümüyle kadın. Carson'u böyle bir paragraf içinde anlatabilmek mümkün değil; ya da benim yeteneğim bu kadarına yetiyor. Ama şu satır zihnimde dolaşıp duruyor.

Çocukluktaki gibi yaşıyoruz göğe kadar uzanarak, peki şimdi neyin şafağı bu.

26 Mart 2012 Pazartesi

Yazarların Bildirisi


Yazarlar-şairler oturup sohbet etmeyi severler. Kitaplardan, okuduklarından, yazdıklarından konuşurlar. Sinemadan girip müzikten çıkarlar. Sohbetin kimi yerinde kahkahlar uçuşur kimi yerinde düşünceler didişir. Ama bir ülkede egemen güçler, yazarın-şairin-aydını sohbetini, bir araya gelme heyecanını bu güzel tablodan alıp, baskı ve özgür düşünce düşmanlığı ile boyanmış karanlık bir tabloya hapsediyorsa tehlikeli bir boyut var demektir. Bildiriyi Ahmet Öz kaleme aldı, biz yazar, şair, çevirmen, yayıncı, akademisyen ve birlikte durmaya inananlar da imzaladık. Bundan sonra görev hepimizin; yazıya, edebiyata ve düşünceye uygulanan her tür baskıya karşı birlikte yürümek umuduyla... İşte son dönemde yazarlara ve edebiyata uygulanan baskılara tepki niteliğinde bir bildiri.

“Sanat yapıtını, içinden birkaç cümle ya da kelime "cımbızlayarak" hakikatinden, bağlamından soyutlayarak hedef tahtasına koymak, artık vaka-i adiyeden oldu. Sanatın, edebiyatın, geleneğin bekçisi olduğunu düşünenler, o dillerinden düşürmedikleri ahlakın sadece kendilerine has, kendi tarifleriyle belirlenmiş bir mülk olduğunu sanıyorlarsa yanılıyorlar. Düşünmeye, yazmaya, sanata, kitaba ve tüm değerleri mümkün kılan farklılığa düşmanca tutumları kınıyoruz. Düşünce ancak düşünceyle çürütülebilir, ahlakın sınandığı yerse insanlararası ilişkiler, yani hayattır. Yaşama hakkı, düşünce ve ifade özgürlüğü ve inanç özgürlüğü evrensel değerlerdir, şu ya da bu grubun tekelindeki değerler değil. Bu evrensel hakları kendi tanımları içine hapsederek başkalarına karşı saldırı aracı haline getirmeye dönük tüm girişimleri kınıyoruz.”


Bildiriyi imzalayanların tam listesi yazının devamında...

21 Mart 2012 Çarşamba

Emma Peel: "Aşk"


Karşıdaki Adam: Neye bakıyorsun?
Emma Peel: Bir kanguru değil mi o?
Karşıdaki Adam: Ne kangurusu yahu? İyi misin sen?
Emma Peel: Acaba kangurubu nedir?
Karşıdaki Adam: ...
Emma Peel: Aşk, her aşk pozitif!

16 Mart 2012 Cuma

Bu yazı Verdana ile yazılmıştır!

Önemli not: Bu yazıyı gerçekten Verdana fontu ile yazdım. Ama blogdaki görüntü birliği bozulmasın diye yayınında Verdana kullanmadım. Böyle yapmak içime sinmedi, ama öbür türlüsü de güzel durmadı. Bu kafa/font karışıklığıyla, buyurunuz yazıya...


İlk gördüğümüzde bizi çarpan, etkisi altına alan bir resimle ilgili görüşlerimiz, ressamın adını ve özellikle de yaşamını öğrendiğimizde değişir mi? Bir eserin yaratıcısının özgeçmişi, o esere bakış açımızda ne kadar etkilidir? Söz konusu olan bir kitap, bir resim, bir heykel, bir filmse imzanın etkisinden uzak durmak pek olası değil galiba. Peki ya söz konusu olan bir fontsa? Bir yazı karakterinin yaratıcısı, hayatındaki kabul edilemezliklerle, o yazı karakterine, daha da ötesi onunla yazılmış metinlere bakış açımızı etkiler mi?

İngiliz heykeltıraş ve yazı karakterleri tasarımcısı Eric Gill’in, 1928’de kırk dört yaşındayken ortaya çıkardığı Gill Sans fontunun çoğu kişinin görsel hafızasında yeri vardır. Zaten çıkışının hemen ertesinde İngiltere Kilisesi, İngiliz Demiryolları, BBC ve Penguin Books tarafından kullanılmaya başlanmış. Dünya, bu sakin, kararlı ve yazıların en İngiliz’i olarak bilinen fontun tasarımcısının, kızları, kızkardeşi ve hatta köpeğiyle yaşadığı uygunsuz ilişkileri bilseydi, bakış açısı ne olurdu? Yeri gelmişken Eric Gill’in hala kullanılan on iki fontundan birini en küçük kızının adı olan Joanna’yla tescil ettirdiğini not düşeyim. Yine de bu bahsi Eric Gill’in “Tipografi Üzerine Deneme”sinden bir cümleyle noktalayalım: “Harfler şeylerdir, şeylerin resimleri değil.”


Domingo Yayınları’nın özenli baskısıyla dilimize ve elimize ulaşan “Tam Benim Tipim” sadece konuya ilgi duyanların değil, okumakla-yazmakla biraz olan ilgisi olan herkesin evinde bulunması gereken harika bir kitap. Bu noktada durup düşünmeli; okumak denen benzeri bulunmaz güzellikteki dünyaya uzak duranlar bile, yazının bir parçası günümüzde. Her gün çok sayıda elektronik postanın gidip geldiği, kişisel bloglarda istenen konularda kalem oynatıldığı, sosyal medya ortamında yorumların coştuğu, 140 karakterlik bilgeliklerin at koşturduğu bir çağda yaşıyoruz. “Tam Benim Tipim” ile ulaşacağımız bilgiler, tam da böyle bir zamanda algıyı yanıltan köpekbalıklarından uzak durmamızı sağlayacak güçte. Bu kitabı okuduktan sonra, önemli bir iş antlaşmasının metnini Comic Sans karakteriyle yazacak biri olur mu, merak ederim.

Macintosh kullanıcılarının font konusunda daha üstün oldu söylenir. Windows kullanıcıları yazı tipleri konusunda bilgi almak istediklerinde, Sıkça Sorulan Sorular’dan biri olarak “Benim için en uygun yazı tipi hangisidir?” sorusunun cevabını şöyle buluyorlar: Duruma bağlıdır. Yalnızca, kolaylıkla yazdırılan ve ekranda kolaylıkla okunan bir yazı tipi istiyorsanız, bir TrueType yazı tipi kullanmayı deneyin

Artık sorularınızın cevabı için işletim sisteminizin ukalalıklarını dinlemek zorunda değilsiniz. “Tam Benim Tipim” neşeli ve bilgilendirici anlatımı, okuru yazının dünyasına doğrudan davet eden tavrıyla bu konuda akla gelebilecek bütün Sıkça Sorulan Sorular’ı, Gutenberg’den başlayarak cevaplıyor. Hem de her bir sayfasında, yazının ve fontların yolculuğunun en şaşırtıcı maceralarını paylaşarak. Yazmanın sadece mekanik bir eylem olmadığını, algının her boyutunu gıdıklamaktan zevk alan bir yönü olduğu bilincine varmanın anahtarı olan bu kitap, sadece konuyla yakından ilgilenenlerin değil, abartmadan söylüyorum, yazıyla dirsek teması olan herkesin kütüphanesinde yerini almalı. Ayrıca Sabri Gürses’in harika çevirisiyle bize ulaşan kitapta, yayınevinin kapak içine yerleştirdiği “Yazı Karakterleri Periyodik Tablosu”nu incelemeye de doyamıyor insan.


Bundan böyle yazılarımızı hangi fontla yazdığımıza başka bir gözle bakacağız. Örneğin ben bu yazıyı artık bir “yok-font” haline gelen Verdana ile yazdım. Nedenini merak edenler, kitabın sayfalarını çevirmeye başlasınlar.

15 Mart 2012 Perşembe

Sözlük.35

S

SAÇKIRAN: Saçkıran deyince, herkes ağız birliği etmişçesine aynı tedaviyi önerir: ilk duyulduğu anda alaycı bir gülümseyişe neden olsa da, sorunlu bölgeye sarımsak sürmenin olumlu sonuç verdiği bilinen bir gerçektir. Oysa Muhsin’in farklı bir sorunu vardır; saçkıran değildir, doğar doğmaz onu kucağına alan hemşirenin uzun tırnaklarından kalma bir izdir sağ yanağındaki saçsız bölge. (Bir erkek bir kadını niye sever? Bir erkek bir kadından niye nefret eder?) Bir kadından hediyedir herkesin sağından yürümesine neden olan –sağ yanını göstermemek için başka ne gelir elinden- o iz… Bir kadının damgasıyla “Merhaba,” der hayata Muhsin. Onur Caymaz’ın çerçeve hikâyesinin her adımında biraz daha hüzünle yürürken Muhsin’in sesi yankılanır durur kulağımızda: “Saçkıran değil hocam, hemşirenin tırnağı…”

(Onur Caymaz, Hüzün İyidir)

Vathek: Doğaüstü Dehşet

William Beckford imzalı Vathek, daha önce Dost Yayınları'nın o çok sevdiğim Babil Kitaplığı Serisi'nden çıkmıştı. Bu seriden eksik birkaç kitabım var ne yazık ki ve Vathek de eksikler arasında yer alıyor. Dolayısıyla Borges'in izini sürmeyi seven bir okur olarak, yıllardır adını çok duyduğum, hatta konusunu neredeyse tümüyle bildiğim bu kitabı okuma fırsatı bulamamıştım. Sonunda İletişim Yayınları'nın Dünya Klasikleri Serisi kitabı yeniden yayımladı da, ben de okuma fırsatı bulmuş oldum.


Murat Belge'nin Gotik Roman'ın ve Beckford'un hayatının izini sürdüğü önsöz, nasıl bir okuma evrenine adım atacağım konusunda önemli ipuçları verdi. Özellikle de Vathek'in yazıldığı 1782 yılındaki o ünlü Noel partisinde yaşananlar. Üç gün üç gecede, ne hikmetse Fransızca yazılan roman. Romanın Samuel Henley tarafından İngilizceye çevrilişi ve sonrasında yayımlanma serüveni. Açıkçası sadece bu süreç bile biyografik metinler yazmayı seven bir kalemin ya da böylesi bir filmin peşine düşecek yönetmenin ağzını sulandırmaya yeter.

Abbasi soyunun dokuzuncu halifesi Vathek'in yıldızların sırrını çözmek için Babil kulesine benzer bir yapı inşa etmesi fikrinin Borges'e neden çekici geldiğini anlamak zor değil. Ama Borges'i daha da etkileyen Yeraltı Ateşi Sarayı. Bir Orta Doğu masalı formunun içine yerleştirilen iyi-kötü, inanç-inançsızlık ve daha da ötesi Cennet-Cehennem ikililikleri Borges'in her daim izini sürdüğü konular. Vathek'in aklını Yeraltı Sarayının hazineleriyle çelen yabancının sahneye çıkışını unutmamak lazım: Gizemli kılıçların üstündeki bilinmeyen dilde yazılmış yazıları okumak. Bu bilinmeyen dil meselesi benim de her zaman ilgimi çekmiştir; Borges'in de özel ilgi alanlarından biri. Bütün bu salınımıyla Binbir Gece Masalları'nın uyku kaçırıp, kabus getiren bir hali gibi duruyor Vathek.

Borges'in sözlerine bakalım:

"William Beckford, Vathek’in trajik öyküsünü, 1782 yılında, üç gün üç gecede, Fransızca yazmıştır. Aslında karmaşık bir öykü değildir bu. Vathek’in, inancını değiştirmesi koşulunu yerine getirerek, kan dökerek, günahlar işleyerek girdiği Yeraltı Ateşi sarayı debdebe ve tılsım bakımından alabildiğine zengindir, ancak aynı zamanda cehennemdir de. Bu tür bir öykü olan Doktor Faustus ve onun çıkış noktasını teşkil eden birçok Ortaçağ söylencesinde cehennem, kötülük tanrılarıyla anlaşma yapan günahkârlara verilen cezadır; bu öyküde ise hem ceza hem de günaha teşviktir. Beckford’un Yeraltı Ateşi sarayının, yazın sanatının ilk korkunç cehennemi olduğunu iddia ediyorum. İskoçya lehçesinde çevrilmesi pek mümkün olmayan, doğaüstü dehşeti tanımlayan bir sözcük vardır: Uncanny. Bu sözcük Vathek’in bazı kısımları için geçerlidir; anımsadığım kadarıyla da Vathek’ten önce yazılmış hiçbir eser için aynı şey söylenemez."

Bu kısa ama vurucu anlatı, sadece korku edebiyatını ya da Gotik Roman'ı sevenlerin değil, iyilik-kötülük hattında düşünmek isteyenlerin ve söylencelerin büyülü dünyasında kaybolmak isteyenlerin de kaçırmaması gereken bir kitap. İyi çeviri için Seçil Kıvrak'a da ayrıca teşekkür ederim.

Levent Gönenç'e Ödül

Dün harika bir haber aldım. 2. Yılmaz Güney Kültür ve Sanat Festivali kapsamında gerçekleştirilen karikatür yarışması sonuçlandı. Sinema konulu karikatürler ve Yılmaz Güney Portreleri olmak üzere iki dalda düzenlenen 2. Uluslararası Yılmaz Güney Karikatür Yarışması'na 35 ülkeden toplam 356 eser katılmış. Portre Karikatürleri’nde Yılmaz Güney Onur Ödülleri’nden birine de dostum Levent Gönenç’in çalışması değer görülmüş.




Fil Uçuşu’nu takip edenler ismini sıklıkla andığım bazı dostlarımı tanıyorlar artık. Levent bu isimlerin başında geliyor. Kırk yıllık dostluğumuzda öyle çok şey yaşandı ki. Bu ödül, ikimiz için başka bir anlam taşıyor dolayısıyla.

Alanında güçlü bir akademisyen olan Levent Gönenç’in bütün çalışmalarına ve özellikle desenlerine http://www.leventgonenc.com/ adresinden ulaşabilirsiniz.

Tebrikler Levent. Birlikte yürümeye devam.

14 Mart 2012 Çarşamba

O esnada başka bir yerde...

...Metin Altıok ve Füsun Akatlı, Ankara'nın isli-sisli, pis-puslu havasında, umutla-mutlulukla-onurla-başları dik, küçük bebekleri Zeynep Altıok Akatlı'ya hayatı fısıldamaktadır.


Metin Altıok (14 Mart 1940 - 9 Temmuz 1993)
Füsun Akatlı (1940 - 4 Temmuz 2010)

Metin Altıok'un doğum günü bugün. Sivas katilleri için zamanaşımı kararı verilmesinin bir gün sonrasında... Fil Uçuşu bu utancı unutmayacak. Sivas'ta yakılan bir kişiyi bile unutmayacak. Onurlu bir yaşam için, hiçbir insanlık suçunda zaman aşımı olamayacağını unutmayacak. Nice yıllara Metin Altıok!


MEKİK

Şimdi aşk kaçmış bir ilmektir gövdenin örgüsünde.
Uykusuz bir gecenin çitlerine takılan.
Sökülür durmadan uzayan ipliğiyle,
Sarılır mekiğine sabahın
Ürkek bir güvercin halinde.
Ve sen eksildikçe o güvercin tamamlanır
Kanatlanır böylece köpüren özlemiyle,
Uçar gider geçmiş bir günün ardından,
Bir tüy kalır geirye senin bittiğin yerde.

13 Mart 2012 Salı

Buzdolabı konuşmaya başladı!

Yağmurun kara döndüğü bir gecenin yorgunluğuyla köşemde pinekleyen ben, bu mucize ile zıpladım. Saat beşi on geçiyordu, kar yağıyordu ve evdeki buzdolabı gurultuyla haykırış, inlemeyle yakarış arası sesler çıkarmaya başlamıştı. Bu seslere konuşma denemeyeceğini ve gürültü olarak tanımlamam gerektiğini düşünenler olabilir. Katılmıyorum: kim konuşmaya düzenli cümlelerle başlar? Eminim ki bu savı ileri sürenler de bebekken benzer sesler çıkarmışlardır. (Gerekirse anne-babalara başvurulabilir.)

Buzdolabının konuşmaya başladığı günün özelliğini de söylemeliyim. O gece garanti süresi dolmuştu. Yani konuşmaya garanti süresinin dolmasından beş saat on dakika sonra başladı. Bu durumda bir garantörün kanatları altındayken sesini çıkaramadığı ve ancak tam bağımsızlığına kavuştuğu anda çenesinin açıldığını söyleyebiliriz. Buradan yola çıkarak söylediklerinin tarihi şeyler olduğunu düşündüm ve dikkatle kulak kabarttım. Ancak iki önemli sorunla karşılaştım;

1. Ben ne kadar dikkatli dinlesem de sözleri anlamıyor ve homurdanma olarak niteliyordum.
2. Buzdolabının konuştuğu lisanı bilmiyordum.

Ertesi gün yetkili servisi arayarak buzdolabıyla iletişim kurmam konusunda yardımcı olmalarını istedim. Gerçi hattın diğer ucundaki kişiyle de aynı lisanı konuşuyor gibi değildik ama zor da olsa bir ortak paydada anlaştık. Ortaya iki sorun daha çıktı;

1. Aradığım servis, “yetkili” servisti. Yani buzdolaplarının konuşmaları hakkında yapacakları bilgilendirmeler ve yorumlar hakkında birilerinden “yetki” almışlardı. Garanti süresi geçtiği için, “yetki”nin gerçek sahiplerine danışmadan bana fikir veremeyeceklerini söylediler.
2. Onlardan fikir istemediğimi, kendim fikir geliştirebildiğimi, sadece bu lisanı nasıl öğrenebileceğim konusunda bir adres istediğimi söyledim. Aklım varsa bu konuyu fazla deşmememi, eğer buzdolabına konuşma özgürlüğü tanırsam yarın öbür gün daha büyük sorunlarla da karşılaşabileceğimi söylediler. (Örnek: Buz yapma görevini yerine getirmeyeceğini söyleyen bir buzdolabı.)

Garantörlerin, iktidarlarını yitirdiklerinde, umursamaz olduklarını anladığımdan başka bir yol denemeye karar verdim. Herhangi bir kurumdan yetki almamış, bağımsız uzmanlarla konuşacaktım. “Her tür beyaz eşya” konusunda uzman olduğunu vurgulayan bir ustayı aradım. İki yeni madde daha oluştu;

1. Bağımsız uzman, telefonda yardımcı olamayacaktı. Yardım istiyorsam “danışmanlık ücreti” diye başlayan bir dizi ücreti ödenmesi gerektiğini bilmeliydim. Ortada yardım bekleyen sayısız kurum vardı.
2. Bu ücretleri peşinen ya da sahip olduğum diğer varlıklarla (bu bana doğrudan bir hakaret miydi yoksa gönderme mi yapılıyordu, anlamamıştım) ödemeyi kabul edersem, bu uzman, yapacağı yardımların ilerleyişini belirleyecek bir yol haritası çizebilirdi. Ancak bu yol haritasına harfiyen uyulması gerekiyordu.

Böylesine şiddetli baskıların benim de dilimi değiştirebileceğini hissettiğimden konuşmayı kısa kesmeye çalıştım. Sesimdeki değişimi anlayan uzman, buzdolabının dışarıdan destek görmese böyle isyankâr olmayacağını, susup soğutmaya devam edeceğini söylemeye başlayınca sinirlendim, hattı kestim. Başlarım böyle işe...

Son çare olarak yurt dışındaki üretici firmayı aradım. Dillerimiz farklıydı. Karşıdakilerin küstah tavırlarına aldırmadan, kendi dilimde konuşmak istedim; olmadı. Bu garip telefon konuşması iki yeni maddeyle sonuçlandı;

1. Buzdolabının istediklerini söylemesine engel olmamalıydım. (Zaten bu niyette olmadığımı anlamak istemiyorlardı.)
2. Buzdolabını anlamak için mekanik-elektronik kursuna gitmeliydim. (Sorunun mekanik-elektronik değil gerçek-doğal olduğunu anlamak istemiyorlardı.)

O anda önemli bir gerçeği hatırladım. Bu eve buzdolabından hemen bir gün sonra çamaşır makinesi gelmişti. Yani... Yani onun garanti süresi de bu gece dolacaktı. Yani... Yani bu gece de o konuşmaya başlayabilirdi.

...ve öyle de oldu. Hem çamaşır makinesi sadece konuşmuyor, yürüyordu da. Kısa sürede evde büyük bir hareket başladı. En sonunda sağdan soldan aldığım bilgilerin bana hiçbir şey kazandırmayacağını düşündüğümden bütün o maddeleri küçük hafızamdan sildim ve karşılarına geçip bildiğim tek dilde ne yapabileceğimizi sordum. Tek amacım bütün bu gürültünün, bir ses-birliğine dönüşmesiydi.

İşte gürültünün gereksizliği ve enerjileri nasıl yok ettiği gerçeğiyle ancak o anda yüzleşebildim. Aynı evde yaşayan hiçbir şeyin birbirinden farklı olmadığı ve hepsinin yaşamak denen ortak bir enerji kaynağından beslendiğini söyleyerek ortamı yumuşatmaya çalıştım. Bunca yıldır hatlarımdan geçen bütün barışçı-barıştırıcı söyleyişleri hatırlamaya çalıştım. Bir telefonun bu sözleri sizlere saçma gelebilir... ya da şiirsel bulabilirsiniz... ya da gerçeklikle örtüşmeyen bir benzetmenin tuzağına düştüğümü... ya da... Böyle düşünenlere söyleyebileceğim tek şey....

Bir dakika... bir şeyler oluyor... birileri bütün aletlerin fişlerini çıkarıyor... buzdolabı sustu... müzik seti şarkı söylemez oldu... televizyon ekranı karardı... sıra... sıra hangisinde? kimde? bende mi?

...hatlarım... kablolarım... ya arayan olursa? ya ben aramak istersem?

...sessizlik!

...sessizlik!

12 Mart 2012 Pazartesi

Kasaba iç sıkıcıdır... Peki ya dünya?

Carson McCullers
(1917 - 1967)

Carson McCullers, Türkiye'de çoğunlukla ilk romanı Yalnız Bir Avcıdır Yürek ile bilinir. Yirmi üç yaşındayken yazdığı bu roman ona edebiyat dünyasında saygın bir yer kazandırmıştır. Karamsar ve sıkıntılı bir hayatın, eşi bulunmaz kahramanıdır McCullers. Yalnızlığın belirgin ve sorgulayıcı karşılıklarını bulmuş kalemlerdendir. O sessizlik, o dilsizlik özelleştirir bütün satırlarını.

Küskün Kahvenin Türküsü'ndeki Jokey öyküsünü okurken, Yalnız Bir Avcıdır Yürek düştü aklıma. Ankara'daydım okuduğumda. Hatırlıyordum hatırlamasına da, açıkçası net bir sahne ya da söz yoktu aklımda. "Hangi satırların altını çizmişimdir acaba?" merakıyla aradım ama bulamadım kitabı. Yıllar öncesinden gelen kitaplarla böyle bir ilişkim var; altı çizili satırları görünce kitabı, okuma anımı, hatta giderek hayatımın o dönemini hatırlıyorum. Kitabın üstündeki çizikler ya da notlar, o zamanlar elimde olan kalemi bile hatırlatıyor kimi zaman -abartmayayım, bu sadece bir iki kere oldu. Ama Carson McCullers okumasında bunu başaramadım. Taşınmalarda -ve özellikle büyük iki taşınma sırasında- kaybolan kitap kolilerinde gitti o hatırlama şansı demek ki. Yazık.

Ama dövünerek zaman kaybedecek değilim. Küskün Kahvenin Türküsü, McCullers'la yeni bir ilişki kurmak için iyi fırsat oldu. Çoğu zaman, Jokey'in tükürdüğü gibi tükürmek istiyorum ben de insanlığın dokunulmaz dünyalarını kapladıkları halılarına. "Kasaba iç sıkıcıdır," diye başladığında kitap, hemen fısıldıyorum yazarın kulağına: "İç sıkıcı olan dünya!"

Özellikle kitaba adını veren uzun öyküyü tavsiye ederim. Öykü dünyası kurmayı tek bir merkezden bakarak "sınırlandıranlara" Güney'in karanlığından bir cevap resmen. Her bir cümle, yapış yapış-nemli sıcakta, bir bardak viskiye konur konmaz eriyen buz gibi akıyor okurun zihnine. Şehir-insan ilişkisinin sorgulandığı ve kasaba merakının bu eksende parlatıldığı bir zamanda, McCullers edebiyatının diyeceği çok şey var. Yalnızlığa da iyi geliyor, öfkeye de.

Bilen bilir, yazmaya karar verdiği on beş yaşında Lula olan adını Carson yapar McCullers. Kararına saygı duymakla birlikte onu çocukluğunda çağrıldığı isimle selamlıyorum. "İç sıkıcı olan, dünya Lula!"

Emma Peel: "Şımarmak"


Emma Peel: Sadece gülmek istiyorum bu gece. Kimseyi umursamadan. Kendi sesinin yüksekliğinden dünyayı duymayan bütün insanlara inat, gülmek istiyorum. Eğer varsa böyle bir hakkım, şımarıklık hakkımı sonuna kadar kullanmak istiyorum.
Karşıdaki Adam: İn oradan, düşeceksin!
Emma Peel: Ne dedin? Duyamıyorum. O kadar çok dinledim ki seni... Hepinizi... Yoruldum. Bu gece sadece kahkahamda olacak kulağım.

11 Mart 2012 Pazar

Henry Miller'dan Yazmak İçin 11 Emir

Henry Miller, 1934’te yayımlatacağı ilk kitabı Yengeç Dönencesi’ne yazarken (ve bir yandan ikinci kitabı Kara İlkbahar zihninde dönüp dururken) yoğun bir çalışma dönemine girer. Anais Nin’in desteği ve Paris’in entelektüel çevresi iyidir iyi olmasına da, asıl gereken disiplinli bir çalışma takvimdir. Sonunda kendisi için on bir emir hazırlar modernist edebiyatın bu öncü ismi. İşte Henry Miller’ın 1932-1933 yılları boyunca çalışma masasını karşısında asılı duran on bir emir.

Henry Miller
(1891 - 1980)

1. Bitirene kadar sadece tek bir şey üzerinde çalış.

2. Yeni bir kitaba başlama, “Kara İlkbahar”a yeni şeyler eklemekle uğraşma.

3. Sinirlenme. Elindeki ne olursa olsun sakince, neşeyle ve dünyayı umursamadan çalış.

4. Duygu durumuna göre değil programına göre çalış. Belirlediğin zamanda çalışmayı kes.

5. Yaratıcı olmayabilirsin ama çalışabilirsin.

6. Suni gübre katmakla uğraşacağına, her gün azıcık çimentoyla sağlamlaştır.

7. İnsanca yaşa! Birileriyle, görüş, bir yerlere git, canın çekerse iç.

8. Yarış atı olma. Sadece zevk için çalış.

9. Program seni bunalttığında bırak ama ertesi gün bıraktıklarını tamamla. Konsantre ol. Programını sınırla. Onun dışına çık.

10. Yazmak istediğin kitapları unut. Sadece yazmakta olduğun kitabı düşün.

11. Öncelikle ve her zaman yaz. Resim, müzik, arkadaşlar, sinema; hepsi yazmaktan sonra gelir.



İlk kitabın heyecanı

1968 yılının sonbaharında bir kitap yayınlanır. Kitabın yazarı bu kitabı bastırabilmek için bütün yaz teyzesinin eczanesinde çalışmış, açığını tamamlayabilmek için de yakın bir arkadaşının biriktirdiği harçlıklarına başvurmuştur. Kitap 1100 adet basılır ancak yüz tanesi dağıtılabilir. Bu kitap daha önce dergilerde yazıları yayınlanan genç bir yazarın ilk kitabıdır. Kitabın adı “Cumartesi Yalnızlığı”, yazarı da Selim İleri.

Edebiyat tarihine baktığımızda ilk kitaplarla ilgili bunun gibi bir çok ilginç anıya rastlayabiliriz. Kitabını ailesinden aldığı parayla bastıranlardan, matbaacı arkadaşının yardımıyla atık kağıtlara eserini basanlara, ödül kazanan kitaplar yayınlandığı için yarışmalara girenlerden, sayısız dosyası sayısız yayınevi tarafından kibarca ya da kabaca geri çevrilenlere, bir çok yazar ilk kitaplarının yayınlanması aşamasında farklı deneyimler yaşamıştır. Hiçbir sorun yaşamadan bir yayınevine gönderdiği ilk dosya ile ilk kitabına ulaşanlar da var tabii. Türkiye’de 1960’ların ortalarına dek yayıncılık işini birkaç yayınevi dışında matbaaların üstlendiği, bir çok yazarın ilk kitabını kendi olanaklarıyla yayınlattığı biliniyor. Hatta kitabını yayınlayabilmek için yayıncılık yapan isimler bile var. O yıllardan bu yıllara her on yılda bir köklü değişiklikler yaşamak zorunda kalan ülkenin, yayıncılığında da büyük değişiklikler oldu. 1961 anayasasıyla gelen özgürlükçü hava ile 1980 askeri darbesi sonrası yaşanan baskı ortamı arasında, kitap yayını açısından önemli farklar vardır. Türkiye’deki etkileri özellikle son on yıldır görülmeye başlanan, çoklu iletişim ortamının sanat üretimindeki etkileri elbette edebiyat üretiminde ve tüketiminde sahne alan aktörlerin de konumlarında değişimler yaratmıştır. Bu değişimlerin getirdiği farklı estetik önermeleri yayıncının, yazarın, okurun rollerinde, bir nesne olarak kitabın yapısında, pazarlamasında, tanıtımında ve hatta tüketiminde değişimler yaratmıştır. Bu değişimler kimilerince olumlu kimilerince olumsuzdur ve bu konudaki tartışmalar her dönem olduğu gibi bugün ve bugünden sonra da yapılacaktır. Ama bütün bunlara karşın değişmeyen şeylerden biri ilk kitap heyecanı. Sonuçta ilk kitap hem yazar, hem yakın çevresi, hem edebiyat çevresi, hem de okur açısından özel bir anlam taşımakta.

Memet Fuat, 1994’te Cumhuriyet’te yayınlanan bir yazısında dağıtımcı şirketlerin devreye girişinin yayımcı-kitapçı arasındaki güçlü ilişkiyi çökerttiğini söylemişti. Gerçekten de kitap sektörü her dönemde farklı sorunlarla ve özellikle de ekonomik sorunlarla baş etmek zorunda kalmıştır, bırakılmıştır. Bu sorunları elbette sektörün diğer aktörleri de yaşamaktadır ama sancıyı en derinden hissedenler yazarlar ve okurlardır. Bu da kaçınılmazdır, çünkü asıl üretim ve tüketim bu iki aktörde kendini göstermektedir. Çoğu ülkede yazarlar kitaplarıyla, dergilerdeki yazılarıyla, okuma seansları gibi etkinliklerle geçimlerini sağlayabilirken, ülkemizin de içinde bulunduğu kimi coğrafyalarda sektör başka kaynaklardan geçimini sağlamaya çalışan insanların ürünleriyle ayakta durmakta. Peki acaba böylesi bir durum ilk kitap heyecanı yaşayan yazarlarda nasıl bir izdüşümle kendini gösteriyor? Bu sorunun cevabını, okurun da düşünmesi gerektiğine inanıyorum.

İlk kitabın çıkışıyla birlikte bir değerlendirme ve ait olup olamama süreci de başlamış oluyor. Bu sürecin, yazarı, sınırlarını kendisinin belirlediğinin ötesinde bir yalnızlığa sürüklediği söylenebilir. Yapılan değerlendirmelerde hemen göze çarpanlardan biri bir sınıflama çabasıdır. İlk kitabıyla okuruna merhaba diyen yazarın, bir akımın, bir görüşün, bir geleneğin çerçevesi içinde değerlendirilmesine ve böylece okura daha kısa yoldan tanıtılmasına çalışılır. Bütün bunların ötesinde ilk kitap, yazarın türler, disiplinler ve üslup dışında bir üst kümeye dahil edilmesine yol açar: Genç yazar. Öyle ki bu genç yazar sıfatının yazarın adının önünden ne zaman kaldırılacağı, biyolojik yaşına bakılmaksızın, tanımı yapanların elinde bulundurulur. Sonrası da belirsiz. Olgun yazar mı olacaksınız, orta yaşlı yazar mı, yaşlı yazar mı? Yoksa bu sadece bir analoji mi?

Anton Çehov, 1886 yılında Marya Kiselyova’ya yazdığı mektupta bir öğütte bulunuyor: “Yazabildiğiniz kadar yazın!! Parmaklarınız kırılana dek yazın, yazın, yazın!” Edebiyatla okur olarak ya da yazar olarak ilgilenen herkesi etkileyecek bu sözlerle ilgili bir ilginç not da, yazarın bunları söylediğinde henüz yirmi altı yaşında olması. O güne kadar iki kitabı piyasaya çıkmış bir yazar ama öncesinde dönemin popüler dergilerinde dört yüzü aşkın kısa hikayesi ve anlatısı yayımlanmış durumda. Dergilerin yazara yaratıcılık konusunda daha geniş bir hareket alanı yarattıkları ve bir coğrafyanın edebiyatındaki dinamikleri belirlediği söylenir çoğu zaman. Dergilerin edebiyat dinamiklerinde ve özellikle yazın dünyası ile her anlamda tanışmak isteyen okurların ve yazar adaylarının gözündeki yeri tartışılmaz.

İlk kitaplar, yazarların, kitap okurunun ve değerlendirmelerini kitap üzerinden yapan edebiyat dünyasının önüne ilk çıkışları olarak görülür. Oysa yazarın o kitaba gelene kadar arkasında bıraktığı hiç de bir arpa boyu yol değildir. Çetin, sorunlu, belirsiz bir yolculuktan sonra eline almıştır ilk kitabını. Hatta bu ilk kitap çok uzun süreli bir çalışmanın, yılların getirdiği birikimin yansıması olduğu için de beklentileri, umutları olası sonraki kitaplarından farklıdır. Belki de en büyük beklentiler ilk kitabın yaşattığı beklentilerdir. Peki gerçekten de “Bir gün bir kitap yazdım, büyün hayatım değişti,” dedirtir mi ilk kitaplar?

Başlangıçlar güzeldir. Başlayacak cesareti olana…

2 Mart 2012 Cuma

Marilyn ve ben

Yirmili yaşlarımda, çalışma masamın karşısındaki mantar panoya raptiye ile tutturulmuş fotoğraflardan birinde Marilyn Monroe bir tren garı gülümsemesiyle bana bakardı. Fotoğrafta bu ikon oyuncunun gülümsemesi kadar, o garda olma hali hoşuma giderdi. Sağa sola koşturan insanlar, gidenler, gelenler… Bütün o hayat acelesinin içinde gidenlerden biri olduğumu düşünürdüm sanırım; çoğu genç gibi ben de gidebilmenin mümkün olduğu bir yetişkinliğin hayalini kuruyordum sanırım. Üstelik bu hayalimi, böyle güzel bir gülümseyişle üst üste bindirmek de hoşuma gidiyordu. Neredeyse bütün filmlerini defalarca izlediğim, hem ne yalan söyleyeyim kimilerini de özellikle beğendiğim Marilyn’le.


Otuz altı yaşında bu dünyadan ayrılmayı tercih etti Marilyn. Doğrudur; kimilerine göre bir cinayete kurban gitti ama hayatına şöyle bir bakınca o kararı çoktan verdiğini anlamak da zor değil aslında. Ölümünün üstünden tam elli yıl geçti. Bu süre içinde çok sayıda filme, kitaba, televizyon dizisine, plastik sanat üretimine konu oldu. Olmaya da devam edecek.

Son saygı duruşu haberi Cannes’dan geldi. 65.Cannes Film Festivali, afişinde Marilyn Monroe’ya doğum günü pastasının mumunu üfletme kararı verdi. Daha önce görmediğim bir Marilyn fotoğrafı bu. Yine çok güzel. Yıllar önce çalışma masamın karşısında duruyordu, şimdi de Fil Uçuşu’nda dursun istedim. Cannes Film Festivali’ne ve Marilyn’e selam olsun.

1 Mart 2012 Perşembe

Emma Peel: "Vurgun"


Emma Peel: Mart... Baharın başlangıcı diye bellettiler ya bize, soğuklar kırıp geçse de aldırmıyorum. Mutluyum bugün...
Karşıdaki Adam: Düşünceli görünüyorsun...
Emma Peel: Tam da o yüzden mutluyum diyorum. Düşünüyorum bütün gün, boşluğa bakarak. Bahar vurgunuyum ben!
Karşıdaki Adam: Ama hâlâ siyah-beyazsın.
Emma Peel: Ne güzel değil mi, ne güzel...