Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

8 Ocak 2012 Pazar

Kafka'nın Bebeği



Kitabın başındaki kısa biyografisinden Gerd Schneider’in, Kafka üstüne yoğun çaışmalar yapan bir edebiyatçı ve gazeteci olduğun öğrenince, daha büyük bir merakla okumaya başladım “Kafka’nın Bebeği”ni. Regaip Minareci’nin özenli çevirisi de bu okuma sürecinin artısı olacaktı.

İlginç bir olay örgüsü var kitabın. Franz Kafka, 1923 yılının Ekim ayında, Berlin’deki Seglitz Parkında dolanırken, küçük bir kıza rastlar. Kız bebeğini kaybetmiştir ve Kafka, bu küçük kızı teselli edebilmek için kıza her gün –bebeğin ağzından yazılmış- bir mektup götürmeye başlar. Bütün bu sürecin tanığı da, ölümünden önce ilişkide olduğu Dora Diamant’tır. Bu olay örgüsünü ilginç kılan bir başka nokta da, Dora’nın mektuplarına ve kimi biyografların çalışmalarına bakınca, parkta karşılaşılan küçük kız hikayesinin gerçek oluşu. Bütün bu veriler, bir Kafka takipçisi olarak okuma iştahımı daha da kabartı tabii.

Ancak daha ilk çeyrekte kitaptan kopmaya başladım. Akıcı bir dille yazılmış olmasına ve Kafka’nın büyük romanlarından öykülerine, notlarından kısa anlatılarına, çok sayıda metne gönderme yapmasına karşı gerçekleşti bu kopuş hem de. Çünkü Gerd Schnieder, hikayenin yapısındaki duygusallığı ve romantik tonu parlatırken, elinin ayarını biraz kaçırmış gibi geldi bana. Kafka’yı, öylesine klişelerle dolu bir hüzün dünyasının öznesi haline getirmiş ki… Bu tercih yer yer ilgi çekici oluyor olmasına ama doyurmuyor. Küçük kıza yazılan mektuplardaki kimi Kafkaesk numaraları ve iyi çizilmiş Dora karakterini takdir etmeyi de unutmamalı elbette.

Sonuçta “Kafka’nın Bebeği” beklentimin altında bir okuma zevki verdi. Ama altı çizilmiş bir cümleyi de paylaşmak isterim. Yere düşen bir çocuk, ortamdakileri kahkaya boğmuşken Franz, alçak ama kararlı bir sesle “Ne kadar da ustalıkla düşüp ve ne kadar da ustalıkla ayağa kalktın sen öyle!” der. Sessizleşir herkes.

Hayat da böyle işte; ustalıkla düşüp, sonrasında ustalıkla ayağa kalkabilmek. Ayakta durmak kadar, düşmeyi de bilmek.

Franz Kafka
(1883 - 1924)

5 yorum:

Zazie dedi ki...

Merhaba sayınkopan,
Sürekli çeviri hassasiyetiyle dolaşınca da söyelyecek hep bir sözüm oluyor galiba. Kitabı kendim okumuş değilim ve çevirmeni ve çevirilerini de bilmem. Bunca cehalete rağmen acaba çeviriden kaynaklı bir hayalkırıklığı olabilir mi diye merakla okudum yazınızı. Sizin ifadenizle sayın
"Regaip Minareci’nin özenli çevirisi" bile bu okuma sürecinizin artısı olamamış anladığım kadarıyla.
Kolaylıklar dilerim
Sevgiler

Evra dedi ki...

Okumaya iştahımın eksildiği, migren tedavisine başlandığı ve sadece karanlığa bakmak istediğim günler. Karanlıktan kafamı kaldırıp, raflarda öylece duran Kafka ve Coetzee'e kaçamak bir bakış attım. "Ben sizi unutmadım. Hem karanlığın sonu aydınlıktır! Ustalıkla ayağa kalkmanın da zamanı gelir." dedim. İşte tam da kalkmaya çalışırken, bu yazı da ışığıyla geldi. Teşekkürler.

domainsiz dedi ki...

blogun gerçekten hoş tasarımı da şık takibe aldım senin blogunu başarılar diler bende taze acemi bloguma destek beklerim

http://www.domainsiz.net

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Kitabı ben de okudum, bir Kafka hayranı olarak düşüncelerinize katılıyorum...
Kitap eksik geldi bana da, doyurucu bir anlatım bulamadım...
Ama masal gibi olduğunu ben de söylemiştim okumak isteyen arkadaşlarıma:)
Sevgiler...

Elifin Günlüğü dedi ki...

Bir de şöyle mi bakmalı: Küçük kıza yazılan mektuplarda çizilen kurmaca dünya yahut küçük kıza sunulan bir dizi düş, onun gerçeğine dönüşmüştür.
Değil mi ki, çocukların düş dünyasına eklenen her ayrıntı, hayatlarının bir dönemi için belirleyici bir ize dönüşebiliyor...
Bir Kafka hayranı olarak ben de bu Kafka'yı biraz garipsedim ama bir öğretmen olarak alacağımı aldım.:)