Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

24 Haziran 2011 Cuma

Sözlük.28


D


DENİZ YOLCULARI: “Şehirde yaşayanlar birbirlerine yabancı yaşar, yabancı ölürler,” der Halikarnas Balıkçısı, “oysa gemi yolcuları önce birbirlerine yabancı olsalar da aradan bir iki gün geçince bu duygu ortadan kaybolur.” Güverte yolcularına saç maşası satmaya çalışan adam, tezkere almış köylerine dönerken yavuklularına hediye saç maşası alan erler, hayal dünyası geniş -sekiz yaşındaki- çapkın oğlan çocuğu, küçük oğlanın gönlünü bir avuç tuzlanmış fıstıkla çalan otuz beş yaşlarındaki köy öğretmeni kadın, baktığı kadında ürpermelere neden olan denizci Davut, bütün bu insanlık sergisine gezmiş bir eleştirmen edasıyla “İnsan ne muammalı mahlûktur,” deyiveren ihtiyar ikinci kaptan… Sayısız öyküsünde olduğu gibi bu öyküsünde de Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın kaleminden tuzlu su damlamaktadır!
(Halikarnas Balıkçısı, Alabanda)

Cevat Şakir Kabaağaçlı (Halikarnas Balıkçısı)
1890 - 1973

23 Haziran 2011 Perşembe

Günden Kalanlar.28


• Geçenlerde, bir blogun son güncellemelerini okumadığım için en hafifinden özensizlik ve ilgisizlikle damgalandım. Tanıdıklarımın ya da blogunu takip etmemi rica edenlerin yazdıklarını okumaya özen gösteriyorum çoğu zaman. Ama atladığım, okumak istemediğim hatta okurken sıkılıp bıraktığım da oluyor. Tıpkı, şu anda bu yazıyı okumakta olan birinin, sıkılıp-beğenmeyip bırakma hakkı olduğu gibi. Okurun, özgür irade alanında bırakılmadığı, okumak-eleştirmek ve yorumlamak zorunda bırakıldığı, bunun aksinin kabul görmediği bir durum garip geliyor bana. Kitaplar öneriyorum; buradan, twitter’dan. (Milliyet Kitap Eki’nde yazdıklarıma da, dense dense öneri notları denir.) Dileyen ciddiye alır bu önerileri, dileyen almaz. Dileyen okur, dileyen okumaz. Okuyanlardan kimi beğenir kimi beğenmez. Tıpkı benim, bana önerilen kimi kitapları, filmleri, şarkıları beğenmeme hakkım olduğu gibi. Dostlarımla birbirimize sayısız öneride bulunuruz; birbirimizi gayet iyi tanıdığımız için çoğunda da fikirlerimiz, beğenilerimiz örtüşür. Ama ters düştüğümüz anlar da olur, öyle bir durumda kimse kimseye darılmaz, kırılmaz. Sağlıklı bir fikir zemininde tartışırız sadece. Bizi çoğaltacak cümlelerin peşine düşeriz. Şunu unutmamalı: İyi bir okur olmanın önemli adımlarından biri de diğer okurları rahat bırakmak olmalı.


• Aklıma gelmişken söyleyeyim: Ayfer Tunç, yaklaşık iki yıldır Vladimir Makanin’in yazdığı “Underground – Ya da Çağımızın Bir Kahramanı” romanını okumamı önerip duruyor. Hem de yana yakıla. Ama hâlâ okumadım. Bunun kaybı banadır. Ama dostluğumuza bir etkisi olmadı elbette. Yine de hemen bir özür göndereyim Ayfer’e.


• Geçtiğimiz hafta sonu Sonisphere 2011'e gittim. Alice Cooper’dan itibaren izleyebildim. Cooper, teatral rock gösterisinin tarihçesini sergiledi. Dali’nin “Sen gerçek bir sürrealistsin,”dediği, özel bir rock figürü. Alt grup olarak gündüz saatlerinin “dolgu malzemesi” olmaktan çok daha fazlasını hak ediyor elbette. Slipknot’ın “çılgınlıklarını” bir kenara bırakıp doğrudan gecenin beklenen anına geçeyim: Iron Maiden. Ankara’da birbirimize evde doldurulmuş kasetler verdiğimiz günler. Eddie’ye yönelik şehir efsaneleri üstüne yapılan sohbetler. Gitar riff’lerine çıkarılan şapkalar. Steve Harris’in temiz bas tonlarını dinlerken “Hem de pena kullanmıyor ha!” sözlerine karışan hayranlık nidaları. Iron Maiden dinlediğim günlerde henüz doğmamış olan yeğenimle birlikte, bağıra çağıra söyledik şarkıları. Kişise bir not: En sevdiğim Maiden şarkısı “Flight of Icarus”.


• Sonsiphere’de gerçek bir organizasyon rezalet yaşandı. Bu konserlerin denetlenmesi şart artık. Ama Türkiye öyle bir ülke ki bazı konularda, denetlemenin ayarının kaçacağına da eminim. Aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık meselesi. (Yaşanan rezaletlerle ilgili birkaç maddeyi, Milliyet Sanat’taki Noktalı Virgül köşem için yazdım.)

• Roman yaz baskısına aldırmadan öykü peşinde koşuyorum. İyice incelmeye, sadeleşmeye çalışarak. Yoğun çalışıyorum ama ne zaman biter bilmiyorum.

17 Haziran 2011 Cuma

Bir sergi açılışından "öylesine" bir sahne...

Bir sergi açılışı. Son yıllarda adı sıklıkla anılan, tablolarının değeri giderek yükselen ressamla, alıcı olmadığı belli olan bir sanatseverin ayaküstü konuşması. “Gerçekten çok etkileyici çalışmalar var,” der sanatsever. Ressam “En çok hangilerini beğendiniz?” diye sorunca, birkaç resmi gösterir ve ekler: “Günün birinde ben de sizin bir tablonuzu almayı çok isterim doğrusu.” Ressam ya sanatseverin bir tablo hediye edilmesini beklediğini düşündüğünden ya a işi şakaya vurmak için kahkahalarla lafını patlatır: “Vallahi bunları ben bile satın alamam!” Sanatsever, sergi salonundan şaşkınlık ve utanmışlık duygusuyla uzaklaşırken, hâlâ sanatı sevmektedir.

Sözlük.27

D

DAR SOKAK: Sarsıcı bir sevda öyküsünün etkileyici bir karakteri olarak çıkar karşımıza kentin doğusundaki daracık sokak. Her şeyin çok çabuk eskidiği bir çağda akasyaları savunan, güz yapraklarını sevdalıların üstüne döken dar sokak. İncinmiş bir sevdanın ağızda bıraktığı acıdan uzak, tepeden tırnağa giyindikleri sevdayla taşlarına basmaya gelen kumruları dört mevsim ağırlayan sokak. Daracık bir sokağa evreni, sıcağıyla soğuğuyla, karıyla yağmuruyla mevsimleri, sevdadan siteme, umuttan adanmışlığa nice duygusuyla insanlığı sığdıran bir öyküdür bu. Anlatıcı/kocası/annesi/delikanlı/kız akasyaların gölgesindedir; evdedir, dışarıdadır, içeridedir, özgürdür, tutukludur, dar sokaktadır… sevdalıdır. Adalet Ağaoğlu’nun öyküsü sevdanın her halini bir nakış gibi işler okurun zihnine…
(Adalet Ağaoğlu, Savun Sevdam Sen Savun)

16 Haziran 2011 Perşembe

Bir Kerim İnal Polisiyesi: Düzenli Aşk

Girişi tekrar edeyim. O zamanlar yazı başlığı Poli-Siyah Aşklar olan metinlerin yazarı Kerim İnal kimdir?Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne dokunmadan, yıllar önceki haliyle “Bir Kerim İnal Polisiyesi”.


Düzenli Aşk

Aslı ve Ferit tanıştıktan iki ay sonra evlendiler. Ferit’in iyi bir işi, iyi bir geliri vardı. Aslı, herkesin parmakla göstereceği güzellikte, akıllı bir kızdı. Tanıştıkları gece sevişmişler ve cinsel yönden de doyuma ulaşmışlardı. Kısacası evlenmeleri için herhangi bir engel yoktu. Ailelerin yüzünde mutluluğun okunduğu güzel bir düğünle evlendiler.

Aslı o kadar mutluydu ki... Ferit sosyal yaşamıyla, eğitimiyle, işiyle, kazancıyla ve fiziksel özellikleriyle tam da aradığı gibi bir erkekti. Bu yüzden evliliklerinin ilk sabahında Ferit’in elinde saç fırçasıyla yatak odasına girip, “Bu saçları bir daha bunun üstünde bırakma!” diye bağırmasının üstünde durmadı. Bu kadar harika bir erkeğin kimi kusurları olabilirdi. Zaten bunlara kusur bile denemezdi: Diş macunu tüpü ortadan sıkılmayacak, fırçada saç bırakılmayacak, bir hafta boyunca evden gazete atılmayacak ve gün sırasına göre alttan üste gazeteliğe yerleştirilecek, kül tablalarının yerleri değiştirilmeyecek ve her sigara içişten sonra boşaltılıp yıkanacak, sigara paketi, üstünde düzgün yerleştirilmiş bir çakmakla beraber sehpanın köşesine hizalanacak falan filan... Aslı önceleri bunları, kocasının titiz bir insan olduğuna ve mükemmel bir ev erkeği olduğuna yoruyordu. Ferit arada bir mutfağa giriyor ve karısına harika yemekler hazırlıyordu. Bazen bu ziyafetler sırasında söylene söylene mutfak raflarını baştan yerleştirdiği oluyordu ama önemli olan ne kadar iyi bir koca olduğuydu.

Kütüphanenin tozu alınırken bazı kitapların ve CD’lerin yerlerinin değişmesi nedeniyle ilk büyük kavgalarını yaptılar. Ferit sinirlerine hakim olamamış ve ağza alınmayacak şeyler söylemişti. Sonra çok pişman oldu. Aslı mükemmel bir eşti ve bu sözleri, bu davranışları hak etmiyordu. Bütün gece özür diledi, karısının gözyaşlarını elleriyle sildi ve ertesi gün de pahalı bir hediyeyle gönlünü aldı. Zaten Ferit tam da Aslı’nın istediği gibi bir kocaydı.

Ama “kütüphane olayı” Ferit’in yaşamında bir dönüm noktası olmuştu. Bütün gün evde ne gibi aksilikler olabileceğini düşünüyordu. Spor çoraplarla diğerleri birbirine karışıyor muydu? Duvardaki resimlerden biri tozu alınırken eğriliyor ve düzeltilmiyordu belki de. Ya da bir numaraya bakmak için yerinden oynatılan telefon rehberi yine sırtı telefona yaslanacak şekilde yerleştirilmiyordu.

Bu düşünceler yüzünden Ferit gün içinde sık sık eve gelip çevreyi kontrol ediyordu. Aslı’nın hamile olduğu haberini de bu beklenmedik kontrollerinden birinde öğrenmişti. Sevinçten gözyaşlarına hakim olamadı. Ama bu haber, Ferit’in o gece uykusuz kalmasına neden oldu. Şimdi Aslı savruk bir döneme girebilir ve işin kötüsü bundan dolayı eleştirilemezdi. Ferit’i zor günler bekliyordu.

Gerçekten de düşündüğü gibi oldu. Aslı, hiç bir şeye dikkat etmiyor, en basitinden şampuanları boy sırasına göre yerleştirmiyordu. Yine de doğacak çocuğunun mutluluğuyla Ferit bu zor dönemi tek başına sırtlandı.

Eve yeni bir canın gelmesiyle, Aslı kocasındaki gerginliğin geçeceğine inanıyordu. Dünya tatlısı bir kızları olmuştu. Aslı ve Ferit’in uyum içindeki yuvaları artık daha da mutluydu.

Ama bu mutluluk uzun sürmedi. Ferit işinden neredeyse tümüyle kopmaya başlamıştı. Çünkü sadece Aslı’yı değil kızını da düşünmek zorundaydı. Kim bilir ufaklık evde nasıl sorunlar yaratıyor, belki terliklerin yerleriyle oynuyor, belki sağa sola oyuncaklar fırlatıyor, belki de... Kendisini işine vermesi mümkün değildi. Bu dikkatsizliğinin karşılığını terfi döneminde bir anlamda cezalandırılarak aldı. Tam paraya daha çok ihtiyaçları olduğu bir dönemde beklenmedik bir yıkımdı bu. Ayrıca kendisinden çok daha yeteneksiz kişilerin emrinde çalışmak zorunda kalması, Ferit’in gururunu da incitmişti. İşi daha da boşlamaya başladı.

Aslı ilk olarak o günlerde Ferit’in “doğru insan” olup olmadığını sorguladı. Yakın arkadaşlarıyla dertleşmek, annesine şikayette bulunmak yeterli olmuyordu. Çünkü anlattıklarını dinleyenler gülüp geçiyor, diş macunu tüpünün ortadan sıkılıp sıkılmamasının bir evliliği bitirmek için neden olamayacağını söylüyorlardı. Çevresine hak veriyor ve eve gelip desenli kravatlarla, düz kravatların yan yana konmasının kavgasını veriyordu.

Sonunda bildiğini okumaya başladı. Ferit ne derse desin dinlemiyor, tuzluk ve karabiberliği, peçeteliğin önündeki yerlerinden alıp masanın öbür ucuna koyacak kadar cesur davranıyordu. Bunun üstüne Ferit işyerinden ücretsiz izin aldı.

Aslı boşanmak istediğini söylediğinde Ferit sehpanın üstünde eğri duran örtüleri düzeltiyordu. Belki de bu yüzden karısını duymadı.

Aslı ve Ferit tanıştıktan iki ay sonra evlendiler. Birbirleri için yaratıldıklarına inanıyorlardı. Sadece onlar değil çevreleri de bu düşüncedeydi.

12 Haziran 2011 Pazar

Türk Tiyatrosu'nun Yeni Öncüleri Kimler?


Arada bir twitter’da bir soru sorup, çıkan sonucu Fil Uçuşu’nda paylaşmayı seviyorum. Elbette twitter üstünden gelen cevapların bir istatistik kesinlik vaat etmediği biliyorum. Olsa olsa, kabaca bir değerlendirme denebilir. Yine de, konuyla ilgilenenler için zihin açıcı bir liste oluşuyor.

Bu kez soru şöyleydi: Sizce son beş yılda, Türk Tiyatrosu'ndaki, belirleyici/yenilikçi/yaratıcı/zihin açıcı YAZAR ve/veya YÖNETMEN kimdir?

Çok sayıda cevap geldi. Gelen cevaplara bakılınca iki isim üstünde bir mutabakat var: MURAT DALTABAN ve BERKUN OYA. Deyim yerindeyse “açık ara” öndeler. Her iki ismin de bu beş yılda belirleyici olduğu, özellikle bu yıl oynadıkları oyunlarla (örneğin FESTEN/KUTLAMA ve GÜZEL ŞEYLER BİZİM TARAFTA) neredeyse bütün tiyatro severlerin ortak beğenisini kazandığı kesin. Aşağıda oluşan listedeki isimler oldukça fazla kişi tarafından söylendi. İlk iki isim dışındakiler için bir sıralama yapmadım, birden fazla kez söylenen bütün isimleri listeye aldım. Bu listede olmayan isimler elbette tümüyle unutulmuş isimler değildir. Twitter ahalisinin o anda gözünden kaçırdığı (ya da henüz bilmediği) isimler olabilir. Onları da bu yazının sonuna, yorumlarınızla eklerseniz sevinirim.

Sonuçta ortaya bu liste çıktı:

1. Murat Daltaban
2. Berkun Oya
3. Özen Yula
4. Cüneyt Çalışkur
5. Mehmet Ergen
6. Yeşim Özsoy Gülan
7. Yiğit Sertdemir
8. Uğur Uludağ
9. Murathan Mungan
10. Barış Erdenk
11. Irmak Bahçeci
12. Barış Toraz
13. Ferhan Şensoy
14. Civan Canova
15. Mahir Günşiray
16. Şahika Tekand
17. Yılmaz Onay
18. Işıl Kasapoğlu
19. Engin Alkan
20. Yıldıray Şahinler
21. Utku Erişik
22. Levent Suner
23. Ömer Pınar
24. Ahmet Mümtaz Taylan
25. Celal Mordeniz
26. Murat Karasu
27. Yücel Erten
28. Serdar Bilis
29. İlham Yazar
30. Ümit Aydoğdu
31. Caner Kuzu
32. Sami Berat
33. Şakir Gürzumar
34. Kemal Aydoğan
35. Tarık Şerbetçioğlu

9 Haziran 2011 Perşembe

Kiki: Bir neslin ilham kaynağı

Paris, 6 Temmuz 1923. Mathurins Sokağı 40 numaradaki Théâtre Michel. Bir akımın sonlandığı, son Dadaist gösterinin gerçekleşeceği, Dadaistler ve gelecekteki gerçeküstücülerin kopuşunun yaşanacağı “Le Cœur à barbe” gecesi. Başrollerden biri, 1918 Dada Manifestosu’nda “Tüm düzenlere karşıyım, en kabul edilebilir düzen, ilke olarak hiçbir düzene sahip olmamaktır,” diyen Tristan Tzara’nın. Polis baskınıyla sonuçlanacak yumruk yumruğa kavganın diğer aktörleri Paul Eluard, Robert Desnos, Andre Breton, Benjamin Péret. Localardan birinde aynı gece ilk filmi (Retour á la Raison - Akla Dönüş) gösterilecek olan Man Ray ve yakın arkadaşı Pablo Picasso var. İkisinin arasında ise, yıllarca Man Ray’ın hayat arkadaşı olan, 1920’li yıllar Montparnasse’ının en bilinen, dikkat çekici isimlerinden model, dansçı, şarkıcı, oyuncu, ressam Alice Ernestine Prin oturuyor. Nam-ı diğer Montparnasse Kraliçesi Kiki.

2 Ekim 1901’de doğan ve yıllar sonra çocukluğunu “Annesi uzakta olan ve gördüğü tek şefkat büyükannesinden gelen, babasız bir çocuğun yüreğindeki derin acıyı kimse bilemez,” cümlesiyle özetleyecek olan Alice Prin, hayatının her dönemini uçlarda yaşamış, özel bir karakter. Jose-Louis Bocquet’nin hikayesini yazdığı ve Catel’in çizdiği 2007 tarihli grafik roman “Montparnasse’lı Kiki”, biz okurları, bu özel karakterin izinde ve olağanüstü bir dönemin atmosferinde yürüyüşe çıkarıyor. Yani kitabı sadece bir grafik roman ya da çizgi roman olarak tanımlamak haksızlık; ciddi ve zihin açıcı bir biyografi ile karşı karşıyayız.

Jose-Louis Bocquet senaryoyu tam da bu anlayışla yazmış. Her ne kadar, elli yıla yayılan hikayenin merkezinde Alice Prin olsa da, iki savaş arası avant-garde akımların bütün özneleri, baş kahramanımızın hayatına etkileri ve sanat tarihine katkılarıyla boy gösteriyor sayfalarda. Kitap görsel gücünü, cinsel ve duygusal özgürlüğün öncülerinden biri olan Alice Prin’in hayatını, bir kadının resimlemesinden alıyor belki de. Asıl adı Catherine Muller olan Catel, Fransa’nın önde gelen çizerlerinden. Bu senaryo üstüne yoğun bir çalışma dönemi geçirmiş. Mekanlar, tarihsel olaylar, dönemin ruhunu yansıtacak detaylar kurduğu çizgi atmosferini sağlamlaştırmış. Kimi zaman karikatüre yaklaşan karelerde, özellikle tarihsel kişilerin portre çalışmalarına özel bir önem vermiş. Bu nedenle karakter takibi çok kolaylaşıyor. Geniş plan-yakın plan dengesi, okuru hızla hikayenin atmosferine sokuyor. Ayrıntıya önem veren çizgisinde , kalın hatların ve siyah-beyazın gücünden yararlanıyor. Hikayenin kadınsı bir ton isteyen karelerinde Catel’in yumuşak bileği, hassas taramaları ve Fransa-Belçika çizgi ekolünü bilenler için tanıdık kamera açıları hissediliyor. (Fransızca bilenlere bir öneri; Catel’in sıcak ve samimi blogunu takip edin: http://catel-m.com/CATEL.muller/  )

1913’te geldiği Paris’te türlü işe girip çıkan Alice, henüz 16 yaşındayken Montparnasse’daki bohem yaşantıyı keşfeder. Kısa sürede, dışavurumculuğun önde gelen isimlerinden Chaim Soutine’e modellik yaparak girdiği dünyanın en önemli isimlerinden biri haline gelir. 1917’de ona Kiki adını veren Mendjisky’nin ve ömür boyu dostu olacak Foujita’nın yanı sıra Modigliani, Utrillo, Kisling, ve daha pek çok önemli ressamın modelliğini yapar.


Ama hayatının asıl önemli dönüm noktası 1921’de Amerikalı ressam ve fotoğrafçı Man Ray’la tanışmasıdır. Man Ray, sanat tarihinde sadece fotoğrafçılıkta bir devrim olarak anılan “rayograf”larıyla değil, aralarında “Violin d'Ingres”nin de olduğu Kiki fotoğraflarıyla da anılır. Ray ve Kiki yıllar boyunca, tutkunun ve nefretin sınırında, özgür ve kalabalık bir ilişki yaşarlar. Picasso, Cocteau, Tzara, Bréton, Eluard, Gertrude Stein, Matisse, Léger, Picabia, Mirò, Buñuel, Aragon, Desnos, Hemingway, Fitzgerald ve daha pek çok isim bu yaşamın bir parçasıdır. Kiki bir fırtına gibi geçer girdiği hayatlardan; Hollywood’a gider, revülerde dans eder, şarkı söyler, filmlerde oynar, resim yapar, yaptığı her işler ve canının çektiği herkesle sevişir… 15 Nisan 1929’da anılarını yayınlattığında henüz 28 yaşındadır ve arkasında modelliğini yaptığı çok sayıda tablo, heykel, Man Ray’ın çektiği yüzlerce fotoğraf, aralarında Fernand Léger’in “Ballet Mecanique”inin de bulunduğu on kadar kısa film, şarkılar, kadınlar, erkekler, çocukluğundan beri içtiği içkiler ve uyuşturucu alışkanlığı vardır.

Hüzünlü bir sonu var Kiki’nin. İnsanı girdabına çeken bir kadın. Kendisinin de sürekli alay ettiği o kemikli burnu ve pervasız halleriyle sanat felsefesinin dönüşüm dönemindeki varlığı o kadar sürüklüyor ki insanı, kitabı kapatınca işi bitmiyor okurun. Saatler süren bir internet aramasına hazır olun; bütün o resimleri, fotoğrafları görmek isteyeceğinize eminim. Her birinin hikayesinde müthiş bir yolculuğa çıkacaksınız. Çünkü sanat tarihçilerinin de dediği gibi Alice Prin, nam-ı diğer Montparnasse’lı Kiki “yirminci yüzyılın ilk gerçek bağımsız kadını”.


Bir Kerim İnal Polisiyesi: Sıkı Dostlar

Girişi tekrar edeyim. O zamanlar yazı başlığı Poli-Siyah Aşklar olan metinlerin yazarı Kerim İnal kimdir?Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne dokunmadan, yıllar önceki haliyle “Bir Kerim İnal Polisiyesi”.


Sıkı Dostlar

Can, Ayşegül’le yaklaşık bir yıldır beraberdi. Hayatının hiç bir döneminde bu kadar mutlu olmadığını düşünüyordu. Gerçi çok fazla ortak noktaları yoktu ama bu birbirlerini delice sevmelerine engel olmuyordu. Örneğin Can kitap okumayı çok seviyor, buna karşın Ayşegül gazetelerin moda sayfalarından daha fazlasının gözlerini yoracağına inanıyordu. Can sigara içmeyi sevmiyor, Ayşegül günde bir pakete bana mısın demiyordu. Giyim zevkleri, yemek konusundaki tutumları bile farklıydı. Ama bir gün bile bu uyumsuzluklardan kaynaklanan bir tartışma yaşamamış, kendilerini mutsuz hissetmemişlerdi. Seviyorlardı, o kadar.

Can’ın en yakın arkadaşları Doğan ve Mert bu birliktelikten hiç de memnun değillerdi. Ayşegül’ün, kesinlikle Can’a göre bir insan olmadığını düşünüyorlardı. Kızın, güzelliğiyle arkadaşlarını büyülediğine ve onun içindeki gerçek insanı öldürmeye başladığına inanıyorlardı. İlişkinin ilk aylarında, gelip geçici bir heves olduğu düşüncesiyle, bu fikirlerini açığa vurmaktan kaçındılar. Ama geçen zamanla beğenisizliklerini dile getirmeye başladılar. Bazı günler Can’ı karşılarına alıp, bu aşkın olanaksızlığından dem vuruyorlardı. Bir an önce aklını başına almazsa, ileride çok mutsuz olacağı konusunda uyarıyorlardı dostlarını.

Can, önceleri bu uyarıları dikkate almadı. Ayşegül’e olan sevgisi, arkadaşlarının kendinden uzaklaşmasından daha önemliydi. Ama yavaş yavaş içi içini kemirmeye başladı. Sevgilisi ve arkadaşlarının anlaşmalarını, bir arada olabilmelerini istiyordu ama bu olanaksızdı. Sonunda bu uçurum, Can’ı bir seçim yapmak zorunda bıraktı.

Küçücük bir sorun, basit bir kavga ve ayrılık. Can, çevresinden uzaklaşmak korkusuyla, hayatımın en mutlu günleri dediği günlere veda etmişti.

Doğan ve Mert bu ayrılığa çok mutlu oldular. İşte şimdi eski arkadaşlarıyla, tıpkı eski günlerinde olduğu gibi eğlenebiliyorlar, saatlerce son okudukları kitaplardan konuşabiliyor, çevrelerindeki kızlar hakkında dedikodu yapabiliyorlardı.

Ayrılığın acıları silinince, Can yeni bir aşkın peşinde koşmaya başladı. Çünkü yalnızlık daha büyük bir acı veriyordu ve bir sevgiliye ihtiyacı vardı. İşte Neşe böyle bir dönemde karşısına çıktı. Çok tatlı bir kız olduğuna inanıyor ama her hareketini Ayşegül’le karşılaştırıyordu. Onunla yürürken, yemek yerken, konuşurken hep Ayşegül aklına geliyordu. Yine de Neşe’nin anlayışlı ve sevecen yapısı, Can’a büyük bir huzur verdi ve birlikte olmaya başladılar.

Doğan ve Mert bu sefer, önceki hatalarını tekrarlamadılar ve ilişkiye baştan engel oldular. Bu kız tümüyle yanlıştı. Gelen gideni aratır, diyenlere hak verdiler ve Can’ı mutsuz bir gelecek konusunda uyardılar.

Can, Neşe’den de ayrıldı.

Bu ikinci ayrılıkla çok sarsıldı. Artık hayatı boyunca istediği gibi bir insan bulamayacağını düşünmeye başladı. Eskiden sadece bir yemeğe ya da eğlenceye gittiği zaman içen bir insanken, artık geceleri evde tek başına da içmeye başladı. Ömür boyu sürecek bir yalnızlık ve mutsuzluk düşüncesi onu çıldırtıyordu.

Doğan ve Mert arkadaşlarının bu sıkıntısını ortadan kaldırmaya karar verdiler. Doğan’ın sevgilisinin harika bir kız arkadaşı vardı ve o da Can gibi yalnızdı. Beyza, tam arkadaşlarına göre bir kızdı.

Can, arkadaşlarının bu teklifini hiç düşünmeden kabul etti. İşte sonunda arkadaşlarının onayladığı bir sevgilisi vardı. Onaylamak ne kelime, onlar tarafından atanmış bir sevgili. Beyza, kötü bir kız değildi. Ama Ayşegül’ü hatta Neşe’yi unutturması olanaksızdı. Yalnızlık düşüncesinden uzaklaşmak için yine alkol şişelerine sığındı.

Zaten zayıf olan bünyesi alkolün dostluğunu kabul edemedi.

Onu bu kötü hayattan kurtarma görevi yine eski dostlarına, Doğan ve Mert’e düşüyordu. Ama Can’ı karşılarına alıp, aklını başına toplaması gerektiğini söylediklerinde, beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştılar. Can, onları bir daha görmek istemediğini söyledi. Doğan’ın, Mert’in ve Beyza’nın hayatında yeri yoktu artık.

Doğan ve Mert bu üzücü hikayeyi keyifli bir akşam yemeğinde arkadaşlarına anlatırken, Ayşegül gibi bir kızın pırlanta gibi bir insanın hayatını nasıl mahvedebildiğini eklemeyi de unutmadılar. Alkol tedavisi için hastaneye yatırılmış olan Can’ı ziyaret etmeye yürekleri elvermiyordu. Çünkü onlar, Can’ın en iyi dostlarıydı.

7 Haziran 2011 Salı

ÇevBir'in Mektubu



Ülkemizde müstehcenlik bahane edilerek kültür yaşamına hukuk dışı müdahaleler devam ediyor.

Nisan ayında William S. Burroughs'un Yumuşak Makine adlı romanının yayıncısı ve çevirmeni aleyhinde açılan davanın şoku devam ederken, İstanbul Basın Savcılığının geçtiğimiz hafta, Funda Uncu tarafından çevrilen ve Ayrıntı yayınları tarafından yayımlanan Chuck Palahniuk'un"Ölüm Pornosu" adlı kitabı hakkında müstehcen öğeler içerdiği bahanesiyle yeni bir soruşturma başlattığını ve daha önceki örneklerde görüldüğü gibi, kitabın incelenmek üzere bilirkişi olarak seçilen Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'na gönderilerek bir rapor alındığını öğrenmiş bulunuyoruz.

Porno kaset, dergi, kitap türünden yayınları denetlemek üzere kurulan Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu, ilgili kanunun 6. maddesinde açıkça belirtilen "Fikri, içtimai, ilmi ve bedii kıymeti haiz olan eserler bu kanunun şümulünden hariçtir" ifadesine rağmen açıkça yetki aşımına girerek Ölüm Pornosu hakkında kitabın halkın ar ve duygularını incittiği, cinsel arzuları istismar eder nitelikte olduğu, Türk Ceza Kanunu'nun 226.maddesini ihlal ettiği, dolayısıyla müstehcen bulunduğuna dair görüş belirterek kitabın edebi bir eser olduğunu reddetmiş ve yayıncının ve çevirmeninin yargılanması için kapıyı açmıştır.

Kültür ve sanat alanında dolaşıma giren ürünlerin, edebi veya sanatsal nitelikleri hakkında hükme varacak olanlar, sanatçılar, edebiyatçılar, okurlar ve nihayet sanat ve kültür tarihçileridir. Edebiyat ve sanat eserlerinde cinsellik öğesininin bulunması veya kullanılma düzeyi, yasalarla veya devlet memurlarının ahlak ve beğeni anlayışlarıyla belirlenebilecek olgular değildir. Bunlar genelde sanatın ve edebiyatın, özelde sanatçının ve yazarın özgürlük alanına giren konulardır. Toplumda farklı kişilerin veya grupların farklı sanat ve ahlak anlayışına sahip olmaları bu özgürlük alanını yok edemez. Bu nedenle Basın Savcılığının, Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulunu kendisine aracı kılarak ortaya koyduğu baskıcı uygulamaların düşünce ve ifade özgürlüğünü kısıtlama adımları olduğunu açıkça vurgulamak istiyoruz. Çocuklarla ilgisi bulunmayan ve çocuk kitabı olarak satışa sunulmamış edebiyat yapıtlarının, çocukları koruma adına hukuk dışı gerekçeler üretilerek yargı konusu yapılmasını şiddetle kınıyor, hükümetlerin ve devlet kurumlarının sanat ve edebiyat eserlerinden ellerini çekmesini, keyfi müdahaleleri engelleyecek gerekli yasal düzenlemelerin bir an önce yapılmasını talep ediyoruz.

Ölüm Pornosu'nu çeviren meslektaşımız Funda Uncu'nun ve yayınlayan Ayrıntı Yayınlarının dava sürecinde yanlarında olduğumuzu bildiriyoruz.

ÇEVBİR

4 Haziran 2011 Cumartesi

Bir Kerim İnal Polisiyesi: Sinek Kaydı

Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne dokunmadan, yıllar önceki haliyle “Bir Kerim İnal Polisiyesi”.

Sinek Kaydı

Tülay’ın en sevdiği şey, bir erkeğin sakal tıraşı olmasını seyretmekti.

Çocukluğunda, her sabah babasının banyoya gitmesini büyük bir sabırla bekler, arkasından yavaşça içeri süzülürdü. Babası da biliyordu bu oyunu. Önce kızının geldiğini fark etmemiş gibi davranır, sonra da abartılı bir biçimde korkardı. Ardından tıraş töreni başlardı. Baba bir yandan sevgili kızıyla sohbet eder, bir yandan da fırçasını özenle köpürtürdü. Tülay babasının her sorusuna uslu uslu cevap verir, gözlerini yapılan işlerden ayırmamaya büyük bir özen gösterirdi. En sevdiği kısımlardan biri babasının boynuna havlu dolamasıydı. Havlunun yumuşaklığını kendi boynunda hisseder, içinin bir tuhaf olmasına engel olamazdı. Babası sabunun fazlasını aldıktan sonra bir parçasını mutlaka Tülay’ın burnuna kondurur ve ahşap saplı usturasıyla işe girişirdi. Asla aceleye getirmeden tıraş olur, kızıyla sohbetini de tıraşının sonuna kadar sürdürürdü. Tülay babasının yüzünün şekilden şekile girmesini neşeyle seyreder, tıraş sonrası öpücüğünü de aldıktan sonra yavaşça dışarı çıkardı. 

Ortaokul yıllarında, sınıftaki erkek arkadaşlarının birbirlerine nasıl tıraş olduklarını anlatmalarını dinlemek, sabah sınıfa geldiklerinde yüzlerindeki kesiklere yapıştırdıkları kağıdı seyretmek bir keyif olmuştu Tülay için.

Yine o yıllarda sınıfın en yakışıklı çocuklarından biriyle çıkmaya başlamasıyla yepyeni bir zevk keşfetmişti: Yeni tıraş olmuş bir erkeğin yanaklarını okşamak. Sevgilisi tıraş olduktan sonra, Tülay parmak uçlarıyla, elinin tersiyle ve dudaklarıyla uzun uzun yanaklarını okşuyor, tabii bu eylem oğlanın da hoşuna gidiyordu. Tülay’ın hassas parmak ucu herhangi bir noktada iyi alınmamış bir kıl bulduğunda saniyelerce orada kalıp o fazlalığı daha net hissetmeye çalışıyordu.

Yirmili yaşlarının ortasında, olağanüstü bir erkekle tanıştı. Çok yakışıklıydı, iyi bir işi vardı, anlayışlıydı, neşeliydi, konuşkandı, Tülay’ı deliler gibi seviyordu ve her şeyden önemlisi her gün sinek kaydı tıraş oluyordu. Bir kaç ay birlikte olduktan sonra evlenmeye karar verdiler. Her görenin gıpta ettiği bir çift olmuşlardı. Tülay’la Ahmet’in mutlu yuvasının üstünden gökkuşağı eksik olmuyordu. İki yıl sonra, bu mutlu yuvaya bir de dünyalar tatlısı bir kız çocuğu dahil oldu. Doğumdan sonra Tülay işinden ayrıldı ve kendisini tümüyle kızına adadı. Sabahları minik Ahu’yu da kucağına alıp banyoya gidiyor ve Ahmet’in tıraş olmasını büyük bir keyifle seyrediyordu: “Bak kızım, baba nasıl da cici oldu değil mi?”

Ama bir süre sonra Ahmet “cici” olmamaya karar verdi. Bir gün evden tıraş olmadan çıktı. Tülay, bunun işe geç kalmanın getirdiği aceleden olduğunu düşünüp üstünde durmamaya çalıştı ama ertesi gün de aynı şey olunca içine büyük bir sıkıntı çöktü. Akşam Ahu’yu uyuttuktan sonra istemeye istemeye Ahmet’e sokulup sordu: “Ne o, bir sorun mu var canım? İki gündür tıraş olmuyorsun...” Ahmet, karısının tıraşlı ciltlere olan düşkünlüğünü bildiği için bir yalan uydurmak zorunda kaldı: “Hm, bu aralar tıraştan sonra cildim çok geriliyor, galiba tahriş oldu. Bir kaç gün dinlendirmemde fayda var.”

Ahmet yalan söylüyordu çünkü durum bambaşkaydı. İşyerine yeni gelen bir kız, bir gün Ahmet’e sakalı çok çekici bulduğunu ve ona çok yakışacağından emin olduğunu söylemişti. Pınar çok alımlı bir kızdı. Tülay gibi çocuk bakmakla uğraşmadığından daha bakımlıydı ve günün her dakikasında baş döndürücü bir parfüm kokusu yayıyordu. Ahmet’in amacı cildini dinlendirmek falan değildi, düpedüz sakal bırakıyordu.

Birinci haftanın sonunda Tülay durumu anladı. Bir gece Ahu’nun bezini değiştirirken kocasına, sakalın ona hiç yakışmadığını, eski günlerdeki gibi sinek kaydı tıraşlı dolaşmasını istediğini söyledi. O gece Ahmet, tanışmalarından bu yana ilk kez bağırdı karısına. Onun istediği gibi dolaşmaktan sıkıldığını ve ne olursa olsun sakal bırakacağını söyledi.

O mutlu yuvanın üstünde artık kara bulutlar dolaşıyordu. Tülay akşamları Ahmet’le sevişmemeye, giderek aynı yatakta yatmamaya başlamıştı. Ahu’nun karanlıktan korktuğunu öne sürüyor, başının ağrıdığı yalanını uyduruyor, Ahmet’in sakallarının cildine sürünmesinin kendisinde alerji yaptığını iddia ediyor ve giderek kocasından uzaklaşıyordu. Karısının bu kaçışları Ahmet’in bir anlamda işine geliyor, Pınar’a olan zaafını haklı görmesine neden oluyordu.

Tülay korkunç kabuslar görmeye başlamıştı. Bir gece saçı sakalı birbirine karışmış insanların dolu olduğu bir odada kalıyor, bir başka gece avucunun içinden sakallar çıktığını görüp, çığlıklar içinde uyanıyordu. Zamanlı zamansız sakinleştirici kullanıyor, sigara üstüne sigara içiyor, bazen Ahu’nun ağlamalarını bile duymuyordu. Bir iki kere Ahmet’i karşısına alıp neler hissettiğini açık açık anlatmayı denedi. Ama birbirlerinden o kadar uzaklaşmışlardı ki... Kimden yardım isteyebilirdi, ne diyebilirdi. “Ben tıraş olan bir erkek görmeyince, onun pürüzsüz cildine dokunmayınca mutsuz oluyorum, çok mutsuz oluyorum.” Deli olduğunu düşünürlerdi. Oysa o kendini sadece mutsuz hissediyordu.

Tülay bir gün sevgili kızı öğle uykusundayken aynanın karşısına geçip sakal tıraşı oldu. Bir erkeğin tıraş olmasını seyretmek kadar keyifli değildi ama yine de keskin jiletin yüzündeki yolculuğu Tülay’ın büyük bir haz almasına neden olmuştu. Aylar sonra ilk kez o an çılgınlar gibi sevişmek istedi.

Aradan geçen günlerde Ahmet karısındaki yalnızlığı, çöküşü gördükçe üzülmeye başladı. Büyük bir aşkla bağlanarak evlendiği kadın gözünün önünde eriyip gittikçe kendini sorumlu hissediyor ama Pınar’ın cilvelerine karşı koyamayıp, kendisini başlattığı oyunu sürdürmek zorunda olan bir çaresiz gibi hissediyordu. Bir iki kere Tülay’ı karşısına alıp neler yaşadığını açık açık anlatmak istedi. Ama yapamadı... Pınar bir maceraydı ve bir süre sonra bitecekti. O zaman sinek kaydı tıraş olup, karısının kollarına koşacak, eski güzel günlerin tekrar yeşermesini sağlayacaktı.

Ne yazık ki buna zaman olmadığını bilmiyordu.

Bir gece üstünde bir ağırlık hissederek gözlerini araladığında, Tülay’ın elinde bir usturayla sakallarını kesmeye çalıştığını gördü. Boğuştular. Birbirlerine bağırdılar. Küfürler savurdular. İkisinin de elleri, yüzleri, vücutları kesiklerle doldu. Gürültüye uyanan Ahu’nun gözyaşları gecenin karanlığına karıştı.

Tülay tedavi için yatırıldığı hastanede daha da mutsuz oldu. Sakallı bir doktor ve çopur suratlı hastabakıcılar onu anlayamadılar. Herkes Tülay’ın deli olduğunu düşünüyordu. Oysa o kendini sadece mutsuz hissediyordu.

Günden Kalanlar.27

• Kimi zaman böyle oluyor işte, günden geriye ne kaldığını yazamıyorum bir türlü. Yazıların, dosyaların, notların arasında kayboluyorum. Bulmakta zorlanıyorum.

• Cannes notlarına eklemem gereken bir şey daha var. Dönüş yolunda burnum akmaya, boğazım yanmaya başladı. Döneli on günden fazla oldu, bir değişiklik yok. Burnum akıyor, silmekten yara oldu.

• 25 Mayıs akşamı “Geleceğin Sineması” ödül töreni vardı. İyi bir jüri toplantısı geçirdik. Bir-iki film dışında fazla tartışma yaşanmadı. Benim ilgimi çeken nokta, çoğu 20’li yaşlarında olan (90’larda doğmuş) katılımcıların konu seçimiydi. Hesaplaşmalar mevsimiydi; 12 Eylül’le, 1915’le, Kürt sorunuyla ve benzeri konularla hesaplaşmak istiyor gençler. Dereceye giren bütün projeleri, bir gün film olarak görmek isterim.

Füsun Akatlı, aramızdan ayrılalı bir yıl olmuş. Rakılı-şaraplı ve her telden sohbetli masalarımızı özlüyorum. Bir de Füsun Akatlı’nın bitmek bilmez ironisini. Zeynep Akatlı Altıok, “Füsun Akatlı adına verilecek ödülün jürisinde olur musun?”deyince bir an bile düşünmeden kabul ettim. İlk yıl, ödülün bir çeşit “Kültür-Sanatta Yaşam Boyu Başarı” ödülü olmasına karar verildi. Doğan Hızlan başkanlığındaki toplantının ilk turu ateşli geçti. Böylesine geniş bir kapsam olunca çok sayıda ismin üstünde konuşmak kaçınılmazdı. Toplantıyla ilgili mutluluğum hayranı olduğum ismi benim zikretmem oldu; Leyla Erbil. Bu isim herkesi heyecanlandırdı, ödül oybirliğiyle verildi. Ödülleri kabul etmemesiyle bilinen Erbil, elbette kadim dostu Akatlı adına verilen ödülü mutlulukla aldı. Leyla Erbil daha çok okunmalı, daha çok konuşulmalı. Benzersiz bir edebiyatın, benzersiz ismi.


• 27 Mayıs günü “İstancool Festivali” kapsamında Türkiye’de olan isimlerden biriyle, Terry Gilliam ile röportajım vardı. Öncesinde Tilda Swinton-Serra Yılmaz ikilisinin söyleşisini izledim. (Alin Taşçıyan, yine harika bir moderatörlük örneği sergiledi.) Swinton’a hayran olmamak elde değil; müthiş bir özgüven ve samimiyet. Hemen arkasından “Gece Gündüz” canlı yayınında, Terry Gilliam ile bir araya geldik. Yayına son anda yetişti; malum İstanbul trafiği. “İlk olarak yirmi yıl önce geldiğim İstanbul’u özlüyorum,” dedi. Uzun zamandır röportaj yaptığım en içten, neşeli, sıcak isimlerden biriydi. Sohbet hiç bitmesin istedim. Yıllardır herksin sorduğu soruyu sordum, “Ne olacak bu Don Kişot’un hali?” dedim. “Hala para topluyoruz,” dedi.

Melis Danişmend yorumuyla, Feridun Düzağaç şarkısı “Çok Geç”. İyi geliyor.

• Tekrar zorlu sayfalara döndüm. O satırlar bir türlü bırakmıyor peşimi. Bir süre uzak durursam kaçabilirim sanmıştım. Sonuçta olan yırttığım sayfalara oldu. Bir daha, yeniden, daha hırslı…