26 Mayıs 2011 Perşembe

Cannes 2011: Şampiyonluğun geldiği gün

Cannes dönüşü izlenim notlarımı uçakta yazdım, Milliyet Sanat baskıya girmek üzereydi ve rötar yüzünden meydana gelen bir günlük gecikme, yazı teslimi için de sarkma anlamına geliyordu. Neyse ki, uçuş süresi yazının tamamlanması için yeterliydi. (Cannes ve Bir Zamanlar Anadolu’da ile ilgili notlarımı, Milliyet Sanat’taki Noktalı Virgül köşesi için yazıp, Yasemin Bay’a gönderdim. Haziran sayısında olacak. Hem de hoş bir tesadüfle; Cannes’a birlikte gittiğim dostum Emrah Kolukısa da, ‘Devamlılık Hatası’ adlı blogunda, benimle aynı başlığı kullanmış: Bir Zamanlar Cannes’da.)


Cannes ve Bir Zamanlar Anadolu’da ile ilgili, Milliyet Sanat yazısında yer almayan birkaç not:

1. Cannes seyahatlerini Emrah Kolukısa ve Gökhan Kalan ile yapmayı seviyorum. Gökhan, benim NTV’de tanıdığım ve sadece profesyonel duruşuna ve işini yapışına değil, sinema bakışına, mizah damarına ve keskin zekasına da çok güvendiğim bir arkadaşım. Kısacası harika kameramanımız Gökhan, bence mesleki kalibresi çok yüksek bir isim. Emrah ile zaten yıllara yayılan bir dostluğumuz var, didişmeyi pek severiz. Tanıdığım en meraklı, pimpirikli adamlardan biri. Ana yapıyı öğrenmek yetmez ona, en ince detaylara kadar girer. Bu merak ve bilgiye açlık, onu düşünsel olarak apayrı bir yere koyuyor. Özellikle de sinema konusunda. Açıkçası bu alanda Emrah’ın çok başka yerlerde olması gerekir bence. Tam bu noktada bir not düşeyim: Yarışma sonuçları konusunda Terrence Malick adını ilk günden beri telaffuz etti Emrah; filmi izlememiş olmamıza rağmen. “Jüri matematiği bunu fısıldıyor,” diyordu. O kadar çok fikir jimnastiği yaptık ki birlikte, son gün, ödül listesinin nereye doğru evrileceğini (Kaurusmaki hariç) tahmin etmiş gibiydik. Neyse, işte böyle güzel bir ekiple gittik Cannes’a. Gönül daha ne ister?

2. Festival zamanı yemeklerin kalitesi iyice düşüyor, servis iyice yavaşlıyor ve fiyatlar el yakıyor. İkinci sabahımızda Ercan ve Nazan Kesal’la gerçekleştirdiğimiz nefis muhabbete, birer kahveyi ortak edemedik örneğin. Garson bir türlü gelmedi masaya… Yine de söz gıdalardan açılmışken “La Libera” ve “Le Vesuvio” adlarını anmam gerek. İkisinin de İtalyan restoranı olması ilginç, çünkü patronları ve çalışanlarının bir kısmı da İtalyan olan bu mekanlarda, diğerlerinden çok daha sıcak ve hızlı bir servis var. Üçümüz de bu iki restoranı seviyoruz. Barlara gelince; sinema basınının buluşma yerlerinden biri olan, sokak barı “Le Petite Majestik” bir yana, pek öyle takipçisi olduğumuz bir bar yok Cannes’da. Kendimizi acındırmak olmasın ama koşturmaktan, öyle barlara takılmaya pek zamanımız da olmuyor. Bildiğimiz bir iki bar da isim ve cisim değiştirmiş geçen yıldan bu yana. Orada da bir “mekan aç-vur kaç” durumu var sanırım.

3. Koşturma deyince… La Croisette üstündeki o meşhur dondurmacıdan bir dondurma yiyemedik ya, ona yanarım.

4. Festival Sarayı içindeki Türk standının duruşu-durumu çok önemli. Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre sayesinde, dünya sinemacılarının ilgilendiği bir buluşma noktasına dönüyor ortam. Bunu abartmadan söylüyorum; diğer stantların hiçbiri bizimki kadar kalabalık, hareketli ve sıcak olmuyor. Örnek; bu yıl afişlerinde “örgü” temasını kullanmış Ankara Sinema Derneği. Ve standın girişindeki kanepeye de yünler-şişler atılmış. İlk gün standa girdiğimde Başak, yabancı bir sinema yazarına ilmek atmayı öğretiyordu. Bildiğin örgü örüyorlardı yani, bir yandan sinema konuşarak. Müthiş bir sahne.

5. Türk standındaki karides partisi unutulmazdı. Parmaklarımızı karides rengine boyayanlara selam olsun.

6. Aklıma gelmişken: Benim, bu dünyada, gerçekten-samimiyetle-bilgiçlik taslamadan-farklı disiplinlerle ilişkilendirerek-ruhumu açarak sinema konuşabildiğim, sanat konuşabildiğim çok az insan var. Öyle işte…

7. Zeynep Özbatur Atakan, bütün bu işlerin ötesinde bir isim benim için. Arkadaşım. O olmasaydı, bütün bu süreç bambaşka olurdu bizim için. Ödülün gelme ihtimalinin yarattığı heyecanla, telefonda ağladığı anı hiç unutmayacağım. Yeni ve adanmış bir yapımcılık anlayışının en önemli temsilcilerinden biri Zeynep. Üstelik gala gecesinin de en şık kadınlarındandı. (Oturup rahat rahat bir şarap içemedik ya Zeyno, ona yanarım işte…)

8. Aki Karusmaki çok konuşuluyordu Cannes’da. Sadece filminin başarısıyla değil, Fransız ortak yapımcısının kulis yeteneğiyle de. Ama sonunda her tür kulis etkinliğinin ötesinde bir sonuçla Nuri Bilge Ceylan, nefis bir başarıyla döndü Cannes’dan. Karusmaki ise FIPRESCI ödülüyle yetinmek zorunda kaldı.

9. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın basın gösterimini balkondan izlemek zorunda kaldım. Melis Zararsız’la birlikte, büyük bir konsantrasyonla izledik filmi. (Sadece bir ara benim karanlıkta not alma çabalarıma güldü Melis.) Ama filmin ortalarından itibaren susuzluk vurdu beni, ağzımda tükürük biriktirip yutmaktan bir hal oldum. (Salonlara su sokmanın yasak olmasını aklım almıyor.)


10. Bir Zamanlar Anadolu’da gerçek bir takım oyunu. Bütün oyuncular toplu defans-toplu ofans yapıyor. Sahaya takım kaptanı olarak Taner Birsel’in çıktığını söylemek yanlış olmaz. Ama Ercan Kesal ve Kubilay Tunçer adında iki kanat oyuncusu var ki, hücuma kalktıklarında maçın gidişatını değiştiriyorlar.

11. Filmle ilgili çok söyleyeceğim var. Bir kısmını Milliyet Sanat’a yazdım. Bir kısmını ise film Türkiye’de gösterime girdikten sonra söylemeyi daha doğru buluyorum. İzlemeyenleri etkilemek ya da uzun sürecek bir beklenti içine sokmak istemem. Ama birkça not düşmeliyim. [Filmden söz ederken Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’ın sarsıcı katkılarının es geçilmemesi lazım. Hatta daha da öteye geçeyim, ben artık bu üç ismin üretkenliğini birlikte anmaktan özellikle mutlu oluyorum. Bitmedi; bir de Ceylan’ın görsel algısını tuvale aktaran Gökhan Tiryaki var.]

a) Nuri Bilge Ceylan, ölüm ile köpek uluması arasındaki, duygu-ses paralelliğini seviyor. (Bkz: Açılış sahnesi ile Yaşar abinin ‘bulunduğu’ sahnede önemli bir rolü olan köpek. Ölümün gelişi de, duyuluşu da bir köpeğin varlığı ve sesi üstünden… Aklıma Kıtmir düşüyor; dileyen araştırır.)

b) Nuri Bilge Ceylan, yılankavi yolları seviyor. Öznelerinin bilinmezden ve dolambaçlı, sıkıntılı, düz olmayan, dert taşıyan bir yoldan gelmesini seviyor.

c) Nuri Bilge Ceylan, güçlü erkeklik duruşlarını öze çevrilmiş bir silah olarak göstermeyi seviyor. Babasının zayıf olduğunu görerek kendi gücüne merhaba demeye hazırlanan bir erkek evlat gibi yaklaşıyor erkek öznelerine. (“Üç Maymun”da, bu bakışı hikayenin içine de yerleştirmişti.) Cinsel, siyasi, dini, fiziki erkek iktidarlarını bu zayıflıkları göstererek kastre ediyor. (“İklimler”in Kars sahnelerini hatırlamalı.)

d) Nuri Bilge Ceylan için sinema ışıkla geliyor. Işığı dans ettirmeyi seviyor. Gece karanlığında uzayıp giden farlar yeri geldiğinde izleyiciye dönüveriyor. Ama ışık sevgisi zirvesini, muhtarın kızının bir idare lambası ışığında, erkeklere çay servisi yaptığı sahnede gösteriyor. Çay değil sunulan, hayaller. Çay değil sunulan, tamamlanmış erkeklik hikayeleri. Çay değil Meryem misali bakirenin tanrısal ışıkla sunduğu, nedamete davet, gözyaşına davet.

e) Nuri Bilge Ceylan, bozkırları seviyor. Tıpkı benim gibi…

f) Nuri Bilge Ceylan, sessizlikleri seviyor. Ama o hep dalga geçilen “Adam uzaklara bakar, durur,” sessizliği değil bu. Öyle yorumlayan, hayatını gevezeliğin maskesiyle dayanılır kılmaya çalışandır, yazık ona. Sessizlik anlarındaki çığlığı seviyor Ceylan. Şiir okumayı bilen duyar onu.

g) Nuri Bilge Ceylan, sesi seviyor. Ama gürültüyü değil. Gecenin karanlığında vahşi bir hayvan gibi kükreyen arabaların motorları, iki elin birbirine sürtmesi, kuru soğuktan çatlamış toprağı ezen postallar, kuşların kanat çırpışı. Sahi, siz çevrenizi en son ne zaman dinlediniz? Gerçekten ama, gerçekten.

h) Nuri Bilge Ceylan, edebiyatı seviyor. Tıpkı benim gibi…


“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın Jüri Büyük Ödülü’nü aldığı akşam, Fenerbahçe de şampiyonluğunu ilan etti. Şampiyonluğun belli olduğu o son düdükten sonra Aykut Kocaman, sevinç gösterisinden önce rakip teknik direktörü kutlamaya yönelmiş. Tıpkı, Nuri Bilge Ceylan’ın, konuşma önceliğini ödülü paylaştığı Dardenne Kardeşlere vermek istemesi gibi, belli belirsiz bir jestle. Kendinden emin, sakin ve gösterişten uzak. Bu iki kare yıllarca birlikte yer alacak hafızamda. Bir adı da olacak bu tevazu ve başarı görüntüsünün: Şampiyonluğun geldiği gün.


Not: Cannes'da Nuri Bilge Ceylan'la yaptığım röportajı izlemek isteyenler için adres... http://video.ntvmsnbc.com/#cannesda-ntvye-konustu.html

19 Mayıs 2011 Perşembe

Önce Masumlar Ölür Savaşlarda


İnsan doğasının en derin kuyularından yankılanan bir sesle sorar, annesinin ölümünden babasını sorumlu tutan Christian: “Büyükler öldüklerinde çocuk gibi görünürler. Peki ya çocuklar öldüğünde?"

Susanne Bier’in, “Yabancı Dilde En İyi Film” kategorisinde hem Oscar’ı hem de Altın Küre’yi alan Hævnen (In A Better World) adlı çalışmasından bir soru. Savaşın, şiddetin ve masumiyetin bütün veçheleriyle sorgulanacağı nice sorudan sadece biri. Müthiş bir tempo, benzersiz görüntüler, filme tam anlamıyla hizmet eden bir kamera kullanımı ve izleyenin içine işleyen bir müzik.

Ve ölümle yaşam arasındaki o tedirgin edici çizgide bir konuşma…

Afrika’da bir mülteci kampında doktorluk yaparken, hamile kadınların karnındaki bebeğin cinsiyeti üstüne girdiği bahisle, karınlarını yarıp bebeği çıkaran azılı katillerin arasından gelen, ölümün en acımasız yüzlerini gören Anton, Christian’ın ölümle yüzleşmesinde yardım eli uzatırken der ki; “Bazen ölümle aranda bir perde varmış gibi hissedersin. Ama bir sevdiğini ya da yakını kaybettiğinde o perde kaybolur ve bir an ölümü net bir şekilde görebilirsin. Sonra perde geri gelir ve yaşamaya devam edersin. Her şey yoluna girer.”

Ama Christian için yeterli değildir bu yüzleşme, yine de insanın şüpheci ruhuyla sorgular: “Öyle mi dersin?”

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bir Gün Sonra

Ertesi sabah konuşacağım seninle. Bütün o düşünceler el yazımdan bir heykele dönüştükten sonra. Şehrin kambur duruşuna aykırı bir gölge, görmezlikten gelinemeyecek kadar güçlü bir iz. Bir his. Kalabalık bir caddede sağa sola çarparak başladığı geceyi, koyu bir mezarlığın mermer kokan tenhalığında midesi bulanarak noktalayan, kulağı plastikli bir köpek gibi yeniden okuyacağım bildiğim bütün kitapları. Sen, şehrin kahramanlıklarla dolu tarihini düşünürken, ben o kahramanlıkların harflerin farklı dizilişinden başka bir şey olmadığını fısıldayacağım içi geçmiş bir ağaca. Bak, hâlâ fısıldamaktan söz ediyorum, korkak ruh iflah olmuyor, oysa biliyorum sonsuzluğa sadece haykırışların kalacağını.

Ben çalışma masasının çekmecesinde cennet kuşu saklayanlar gördüm. Ben çalışma masasının üstüne cehennemin sazlı sözlü cümbüşünü yatıranlar gördüm. Ben o kadar gördüm de, ancak bu kadar anlatabiliyorum. O yüzden susuyorum sana. Ama ertesi gün konuşacağım.

Bir dilin yaşayan yaşamayan bütün kelimelerini ezberlediğim günün ertesinde, benim de sesimi duyacaksın. O gün yağacak yağmurdan kork!

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Breakfast on Pluto


Açıkçası önceden haberim bile olmamıştı; dostum Vito sağ olsun, önerdi de Neil Jordan imzalı Breakfast on Pluto'yu izleyebildim. Jordan, Crying Game zamanından beri dikkat ettiğim yönetmenlerdendir. Hemen sonrasında çektiği Interview With The Vampire'ı ve The Butcher Boy'u da unutmamalı.

Bir yıldızlar konukluğuyla şenlenen ve Cillian Murphy'nin omuzlarında taşıdığı Breakfast on Pluto ile ilgili bir not: Tam da o bombalı saldırı öncesinde, cepheden dönen bir İngiliz kur yapar Saint Kitten'a. Bir bakışından, küçücük bir bakışından anlarız ki, İngiliz, Kitten'ın İrlandalı aksanını avlamıştır. Ama bu sonu aşka gidecek bir dansa engel olmaz. Ve o dans, aynadaki sanal mutluluk görüntüsünün parçalara ayrılmasıyla son bulur. Bomba patlamıştır. İngiltere ve İrlanda, ancak bir ayna görüntüsünde, anlık ve arka planı yalanlara dolu mutlulukta bir araya gelebilmiştir. Sonuçta bütün savaşlar travestidir. Ve sonuçta bir travestinin gerçeği sorgulaması, savaş denen saçmalıktan daha gerçektir, ciddidir.

Muhteşem soundtrack'ine de şapka çıkarıyor ve merak edenler için, YouTube marifetiyle filmin fragmanını sunuyorum:


13 Mayıs 2011 Cuma

Bir roman kahramanı olarak Michelangelo

“Leonardo da Vinci’nin çizimi bir yere varamaz, çünkü ne Padişah’ı düşünüyor ne şehri ne de kaleyi. Michelangelo içgüdüsel olarak kendisinin daha ileri gideceğini, başaracağını biliyor, çünkü o İstanbul’u gördü, çünkü kendisinden istenen eserin baş döndürücü bir geçiş köprüsü değil, bir şehrin, imparatorlar ve sultanlar şehrinin çimentosu olduğunu anladı. Askerî bir köprü, ticari bir köprü, dinî bir köprü. Politik bir köprü. Şehrin bir parçası.”

Mathias Ėnard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” isimli romanının baş karakteri, henüz 26 yaşında yaptığı Davud heykeliyle, İtalyan rönesansına damga vuran isimlerden Michelangelo Buonarroti. Üstelik romanın coğrafyası İstanbul. Her ne kadar Ėnard aksini fısıldasa da, tarih böyle bir gerçeklik konusunda kesin konuşmuyor. Zaten yazar, romanının belkemiğini bu tarihsel sorgulamaya değil, Michelangelo karakterine dayandırmış. Papa II.Julius’tan kaçan Michelangelo, Osmanlı Sarayından gelen mektubun peşinde İstanbul’a gelir. Davetin nedeni bellidir; “o” köprüyü yapmak. Bir de rehberi vardır; giderek belirsiz arzularının öznesi haline gelecek Priştine’li şair Mesihî.

Başbakan Erdoğan’ın “Çılgın Proje”si, İstanbul’a ikinci bir boğaz geçişi açacak olan Kanal İstanbul projesi politik bir köprü mü olacak, yoksa gerçekten şehrin bir parçası olmak arzusunda mı? Tam da bu soruyla başa çıkmaya çalıştığımız günlerde raflardaki yerini aldı Mathias Ėnard’ın romanı. Kitabın sayfalarını çevirip, Michelangelo’nun, Sultan II. Bayezid’in Haliç’e yapılacak köprü teklifini kabul ederek “heykeli küçümseyen Leonardo hödüğünün başaramadığını başarmak ve dünyaya Floransa’daki Davud’u gibi bir başka eşsiz anıt bırakmak” kararını verdiği bölümleri okurken bir yandan da Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yıkılması haberleriyle yüzleşiyorduk.

Michelangelo gerçekten İstanbul’a geldi mi? Gerçekten 13 Mayıs 1506 günü bu topraklara ayak bastı mı? Gerçekten köprüleri seven Sultan II. Bayezid’in davetini kabul edip Leonardo da Vinci’nin reddedilen projesini tamamlamak üzere kolları sıvadı mı? Leonardo’nun, birkaç proje ile birlikte, Galata ile Eminönü arasında bir köprü yapmak isteğiyle II. Bayezid’e bir mektup yolladığı biliniyor. Ama Michelangelo konusu biraz daha karanlık. Birçok kaynak, Floransalının, Papa II. Julius’la arasının açıldığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğuna sığınmak ve Leonardo’nun yarım kalmış projesini tamamlamak istediğini belgeliyor. Ancak İstanbul’a geldiğine dair kesin bir bilgi yok. Oysa Ėnard, kitabının son bölümünde bu yolculuğun gerçekleştiğine dair bir projeden ve hatta bulgulardan söz ediyor.

Peki bu gerçeklik sorgulamasının, roman açısından bir önemi var mı? Kesinlikle yok. Hatta öyle bir romanla karşı karşıyayız ki, tarih bilgisi de gerektirmiyor. Ėnard için önemli olan bir roman kahramanı olarak Michelangelo’yu işleyebilmiş ve onun varlığı üstünden kimi soruların peşine düşebilmiş olmak. Romanın baş karakteri olarak Michelangelo, kendisini eşsiz bulduğu sanatını sürdürebilmek için, her fırsatta küfrettiği, kin kustuğu iktidarlarla yakın ilişki kurmaktan rahatsız olmayan biri. Her vakit yanında taşıdığı değerli defteri, bir hesap kitap defterinden başka bir şey değil. Maddi ve manevi çıkarlarına düşkün, kıskanç, bencil… Belki bütün bunlardan yola çıkarak şöyle demeli; “bir romanın anti-kahramanı olarak Michelangelo”.

Ėnard’ın eserinde Michelangelo karakterini oluşturduktan sonra, neredeyse bir karşıtlıklar tablosu oluşturup, onun üstünden kurguladığı “denge karakteri” Mesihî, aslında doğu kültürünü anlamaya çalışan bir yazarın zihin alıştırması gibi. Bu noktada, Ėnard’ın ikili arasındaki aşkı etkileyici ve ekonomik anlatışının etkisini özellikle vurgulamak lazım. Üçlü bir aşkın getirdiği kıskançlıklar ve yıkımlarla, casusluklarla, yalanla, öfkeyle bezenmiş ve sahnesi sanattan oluşan güçlü bir aşkın karşısında durduğumuzu her an hissettiriyor yazar.

İkisinin arasındaki ilişki doğu-batı ekseninde sanatın, güzelliğin, aşkın, Tanrının, dinin sorgulandığı bir başka yapıya dönüşüyor. Sonunda Michelangelo istenen köprüyü yapamıyor ama kitabın yola çıkış noktası, Mesihî ile Floransalının arasında kurulan simgesel köprü ile karşılığını buluyor. Bu köprünün üstünde her iki kıyıya da yürüyor Mathias Ėnard; amacı ne oryantalist bir duruşla doğuyu sorgulamak ne de doğu mistisizmi üstünden batıya parmak sallamak. Aslında romanla ilgili en çok konuşulması gereken nokta, Ėnard’ın üslubu. Eksiltmeli, ekonomik, boşluklara, duraklara çokça yer veren, doğu sükunetiyle batı temposu arasında bir üslup. Sessizliğe büyük bir önem verdiği romanında, karakterlerin olayların içindeki duruşunu aktaran bir tanık görevi üstleniyor çoğu zaman. (Meraklısına not; bu romanı Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”siyle paralel okumak zihin açıcı bir deneyim olacaktır.)

Mathias Ėnard’ın, “2010 Goncourt Des Lycéens” ödülüne değer görülen romanı, Aysel Bora’nın özenli çevirisiyle, akılda kalıcı bir okuma yolculuğu vaat ediyor.

12 Mayıs 2011 Perşembe

İstanbul: Şehirde Yürümek

Bir süre önce genç bir gazeteci, Çağla Melek Kaçarlar, Milliyet Blog'daki sayfası için bir söyleşi yaptı benimle. E-posta ile gelen kısa sorular yine e-posta ile cevaplandı. Söyleşinin konusu "İstanbul" idi. Böyle bir konu için doğru isim olmadığımı söyledim önce; ne de olsa çocukluğu ve gençliği Ankara'da geçmiş biriyim. Bir şehri çocuk gözlerle görmenin, genç heyecanıyla arşınlamanın bıraktığı kalıcılığa inanırım. Yine de, elbette, benim de bir İstanbul'um var... Hatta ne yalan söyleyeyim, öykülerime baktığımda, Ankara'dan çok İstanbul'u görüyorum. Örneğin "Bir de Baktım Yoksun"daki 'Kırmızı' ve 'Kertenkele' öykülerinin haritaları, her daim yakından ilgilendiriyor beni. Hatta bir süre önce İstanbul'un daha önemli rol üstlendiği yeni bir dosya üzerinde çalışıyordum; şimdilik erteledim ama günün birinde belki yeniden açarım o dosyayı.

"İstanbul" konulu söyleşi Fil Uçuşu'nun da arşivinde olsun istedim. Çağla Melek Kaçarlar'a bir kere daha teşekkür ediyorum. (Ayrıca şimdi baktım da, oldukça kaçamak cevaplar vermişim, sanki bir an önce bitsin de kurtulayım der gibi. Oluyor bazen böyle, farklı ruh hallerinde oluyor insan. Eğer öyle algılanıyorsa hem okuyanlardan hem de genç gazeteci arkadaşımdan özür dilerim.)

1) Kimileri hırsı için gelir buraya kimileri merakı için,herkesin İstanbul’a bir geliş öyküsü vardır. Sizin öykünüz nedir?

Aslında çıkış noktası açısından ilginç bir soru, sanki herkes İstanbul’a dışarıdan gelirmiş gibi. Ama doğru, ben de İstanbul mıknatısına başka bir şehirden, Ankara’dan yapıştım. Ne hırs ne de merak, ekonomik bir karardı benim geliş kararım. Seslendirme yapıyordum Ankara’da ve o sektörün kalbi İstanbul’daydı. Zaten yıllar içinde İstanbul’un seslendirme ortamı ile tanışmışlığım, çalışmışlığım da vardı. Askerlik dönüşü bir karar vermem gerekiyordu. O kararı bir günde verdim ve geldim.

2) Bildiğiniz üzere tüm dünya şehirlerinin bir simgesi vardır,sizce İstanbul’un simgesi ne olmalıdır?

Bu seçimde çok zorlanacak bir şehir İstanbul. Şimdi böyle bir soru gelince, ben de ne diyeceğimi bilemedim açıkçası. Ama şundan eminim, böyle bir simge seçileceği zaman, seçeneklerin gerçekten İstanbul’un ruhunu bilen ve konusunun uzmanı olan, farklı disiplinlerin çok sayıda uzmanı tarafından tartışılması-oylanması gerekir.

3) Biliyorsunuz ki İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildi,sizce İstanbul bu sonuca layık bir şehir mi? Bir yıl içinde İstanbul’da ne değişti? Etkinlikler anlamında nasıl değerlendirilebilir?

Bu bir destek programı. İstanbul bu destek programına ihtiyaç duymanın çok ötesinde bir şehir. Şunu tartışmasız kabul edelim; İstanbul, dünya şehirleri arasında bilinen ve bu bilinirliği hak eden, çok önemli bir şehir. 2010 etkinliklerinin etkilerini 2011’de daha iyi anlayacağız. Özellikle de etkinliklerin merkezde değil periferideki etkisini. Önemsediğim etkinlikler de oldu, neden yapıldığını (ya da yapılış tarzını) anlamadığım etkinlikler de. Ajansın verdiği rakamlar büyük bir hareketin gerçekleştiğine işaret ediyor. Ama birçok kişi de sonuçtan memnun değil. Artık 2010 geride kaldı. Dilerim 2011’de panik içinde, aceleye gelmiş bir etkinlik takvimindense, daha sakin ama vurucu bir takvim olur. Göreceğiz.

4) Eski İstanbul ile şu anki İstanbul’u kıyasladığınızda sizce hangisi daha güzel? (Eskisiyse neden? Yenisiyse neden?)

Kıyaslamaları sevmem. Nostalji romantizmine de, geleceğin fetişleştirilmesine de mesafeliyim. Ayrıca bu karşılaştırmayı yapacak eskilikte bir İstanbullu değilim. Elbette geçen yılla kıyaslayınca bile özlediğim şeyler oluyor ama bazen de yaşanan bir değişim mutlu ediyor beni. İstanbul’da, şu andayım; bunu güzel yaşamaya çalışıyorum.

5) Gözünüzü kapattığınızda İstanbul’da hangi semt geliyor aklınıza? Ve neden?

Gözümü kapattığım an’a göre değişir. Kimi zaman Arnavutköy kimi zaman Şişhane. Bana ait hikayesi olan semtleri severim. O hikayelerin bir parçası olmuş semtleri.

6) Bunca yoğunluk ve iş hayatınızın dışında yorgunluğunuzu atmak biraz da olsun kafanızı dinlemek için nereye gidersiniz?

Yürümeyi severim. Şehirde yürümek. Beşiktaş’ta, Bebek’te, Galata’da… Anadolu yakasını da çok severim. Şimdi düşündüm de, Anadolu Hisarı’nda bir çay içmeyeli ne kadar çok olmuş...

7) Sizce hüznüyle neşesiyle İstanbul’u anlatan en iyi müzik nedir?

İstanbul kendi şarkısını gün boyu söylüyor zaten. Dünyanın bütün enstrümanlarıyla, bilinen bütün sedaları birleştiren bir şarkı bu. Hepimizin ezbere bildiği bir şarkı.

8) Son soru olarak İstanbul ile herkesin arasında ufak bir sır vardır, sizin İstanbul ile aranızda ki sır nedir?

Söyler miyim bunu? Tabii ki söylemem. Söylediğim anda sır olmaktan çıkar. Sır işte…

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Günden Kalanlar.26

• 6 Mayıs Cuma akşamı, uzun aradan sonra gerçekleşti Ubor Metenga Oturumu. Özlemişiz. Ayfer konuşurken dönüp şöyle bir baktım. Bu sohbetlerin kişisel tarihimdeki yerini düşündüm. Sadece radyoda ya da böyle dinleyici/izleyici karşısında yaptıklarımızı değil, bütün edebiyat sohbetlerimizi. Ayfer ve Murat’la sohbet benzersizdir.


Bu oturumun farkı Erdal Öz konuşuyor olmamızdı. Hepimizin zihninde türlü görüntüler, kaptırdık gitti. Erdal Abiyle yaptığımız bütün o yolculukları, sohbetlerimizi, içtiğimiz rakıları düşündüm. Çanakkale’de güneş doğurup, Kapadokya’da güneş batırdığımız anlar. Oturumun sonunda kendimi tutamadım, bir de Erdal Abi fıkrası anlattım. Üstelik fıkraları hiç sevmediğimi söyleyerek. Kusura bakma Erdal Abi, doğrudan konuşmayı senden öğrendik. Oturum sonrasında, rakıya anıları meze ettik. Can, bütün akşam bizimleydi. Ne güzel!

• Bir kez daha Kafka, bir kez daha Dönüşüm. Aklıma Gregor’un kabuğuna saplanıp kalan elma takıldı. Elma? Elma!

• Cumartesi Bülent Erkmen’le karşılaştık. Ayaküstü sohbet. İyi geliyor bana Erkmen’le sohbet. Vedalaşırken söylediğini düşünüp duruyorum: “Yaz sen,” dedi, “her şeyi bırak ve yaz!” Yüz ifadesi, ses tonu zihnimde dönüp duruyor. Bir yere götürür beni bu ruh hali. “Yaz sen!”

8 Mayıs 2011 Pazar

Illegal Attacks


Ian Brown sevdiğim adamlardandır. Sinead O'Connor da sevdiğim kadınlardan. İkisini bir araya getiren Illegal Attacks, YouTube marifetiyle Fil Uçuşu'nda. Meraklısı için de sözleri aşağıda.

So what the fuck is this UK
Gunnin’ with this US of A
In Iraq and Iran and in Afghanistan

Does not a day go by
Without the Israeli Air Force
Fail to drop it’s bombs from the sky?

How many mothers to cry?
How many sons have to die?
How many missions left to fly over Palestine?
‘Cause as a matter of facts
It’s a pact, it’s an act
These are illegal attacks
So bring the soldiers back
These are illegal attacks
It’s contracts for contacts
I’m singing concrete facts
So bring the soldiers back

What mean ya that you beat my people
What mean ya that you beat my people
And grind the faces of the poor

So tell me just how come were the Taliban
Sat burning incense in Texas
Roaming round in a Lexus
Sittin’ on six billion oil drums
Down with the Dow Jones, up on the Nasdaq
Pushed into the war zones

It’s a commercial crusade
‘Cause all the oil men get paid
And only so many soldiers come home
It’s a commando crusade
A military charade
And only so many soldiers come home
Soldiers, soldiers come home
Soldiers come home

Through all the blood and sweat
Nobody can forget
It ain’t the size of the dog in the fight
It’s the size of the fight in the dog on the day or the night
There’s no time to reflect
On the threat, the situation, the bark nor the bite
These are commercial crusades
‘Cos all the oil men get paid
These are commando crusades
Commando tactical rape
And from the streets of New York and Baghdad to Tehran and Tel Aviv
Bring forth the prophets of the Lord
From dirty bastards fillin’ pockets
With the profits of greed

These are commercial crusades
Commando tactical raids
Playin’ military charades to get paid
And who got the devils?
And who got the Lords?
Build yourself a mountain – Drink up in the fountain
Soldiers come home
Soldiers come home
Soldiers come home
Soldiers come home

What mean ya that you beat my people
What mean ya that you beat my people
And grind the faces of the poor

Aklınızda hangi anne kaldı?


Amy Wilson’un Anneler Günü şerefine oluşturduğu 8 kitaplık liste benim de akılma benzer bir soruyu düşürdü. Wilson “Physco Moms in Literature” başlıklı listesiyle edebiyattaki anormal/sapık/rahatsız edici anne karakterlerinin peşine düşmüş. Önce o listeye bakalım, sonra kendi listemize geçelim. Şu romanlardaki (ve bir de oyundaki) anne karakterlerine dikkat çekmiş Amy Wilson:

1. Her Last Death – Susanna Sonnenberg
2. Anywhere But Here – Mona Simpson
3. Olive Kitteridge – Elizabeth Strout
4. Lolita – Vladimir Nabokov
5. The Beauty Queen of Leenane – Martin McDonagh
6. All We Ever Wanted Was Everything: A Novel – Janelle Brown
7. Ordinary People – Judith Guest
8. Carrie – Stephen King

Carrie ve Lolita’daki anneleri romandan, Sıradan İnsanlar’ı sinema uyarlamasından ve Leenane’nin Güzellik Kraliçesi’ni de oyundan biliyorum. Diğer dört romanı okumadım, o anneleri tanımam. Ama bu liste aklıma edebiyat ve sinemadaki anne karakterlerini düşürdü. Çok zamandır twitter kullanıcılarıyla bir liste oluşturmadığımı da hatırlayınca sordum soruyu: “Edebiyatta ya da sinemada sizi çok etkileyen, aklınızda kalan özel anne karakterleri var mı?”

İşte twitter üstünden gelen cevaplarla oluşan “Anneler Günü” özel listesi:

Köprüden Önce Son Çıkış



"Kafka vurgusunun yapılmasını anlıyorum ama bir de beni ben yapan isimler var; Salinger, Edip Cansever, Yusuf Atılgan, Sait Faik gibi,” diyor Gişe Memuru’nun senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik. Aslında filmi böyle bir edebiyat yolculuğunun izinde değerlendirmek gerekiyor. Hatta ötesi de var; Camus’den Bernhard’a uzanan bir çizgi bile çekilebilir. Ama şu da tartışılmaz bir gerçek; biz izleyiciler, gişe memuru Kenan’ın (kısaca K. mı desek?) hikayesini anlamaya çalışırken, rehber olarak Kafka’ya sığınacağız. Özellikle de, Kafka’nın ironik çözümlemelerini kerteriz almaktan hoşlanan okurlar. Çünkü Karaçelik de, otoban gişelerinin tekdüzeliğine hapsolması yetmiyormuş gibi, bir de hasta ve huysuz babasının kara bulutuna hapsolan Kenan’a aynı mercekle, ironi merceğiyle bakıyor çoğu zaman.

Filmin hemen başında, televizyondaki tartışmacıların boşa kürek çekişlerinde dedikleri gibi, “NASA’ya kalsa buraları bırakıp Altar gezegenine gideceğiz,” ama aslında ‘burada’ başımıza durmadan meteorlar yağıyor. Hayatımızı değiştirmesini beklediğimiz meteorlar. Gerçeklikle hayal arasındaki sınıra düşüp, o çizgiyi yerle bir etmesini beklediğimiz meteorlar. Kenan’ın hayat-hayal ikileminde kaybolmasının simgesel karşılığı meteorlar.

“Dönüşüm”ün bir bölümünde “Bizi anlayabilseydi, uzlaşabilirdik onunla,” der babası, Gregor Samsa’nın onları nasıl da duyduğunu, anladığını bilmeden. Kenan’la babasının da durumu farklı değil. Birbirlerini duymadan, anlamadan, iki koltuğa çöküp geçirdikleri geceler. Önünde sonunda “Allah birinin belasını verecektir.”

Tolga Karaçelik ilk uzun metraj çalışmasında zorlu bir hikayeyi, usta oyuncu kadrosunun olağanüstü katkısıyla kolaylıkla aktarıyor izleyiciye. Bu filmdeki rolüyle Antalya’da “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alan Serkan Ercan başta olmak üzere, bütün oyunculara şapka çıkarmalı. Artık hayatımızdan çoktan çıkmış olan gişe memurlarından birinin, Kenan’ın hikayesi üstünden tekinsiz bir yabancılaşma alanında, kendimize gülme zamanı.

Kafka’nın Gregor Samsa’sına, Salinger’in Caulfield’ine, Cansever’in Ruhi Bey’ine, Atılgan’ın Aylak Adam’ına, Sait Faik’in adalılarına, gişe memuru Kenan’ın düşleriyle selam olsun.

Zaten hepimiz Afar’da (ne çıkar bir harf değişikliğinden, varın siz ona Araf deyin) birer gişe memuru değil miyiz?

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Sözlük.26

Ç

ÇERBETAN: “Ne metin üç boyutludur ne de harita,” demiş bir söyleşisinde. Bir dünya haritasında “dünyayı” gördüğünü sanmak, bir metinde “bütün boyutlara” ulaşmak… İmkânsızlıklar… Bütün bu imkânsızlıklar Yücel Balku’nun edebiyatında aralık kapılara dönüşür… Parmağınızın ucuyla itebileceğiniz, ardındaki gizlere ulaşabilmek için cesaretten başka hiçbir şeye ihtiyacınızın olmadığı öykü kapıları… Iğdır’dan, İstanbul’dan, Sakarya’dan ve elbette Bursa’dan geçen bir çizgi… “Doğanın ritimlerinden kopmamış zaman anlayışı, ölümü de doğanın içinde bir anormallik olarak algılar. Cesaret de budur zaten son kertede: ölümü umursamamak, ölümü meşru ve yakın bilmek.” demiş bir başka yerde… Çerbetan’a gelince; okumak gerek “Sükût Ayyuka Çıkar”daki Kâfdili adlı güzel öyküyü... “Ondan ve her şeyden geriye bir tek sen kaldın Çerbetan bembeyaz kâğıdın üstünde. Dediğin gibi: Bitti. Senden sonrasını anlatacak tek bir kelime bile yok artık.”
(Yücel Balku, Kâfdili)

Ubor Metenga! Yeniden!

"Özlem bitiyor!" diye başlayacağım söze. Ama bu sözü kendi cephemden kullanıyorum. Çünkü Ubor Metenga Buluşmaları'nı öncelikle ben özledim, biz özledik. Aslında Murat Gülsoy'la sıklıkla edebiyat üstüne, kitaplar üstüne konuşma fırsatımız oluyordu ama Ayfer Tunç, bir süredir yurt dışındaydı. Onun sohbetlerini ne kadar özlediğimi anlatamam. Dolayısıyla "Özlem bitiyor," bir kalıp olmaktan öte anlam taşıyor bu kez.

Can Yayınları'nın basın bültenini okuyunca keyfim yerine geldi. İlkini 6 Mayıs günü Erdal Öz'ün Kendi Evinde öyküsünü konuşarak gerçekleştireceğimiz etkinlikler için diyor ki bültende "Ekibin ayrılmaz parçası Ayfer Tunç’un yurt dışında olması sebebiyle bu yıl sadece iki kez düzenlenecek oturumların ikincisi 31 Mayıs 2011 günü düzenlenecek. Yusuf Atılgan’ın Çıkılamayan adlı öyküsünün çözümleneceği bu oturum da her zaman olduğu gibi ücretsiz gerçekleşip tüm edebiyatseverleri sohbete ortak edecek." Şu "ekibin ayrılmaz parçası" vurgusu güldürdü yüzümü.

6 Mayıs bir başka gün. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan'ın 1972'de idam edildiği bir kara gün. Üstelik "Gülünün Solduğu Akşam" yazarının, üçümüzün de hayatında özel bir yeri olan usta edebiyatçı Erdal Öz'ün 2006 yılında aramızdan ayrıldığı gün. İşte öyle bir günde gerçekleşecek bu yılın ilk oturumu.

Yine birlikteyiz. Dostlarla.

3 Mayıs 2011 Salı

Ahmet Büke'ye tebrik!

Kim ne derse desin; Türkiye'de öykü okunuyor. Büyük satış rakamlarından, tanınırlıklardan söz etmiyorum. Has okur öyküye hiçbir zaman sırtını dönmüyor. Öykünün dili ve düşünceyi çoğaltan, yorumlama yeteneğini geliştiren, şapka uçuran dünyası, okuruyla gönlünce buluşuyor.

Bu buluşmaların kutlama anları var bir de; sadece yazarların değil, öykü okurunun da "Acaba bu yıl hangi yazar kazanacak?" diye merakla beklediği ödüllerin açıklandığı anlar. Hiç tartışmasız bu ödüllerin önde gelenlerinden biri de "Sait Faik Hikâye Armağanı". Yarım yüzyıldan uzun bir süredir, Türkiye'de öykünün hareket alanını belirleyen ödüllerden biri. Ödülü bu yıla kadar alanlar için de büyük ustalar da var, yolun başındaki yazarlar da... 1955'ten bugüne kadar çağlayan bir büyük kaynak. Gürül gürül akmaya devam ediyor.


Bu yıl, 57.Sait Faik Hikâye Armağanı, Ahmet Büke'nin oldu. Darüşşafaka Cemiyeti ve Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen ödülde, Doğan Hızlan başkanlığında toplanan; Hilmi Yavuz, Nursel Duruel, Jale Parla, Murat Gülsoy, Metin Celal ve Beşir Özmen’den oluşan jüri, oybirliğiyle bu yılki ödülü "Kumrunun Gördüğü" adlı kitabıyla Ahmet Büke’ye verdi.

Gerekçeli karar şöyle; “Seçici Kurul, 57. Sait Faik Hikâye Armağanı’nı kendine özgü anlatımı ve gündelik yaşamın tarihe tanıklık eden ayrıntılarını işleyen öyküleri nedeniyle Ahmet Büke’nin Kumrunun Gördüğü kitabına vermeyi oybirliği ile karar vermiştir.”

Açıkçası çok sevindiğim, ödülün iyi bir kaleme gittiğini düşündüğüm bir yıl oldu. Ahmet Büke, dikkat çekici, yenilikçi, özellikli ve "ince uçla" yazan bir kalem. Tebrikler Ahmet Büke!