3 Şubat 2012 Cuma

The Artist: İyi bir filmi alkışlamak... ama abartmadan!




The Artist, iyi bir film. Zaten Cannes’dan bu yana aldığı ödüllere bakınca aksini söylemek mümkün değil. Beğeni ve ödül fırtınası sadece Avrupa’da esmedi üstelik; esintinin şiddeti Amerika dağıtımı ile arttı. Hatta daha da iddalı konuşmak gerekirse, Amerika filme Avrupa’dan daha çok bağlandı, daha çok alkışladı. Filmin sinemanın ilk yıllarına yerleşen, sessiz yıllardan sesli yıllara geçişi fona alan ve o dönemin ruhundaki olay örgüsünü ve bütün bu yapıyı türlü gönderme ile izleyenine aktaran hikayesini anlatmayacağım. O kadar çok yazıldı ki, bilmeyen kalmadı: Sessiz yılların ünlüsü düşerken sektörğün basamaklarını hızla inerken, “Bir Yıldız Doğar” ve basamakları hızla tırmanmaya başlar. (Sektörün merdivenleri göndermesini izleyenler biliyor; dedim ya, film göndermelerle dolu.) Filmin Amerika’da özellikle alkışlanması şaşırtıcı değil; sektörün ağabeyi varını yoğunu üç boyut teknolojisine yatırdığı bir dönemde, Avrupa’dan çıkan taze bir ses (Michel Hazanavicius 1969 doğumlu bir yönetmen) sinemanın Hollywood tarafından üretilen formüllerine, dinamiklerine –kısacası Hollywood köklerine- şapka çıkarıyor. Oyuncularıyla, oyuncu yönetimiyle, kadrajlarıyla ve hatta filmde kullandığı köpekle. Hemen söyleyeyim, ben de Uggie’ye bayılanlardanım.
Sadede gelelim: The Artist iyi bir film mi? Lafı dolandırmadan cevaplayayım; Evet.
İyi zaman geçirten, güldüren, hüzünlendiren, hikayesi-kurgusu bir an bile aksamayan, zekasını takdir ettiren... iyi film işte. Çok severek izledim. (Bu yılın iyi komedi filmlerinden Bridesmaids'i de aynı zevkle izlediğim notunu düşeyim: hatta bu filmden çok daha büyük bir keyifle ayrıldım.)
Ama bu fırtına abartılı geliyor bana. Uğur Vardan’ın Mel Brooks imzalı Silent Movie’yi hatırlatması boşa değil. Mehmet Açar’ın “Amerikalıların bir Avrupa filmi üstünden gururlanma isteği” yorumu tam yerinde. The Artist’in fazlasıyla abartılı bir takdirle, 10 dalda Oscar’a aday gösterilmesi, bu ödüllerin ruhunu anlatması açısından ayrıca önemli.
Ali Abaday’ın yazısında okumuştum: “Hazanavicius Alman sessiz sinemasına özel bir ilgisi olduğu için önce Fritz Lang benzeri bir yönetmeni anlatmak istemiş ancak seyircinin bundan pek hoşnut kalmayacağını düşünerek hikâyenin merkezini daha komik ve romantizm dolu olacağını düşündüğü Hollywood’a kaydırmış.” Keşke ilk düşüncesinden vazgeçmeseymiş... Sonucu ne olurdu, merak ettim.
Son söz: The Artist sevdiğim bir film. Abartılmadığı sürece... Siz yine de bulabildiğiniz ilk fırsatta Mel Brooks’un filmini izleyin.


3 yorum:

Erdi Demir dedi ki...

Açıkçası izlerken çok sıkıldım. Belki de yeni nesil olarak pek de alışkın olmadığımız bir tarzda çekildiğindendir.

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Ben çok keyif aldım izlerken...Mimiklerin sözlerin yerine geçmesi ne kadar başarılı uygulanmış hele o köpek inanılmazdı:)

Zeynep Yılmaz dedi ki...

Film için bilet alırken, gişedeki görevli uyardı: “Film siyah beyaz ve sessizdir.”

Filmin yarısında çıkıp parasını geri isteyenler oluyormuş… İngiltere’de baya bir olay olmuş hatta… Bir filme gitmeden, hakkında bir şeyler okumayı geçtim ama fragmanını bile izlemez mi insan yahu? Garip…

Filmle ilgili notlarım:

Film siyah beyaz ve sessiz ama bana en değişik gelen 4:3 görüntü oranı oldu. İlk 3-4 dakika hem bu orana hem siyah beyaza alışmakla geçti ama alıştıktan sonra film çok akıcı bir şekilde devam etti.

Yönetmen Michel Hazanavicius’un filmle ilgili en büyük başarısı, 2011 yılında 1920lere gönderme yapan bir sessiz film ile tüm festivallere ve ödüllere damgasını vurmak olsa gerek. Zira hikayede herhangi bir orjinallik yoktu, hatta 2000lerde çekilmiş bir 1920 filmin taklidi gibiydi.

Hayatımda ilk defa bir siyah beyaz ve sessiz filmi sinema salonunda izledim. Bu açıdan güzel bir deneyimdi.

Müzikler çok çok iyiydi.

Başroldeki Jean Dujardin ve Berenice Bejo fazlasıyla Ayhan Işık ve Hülya Koçyiğit’ti benim için. Sessiz filmde daha da öne çıkan mimik kullanımı ve danslarıyla başarılılardı. Fakat Berenice Bejo bir basamak öndeydi.

Yan rolde bu senenin en iyilerinden olan köpek müthişti.

Filmdeki iki sahne bana göre çok iyiydi. Kabus sahnesi ve askılıktaki ceketle Peppy Miller’ın sahnesi. Film, tamamında bu ikisi gibi sahneleri biraz daha fazlalaştırabilseydi, bambaşka bir yerde olabilirdi.

Filmin sonu klasik, ama tüm bu yapılan selamlara uygun şekildeydi.

Film, En iyi film, en iyi yönetmen, en iyi erkek oyuncu, en iyi yardımcı (?) kadın oyuncu, en iyi özgün senaryo, en iyi kurgu, en iyi sanat yönetimi ,en iyi görüntü yönetimi, en iyi kostüm yönetimi ve en iyi özgün müzik dallarında aday. Bana göre bu adaylıklardan 1-2 sinden ancak ödül alabilir ama görünüşe göre en iyi film dahil bir çok ödülü toplayacak.
Filmin nostalji yaratmak dışında bir başarısı olduğunu düşünmüyorum. Fakat Holywood’a selam niteliğinde olduğundan Oscar şansının yüksek olduğu kanaatindeyim. Eğer bu şansı gerçeğe dönüşürse , Oscar tarihinin 2.ci en iyi film ödülü alan sessiz filmi olacak.

Sırf bu adaylıklar için, Oscar gecesi bir fikriniz olsun diye izleyin derim.