Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

16 Eylül 2011 Cuma

Kütüphanemizdeki “Öykü Kitapları” Rafı

Kütüphanenin karşısında durup, donuk gözlerle raflara baktığımız günler olur. “Ne okuyacağımı bilemiyorum,” kaygısı yerleşir içimize. Kimi zaman da okumaktan iyice uzaklaştığımızı, hiçbir kitapla mutlu olmadığımızı düşünürüz. Öyle günlerde kurtarıcı kitaplara, kurtarıcı yazarlara ihtiyaç vardır. En çok da öykülere ihtiyaç vardır. Elbette her okur “biricik” olduğuna göre isimler kişiden kişiye değişebilir ama çoğumuz için kesişim noktasında aynıdır: Anton Çehov.

Çehov öyküleri bugüne kadar farklı çevirilerle farklı yayınevleri tarafından Türkçede yayımlandı. Bu çevirilerin içinde en mahir olanı Mehmet Özgül çevirisi. Mehmet Özgül çevirileriyle “Çehov’un Bütün Öyküleri” serisi Everest Yayınları etiketiyle raflara yeniden çıkıyor. “Memurun Ölümü”, “Entipüften Bir Adam”, “Eczacının Karısı”, “Kırlarda Bir Gün” şimdilik serinin yayımlanmış dört cildi. Yani dört cildi okuduğumuzda, kronolojik sıralanan öykülerde 1880’den yola çıkıp 1887’ye gelmiş olacağız. Daha önce kitaplığında bir Çehov rafı oluşturmamış olanlar için kaçırılmayacak bir fırsat bu. Edebiyatın bütün dinamiklerini kullanarak, eleştirel ve yalın bir dille dünyaya nasıl meydan okunabileceğini görmek için Çehov’un satırlarında kaybolmak gerekiyor.

Everest Yayınları’nın öykü kitaplığına bir diğer katkısı koca bir coğrafyanın edebiyatını “palto”sundan çıkaran Gogol’un “Petersburg Öyküleri”yle geliyor. Yine Mehmet Özgül çevirisiyle yayımlanan kitapta Bir Delinin Güncesi, Kaput, Burun, Fayton, Neva Caddesi adlı beş öykü yer alıyor. Özgün bir öykü dili oluşturmanın ipuçlarını arayan bütün okurlara, özellikle de genç okurlara sıklıkla önerdiğim bir kitaptır Nikolay Vasilyeviç Gogol’un bu olağanüstü kitabı. (Everest Yayınları’na küçük bir not: Çehov kitaplarının kapak tasarımlarını daha çok beğendim. Kişisel bir yorum elbette.)

Kapak tasarımından başlayarak okuru çarpan bir diğer kitap da John Cheever’ın “Yüzücü”sü. Üstelik Everest Yayınları bu kitaba “Toplu Öyküler 1” alt başlığını da koyduğuna göre , Cheever’ın tüm öyküleri yakında kitaplığımızda yerlerini alacak. Kitaba adını veren muhteşem öyküden uyarlanan filmi 1970’li yıllarda TRT ekranlarında izlediğimde zihnimin allak bullak olduğunu çok iyi hatırlıyorum. Masalların soyutlama yeteneği kazandırdığı bir çocuk algısının, ehlileştirilmiş bir yetişkin algısından çok daha inanarak gireceği bir dünyayla karşılaşmanın heyecanıydı bu. Burt Lancester’in başrolünde oynadığı bu Frank Perry filminin, 14 sayfalık bir öyküden uyarlandığını görmek de heyecan verici. Boşuna dememişler “İyi filmler iyi romanlardan ziyade iyi öykülerden çıkar,” diye. Bu kitabın heyecan verici bir yönü daha var. Elimizde bir Tomris Uyar çevirisi tutuyoruz. Usta öykücünün kitabın girişindeki “Neden mi John Cheever?” başlıklı giriş metni o kadar zeki bir finalle bitiyor ki, kitabı okumak isteğiniz misliyle artıyor. Cheever’ın bir güncesinde “Keşke biri çıksa da öykülerimi başka bir düzene göre sıralasa,” dediğini söylüyor ve ekliyor Tomris Uyar: “O isteğe uydum”. Tomris Uyar tarafından düzenlenmiş John Cheever öyküleri; öyküsever okur daha ne ister ki?

 Öykü kitaplarında en güçlü ataklardan bir 30.yılını kutlayan Can Yayınları’ndan geldi. Bir “Öykü Şenliği” başlatan yayınevi, peş peşe dünya edebiyatının güçlü kalemlerinden öykü kitapları yayımlamaya başladı. Bu seride beni en çok şaşırtan kitap, açık söylemek gerekirse pek de “yazarım” olarak görmediğim Salman Rushdie’nin “Doğu, Batı” adlı öykü kitabı oldu. Kendini bu kitabın adındaki “virgül”ün durduğu yerde gören Rushdie, tam da bu metafora uygun bir oyun oynamış üç bölüme ayırdığı kitabında. Begüm Kovulmaz’ın çevirisine de teşekkür etmeliyiz.

Thomas Mann’ın “Zor Saat”ini ve Alice Munro’nun “Bazı Kadınlar”ını yaz boyunca önüme gelene önerdiğim için tekrar etmeyeceğim. Ama hala söylemediğim birileri varsa, not almışlardır herhalde. Can Yayınları’nın serisinden altını çizmek istediğim iki kitap Japon Edebiyatından geliyor. Cuniçiro Tanizaki’nin “Sazende Şunkin” adlı kitabını, etkileyici Akutagawa çevirilerini okuduğumuz Oğuz Baykara çevirmiş. Kitabı bana usta öykücü Faruk Duman tavsiye etmişti, iyi ki de etmiş. Ezberlediğimiz düşünce sistemi ve davranış kalıplarının dışına çıkıp, dünyaya başka bir coğrafyadan bakma olanağı veren öyküler insana dair en karanlık duyguların bile satırlara yayıldığı metinleri içeriyor. Şaşırtıcı bir kitap olduğu tartışılmaz.


Japon Edebiyatından öykü kitaplığımıza yerleşen diğer kitapsa, ülkemizde daha çok tanınan bir isimden, Yukio Mişima’dan geliyor. “Yaz Ortasında Ölüm”ü, daha önce Murakami çevirileriyle tanıyıp sevdiğimiz Hüseyin Can Erkin çevirmiş. “Bir Maskenin İtirafları”nı okumuş olanları çok şaşırtmayacak bir kitap. Mişima ile ilk kez tanışacaklar içinse iyi bir “giriş kapısı”. Kitaba adını veren öykü dışında Sirk, Kanatlar ve Bulmaca öykülerine ayrıca dikkat çekmek isterim.

Bu ay Milliyet Kitap için bir tanıtım yazısı yazmaya oturduğumda “Mutlaka öykü yaz!” dedim kendime. Sonra da birini diğerinin önüne koymak istemediğim listeyi olduğu gibi paylaşmaya karar verdim. Şimdilik liste sadece doğusuyla batısıyla dünya edebiyatının örneklerinden oluştu. Önümüzdeki aylarda Türk edebiyatının örneklerini de sıralamak, öykü kitaplığını büyütmek gerekiyor. Amaç kitap tanıtmaksa neden bir taneyle yetineyim ki? Hala öykü raflarıyla dolu değilse kütüphanenizle hesaplaşmaya başlayın. Daha iyisi; kendinizle hesaplaşın ve o rafı bir an önce oluşturun.

Günden Kalanlar.33

• Yoğun bir çalışma dönemi. Defterlerin ve bilgisayarın başında geçirilen saatler. Mürekkebi biten dolmakalemler, durmadan açılan kurşunkalemler. Sayfalardaki karalamalar, yırtılıp çöpe atılan kâğıtlar. Daha da azaltmak, giderek yok etmek. Dinlenen şarkılar. İçilen kahveler. Şimdi biraz daha sakinim. Biraz daha sakin. Özellikle bayramda Ayvalık-Cunda hattında geçirilen günler ve çalışma saatlerinin bu sükûnete büyük katkısı oldu. O bir türlü noktayı konduramadığım son metinle ancak orada vedalaşabildim. Sonunda bitti. Bitti.

Orhan Pamuk’un Türkçeye “Saf ve Düşünceli Romancı” olarak çevrilen kitabını İngilizcesinden okumuştum. Ama kitabın içeriğine hakim olmam anadilimde okuma zevkimi azaltmadı. Aksine daha detaylandırarak okuyabildim. Üstelik Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları” ile paralel bir okuma yapma olanağı buldum.Ortak noktalar çıkıyor elbette. Hatta bu iki kitabı okumadan kendi derslerimde verdiğim kimi örneklerin bile aynı olması ilginç. Orhan Pamuk, kısa süreliğine İstanbul’daydı. Program için bir araya gelemedik, oldukça yoğundu. Ama sağ olsun, Norton Konferansları’nın kısa bir video kaydını yolladı bana. Burada olduğu sürede TRT Türk’te Semih Gümüş ile birlikte Murat Gülsoy’un konuğu oldu Orhan Pamuk. Murat’ın ve Semih’in soruları harikaydı, çok başarılı bir program yaptılar. Murat’la programın yayını sırasında konuştuk, “Yaparken heyecanlanmamıştım ama izlemek farklıymış,” dedi. O anda anladım ki, bu işi ben yapsaydım bu kadar keyif almazdım, alamazdım. (İçinde olmakla dışında olmak konusunda zihnimi açan bir durum. Bu içinde-dışında meselesi aslında roman okuyan zihnin bir dinamiği. Daha ötesi gerçeklikle kurmaca arasında köprü görevi gören zihnin dinamiği. Televizyonda bir iş “yaptığım” zaman bu ikisi arasındaki dengenin sırlarını biliyorum, denge bozuluyor. Oysa televizyonda bir iş “izlediğim” zaman zihnim o dengeyi sürekli koruyor.) Kısacası sadece okuduğum Pamuk ve Eco kitapları değil, her ikisinin yansımaları da mutlu ediciydi.

• Yoğun dönemlerde gelen serzenişler pek can sıkıcı oluyor.

• Önümüzdeki hafta Adana’da olacağım. Altın Koza’nın jürisindeyim. Derviş Zaim başkanlığındaki jüri güçlü ve zihin açıcı isimlerden oluşuyor: Ebru Ceylan, Taner Birsel, Selim Demirdelen, Beste Bereket, Bülent Vardar. Altı günde on dört film izleyeceğiz. Yine yoğunluk yani. Ama keyif verici. Defter-kitap kamp kuracağım otel odasına. Kolay gelsin bana…

Hrant'ın Arkadaşlarından Başbakan'a Mektup!

Sayın Başbakan,

Arkadaşımız Hrant Dink'i öldürdüler.

Beşinci yılına yaklaşan adalet arayışımız kadük kalmıştır.

Dilekçe verdiğimiz topyekün devlet, kendini katile yakın gördü.

Zaten; katil, polis, bayrak ve muzaffer gülümseme kahramanlık posterinde poz vermişti.

Bir türlü ilamını malum edemediğiniz o kalabalık güruh, elbirliği ile kıstırmışlar, hain pusuda kurşun sıkmışlar, kaçmışlar, saklanmışlardı.

Şikâyetçiyiz.

"Adalet, namus sözümdür" diye ölü evinde ant içtiğiniz halde, Hrant Dink'i işaret parmağıyla gösterip "Bunu" diyen yardımcınızı "Meclis Başkanı", resmi makamda adamları resmen, "Yakarız canını bak" diyen valinizi vekil, emanet edilen canı kollamayan Emniyet Müdürünüzü vali, 17 yaşındaki O.S.'yi kocaman Ogün Samast ettiniz.

Kan adaletle susar, şikâyetçiyiz.

İsim verdik soruşturun diye, İçişleri Bakanı'nız, "Olmaz onlar bizim çocuklar" dedi.

Dışişleri Bakanınız AİHM savunmasında bu toprakların yiğit evladına Nazi dedi.

Çevik kuvvetleriniz Rakel Dink önlerinden geçerken katillere yazılan methiye türkülerini mırıldanarak Beşiktaş Adliyesi'nde koro yapıverdiler.

Katillerimizi adalet evine getiren jandarma, cezaevi aracına "Ya sev ya terk et" diye yapıştırma asmıştı.

Sayın Başbakan,

Nedir daha derine inmeyi engelleyen o "Büyük kasabanın sırrı?"

Azınlıklardan gasp edilenin birazını geri vermeniz sebebiyle seslendirdiğiniz nutukta, "Bu ülkede hiç kimse ruh tedirginliğiyle yaşamayacak artık" diyordunuz Hrant'ın veda mektubuna atfen...

İnanın, tedirginliğimiz her zamankinden büyüktür.

Sayın Başbakan,

Mala gelenin telafisi bulunur.

Cana gelene de davranınız.

Anadolu toprağından Hrant Dink'in payına bir metrekare toprak düştü.

O da mezarıdır!

Kamera denilen vaka-ü nüvis silinmiş, bize kalan 19 Ocak 2007 tarihli seyirliğinde 5 kişi saydık, Hrant'a pusu kuranlardan...

Kim bunlar Sayın Başbakan?

Görüneni, görünmeyeni, katillerimizi istiyoruz, adalet olsun, hak hâkim olsun diye.

Bizim hakkımız bizde saklı duruyor, helalleşmekten başka çarenin kalmadığı savaş yorgunu memleketimizde...

Suallerimiz cevapsız!

Adalet nöbetçisi "Hepimiz Hrant'ız" diyen yüz binlerin eli hâlâ vicdanında...

Cevaplarımızı almadan susmayacağız.

Sormaya devam edeceğiz.

Hrant için, Adalet için.

Hrant'ın Arkadaşları

15 Eylül 2011 Perşembe

Birinci Tekil Şahıs.05

Ben kirli bir duvarım; her yeni kiracıda tarihi bir kez daha yağlı boyanın altında bırakılan.

11 Eylül 2011 Pazar

Man Booker Adayları

Man Booker ödülünü kazanan isim 18 Ekim'de açıklanacak. Altı kitaplık listede hem okuru olduğum hem de edebiyatını sevdiğim için gönlümden geçen isim Julian Barnes. Sonucun ne olacağını ise hep birlikte göreceğiz. İşte 2011'in aday listesi:

Julian Barnes - The Sense of an Ending
Carol Birch - Jamrach’s Menagerie
Patrick deWitt - The Sisters Brothers
Esi Edugyan - Half Blood Blues
Stephen Kelman - Pigeon English
A.D. Miller - Snowdrops
Julian Barnes

Değişim İçin Yüz Bin Şair Türkiye’de!

24 Eylül'de şiir, görkemli günlerinden birini yaşayacak. Bu etkinliğin Türkiye ayağı için Fırat Demir, bir süredir geceli gündüzlü çalışıyor. Basın bülteni, ilk olarak Fil Uçuşu'nda yer alan bu etkinlik, sadece şiiri sevenleri değil, yaşadığı dünya üstüne düşünmek isteyen, yüzleşecek cesareti olan herkesi katılmaya davet ediyor. Çünkü şair düşünüyor, çalışıyor, yürüyor.

Değişim İçin Yüz Bin Şair Türkiye’de!
Basın Bülteni

24 Eylül’de 100’e yakın ülkede ilk kez yapılacak Şiir Festivali “Değişim İçin Yüz Bin Şair”in (100 Thousand Poets For Change) Türkiye ayağı İstanbul ve Mardin’de yapılacak. Festival, Lale Müldür’den Haydar Ergülen’e, Birhan Keskin’den Kemal Varol’a Türkiye’nin önde gelen pek çok şairini bir araya getirecek.

24 Eylül’de 100’e yakın ülkede gerçekleşecek Değişim İçin Yüz Bin Şair (100 Thousand Poets For Change) şiirin, edebiyatın ve sanatın gücünü pekiştirmek için harekete geçiyor. Şairler değişim istiyor, şairler değişim için dünyayı ele geçiriyor.

Amerikalı şair ve editör Michael Rothenberg’in mimarı olduğu Değişim İçin Yüz Bin Şair, Avrupa’dan Ortadoğu’ya pek çok ülkede, farklı şehirlerde düzenlenecek. Ayrımcılık ve nefretin ele geçirdiği dünyada şairlerin ve şiire inananların hala aynı yöne bakabildiğini kanıtlayan Değişim İçin Yüz Bin Şair, sınırları kelimelerle değiştiriyor.

Festivalin Türkiye ayağı ise genç şair Fırat Demir’in koordinatörlüğünde İstanbul ve Mardin’de gerçekleşecek. Türkiye’nin önde gelen şairleri 24 Eylül’de iki farklı kentte bir araya gelecek ve Türkiye’de yaşanan ayrımcılık, sansür, geciken barış ve kültürel kısıtlamalara karşı şiirin gücüyle yanıt verecekler.

İstanbul’da, geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz şair Seyhan Erözçelik’in anmasıyla başlayacak paneller, gün boyunca Akbank Sanat Merkezi’nde devam edecek. Lale Müldür, Birhan Keskin, Haydar Ergülen, Yücel Kayıran, Fırat Demir, Enis Akın, Akif Kurtuluş, Elif Sofya, Anita Sezgener, Süreyyya Evren ve Pelin Özer konuşmacı olarak katılacaklar. Festivalin sürprizlerinden biri de, düzyazıyı şiire yaklaştıran usta romancı Latife Tekin olacak.

Değişim İçin Yüz Bin Şair‘in İstanbul ayağı kumbaracı50’de yapılacak partiyle devam edecek. Yasemin Mori, Mabel Matiz ve Ece Dorsay‘ın festivale özel konserler vereceği parti, şairlerin okumalarıyla bambaşka bir boyuta geçecek. Naim Dilmener ise, unutulmaz şarkılarla geceyi sonlandıracak.

Mardin’de Mardin Sakıp Sabancı Kent Müzesi’nde gerçekleşecek Festival ise Kemal Varol, Azad Ziya Eren, Veysi Erdoğan, Emel İrtem, Habip Can Türker gibi şair ve yazarları bir araya getirecek. Mezopotamya’nın gücünü simgeleyecek bu buluşmada İstanbul ve Mardin, bir ülkenin Batı’sı ile Doğu’su, şiir için birbirine karışacak.

Klasik edebiyat etkinliklerinin aksine, alışılagelmiş kolaycı ve pasif şiir tartışmalarının ötesine geçmek için yola çıkan Değişim İçin Yüz Bin Şair daha yıkıcı bir şiir anlayışı üzerinden Türkiye edebiyatının dününü ve yarınını sorguya çekiyor. Değişim, başlıyor!

100binsair@gmail.com

Okula başladığım gün...

Radikal'den Burcu Aktaş, okulların açılması nedeniyle bir dosya yaptıklarını ve bazı isimlerden "okula başladığım gün" başlıklı kısa bir yazı istediklerini söyledi. Benden de rica etti. Yazıp yolladım. Bugün -yer sorunu yüzünden bir cümle kısalarak- yayımlanan yazıyı, Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum.

"Farklıydı Ankara Teğmen Kalmaz İlkokulu. Her şeyden önce siyah önlüklü diğer devlet okullarının aksine mavi rengi tercih ediyordu. Annem elimden tutup götürmüştü. Okula gitmeden okuma yazmayı öğrendiğim için bir ukalalık, bir kendine güven vardı üstümde. Yaşıtlarımdan daha ufak tefek oluşumun eksikliğini, bu bilgiçlikle kapatabileceğimi düşünüyordum herhalde. Üstelik benden yedi yaş büyük ablamın okuluna bir-iki kere gitmiş, o sıralarda oturmanın neye benzediğini keşfetmiştim. Bütün bunlar beni, o  en sevilmeyen öğrenci yapıyordu elbette: “Öğretmenin kuzusu”. Neyse ki ruhumun kurt yanı ile kuzu yanı dengedeydi, tahterevalli bir aşağı bir yukarı inip çıktı. Okula başladığı için mutlu olan, zaman geçtikçe bütün o duvarların yarattığı huzursuzluğu damarlarında hisseden çocuklardandım ben. Takdir listeleriyle tekdir listelerini dengeleyen bir öğrenci olacağımı, karatahtaya boyumun yetmediği o ilk gün anlamıştım."

10 Eylül 2011 Cumartesi

Tişörtünüzde kimin resmi olsun istersiniz?

İstanbul Şiir Festivali ile ilgili yazıda sözünü ettiğim Cortazar tişörtü, bir nebze de olsa ilgi çekti. Ben de fotoğrafını çekip Fil Uçuşu'na koymaya karar verdim.


Tişörtlerdeki resimlerin, desenlerin, yazıların birer simge olduğu, bir duruşu simgelediği ve çoğunlukla kapitalist dünyanın ürünleri olduğu bilinir. Kimi sever, kimi sevmez. Bu konuda söylenecekler var elbette. Ama yine de şu Cortazar tişörtüne bakınca ve Kafka'dan Pessoa'ya kimi yazar desenli tişörtlerimi düşününce aklıma takılan bir soruyu paylaşmak istedim. Edebiyat severler, bir simge olarak anılsa bile, sevdikleri yazarla-şairle anılacak bir tişört giymeyi isteyemezler mi? Oğuz Atay, Yusuf Atılgan, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik, Cemal Süreya ya da Can Yücel... Daha nice isim var...

Öylesine aklıma geldi, ben de sorayım istedim: Tişörtünüzde kimin resmi olsun istersiniz?

9 Eylül 2011 Cuma

İstanbul Şiir Festivali

Uluslararası İstanbul Şiir Festivali'nin benim için farklı bir anlamı var. Metin Celâl, geçen yıl açılış gecesinin sunumunu yapmamı istediğinden beri, düzenleme komitesinin şakacı anlatımıyla, festivalin doğal sponsorlarından biriyim. Yeri gelmişken çok önemli bir açıklama yapayım. Geçen yıl, bu sunum için bana muhteşem bir hediye vermişlerdi. Adnan Özer, bir Güney Amerika gezisinde kendisi için pek beğenerek aldığı ve üstünde Cortazar portresi olan tişörtü hediye etmişti. (Bir karşılık beklemiyorum ama bu yılki hediyemi de merak etmiyor değilim!)

Evet, bir yıl geçti ve festivalin zamanı geldi. Bu yıl festival 13 – 17 Eylül tarihleri arasında düzenleniyor. ve teması da “Makedon Şiiri”. Türk şiiri ile tarihsel bağları olan, ülkemizde özellikle 70'li yıllardan sonra daha geniş olarak tanınmaya başlayan Makedon şiirinin önemli şairleri Igor Isakovski, Jovica Ivanovski ve Bogomil Gjuzel etkinlik için İstanbul’a gelecekler. Ayrıca İtalya’dan Christian Sinicco, Sırbistan’dan Dragan Dragojlovic, Hollanda’dan Eric Lindner, İspanya’dan Joan Manresa ve Pedro Enriquez, Slovakya’dan Katarína Kucbelová ve ABD’den Sidney Wade İstanbul’da olacak isimler arasında. Çok sayıda Türk şairinin de etkinliklerini olduğunu söylemeye gerek yok. İstanbul’un, şiirin de başkenti olduğu iddiasıyla beşinci yılı geride bırakan festivalden beklentimiz, şiiri gerçek anlamda sokağa çıkarması ve konuşulur hale getirmesi.

8 Eylül 2011 Perşembe

Sil Dürçmesi


Toplantı odasından alı al moru mor çıktı. Kapı yavaşça, yan masasında çalışan adamın delimsirek kahkahasının üstüne kapandı. Derin derin nefes almaya çalıştı; alamadı.

Lavaboya koştu hemen; tuvalet demeye utanırdı. Aynada kendine baktı; belinden aşağıyı görebilmek için kuğu gibi uzattı boynunu. Sabahın köründe kalkıp nasıl da uğraşmıştı, kendini güzel hissedene kadar. Oysa beyaz bluzu, yüzündeki utancı daha da belirginleştirmekten başka işe yaramıyordu şu anda.

Bir ay kadar önce arkadaşlarıyla balık yemeye gitmişti. Çöpçatanların tanıştırmak istediği bir bey de vardı masada. İlk kez orada başına gelmişti. Adam balıklar hakkında fasiküllerce bilgi sıralamaya başlayınca bir şeyler söylemek istemiş, çipuranın tavası güzel olmaz ki, diyecekken, tipuranın çavası deyivermişti. Gülmüştü masadakiler. O da katılmıştı kahkahalara; bir eliyle ağzını kapatarak.

Çekirgenin ikinci sıçrayışı bir telefon konuşması sırasında oldu: Çalda fıktı, dediğini fark etmeden hararetli hararetli sürdürdü konuşmasını. Teyzesinin kızı fal hikâyesini bir kenara bırakıp, bu dil sürçmelerinin psikolojide bir karşılığı olduğunu, ama ne dendiğini anımsayamadığını söyledi. Aceleyle kapattı konuyu; akrabalarının arasında adının deliye çıkmasından korkuyordu.

Aynada uzun uzun baktı yüzüne. İşyerinde günlerce nasıl alay edeceklerini düşündü. Çekirgenin üçüncü sıçrayışı en uygunsuz yerde olmuştu.

Bluzunun yakasını düzeltirken, böyle soyadı olan bir çocuğa, böyle bir ad koydukları için patronunun annesiyle babasına sessizce küfretti.

Not: 2005 yılında Can Yayınları'ndan çıkan ve Temür Köran'ın resimlediği "Kara Kedinin Gölgesi" isimli kitabımdan bir öykü.

Let'stanbul 2011


İstanbul, 9-15 Eylül tarihleri arasında Bahçeşehir Üniversitesi öğrencileri tarafından, Yaratıcı Fikirler Enstitüsü organizatörlüğünde düzenlenecek bir deneysel bir sanat festivaline merhaba demeye hazırlanıyor: LET’STANBUL.
Projeyi yürüten ekiple tanıştım ve bana oldukça detaylı bir dosya sundular. Öncelikle şunu söylemeliyim ki, ekibin kendine olan güveni kadar, gerçekten yenilikçi olma çabaları beni etkiledi. Eskiden moderne, çokkültürlülükten çokdinliliğe, saraylarından köprülerine, gastronomisinden topografyasına İstanbul’un farklı algılarını tema olarak merkezine alacak festivalde ne gibi etkinliklerinden birkaçını sayayım: Gerilla müzik etkinlikleri, şiir enstalasyonu, ses alanı atölye çalışması, doğaçlama akapella, tematik fotoğraf çekimi, lokasyon bazlı bisiklet yarışı…
Bir de teknoloji meraklılarının kaçırmaması gereken etkinliğin kopyasını vereyim: Let’stanbul’da 13 Eylül günü bir iPad, iPhone resitali gerçekleştirilecek.

"Burroughs Davası"nı unutmayalım!


William Burroughs yargılanmaya devam ediyor. Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunun verdiği rapora dayandırılarak açılan davanın ilk duruşması 6 Temmuz’daydı.

Mahkeme sırasında “acayip” işler oluvermiş. Yayımcı İrfan Sancı ve çevirmen Süha Sertabiboğlu’nun ifadelerinin mahkeme tutanağına geçirilmesinde sık sık zorluk yaşanmış örneğin. Özellikle “pornografi” ve “porno” ısrarla “müstehcenlik” olarak geçirilirken, “beat kuşağı” yerine “bir kuşak” ifadesinin yer alması da avukatların müdahalesiyle düzeltilmiş. Ayrıca Burroughs, Beat Kuşağı ve kitap üzerine yapılan açıklamaların kayda geçirilmekte zorlanılması sonucunda şöyle bir cümleye sığınılmış: “Sanık suçu kabul etmemektedir.” Keşke Burroughs üstat mahkemede olaydı da, kafası güzel bir sahne çıkaraydı bu acayip hallerden.

Dava 11 Ekim’e ertelendi. Takipteyiz.

Her Şey ve Hiçbir Şey


Blogları önemsediğimi ve kimilerinin takipçisi olduğumu sıklıkla tekrar ediyorum. Örneğin, bir blog sahibi olma yolunda adım atmama neden olan dostlarım Murat Gülsoy'un 602.Gece ve Emrah Kolukısa’nın Devamlılık Hatası isimli blogları Fil Uçuşu’nda adı geçen bloglardandır. Dahası da var elbette ama şimdi burada birinin adını anmayı unutursam üzülürüm. Üstelik blog sahibi dostlarımın alınganlık hakları da var, ne laflar işitirim sonra. Yeri gelmişken söyleyeyim, sadece dostlarımın bloglarını izlemiyorum. Hiç tanımadığım ama blogları sayesinde düşünce dünyalarına girdiğim isimler de var. Kimi zaman buraya yapılan yorumlarda kimi zaman e-posta aracılığıyla önerilen siteleri, elimden geldiğince, gücüm yettiğince inceliyorum. (Şu anda düşündüm de bu bloglardan daha sık söz etmeli hatta onların yazılarından örnekler vermeliyim. Evet, yapayım bunu.)

Peki, durup dururken bu konu neden açıldı? Fil Uçuşu takipçilerinin adını gayet iyi bildiği kadim dostum Levent Gönenç’in Her Şey ve Hiçbir Şey isimli blogunu paylaşmanın zamanı geldi de geçiyor çünkü. Edebiyattan siyaset sosyolojisine, çizgi romandan müziğe, şiirden Türkiye tarihine…

Al gözüm seyreyle, Levent neler yazmış…

7 Eylül 2011 Çarşamba

Birinci Tekil Şahıs.04

Ben bir oyuncak fareyim; pati darbelerine, diş izlerine aldırmadan o beyaz kediye hayranlık duyan.

6 Eylül 2011 Salı

Nice yıllara Roger Waters!



Roger Waters'ın doğum günü bugün. Benim için bir ilkgençlik idolünün doğduğu gün yani. Dinlediğim ilk Pink Floyd albümünün "The Wall" olması yaşım gereği şaşırtıcı değil. O ilk dinleyişten sonra, dostum Levent Gönenç'le grubun tarihine derinlemesine bir yolculuk yapmaya başlamıştık. 13-14 yaşlarımızda Pink Floyd dinlemeden geçirdiğimiz gün yoktu. Pompei konserinin videosuna ulaştığımız günü, "The Final Cut" çıktığında Ankara Radyosu'nun kapısında Yavuz Aydar'dan bir iki şarkılık kayıt alabilmek için nasıl nöbet tuttuğumuzu dün gibi hatırlıyorum. Alan Parker imzalı "The Wall" filminin videosunu izlerken kaç şişe bira içtiğimiz hafızamdan silindi belki ama Levent'in Gerald Scarfe desenlerini büyük bir maharetle deftlerimize çizişi gözümün önünden gitmez.

Aslında Pink Floyd hakkında yazacağım çok şey var. Kimileri olumlu kimileri olumsuz olacaktır sözlerimin. Ama sonuçta dünyadaki müzik algısını ve özellikle benim müziğe bakışımı değiştiren gruplardan olduğunu yadsıyamam. Hala bir Pink Floyd albümü (asla bir şarkı dinleyip bırakmam, albüm bütün olarak dinlenmelidir) dinlemden geçirdiğim hafta yoktur. O uzun Pink Floyd yazısını başka bir zamana bırakıp, üstad Waters'ın doğum gününü kutlayalım.

Üstelik bu kutlamayı bütün bir Afroamerikan sivil haklar hareketinden Pete Seeger'a, Joan Baez'den Bob Dylan'a ve Filistin halkına uzanan bir selamla, "Üstesinden Geleceğiz" diyerek yapalım. Video çok şey anlatıyor zaten.

Nice yıllara Roger Waters!

37 Film, 37 Hitchcock


Alfred Hitchcock, TRT'nin siyah-beyaz yıllarında izlediğim filmlerinden beri sevdiğim yönetmenlerdendir. Sadece gerilim türüne değil, sinemanın alfabesine katkıları tartışılmaz. Üstelik yoğun İngiliz ironisiyle psikolojiyi dengeleyerek bakış açıları konusunda da ders verir çoğu işinde.

Üstadın bir de bilinen özelliği vardır; neredeyse her filminde şöyle ya da böyle görünmesi. Kimi zaman otobüsü son anda kaçıran bir adam, kimi zaman gazete ilanındaki figür. Kimi zaman çok net bir şekilde görülür kimi zaman kalabalığın içinde yok olur gider. Hitchcock filmlerinin sıkı takipçileri için zevkli bir oyundur üstadın film akışı içinde nerede görüleceğini yakalamak. 1927'den 1976'ya kadar 37 filminde bu "oyunu" oynamış Hitchcock.

Yukarıdaki videoda hangi filmde hangi sahnede ortaya çıktığını rahatlıkla göreceksiniz. Üstelik filmlerin adlarını hatırlamak, yeniden izleme isteğiyle dolmak için de birebir...