31 Ekim 2011 Pazartesi

Kediler Güzel Uyanır



Bir süredir Fil Uçuşu’na yazamadım. Arada bir böylesi kopukluklar oluyor. Oysa “süreklilik” önemlidir benim için. Neyse… Uzun bir konu bu. Hayat koşturması denen (ve nedense benim daha çok kovalandığım) o karmaşa içinde kimi zaman nereye yetişeceğini şaşırıyor insan. Kimi zaman zorunluluklar çoğu zaman sevmesek de yapmak zorunda olduğumuz işler…

Bazen farklı oluyor ama… Benim için de bu süreç öyle geçti. Seyahatler, yapmaktan her zaman mutluluk duyduğumu söyleyemeyeceğim televizyon dünyası işleri, yapmaktan her zaman mutluluk duyduğum edebiyat buluşmaları, seminerler, ayrıca sağlık sorunları falan derken başımı kaşıyacak zaman bulamadım. Bu sürecin bir başka özelliği ise yeni kitabın yayına hazırlanış süreci olmasıydı. Düzeltiler, sayfa tasarımı, kapak fotoğrafı seçimi, son okumalar… Yazarın kitabına giderek yabancılaştığı bir süreç. Düşüncelerinizin sizden uzaklaşıp, kitap adı verilen bir nesnenin içine sıkıştığı bir rüya. Her anında mutlu olduğunuz ve içinizdeki sıkıntının giderek büyüdüğü bir ikilem. Neyse, dert yanmak değil amacım. Sonunda bitti.

Yeni öykü kitabım ‘Kediler Güzel Uyanır’, yine Can Yayınları etiketiyle yarın-öbür gün kitapçı raflarındaki yerini alacak. Yeni bir heyecan, yeni bir yürek çarpıntısı. (Üstelik bu kez bir farklılık da var; önceki kitabım ‘Bir De Baktım Yoksun’ hala yeni baskı yapmaktayken, yani hala yeni okurlarla buluşurken çıkıyor bu kitap. Sanki birlikte yürüyecekler gibi geliyor bana.)

Yine öykü yazdığım için mutluyum. Roman bekleyenlere, uzun hikayelerde yürümek isteyenlere inat, minimal öykülerle geliyor yeni kitap. Ayrıca bu kitabın, Fil Uçuşu okurlarının iz sürebileceği bir kitap olduğunu düşünüyorum. Bakalım, göreceğiz…

En güzeli de şu: Yarın bir kitapçıya gireceğim, rafların birinde kitabını göreceğim. Yeni bir kitaba doğru yol almak üzere arkamı dönüp gitmeden, şöyle diyeceğim:

Merhaba ‘Kediler Güzel Uyanır’!

20 Ekim 2011 Perşembe

Fantastik Edebiyatçılar bir dernek çatısı altında...

Fantastik, bilimkurgu ve korku türünde eser veren sanatçıları, yazarları, sinemacıları, çevirmenleri ve bu sanatların gelişimine katkı sağlayan yapımcı, editör, yayıncı gibi insanları bir araya toplayan bir dernek kurma girişimi haberini Barış Müstecaplıoğlu ve Doğu Yücel’den aldım. Altay Öktem, Ege Görgün, Taylan Biraderler gibi isimler de işin içindeymiş. Ayrıca bilgisayar oyunu yapımcılarından çizgi romancılara geniş bir destek ekibi var. Doğrudan bu türlerde ürün vermeyen ama ilgi duyan isimlerin de yoğun katılımını bekliyorlar.
Ekipte biri daha var ki, onun bu türlere ilgi duyanlar için yeri tartışılmaz: Giovanni Scognamillo.
Dostlarımız, henüz derneğin yapısını belirleme aşamasındaymış ama ilk etkinlik konusunda çoktan hemfikir olmuşlar bile. Giovanni Scognamillo’nun adına bir öykü yarışması düzenlemek. Bence harika olur!

Vüs'at O.Bener Sempozyumu


Yeditepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Yrd.Doç.Dr. Ayşe Melda Üner ve Melike Saba Akım’ın girişimiyle, 28 Kasım’da çok değerli bir sempozyuma imza atacak: “Vüs’at O. Bener Sempozyumu”.
(Yüksek lisans ve doktora öğrencilerine yönelik sempozyum için bir de 14 Ekim’de sonlanacak bildiri çağrısı var; bu konunun detaylarını http://vusatobenersempozyumu.blogspot.com/ adresinden takip edebilirsiniz.)
Bildiri çağrısında “Çağdaş Türk Edebiyatı’nın en özgün yazarlarından Vüs’at O. Bener adına düzenlenecek olan bu sempozyum, bugüne dek yeterli akademik ilgiyi görmeyen yazara tüm yönleriyle odaklanmayı hedeflemektedir,” deniyor.
Böylesi önemli ve öncü bir ismin bugüne kadar değerince konuşulmamış olması, edebiyatımızın eksiklerindendir. Üstelik hala yeterince konuşulmamış-değerlendirilmemiş-tartışılmamış olan o kadar çok isim var ki! Edebiyatımızın daha aktif bir akademik ortam beklemeye hakkı yok mu?

Ubor Metenga Oturumları Başlıyor!

Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy ile birlikte önceleri radyo ortamında, ardından Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinde ve kitap fuarlarında, son olarak da Can Yayınları ve İKSV ortaklığıyla Salon’da yaptığımız “Ubor-Metenga Etkinlikleri” başlıyor.
Etkinlikler bu kış da devam edecek ve yine bir öykünün çözümlemesinden yola çıkarak yazarının dünyasını mercek altına yatıracağız.
Önümüzdeki iki oturumu, Türk Edebiyatı’nın genç yaşta kaybettiği iki yazara ayırdık. Kasım ayında Ali Teoman’ın, Aralık ayında Yücel Balku’nun yazarlığı üstüne konuşacağız.

Hepimizin “birazcık” gün ışığına ihtiyacı var!

Bilinç dışındaki “Harikalar Diyarı”na yaptığı yolculukla sadece çocuk yazınının değil, tümüyle edebiyatın belirleyici karakterlerinden olan Alice, anlatısının daha ilk bölümünde, pembe gözlü bir tavşanın “Eyvah, eyvah! Çok gecikiyorum,” diye mırıldanarak yanından koşup gitmesine tanık olur. Şaşırmaz bu duruma. Meraklanıp tavşan deliğinden atlamasına neden olan koşunun nedeni başkadır; tavşanın yelek giyiyor olması ve yelek cebinden çıkardığı saate bakmasıdır Alice’i şaşırtan. Benzer şekilde Haliç kıyısında yaşayan beş yaşındaki Rojin de, Yeşil Saç’ın marifetlerine, cırcırböceği Lacigale’nin varlığına, takım elbiseli yılan Serpen’in yaptıklarına, Kraliçe’nin sözlerine, Ejderha’nın kuyruğunda sallana balıklara şaşırmaz. Rojin’in aklına takılan sorular bambaşkadır: “Kraliçe evli mi, evliyse bir kral var mı, ne zamandır kraliçelik yapıyor, Yeşil Saç’la geldiğim bu dünya Haliç’te mi, neden onları bir tek ben görüyorum?” diye düşünür, büyük bir ciddiyetle. Tıpkı Alice’in bilinç dışı yolculuğunda olduğu gibi, bir “ön kabullenme” önerir Görkem Yeltan’ın satırları. Böyle bir “anlaşmaya” hangi okur imza atmaz ki? Üstelik yazarın ve Rojin’in bizden beklediği sorgusuz bir kabullenme değildir; “birazcık” ortak olmadan saklambaç oynamanın ne keyfi var ki?


“Haliç’ten Bulutlar Geçerken”, Görkem Yeltan’ın Doğan Egmont etiketiyle çıkan yeni kitabı. Denize ve Haliç’in renklerine aşık Rojin’in, annesiyle, babasıyla, ağabeyleriyle, komşularıyla, sokağın ruhuyla ve büyümeye dair hayalleriyle dolu dünyasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi Görkem Yeltan. Bunu yaparken de üst anlatıcıyla, Rojin’in bakış açısı arasında nefis bir denge kuruyor. Bildiğimiz gerçeklikle, Rojin’in gerçekliği arasında gidip gelen hikâyenin, ritminin bozulmadan aktarılmasını sağlıyor böylece. Anlatısını kurarken kısa, düzenli ve gereksiz süslemelerden arındırarak sadeleştirdiği diliyle de, okuru kurmacanın dünyasına hızla ortak ediyor. Her ne kadar çocuk-gençlik romanı diye ayrı bir rafa koymak istemesem de, kitabın belli bir yaş gurubuna yöneldiği gerçeği, bu ortaklığın değerini kat be kat artırıyor.

Kitabın daha ilk bölümünde, büyüdüğünde, ağabeyleri sayesinde adını öğrendiği “evinin her yerinde kitaplar olan, bir sürü şey anlatan, bir sürü resim gösteren, muhteşem ressam” Mehmet Güreli’yle tanışmak istediğini söylüyor Rojin. Bu resim-ressam vurgusu boşa değil elbette. Bir çocuk kitabının en dikkat çekici vurgularından birini, beş duyunun varlığını ustalıklı bir şekilde romanına yayıyor Görkem Yeltan. Bu noktada da resim sanatına, resmederek anlatmaya ve renklere ayrı bir önem veriyor. Rojin’in dünyasının atmosferini, mekan ayrıntılarını büyük bir hassasiyetle aktarırken, sarı saçlı-güzel isimli kahramanımızın da bilinç dışını resimleri aracılığıyla bize aktarmasına izin veriyor.

Kitabı iki ayrı düzlemde okumak da olası. Rojin’in dünyası ve büyüklerin dünyası. Açıkçası bu iki uçluluk, kitabı bir çocuk kitabı olmanın ötesine taşıyor ve yetişkinler için de ilgi çekici kılıyor. Orta halli bir ailenin günlük ilişkileri, dışarıdan bakınca sıradan görülecek mutlu anları, kaygıları ve beklentileriyle Haliç’in kıyısında dolaşıyoruz sayfalar boyunca. Böylece Görkem Yeltan, mekânın edebiyat için ne denli önemli olduğunun altını, sadece çocuk okurun değil, yetişkinlerin de zihnine bir kez daha kazımış oluyor.

Yeşil Saç’ın hayatına girmesinden sonra maceradan maceraya koşuyor Rojin. Çevreci dostlardan mitolojik anlatılara uzanan bir dünyada büyüdükçe büyüyor. Yazık ki o küçücük beden, maceralardan geçerken hüznün ve duygusal yoğunluğun rüzgârı da biz okurların peşini bırakmıyor. Haliç’in sokaklarına deniz kokusu yayan bir yağmur gibi geçiyor sayfalar gözümüzün önünden. Kimi yerde heyecanla nefesimizi tutarken kimi yerde de o yağmurun gelip göz pınarımıza yerleştiğini fark ediyoruz.

“Birazcık” karnı ağrıyan, “birazcık” mutluluk isteyen, “birazcık” hayalleri olan bir kız Rojin. Günün birinde kırmızı-beyaz kareli paltosu, sarı saçlarıyla Haliç kıyısında denizi izlerken görebileceğiniz beş yaşında bir çocuk. Büyümeyi bekleyen yaşıtlarından ayırt edemezsiniz ilk bakışta. Onun farklı dünyasına girebilmek içinse, “Haliç’ten Bulutlar Geçerken”i okumanız gerekiyor. Görkem Yeltan da, bu kitabıyla çocuk edebiyatında ne kadar kalıcı bir imza olduğunu bir kez daha göstermiş oluyor.

Fallara inanan, kahve telvesinde tavus kuşu gören büyüklerin, Rojin’in Yeşil Saç’la, Serpen’le, Lacigale’yle, Altın Boynuz’la, Ejderha’yla, Köstebek’le dostluğunu anlamasını bekleyemeyiz elbette. Büyüklerin dünyası gerçeklerle örülüdür. “Gün ışığı” anlamına gelen adıyla Rojin, karanlık gerçeklerle dolu “yetişkinler hayatımıza” kalıcı bir ışık düşürüyor.

6 Ekim 2011 Perşembe

Steve Jobs: Noktaları Birleştirmek


Meşhur Stanford Üniversitesi konuşması, bütün dünya tarafından bir veda olarak yorumlanmıştı. Bir vedadan fazlası olan bu konuşmanın Fil Uçuşu'nda yer almasını istedim. Bu güne kadar okumamış olanlar, Steve Jobs'un ölümünün ardından farklı bir algıyla okuyacaklardır.

"Kimi zaman başarılı olmanın ağırlığıyla, yeniden başlamanın hafifliği yer değiştirmelidir."

Not: YouTube'dan aldığım videonun Türkçe altyazısı için tamerakin.com 'a teşekkür ederim.

Steve Jobs'a Veda!

Steve Jobs (1955-2011)

Hayalet Gemi tayfası için büyük önemi, değeri vardı. Tüm dünya için olduğu gibi. "Isırılmış Elma", ölüm haberini dünyaya şu satırlarla duyurdu:

"Steve Jobs'un aramızdan ayrıldığını derin üzüntüyle bildiriyoruz. Steve'in zekası, tutkusu ve enerjisi, hayatımızı zenginleştiren ve geliştiren sayısız buluşun kaynağı oldu. Dünya, Steve sayesinde ölçülemez derecede daha iyi bir yer."

Tam da ona göre bir veda. Kısa. Sade. Öz. Ağırbaşlı. Mesafeli. Kararlı. Anlamlı. Derinlikli. Unutulmaz.

Teşekkürler Steve!

Birinci Tekil Şahıs.06

Ben bir telefon defteriyim; sayfalarında hiç cep telefonu numarası yazılı olmayan.

5 Ekim 2011 Çarşamba

Sözlük.31

Z


ZEMBEREK: Koskoca dünyanın minyatür bir temsilcisi gibidir sınıf; sınıfta zamanın akışını hayatlarının merkezine almış öğrenciler. Gemlikli Celil babasının hediyesi saatiyle sınıfın en önemli şahsiyetidir. Ne de olsa öğrencisinden öğretmenine herkesin tek bir soru vardır aklında: “Kaç dakika var?” Bıkmadan usanmadan cevaplar bu soruyu Celil; “on yedi dakika, beş dakika, üç dakika…” Hatta elli dakikalık dersin içinde “Daha kırk beş dakika var,” diye cevapladığı bile olur. Derken bir gün zembereği kırılır saatin, sınıfın o en önemli şahsiyeti Zemberek lakabıyla dalga geçilen birine dönüşür. Babasına yazdığı mektupta kırılan şeyin ne olduğunu yazmaya bile cesaret edemez; çünkü asıl kırılan saatin zembereği değil Celil’in gurbetteki kalbidir…
(Sait Faik, Zemberek)

4 Ekim 2011 Salı

The Beatles: Damdaki Efsane


1969 yılında soğuk bir Ocak günü. Londra'nın göbeğinde, Apple Records genel merkezinin bulunduğu binanın çatısında müzik yapan bir grup adam. John, Paul, George ve Ringo'ya müthiş klavyeci Billy Preston eşlik ediyor. Çevre binaların damları, evlerin pencereleri, sokaklar, fareli köyün kavalcısının melodisine takılan kasabanın çocukları gibi bu müzik sesine yönelmiş insanlarla dolu. Bu izinsiz konser polisin müdahalesiyle kesilene kadar, herkes takılmaya devam ediyor. Ne de olsa bu son "takılma".

Fil Uçuşu, The Beatles'a el sallıyor!

Eylül'ün Ardından

Eylül: Çocuklukta sonbaharın başlangıcı olarak belletilmiştir de, beden ve zeka yazın sürmekte olduğunun farkındadır. Hem yaz günlerinin yeni düşüncelerle, heyecanlarla dolu birikiminin hem de o tatlı rehavetin arkasından gelir. Bir yanıyla o tatil havasının, bir yanıyla da “dökülen yapraklar romantizminin” çakışma noktasında durur. Bir yanıyla şehre dönüş şarkıları vardır bir yanda da karanlık sayfaların hışırtıları. 6-7 Eylül olayları, 9 Eylül Yılmaz Güney’in ölümü ve derken 12 Eylül. Hangi dünya görüşünden olursa olsun 12 Eylül, düşünebilen insana faşizmin ayak seslerini hatırlatır. Yazara da böylesi inişli çıkışlı bir ruh hali sunar kısacası. Ama bir yazarın, edebiyatla ilişkisini günler, aylar, mevsimler üstünden kurduğunu, farklılaştırdığını sanmam. En azından benim için öyledir. Eylül, okumak ve yazmak için güzel bir aydır; diğer on bir ay gibi.
"Papatyalar" Fotoğraf: Cansu Boğuşlu

Günden Kalanlar.34


• Adana günleri güzel geçti. Derviş Zaim başkanlığındaki jüri, her anlamda verimli çalıştı. Benim için bir sinema kampında olmak gibiydi. Sabah erken kalkış, hafif bir kahvaltı ve ardından gün boyu film izlemek. İçe dönük bir sürecin içinden geçmek. Film boyunca alınan karışık notların, bir otel odasında temize çekilmesi. Sonra uzun süren konuşmalar. Kimi zaman konuşulan filmden çıkıp sanat görüşleri üstüne fikir jimnastikleri. Üstelik çok eğlenceli bir kadroydu. Kısacası, hayatımın en güzel kamplarından birini yaşadım.

• Adana dönüşü, iş temposu doğal olarak hızlandı. O güzel kamp günlerinden sonra böyle bir yoğunluk olacağı belliydi aslında. En kötüsü, bu koşturma içinde dostlarıma gönlümce zaman ayıramamak. Kimileri gönül koyuyor, biliyorum. Ama tempo ancak bu kadarına izin veriyor. Can sıkıcı haberler de aldım bu arada. Çok yakın bir arkadaşımın bitmek bilmeyen mide sorunları, sevdiğim iki insanın ciddi sağlık sorunları (neyse ki durumları şimdi iyi) canımı sıktı. Hayat koşturması içinde, sevdiklerimizin sağlığını düşünmeyi bile unutuyoruz bazen. Olmuyor öyle, olmuyor.

• Sonunda bitti. Son okumaları da yaptım ve artık benden çıktı. Şimdi en sancılı süreç başladı, en azından benim için öyle. Düşünmeye devam ediyorum.

• Beirut’un “The Rip Tide” albümü son günlerin sıklıkla dinlenen albümü oldu.

3 Ekim 2011 Pazartesi

Saf Akademisyen, Düşünceli Romancı

Tam da Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sını okumayı bitirip, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları”na başladığım günlerde, üretimine ve zekasına hayran olduğum bir sinemacı arkadaşımla konuşuyorduk. Arkadaşımın, izleyicinin (okurun) ya da eleştirmenin yaptığı yoruma, özellikle de aşırı yoruma kulaklarını tıkadığını anladım bu konuşmadan. Şaşırdım. Şaşkınlığımın nedeni, bu karşı çıkışı değildi elbette; söyleyişindeki öfkeydi. Ona hemen Eco’yla cevap verdim: “Yaratıcı yazarların (ve diğer disiplinlerde üretenlerin) zoraki bir yoruma karşı çıkma hakları elbette vardır. Ama genelde, yazdıkları metinleri, adeta şişe içindeki mesaj gibi dünyaya fırlattıkları için okurlarına (ve eleştirenlere) saygı göstermelidirler.”

Orhan Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton Konferansları sayesinde “Saf ve Düşünceli Romancı”yla buluştuğumuz günlerde, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları” adını verdiği komşu raflardaki yerini aldı. Böylece Eco’nun Atlanta Emory Üniversitesi’nde verdiği Richard Ellmann Konferanslarının bir bütününe ulaşabildik. Sinemacı arkadaşımla uzun süren tartışmamızda anahtar görevi gören o birkaç satırlık cümlede olduğu gibi zihin açıcı savlarla ve yaratı sürecine ışık tutan düşüncelerle dolu bir kitap “Genç Bir Romancının İtirafları”. Yaratıcılık üstüne sohbet etmek isteyenler için bir el kitabı görevini üstlendiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Örneğin bir fizikçi arkadaşıma, Eco’nun şu sorusunu sordum ve saatler süren bir sohbetin kapısı aralanmış oldu: “Neden kötü bir şair yaratıcı yazardır da, iyi bilimsel makaleler yazan biri değildir?” Yaratıcı yazarlık nedir sorusuna böyle bir açıdan yaklaşan Eco, bütün bir kitap boyunca ironik hatta tümüyle muzip tavrından, şakacı bir babacanlıkla bezediği anlatı yapısından bir an bile vazgeçmiyor. Her ne kadar 1980’de başlayan romancılık kariyerini “genç” görse de, kendisine olan güveni bu ironik dili daha güçlü kılıyor. Romanlarının ortaya çıkışını anlattığı bölümlerde, o kendine güvenin bütün dinamiklerini görebiliyoruz. Ama bir yandan da açıktan açığa hayat ile kurmaca arasındaki sarkaçta sallanmaktan korkmayan bir yazar var karşımızda. Bunu yaparken de akademisyen bakışı ile romancı bakışı arasında bir denge kurmayı başarıyor. Ne de olsa o sarkacın iki yüzü de keskin.


İlham denen büyülü kelimeye inanmadığımı sıklıkla tekrar etmişimdir. Ancak Eco’yu okuyana kadar, en doğrudan anlatımı bulamamıştım. Artık üstattan aldığım cümleyle cevaplayabilirim “İlham nedir?” diye soranları: “İlham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir.” Bu keskin tespitten sonra üretim için gerekli olan çalışmanın, ter dökmenin öneminden dem vuruyor Eco. O çalışma sürecinin bütün adımlarını, kişisel pratiği üstünden paylaşıyor okuruyla. Yaratıcı fikrin ya da imgenin belirlenmesi, anlatı dünyasının oluşturulması ve bu dünya ile birlikte romanın dilinin, üslûbunun filizlenmesi, sanatsal girişimlerin olmazsa olmazı olarak tanımladığı kısıtlamaların kurulması noktalarında “içeriden” bilgileri, yeni sorular doğuracak bir dizgede ilerletiyor.

Aslında “yaratıcı yazar” terimini hınzır bulduğunu söylerken, muzip ve soru kapılarını açmaktan bir an bile korkmayan bir “genç” var karşımızda. Bu noktada başlıktaki diğer vurguya dikkat çekmek gerekiyor: İtiraf. İtiraf kavramının bu kitaptaki karşılığı konusunda Kaya Genç, Radikal’deki önemli tespitlerine eklenebileceklerden biri, Umberto Eco’nun içedönük bir üretim süreci olan yazma eyleminin, aslında dışa (okura) konuşan bir sonuca ulaştığı konusundaki bakış açısı. Bu yorumla, roman başlı başına bir “itiraf metni” haline geliyor zaten. Üstelik yorum-aşırı yorum, anlam-alt anlam katmanlarıyla, yaratıcı yazar, kendisine yukarıdan baktığı yeni bir itiraf evresine de girmiş oluyor. Bu anlamda, Eco, bütün üretim sürecinde Orhan Pamuk’un (Schiller’den referansla) “düşünceli romancı” olarak tanımladığı yazar olurken, itirafın son katmanında “saf akademisyen” oluyor. Üstelik buradaki çift uçluluğun farkında olduğunu vurgulayan, böylece kendi üretiminin post-modern okumasını da yapan bir akademisyen.

“Bir roman neden yazılır, yazılanların ne kadarı gerçektir?” soruları, okur olma halinin ortak paydasında yatar. Umberto Eco, gerçek dünya ile kurmaca dünya arasındaki ilişkinin dinamiklerini, otopsi masasına yatırırken, bütün bu soruların, akademik yorumların da “bir kitabın sayfalarında” olduğunun ve yeni bir okuma katmanı yarattığının bilincinde. Aslında psikolojinin alanına girdiğini söylediği özdeşleşmeler ve yansıtmalar üstünden, gerçek dünyadan var olmadığını bildiğimiz Anna Karenina karakterinin hüzünlü sonuna neden ağladığımızın cevabını verirken, kurmaca-gerçek ayrımında zihin açıcı bir noktaya ulaşıyor: “Anna Karenina “gerçekten” ölmüştür, çünkü okurlar olası bütün dünyalarda onun “gerçekten” intihar ettiğini bilir. Kurmaca, okurun zihninde, kendi “gerçekliğini” yaratmıştır çoktan.

Hayatımızın kalanındaki okuma yolculuğumuz karşımıza yeni kapılar çıkaracak. Kimileri tanıdık, kimileri aralık, kimilerinde açılmaz gibi görünen asma kilitler. Umberto Eco imzalı “Genç Bir Romancının İtirafları”nı, Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sıyla birlikte okumak, bu yolculukta yanımızda olmasını isteyeceğimiz çoğu anahtarı şimdiden cebimize koyacaktır.