Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

27 Nisan 2011 Çarşamba

Burroghs'dan Şükran Günü Duası...


Üstad William S. Burroghs "John Dillinger için, dilerim hala hayattadır," diyor şiirinin başında. Sonra da tarihe kayıt düşüyor: "Şükran Günü, 28 Kasım 1986." Ve başlıyor...

Thanks for the wild turkey and the passenger pigeons,
destined to be shit out through wholesome American guts.
Thanks for a continent to despoil and poison.
Thanks for Indians to provide a modicum of challenge and danger.
Thanks for vast herds of bison to kill and skin leaving the carcasses to rot.
Thanks for bounties on wolves and coyotes.
Thanks for the American dream,
To vulgarize and to falsify until the bare lies shine through.
Thanks for the KKK.
For nigger-killin' lawmen, feelin' their notches.
For decent church-goin' women, with their mean, pinched, bitter, evil faces.
Thanks for "Kill a Queer for Christ" stickers.
Thanks for laboratory AIDS.
Thanks for Prohibition and the war against drugs.
Thanks for a country where nobody's allowed to mind the own business.
Thanks for a nation of finks.
Yes, thanks for all the memories-- all right let's see your arms!
You always were a headache and you always were a bore.
Thanks for the last and greatest betrayal of the last and greatest of human dreams.

Günden Kalanlar.25

• Blog’ların üstündeki yasağın karmakarışık ettiği bir ruh halindeyim. Fil Uçuşu’na eskisi kadar düzenli yazamadığımı biliyorum. İçimi sıkıyor bu durum. Oysa her zaman “süreklilik” önemli olmuştur benim için. Önceleri blogu olduğu gibi wordpress’e taşıdım, sonra filucusu.net alan adına yönlendirdim. Bir süre hem blogspot hem wordpress adreslerine girdim yazıları. Ama sonunda yoruldum bu karmaşık durumdan. Şimdilik sadece blogspot’a giriş yapıyorum. (Blogspot deyince aklıma blogspoRt rezaleti geliyor, ne günlerden geçiyoruz yahu!)

İzmir Kitap Fuarı her anlamıyla iyi geçti. Okurun yaklaşımı, donanımı etkileyiciydi. Can Yayınları standında oturduğum zaman diliminde elinde listelerle gelen okurları gördükçe mutlu oldum. Alacağı kitabın çevirmenini soran okurlara içimden alkış tuttum. İmza saatimden önce söyleşi vardı. Biraz duygulu bir söyleşi oldu açıkçası; “Kurmaca-gerçeklik” ekseninde konuşayım derken laf döndü dolaştı bir hüzün bulutuna çarptı. Gece de güzel bir kadro şöyle bir dolaştık İzmir’de. Yazar dostumuz Mehmet Anıl’ın ve İzmirli dostlarımızın ev sahipliğine şapka çıkarttık. İzmir insana iyi geliyor.


Willem Elsschot, edebiyat dünyasında ilginç bir yere sahip. Kanat Yayınları'ndan çıkan “Peynir”i okuyana kadar tanımıyordum açıkçası. Büyük bir ilgiyle okudum. Romanın kahramanı Laarmans’ı diğer kitaplarında da kullandığını öğrenince iyice meraklandım. Kitabı bitirince, ilk gençlik yıllarımda okuduğum Wilhelm Reich imzalı “Dinle Küçük Adam”ı tekrar gözden geçirmek ihtiyacı duydum. Böyle bir ironi kaynağını daha önce okumuş olmayı dilerdim; Kanat Yayınlarına ve kitabın çevirmeni Burcu Duman’a teşekkür ederim.

• Peki ne dinledim bu aralar? Açıkçası en çok Dvorjak dinledim. Bir ara Adele ile zaman geçirdim. Bir de ACT’nin yayımladığı Lars Daneilsson&Lezsek Mozdzer albümü “Pasodoble” var.

Eskişehir'de Sinema Havası!




Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi öğretim elemanlarının, öğrencilerin ve çalışanların harika bir eseri var: Uluslararası Eskişehir Film Festivali. Bu yıl 1-8 Mayıs tarihleri arasında 13.kez gerçekleştirilecek. 51 uzun metraj ve 40 kısa film ile güçlü bir seçkisi var. Yani boş yere şöyle demiyorlar: “Anadolu Üniversitesi Sinema Kültürünü Geliştirme Birimi tarafından düzenlenen, Türkiye’de ‘üniversite' kimliği taşıyan uluslararası uzun metrajlı tek film festivali olan Eskişehir Film Festivali, 13. yılında büyük bir heyecan ve coşku ile hazırladığı programı seyircilerine sunuyor…”

Onur Ödülleri'nin Türker İnanoğu ile Gülşen Bubikoğlu”na, Sinemaya Emek Ödülleri'nin Muzaffer Hiçdurmaz ile Mithat Alam’a, Sinema Kültürüne Katkı Ödülleri’nin Atilla Dorsay, Reis Çelik, Yard. Doç. Dr Yaprak İşcibaşı, Yard. Doç. Dr Ahmet Gürata ve Prof. Dr. Serpil Kırel’e verileceği festival, programda yer alan 51 uzun metraj filmin 10 tanesinin Türkiye prömiyerini Eskişehir’de gerçekleştirecek.

Sinema Anadolu’da her yıl olduğu gibi bu yıl da ‘askıda bilet’ uygulaması yapılacak. Sadece Eskişehir Film Festivali’nde yapılan bu uygulama ile bir bilet alan, bir bilet ücretini askıya bırakabilecek ve bu sayede ekonomik durumu uygun olmayanlar da diledikleri kadar film izleyebilecekler.

Açıkçası bu festival sadece Eskişehir’de yaşayanlar için değil, en azından bir hafta sonu tatili yaratıp, o güzelim şehri görmek için de iyi bir fırsat. Kaçmaz!

Detaylı bilgi için: http://eskfilmfest.anadolu.edu.tr/

Ama Sayın Willam Burroughs Yazmayın Öyle, Burası Türkiye!


Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan bir kitap, William S. Burroghs'un "Yumuşak Makine"si soruşturmaya uğradı. Sel Yayınları da, bu yazının başlığıyle bir metin yolladı. Diyorlar ki; "Sonunda bu da oldu; yüce Türk yargısı Beat Kuşağı’nın ahlakını da yargılamaya başladı. Ocak ayında Sel Yayıncılık tarafından Süha Sertabiboğlu çevirisiyle yayınlanmaya başlayan William S. Burroughs’un “Cut-up” üçlemesinin ilk kitabı olan Yumuşak Makine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldı, davayı açmak için ise bilirkişi raporu da yine o muazzam Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan alındı. Kurul yine kitabın orasından burasından “Cut-up” tekniğiyle metinler kopardı ve bunlar Türk toplumunun ahlak yapısına uymaz diyerek cezalandırılmasını istedi. Savcılığa verdiğimiz ifadede alıntıladığımız bölümler raporun genel yapısı ve kurulun kafa yapısı hakkında yeterince fikir vermesi bakımından yeterince açıklayıcı olacaktır. Kamuoyuna esefle duyurulur."

Ben de Fil Uçuşu'nda bu "bilirkişi raporunu" ve arkasından Sel Yayınları'nın mektubunu paylaşmak istedim. İlgilenenler için yorumsuz bir şekilde...

19 Nisan 2011 Salı

Biz babamızın öyküsüyüz!

Öykücü Seyit Göktepe'nin Kitap Zamanı'nda "Bir de Baktım Yoksun" için yazdığı yazı.


1. Bakmak, gözün işidir. Görmek, kalbin. Biliriz: Hep oradadır. Sevdiğimiz, özlediğimiz kim varsa oradadır. Duyarız onları. Yanımızda olmasalar da duyarız. İçimizde uyanan bütün duyguların kaynağı onlardır. Bazen seslerini işitir gibi oluruz.

Bazen bir iç hesaplaşma onlarla birlikte başlar. Bazen derin bir sessizliktir, sürer gider aramızda. Sonra durup bakarız. Dönüp bakarız. Bir güvercin, şuradan şuraya uçar gibi. Ve sanki kendi canımızdan can gitmiş gibi anlarız: O, yoktur artık. Onlar yok…

2. Daha kitabın adıyla bunu duymaya çağırıyor bizi Yekta Kopan: Her veda, yankısıyla büyütür kendini. Bakmak, tek bir anın resmini verir bize. Gidenin var ettiği boşluk, bakmak eyleminin açtığı kapıların ardında anılarla derinleşir. Yaşanılan zamanın yarasını yazılan zaman ile sarmaktan başka çaresi yoktur yazarın. Bunu yapar Yekta Kopan da… Yok'u bütün yankılarıyla, öncesiyle/sonrasıyla sarsın ister sözcükleri… Sarar da. İçine nakşolunmuş sesleri harflerde görmektir bütün derdi – değiştirmektir, dönüştürmektir görünen hayatın seyrini… Değiştirir de.

3. Ete kemiğe bürünmüş bir halde dünyaya gözlerimizi açtığımız an, annemizle iç içe geçirdiğimiz dokuz aylık zaman dilimi boyunca edindiğimiz bütün bilgilerin bizden koparak boşluğa dağıldığı andır aynı zamanda – inanıyorum buna. Ve insanın hayatın manası diyerek aradığı da boşluğa dağılan bu bilginin ta kendisidir bana kalırsa. Üstelik öylesine sancılı bir arayıştır ki söz konusu olan, insan bir noktaya kadar sessiz, sakin kalabilir. Bir infilak anı vardır. Bir bulma… yeniden bulma anı vardır – beklenir.

4. Bu bilginin izini sürer Yekta Kopan da öykülerinde. Onun yazdıkları, özellikle Bir de Baktım Yoksun açısından bakıldığında, Sait Faik'in “Kaybettikten sonra bulduğumuz şey. Nedir o bil?” sorusunun da yanıtını verir bir bakıma. Yanıt, babadır Kopan için. Bilgi, babadadır. Dolayısıyla hayata ve kâinata ilişkin bütün sırların anahtarı da ondadır. Bütün öyküler onu arar. Baba, bir ayna gibi durur içinde öykü kişilerinin… Öykü kişilerinin ve yazarın. Yekta Kopan, hem tek bir insan hem de o tek insandan başlayarak bütüne varma arzusu duyan bir yazar olarak durup durup bakar o aynaya. Bir yer değiştirmedir bu bakışın sonunda gerçekleşen – evladın öyküsü babanın öyküsüne karışır.

5. Öyle hassas bir denge üzerine kurulmuştur ki sır: Kırılsa, kırıkları ruhumuzu kanatır aynanın. Dursa, ona baktıkça kendimizden usanırız. Ve bir gün gelir, onda gördüğümüz suretin bize mi, babamıza mı ait olduğunu seçemez oluruz. Bu defa babanın öyküsü evladın öyküsüne karışır ve belki de tam o gün kendimize şunu sorarız: İçimde Kim Var

6. Geçmişin izlerini sürüyor Yekta Kopan. Bunu yaparken de seslerin yardımına inanıyor, ihtiyaç duyuyor en çok. Belleğin zaman içinde her türlü görüntüyü değiştirebileceğine, bambaşka haller içinde önümüze sunabileceğine inanan yazar, işittiği, dinlediği ve içine satır satır işlediği seslerin açtığı dünyalarda arıyor gerçek olanı ya da “bütün hayatın anahtarı sayılabilecek” anları. Bununla birlikte, sesler de bir çatışmanın sebebi olmaya başlıyor giderek. İstanbul'un herhangi bir sokağında ya da Portobello'da, George Orwell'in evinin karşısında bir Tanpınar romanının içinden bile kendini duyurmayı başaran ses, iç'ten dışa doğru hızla akmaya, taşmaya hazırlanan bir ırmağın sebebi olabiliyor kolayca. Ve bir noktadan sonra da yazar, sürekli bir çatışma içinde bulunduğu bu seslerden kurtuluşu olmadığını anladığından olacak, kendini öze, kesin sessizliğe terk etmesi gerektiğine inanıyor bana kalırsa. “Sustum, anadilim sensizlik oldu,”diyor bir öyküsünün alt başlığında ve aynı ırmağı dıştan iç'e alıyor belki de böylece. İç sese sığınıyor, bilgiyi… dolayısıyla babayı… dolayısıyla sırrından ve ışığından yoksun kalınmış bir aynayı… dolayısıyla insan özüne ilişkin ana damarı artık orada aradığını söylüyor bize sanki.

7. Bir öyküsüne Turgut Uyar'ın şu dizeleriyle başlıyor Yekta Kopan: “Mutsuzluktan söz etmek istiyorum / Dikey ve yatay mutsuzluktan.” Bir otorite olarak yücelerde sahip olduğu yeri korumaya çalışan baba ile oğul arasında doğmuş ilişkinin yanına bu defa kendi kızıyla bulduğu/ bulmaya çalıştığı ortak noktaların sancısını katan yazar, anılan dizelerin işaret ettiği gibi bir mutsuzluğun içinde savruluyor adeta. Baba – oğul, dikey mutsuzluğun. Oğul – kız evlat, yatay mutsuzluğun özü olup çıkıyor neredeyse.

8. Anlatmak, dilin işidir. Yazmak, kalemin. Yekta Kopan'ın diğer bütün öyküleri ve romanının yanında Bir de Baktım Yoksun'da kendini gösteren birçok ustalıktan biri de naçizane benim de çok önemsediğim bu ayrımın kesin bir biçimde ifadesini bulmuş olmasıdır. Dilin müziğini duyan bir yazar Yekta Kopan. Hayal dünyasının getirdiği ve yalnızca bir olay anlatıyor olmanın coşkusuyla bir yazarı kolayca dağınıklığa sürükleyebilecek “ateş”i soğukkanlı bir yaklaşımla dinlendiriyor, onu sözcük sözcük görüyor, bütünün ayrılmaz bir parçası kılıyor. Gözün baktığına kalbin gördüğünün ışığını incelikle katıyor Yekta Kopan.

16 Nisan 2011 Cumartesi

TRT Radyo 3!


TRT Radyo 3, kaderinin belirsiz rüzgarlarıyla savrulmaya devam ediyor. TRT Radyo Dairesi Başkanlığı, Radyo 3 vericilerinin bir kısmının TRT Türkü-TRT Nağme-TRT Haber üçlüsüne aktarılmasının nedenini, verici ve yayın frekansı alanında yaşanan yetersizlikle açıklıyor. Bu durum TRT Radyo 3’ün verici sayısını 43’ten 23’e düşürmüş durumda. Radyo 3’ün karasal yayın alanı bundan böyle büyük metropoller ve sahil kesimindeki turistik bölgeler. TRT’nin konuyu sulh içinde çözmek isteyen isimleri bu verici sorununu dijital radyo yayıncılığı ve ‘DABtuner’ ile çözmeyi düşünüyor; buna da şükür. Ama unutmayalım, dijital yayıncılığa geçişe daha zaman var. TRT’den gelen son açıklamalar, biraz karışık olsa da umut verici diyelim şimdilik. Ama yine de, müzik bilgisini ve zevkini TRT Radyo 3’ün tartışmasız iyi programlarıyla edinen bir kuşağın, Serhan Bali’nin yaktığı “takip ışığı”nı takip etmesi gerekiyor. Sen çok yaşa TRT Radyo 3!

Londra Kitap Fuarı'na konuk olacak mıyız?


Dünyanın en önemli kitap fuarlarından Londra Kitap Fuarı’nın gözü bugünlerde Türkiye’nin üstünde. Londra Kitap Fuarı yetkilileri, British Council temsilcileri bir süredir Türkiye’den yayıncılarla ve ajanslarla görüşüyor duyduğum kadarıyla. Bu işin sonu, önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin bu önemli fuarda “Konuk Ülke” olmasına kadar gidebilir. Keşke bu süreçte yetkililer biraz da edebiyatın kaynağına yakınlaşsalar ve eğer böyle bir karar verilecekse, öncesinde yazarlarla da görüşseler.

15 Nisan 2011 Cuma

Alles Kaput!

Kurt Vonnegut, 1961 tarihli romanında, savaş suçunu bireylerin üstünden alıp bütün insanlığın defterine yazıyor.

Büyük suça doğrudan ortağız. Tarihi onunla yazdık, zevk salyaları akıttık, istatistiki bilgiye çevirdik, bir savaşı canlı yayında izledik, suçluyuz. Kendimizi kandıracağımız, kaçmayı başarabileceğimiz, aklayacağımız bir yönü yok bunun. O sonu gelmez vahşet senfonisinde her birimizin kulak yırtan bir solosu var. İnsanlık dediğimiz bütünün içinde, gırtlağımızın en dibinden çıkan karanlık seslerle kükredik. Her an daha da parçalanmalı vicdanımız; eğer hala bir vicdanı varsa insanlığın. Savaşlarda ölenlerin bir adı var, bir yaşamı, bir hikayesi var. İkinci Dünya Savaşı’nda ölen altı milyon insanın, her birinin bir adı, bir hikayesi var. O insanların katili olanların da. Tıpkı bizim gibi.

Howard W.Campbell Jr., bir sığınakta ölümü beklemekten farkı olmayan New York yaşamında, bir dost edinir: George Kraft. Aslında Campbell’i avlamak niyetindeki bu Rus ajanı ile, savaşın bir akıl oyunundaki simgesel karşılığı üstünden, satranç taşları üstünden karşılaşırlar. Yalnızlığa ve tecrit edilmişliğe dayanamayan tiyatro yazarı Campbell, sonunda bir ağaç oyma seti alıp, satranç taşları yapar. Yaptığı olağanüstü şeyi, hala yaşayanlar arasından birine göstermeye mecbur hisseder kendini ve ressam komşusu Kraft’ın kapısını çalar. Bir yazar ve bir ressam. Kraft “Gelecek medeniyetler –bundan daha iyi medeniyetler- insanı ne kadar sanatçı olduğuyla yargılayacak, ürettiklerimizin niteliğiyle yargılanacağız, hakkımızdaki geri kalan her şey sıkıcı,” der bir gün. Kraft’ın “geri kalan her şey” dediği yaşamda, bir savaş suçu gizlidir oysa. Altı milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bir savaşın ağır yükü.


Kurt Vonnegut, 60'lı yıllarda elden ele, cepten cebe dolaşan kitabı “Gece Ana”da bir savaş suçlusu olan Howard W.Campbell Jr.'in itiraflarına götürür okurlarını. Bir Amerikalı olan Campbell'in Almanlaşma sürecini, babasının çalışmakta olduğu General Electric'in Berlin ofisine tayin edilmesiyle başlatır Vonnegut. Kapitalist yayılma, yurtseverlik- yurtsuzluk eksenini kendiliğinden yaratır böylece. Önemli olan bayrak değil, General Electric'in logosudur aslında. Zaman içinde, Almanca yazan ve düşünen bir oyun yazarı olur Campbell. Berlin polis şefinin kızıyla evlenir ve büyük savaş başladığında da “Aydınlatma ve Propaganda Bakanlığı”nda çalışmaya başlar. Artık, Amerikan sorunlarıyla ilgili başuzmandır. Vonnegut bu kısa yaşam öyküsüyle bile unutulmaz bir roman kahramanı armağan eder edebiyat tarihine.

Campbell, Nazizm propagandasının en önemli kalemlerinden biri olur zaman içinde. 1938 yılında, çıldırmış bir dünyada, aşklarıyla ayakta kalmaya çalışan bir çifti anlatmak istediği “İki Kişilik Ulus” adlı oyununu yazmakta olduğu günlerde, bir Amerikan ajanı olarak görevlendirilir. Durumu, kendisine verilen parola ile cevapta gizlidir aslında. Parola: “Yeni arkadaşlar edinin.” Cevap: “Ama eskilerini tutun.” Artık Amerika’yla arkadaştır; Almanya’yı da elinde tutmak kaydıyla. Aslında, yurtsuz Campbell için sadece o iki kişilik ulus önemlidir, kendisine verilen emirleri sorgusuzca uygulamasını, hep aşkını ve sanatını yaşayabilmek isteminin bir parçası olarak aklar zihninde. Ama gerçeğin de farkındadır. "İnsan, askeri bir varlık," diye düşünen, tartışmasız bir savaş suçlusudur Campbell.

Vonnegut'un “Gece Ana”sı sıklıkla savaş günlerine dönse de, aslında savaş sonrasının New York’unda geçer. Soğuk Savaş günlerinin çıldırmış dünyasında. Campbell, yine bildiği bayrağa/logoya sığınmıştır bir anlamda; yaratıcılığını General Electric firması için basın bültenleri yazarak kullanmaktadır. Üstelik o çılgın dünyanın neredeyse bütün başat figürleri bu savaş suçlusunun peşindedir; Sovyetler, İsrail, Amerikan ordusu, savaşta yakınlarını kaybedenler ve hatta onu savunmak için bir duvar örmeye çalışan Yahudi karşıtı Beyaz Hıristiyan Fedai’ler… Vonnegut’un bu kadar bıçak sırtı bir konuda ve durumda, cesurca kullandığı alaycı dil, topyekûn deliliğin daha da acımasızca hissedilmesini sağlar. Yaşanan her olay, okurun bir kez daha aynı soruyu sormasına neden olur: Bütün bu yaşananların, savaşın, savaş sonrası deliliğinin neresinde duruyorum; suça ne kadar ortağım?

Sorunun cevabını, belli bir noktaya kadar da olsa, yine Campbell verir: “Ben her zaman ne yaptığımızın farkındaydım. Her zaman bu yaptığımızla yaşayabildim. Nasıl mı? Modern insanın o basit ve yaygın nimeti sayesinde: Şizofreni.”

Kurt Vonnegut, İkinci Dünya Savaşı’nı doğrudan yaşamış bir yazar. Almanya’da esir düşüp, Dresden bombardımanından mezbahada çalıştığı için kurtulmuş bir “tanık”. Bütün bu deneyim, “Gece nan”nın mahir kurgusunda kendisini en sert şekliyle gösteriyor. Roman, okurunu sadece savaş konusunda değil, sanat, yaratıcılık, aşk, doğa, totaliter rejimler, din ve özellikle de insan konusunda bir o köşeye bir bu köşeye yatırarak ilerliyor. Olay örgüsünün temposuna da özen gösteren yazar, kamerasını kahramanı Campbell’in zihninden bir an olsun ayırmıyor. Böylece düşünsel temelinden kopmadığımız metni, sayfaları hızla çevirecek bir heyecanla okumamızı sağlıyor.


Gece Ana (Mother Night), 1996 yılında Keith Gordon tarafından sinemaya aktarılmış bir roman. Campbell rolünde Nick Nolte’un olduğu filmde Alan Arkin (Kraft), Sheryl Lee (Helga ve Resi Noth), John Goodman (Wirtanen)’den oluşan güçlü bir oyuncu kadrosu var. Filmin sürprizi Campbell’in sokağın ortasında donup kaldığı sahnede (kitabın “Yeniden Özgürlük” başlıklı 40.bölümü), yanından ağır çekimde geçen üzgün yüzlü, bıyıklı adamın Kurt Vonnegut olması.

Emek için, bir kez daha!

17 Nisan Pazar günü, bir kez daha Emek için yürüyeceğiz. Üstelik bu yürüyüşün sonunda bir "geri alış" var. Emek'e yürüyeceğiz; o adı bile güzel sinemaya. İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi, festivalin son gününde "ses" yükseltmeye davet ediyor.

İşte bildiri:

Haksız ve hukuksuz bir şekilde sermayeye devredilen Emek Sineması ve Cercle D'Orient binası Sosyal Güvenlik Kurumu'na, yani kamuya, yani bizlere aittir ve şüphesiz ki bu alan üzerindeki her türlü kullanım hakkı kamunundur ve kolektiftir. Nazarımızda meşru ve esas olan Beyoğlu Belediye Başkanı, Kültür ve Turizm Bakanı, Yenileme Kurulu Üyeleri ve Kamer İnşaat gibi şirketlerin çıkarları değil, kamunun yararı ve kararıdır. Ticarileştirilen sanatsal ve kültürel üretime, özelleştirilen kamusal alanlara karsı kamusal müştereklere sahip çıkmanın gerekliliğine inanıyoruz. Bu nedenle, alenen ilan ediyoruz:

İktidarın keyfi hukuksuzluğuna karşı Emek Sineması'nı geri alıyoruz!

Aksi takdirde, Emek Sineması, geçen seneki İstanbul Film Festivali kapanışında, bu sene de açılışında gördüğümüz üzere, iktidarın ve sermayenin yağmaladığı, ezip geçtiği bütün kültürel, toplumsal ve tarihi değerlerin basına geldiği gibi bir nostalji mekanı olmaktan öteye geçemeyecektir. Biz bu gelip geçici duygulanmalara, ah vah çekmelere inanmıyoruz. Emek Sineması, dile getirildiği gibi bir değerse ona henüz geç olmadan sahip çıkmak zorundayız. Bu düşünce ve motivasyonla herkesi 30. İstanbul Film Festivali'nde ulusal yarışmaya katılması "uygun görülen" ilk belgesel olan ve İstanbul’un talan edilme sürecini anlatan Ekümenopolis filmini hep beraber Emek Sineması perdesinde izlemek için;

17 Nisan Pazar günü saat 18:30'da Taksim Tramvay Durağı’nda buluşarak Yeşilçam Sokak'a beraber yürümeye ve Emek Sineması'nı kitlesel bir şekilde geri almaya davet ediyoruz.


isyanbulkültürsanatvaryetesi
emeksinemasi.blogspot.com
iksvaryetesi@gmail.com
isyanbulkultursanatvaryetesi@hotmail.com

14 Nisan 2011 Perşembe

Nuri Bilge Ceylan bir kez daha Cannes'da!

"Bir Zamanlar Anadolu'da" Altın Palmiye için yarışacak.


Nuri Bilge Ceylan, iki yıl önce Cannes'da, ÜÇ MAYMUN filmiyle "En İyi Yönetmen" ödülü anldığında biz de NTV ekibi olarak oradaydık ve bu mutluluğun tanığı olmuştuk. Şimdi Ceylan, daha önce de ödüllerle ayrıldığı, jüri üyeliği yaptığı Cannes'a bir kez daha gidiyor. Bu kez son filmi BİR ZAMANLAR ANADOLU'DA ile, bir kez daha Altın Palmiye için yarışacak. Filmin çekimlerinin büyük bir bölümü Kırıkkale'de gerçekleştirildi. Başrollerinde Taner Birsel, Yılmaz Erdoğan, Ahmet Mümtaz Taylan gibi usta oyuncular olan film, bir doktır ve bir savcının on iki saatlik gerilimli hikayesi üzerine kurulu.

Nuri Bilge Ceylan ve ekibine Robert De Niro'nun jüri başkanlığı yapacağı 64.Cannes Film Festivali'nde başarılar diliyorum.

Villagers, Salon'a konuk oluyor


İrlandalı bir grup VILLAGERS. Geçen yıl çıkarttıkları “Becoming A Jackal” yılın en çok konuşulan albümlerinden biri oldu. Mercury Ödüllerine aday olan albüm, Mojo ve Uncut gibi baba müzik dergilerinin de sayfalarında övgü dolu yazılarla kendini gösterdi. Conor J. O'Brien, Tommy McLaughlin, James Byrne, Danny Snow ve Cormac Curran’dan oluşan grup 16 Nisan’da, tek konser için İKSV-SALON’a geliyor. Tanıyanlar için mutluluk, tanımayanlar için fırsat.

Konser öncesinde FİL UÇUŞU, YouTube ziyareti sonrası grubun öndeki adamı Conor J. O'Brien eşliğinde "Becoming A Jackal" diyor.


13 Nisan 2011 Çarşamba

THY yolcuları ne seyrediyor?

Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu iyi bir dosttur. Sektörün içinde olanların çok yakından tanıdığı bir isim. İlk filmi "Siyah Beyaz" sayesinde sadece sektör çalışanları değil, sinemaseverler de yakından tanıdı Ahmet Boyacıoğlu'nu. Dün, Ankara Sinema Derneği'nden bir e-posta geldi. Ahmet'in, THY Genel Müdürü Temel Kotil'e yazdığı bir mektup vardı ekte. Ben de bu mektubu dikkat çekici bulduğumdan, olduğu gibi paylaşmak istedim.

İşte Ahmet Boyacıoğlu'nun mektubu:

Sayın Kotil,

İki hafta önce yaptığım İstanbul – New York yolculuğu sırasında uçakta sunulan sinema filmleri ve diziler arasında bir tane bile Türk yapımının olmadığını fark ettim. Gişe Filmleri ve Klasik Filmler olarak ikiye ayırdığınız sinema programı çoğunlukla Amerikan filmlerinden oluşuyor, ancak arada Japonya, Çin ve Hindistan’dan da filmler gözüme çarptı. Programın özenle seçildiği belli. Öyle ki, çok yeni ve tanınmış filmlerin yanı sıra Casablanca gibi klasikleri de, Portekizce, Japonca gibi alt yazı seçenekleriyle izlemek mümkün.

Sayın Kotil,

İşlerinizin yoğunluğu nedeniyle belki haberiniz olmamıştır ama son yıllarda Türkiye’de sayıları yılda 40 milyon civarında olan sinema izleyicilerinin yarısından fazlası Türk filmlerini izliyor. Amerikan sinema endüstrisinin tüm dünyada kurduğu güçlü dağıtım ve tanıtım ağından etkilenmeyen nadir ülkelerden biriyiz. Ulusal filmlerin izlenme oranında Avrupa’da birinciyiz, dünyada da ilk beşe giriyoruz. Televizyon dizilerimizin yurt dışında büyük beğeni toplaması da son zamanlarda gazetelerde sık sık haber oluyor. Durum böyleyken THY film programında bir tane bile Türk filminin ve dizisinin yer almaması inanılır gibi değil.

İçeriğini çok beğendiğim derginiz Skylife’ın nisan sayısındaki yazınızda Türk Hava Yolları’nın ulusal ve uluslararası pazarda gerçekleştirdiği büyümeden kıvançla söz ediyorsunuz ve ‘Sanattan spora, kültürden gençlik aktivitelerine dek birçok alanda Türk Hava Yolları’nın imzasını görmeniz mümkün’ diyorsunuz. Ben de başarılarınızdan övünç duyuyorum ve Türk Hava Yolları’nı sadece bir hava yolu şirketi olarak değil, ülkemizi tüm dünyada çok iyi bir şekilde temsil eden bir marka olarak görüyorum.

Ve bu nedenle THY’nin hem tanıtım amaçlı olarak, hem de Türk yolcularının yarısından fazlasının Türk filmleri izlediği gerçeğinden yola çıkarak, uçaklarında Türk filmlerini göstermesini diliyorum.

Saygılarımla,

Dr. Ahmet Boyacıoğlu
Ankara Sinema Derneği Başkanı

7 Nisan 2011 Perşembe

Güzel Şeyler Kimin Tarafında?

Berkun Oya'dan müthiş bir çalışma ve olağanüstü oyunculuklar.



Bazı kitaplar vardır; onları okuyanla sohbetim ayrı olur okumayanla ayrı. Aynı şeyi bazı filmler, müzik grupları, şarkılar, ressamlar, tablolar, tiyatro oyunları için de söyleyebilirim. Bir kitabı sonlandırır, hemen sevdiğiniz bir arkadaşınızın da o kitabı okumasını istersiniz. Okusun ki, bir an önce saatler sürecek sohbet başlasın, düşünceler eserin fırtınasıyla oradan oraya savrulsun. Festivallerde, filmlere birlikte gitmenin keyfi, biraz da çıkışlarda içilen çaylar-kahveler eşliğinde, konuşulan konulardadır.

KREK Tiyatro’nun bu sezon sahnelediği GÜZEL ŞEYLER BİZİM TARAFTA işte böyle bir buluşma noktasını işaret ediyor. Rahatlıkla söyleyebilirim ki, uzun süredir tanık olduğum en iyi “şey”lerden biri. BERKUN OYA, nasıl güçlü bir yazar, nasıl etkileyici bir diyalog kurucusu, nasıl kendinden emin bir hikaye anlatıcısı olduğunu gösteriyor. Metinde Ayşe karakterinin iki önemli tiradı var ki, uzun süredir “okuduğum” en akıcı kısa öyküler olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Yönetmen Berkun Oya’nın, yazar Berkun Oya’yla kurduğu ilişki de ayrıca yorumlanmalı. Çok güçlü bir reji. Çok.

İzlediğim günden bu yana, oyunla ilgili bir yazı yazmak istiyorum. Notlar alıyorum, paragraflar yazıyorum, siliyorum. Hep bir şeyler tıkız kalıyor. Samimi olayım; bunun bir nedeni de Berkun Oya’nın arkadaşım olması. (Aynı durum, DOT ile ilgili bir şey yazacağımda da olur.) Bir diğer nedeni de, oyunu, yorumları içimde büyütecek kadar sevmiş olmam. Ama bu dostluğa sığınan duygusal sözlerle kaçacak değilim; çünkü oyunun sadece tiyatro severler, tiyatro eleştirmenleri tarafından değil özellikle sosyal bilim alanında çalışan akademisyenler tarafından da yorumlanmasını istiyorum. Hatta sadece oyunun değil, izleyicinin tanıklık anının da yorumlanması gerekiyor kanımca; birçok insan için bu durumun “ilk tanıklık deneyimi” olduğunu not düşeyim.

Oyunla ilgili söyleyecek çok söz var; söyleyeceğim ama…

…ama bugün oyunculardan söz etmek istedim.


BARTU KÜÇÜKÇAĞLAYAN ve TÜLİN ÖZEN’i bugüne kadar farklı oyunlarda ve filmlerde izledim. Her birinde, beni alıp götüren iki oyuncudan söz ediyoruz. İçine girdikleri sahneyi/kareyi farklılaştıran iki büyük isim. Bartu bambaşka bir adamdır, bilen bilir. Tülin ise her gördüğümde nasıl yapsam da ona olan hayranlığımı biraz daha anlatabilsem dediğim bir isim.


Bu iki ismin yanına iki de genç oyuncu katılmış GÜZEL ŞEYLER BİZİM TARAFTA’da. OZAN ÇELİK, kısa ama vurucu sahnesinde, gerçek bir kaçışın, gerçek bir felaketin olağanüstü bir yansımasını yaşatıyor izleyenlere. Deyim yerindeyse, vurup geçiyor. Müthiş.


Bir de ÖYKÜ KARAYEL var. Oyunu izleyen herkesin oybirliğiyle devleşen bir isim. Aslında oturup uzun bir Öykü Karayel yazısı yazmak istedim. 20 yaşında genç bir oyuncunun, ilk profesyonel oyun deneyiminde, izleyenlere attığı tokatları kaleme almaktı amacım. Ama beğenimin ağırlığı altında ezildim, yazamadım. Oyun için söylediğim cümleyi tekrar etmeliyim: Uzun zamandır böyle bir oyuncu görmedim. Bu yıl “Tiyatro Eleştirmenleri Birliği”nce ödüllendirilmesine o kadar sevindim ki anlatamam. Çünkü şunu çok iyi biliyorum, Öykü bir daha hiç oyun oynamayacak olsa bile (-ki onu daha nelerde göreceğimizi düşününce heyecanlanıyorum) tiyatro tarihine olağanüstü bir kompozisyon hediye etti bile. Unutulmaz. Hepimiz aklımızın bir köşesine bu ismi yazalım. Bu ülkede Öykü Karayel adında bir oyuncu var.

Bazı oyunlar vardır, onları izleyenlerle sohbetim farklı olur. Yoksa siz hala GÜZEL ŞEYLER BİZİM TARAFTA adlı bu müthiş eseri izlemediniz mi?

Not: Öykü Karayel fotoğrafı, Mustafa Erdoğan imzalı...

6 Nisan 2011 Çarşamba

Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Mutter, ich bin dumm!
(Béla Tarr’ın Torino Atı filmi üzerine notlar.)


1. Vikipedi’den alıntı: “3 Ocak 1889’da polis tarafından kargaşa çıkarmaktan tutuklandı. Gerçekte orada tam olarak ne olduğu bilinmiyor fakat söylentiler, Nietzsche'nin kırbaçlanmakta olan bir ata sarıldığı ve ağlayarak onu korumaya çalıştığı, sonra yere yığıldığı üzerinedir.” Béla Tarr, filminin girişinde, simsiyah bir ekran üzerine, bir dış ses aracılığıyla bize şiirselleştirerek aktardığı bu olayın sonrasında Nietzsche’nin iki gün boyunca bir divanda hareketsiz ve sessiz yattığını ve on yıl sürecek bir sessizlikten önce son sözlerinin “Anne, ne aptalım!” olduğunu söyler.
 
2. Bu sahneyi iyi düşünmek gerekiyor. Bir eylem, bütün düşünsel donanımla yapılıyor. Nietzsche simgeleri iyi bilen, birçok eserinde bu simgeleri kullanan, hatta dilini de simgesel anlatım üstüne yapılandıran bir düşünür. Dolayısıyla “at-arabacı-araba” hikayesinin simgesel karşılığını çok iyi biliyor. Tam da içinde bulunduğu durumu, o kırbaçlanma sahnesinde göreceği bir an. Aklının, o hasta bedeni sürüklemesi için ruhuna işkence ettiği bir dönem.

3. Son cümleden simgelere bağlanalım. Ergun Kocabıyık, benzersiz kitabı “Dolaylı Hayvan”da, Katha Upanişad’dan Mevlana’ya, Yunan mitolojisinden Budizme geniş bir yelpazenin içinde at simgesinin izini sürüyor. Freud’dan Kierkegaard’a varoluşu açıklayacak bir çizgiyi, yine aynı açıdan, at ve sürücü benzetmesinden çıkışla okuyor/okutuyor. Kitabın 80.sayfasına gidelim: “At ve ona hükmeden binici/sürücü simgesine rastladığımız belki de en eski metin Katha Upanişad’dır; burada şöyle denmektedir: Beden bir araba, Ātman bu arabanın içindeki bir yolcu gibidir… Ayırt etme yetisine sahip ve zihnini kontrol altına alabilen bir insanın duyuları ise, bir sürücünün terbiyeli atları gibi dizginlere itaat eder.”

4. At= Ruh / Arabacı= Akıl / Araba= Beden

Sahneye geri dönelim. Akıl (arabacı), bedeni (arabayı) taşıyabilmesi için, ruha (ata) işkence ediyor, acı çektiriyor, şiddet uyguluyor.

5. Nietzsche’nin iyi bir Dostoyevski okuru olduğunu da biliyoruz. Aynı sahnenin, Suç ve Ceza’da geçiyor olması dikkat çekici. İç hesaplaşmasının yoğunlaştığı bir ruh halindedir Raskolnikov. Şöyle der Dostoyevski: “Sağlıksız ruhsal durumlarda, düşler çoğu zaman olağanüstü bir belirginlikle, parlaklıkla, aşırı bir benzerlikle gerçeği andırırlar. Ama ortam, olaylar öylesine inandırıcıdır, öylesine ayrıntılı, öylesine beklenmediktir ki, tablonun sanatsal yapısının ayrıntılarıyla öylesine uyumludur ki, bu düşü gören Turgenyev ya da Puşkin gibi bir sanatçı bile olsa, ayıkken böyle şeyleri düşünmesi olanaksızdır. Hastalıklı düşlerdir bunlar. Uzun süre akıldan çıkmazlar, insanın altüst olmuş, zaten bozulmuş organizması üzerinde derin izler bırakırlar.” Tam da Nietzsche’nin durumunu anlatan bir paragraf. Yazılış tarihi; 1866. Yani Torino Atı olayının yaşanmasından 33 yıl önce. Sanki Nietzsche bu satırların yazılışından 33 yıl sonra, hayatının sanatı taklit edecek bir sahneye feda edecektir. Elbette, iyi bir Dostoyevski okuru olan Nietzsche’nin, Raskolnikov’un neredeyse birebir düşünden etkilenmemesi olanaksız. (Bu düşü okumak isteyenlere, Suç ve Ceza’nın, Ergin Altay çevirisiyle, İletişim Yayınları’ndan yayımlanan cildinde,sayfa 68-80’deki Birinci Bölüm Beşinci Kısım’ı öneriyorum.)

6. Torino Atı hikayesinin, felsefe ve Nietzsche uzmanı bir yönetmen olan Béla Tarr’ın ilgisini çekmesinden öte, kadim dostu ve dikkat çekici bir yazar olan Lazslo Krasnahorkai ile yarattıkları bakış açısı önemli. Soru şu: “Bu olay sonrasında Nietzsche’ye ne olduğunu biliyoruz. Peki arabacıya ve ata ne oldu?”


7. Tam bu noktada Alin Taşçıyan’ın sorusuna, Bela Tarr’ın verdiği cevabı da not düşmeliyim:

“Torino Atı Nietzsche’nin filozofun durumunun metaforu olan “Bir eşek trajik olabilir mi?” sorusunu akla getiriyor. Atı ve Nietzsche’yi nasıl ilişkilendirdiniz filmle?” diye soruyor Alin Taşçıyan.

Bela Tarr’ın cevabı şöyle: “Çok zor bunu anlatmak ama iki şey var: Birincisi şu, hatırlarsanız Böyle Buyurdu Zerdüşt “Tanrı öldü” düşüncesiyle başlar. Esas mesele bu. Öte yandan “Tanrı öldü ama Yaradılış nasıldı? Eski Ahit’te Tekvin nasıldı?” diye soruyoruz. Şimdi de gördüğünüz gibi, yaptığımız şey anti - Yaradılış. Film yapmak somut ve ilkel bir iştir, çünkü kayıt yapan şu merceklerin adı objektif. Objektiflerin kayıt ettiği, çekimini yaptığı her şey somuttur. Bir yazar bir sandalye üzerine 20 sayfa yazabilir. Okursanız hayal gücünüz vardır sandalye üzerine. Ama ben zavallı bir sinemacıyım, ben bu sandalyeyi gösterdiğimde o somut bir sandalyedir. Filmlerde metaforlardan, simgelerden, alegorilerden bahsedemeyiz. Bunlar edebiyattan gelir...”

8. Yaradılıştan söz etmesi boşa değil. Altı günde geçen ve yedinci günde olacakların hissini seyircisine geçiren bir film. Tanrı’nın evreni altı günde yaratıp, yedinci gün dinlenmesi gibi.

9. Diğer konuya geçelim. Yani Tarr’ın simgelerden, metaforlardan “bahsedemeyen”, “zavallı” bir sinemacı olduğu konusuna. Tarr’ın bu noktada, ironiyle karışık bir yorum yaptığını düşünüyorum. (Filmin festivaldeki gösteriminde Tarr’ı yakından görme olanağım oldu, kimi zaman yorgun kimi zaman huzurlu ama her zaman ironik bakışları var.) Çünkü, kuyudan Çingenelere, fırtınadan ölü olduğunu düşündüğümüz annenin fotoğrafına, her şeyin simgesel bir karşılığı olduğunu ve hepsinin de giderek daha çoklu okumalara kapı açtığını gayet iyi biliyor.

10. Giderek hikayenin olmadığı, hatta “hiçbir şey” olmadığı noktasına uzanıyor Tarr. Ama bir yandan şunu da iyi biliyor. O objektiflerin kayıt altına aldığı görüntülerde, bakış açısını değiştirmek bile kendiliğinden hikayeyi yaratır. Arabacı ve kızının, tek gıdaları olan patatesleri haşlayıp yemelerini düşünelim. Birinci günde arabacının yiyişini görürüz; gürültülü, irkiltici, ağız yakan bu tıkınmayı, sinema zamanıyla değil, gerçek zamanda ve sabitlenmiş bir kadrajda izleriz. Karşısında kızının da patates yediğini biliriz, ama nasıl yediği konusunda hiçbir fikrimiz yoktur. İkinci gün, bu kez kızın kadrajı sabittir. Etkileyici bir sadelikte, küçük lokmalarla yer patatesini. Babanın gürültülü yiyişinin sesleri düşer kızın görüntüsünün üstüne. Karşı tarafta nasıl bir süreç yaşandığını gayet iyi bilir seyirci. Üçüncü günde ise kamera babayla kızı birlikte gösterir, menüsü haşlanmış patatesten oluşan yemek sofrasında. Seyircinin tekil olarak ezberlediği görüntülerin, karşılıklı ilişkisi net bir şekilde resmedilmiştir artık. Hikaye çoktan oluşmuştur. Bu, bakış açısı kaydırmalarının her biri, hikayenin parçalarını oluşturur ve filmin yine masa başında geçen son sekansına taşır bizi.

11. Film Festivali’nde, Atlas Sineması’nda, yönetmenin de katıldığı gösterim sırasında, filmden aşırı derecede bunalmış ama entelektüel duruşuyla “yenilgiyi” kabul etmek istemeyen bir kadın, “Efendi, efendi, neydi bütün bunlar, ne hakkındaydı?” diye sordu Béla Tarr’a. Aslında, Nietzsche’nin varlığını reddetmeden önce Tanrı’ya haykırışı gibi geldi bu sözler bana. Tarr’ın, kadının saldırgan tavırları arasında verdiği cevap manidar: “Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” kitabını düşünün. İşte bu da Varolmanın Dayanılmaz Ağırlığı.”

12. Yine arabacıya dönelim. Tarr’ın filminde arabacı bir çolak. Giyinmek için bile kızının yardımına ihtiyacı var. Tarr’ın –bence ironik bir biçimde- hikayesizleştirdiği filminde, sıradan bir akış var elbette. Sakat arabacı ve kızı fırtınalı bir zaman dilimi içinde, dağ başındaki kulübelerinde, artık arabaya sürülmeyi reddeden hasta atları, kuruyacak olan su kuyuları, tükenen palinkaları, tek gıdaları olan haşlanmış patatesleriyle, “hiçbir şey olmadan” günlerini geçirmektedirler. Ama bütün bu durumun, kamera açısı ve az da olsa diyalogla yarattığı simgesel karşılıkları yok sayamayacağımızı da biliyor Tarr. Sakat arabacıyı (arabacının akıl olduğunu unutmayalım), tamamlayanın, hatta yaşatanın bir kadın olması boşa değil.

13. Ama bir yandan da haklı Béla Tarr. Filmde hiçbir şey olmuyor. Az önce anlattığım durumun düz okumasını yapalım; günler öyle geçip gidiyor. “Sürekli patates yedirmenizin bir anlamı var mı?” sorusuna, “Sadece patatesleri var, onu yiyorlar,” demiş Tarr. Aynen öyle. Ama şunu da biliyor yönetmen. Işığı nasıl kullanacağın, oyuncuyu kadrajın neresine yerleştireceğin, müziği ve ses efektlerini nasıl değerlendireceğinle değişiyor o “hiçbir şey olmayan” durum. Kurmacadan uzakta duramıyorsun. Bir sandalyeyi gösterdiğinde, sadece bir sandalyeyi göstermiş olmuyorsun.


14. Son kare: Nietzsche’nin düşünce dünyasını etkileyen, büyük aşkı Lou Salome ile çektirdiği bir fotoğraf. (Ortadaki kişi, tanışmalarını sağlayan dostları Paul Ree.) Salome bir at arabasında ve elinde kırbaç. Nietzsche de atın olması gereken yerde, neredeyse arabaya sürülmüş. Salome neredeyse atı (Nietzsche’yi) kırbaçlayacak. Yani 3 Ocak 1889’da Torino’da olanları bir kere daha düşünmek gerekiyor.

15. Son söz: Torino Atı, başka bir sanat algısının mümkünlüğü konusunda, son yıllarda zihnimi en çok kurcalayan, algımı en net şekilde açan filmlerden biri oldu.

4 Nisan 2011 Pazartesi

Daktilo Sesi


Çocukluğum dedemin ve babamın daktilo tıkırtılarını dinleyerek geçti. Dedemin “A” klavye daktilosu biraz daha yasaklı bölgeydi. Babamın “F” klavyesine dokunma iznini koparttığım zamanı gayet iyi hatırlıyorum. Rulonun tıkırtısı, şaryonun dibe dayanışında çıkan zil sesi, tuşların sayfaya çat çat vuruşu… Şerit takarken boyanan eller, iki renkli şerit kullanınca büyük harflerde kalan kırmızı lekeler. İyi basmayan harflerin ayrı bir şiddet gerektirmesi. O şiddetin, kullanmama izin verilen pelürlerde açtığı delikler. Şerit eskidikçe karbon kopyaların silikleşmesi. Özlemişim. Geçmişe özlem duymak gibi bir his değil bu. Sadece bütün bu çaba sırasında yazının içine daha fazla giriyordum sanırım. Özlediğim budur en fazla. Antares marka o daktilo, artık kullanılmasa da, hala elimin altında.

Daha önce LIFE dergisinin yazarların daktilolarıyla ilişkilerini anlatan, çoğu kurmaca hissi veren fotoğraf serisini görmüştüm. İnternet ulaşılırlığı sağ olsun, bir dizi fotoğraf yine karşıma çıktı. Ben de hem sitenin adresini hem de birkaç fotoğrafı paylaşmak istedim.

İlgilenenler için site adresi: http://flavorwire.com/167127/famous-authors-and-their-typewriters


Sylvia Plath için fazla söze gerek yok. Bilen iyi bilir. Fotoğrafta beni en çok iki nokta etkiledi. İlki Plath’in bahçede olması. Ama ev de görünüyor karede. Sürekli bir içeride-dışarıda olma halinin karşılığı sanki. İkinci etkileyici nokta, yüzündeki yazma anı gerilimi. O gerilime karşın parmakları, bir piyanistin parmakları gibi yumuşak dokunuşlarla yayılmış tuşlara.


Aynı yazma gerilimi George Orwell’in yüzünde de okunuyor. Dudaklarının kenarına kondurduğu sigara bile alamamış o gerilimi. Ceket cebindeki mendili, el örgüsü süveteri, yakası solmuş gömleği… Bir de arkasındaki kitaplar, kitaplar, kitaplar…


Leonard Cohen, belli ki bir şarkı sözü yazıyor. Hatta sanki fotoğraf biraz büyütülse hangi şarkı olduğunu okuyabileceğiz. Masanın bir kenarına dayadığı gitarının sapı, arada bir sözlerle melodiyi buluşturduğunu gösteriyor. Fotoğrafın en etkileyici yönü, bir yazma anını değil, bir düşünme anını sabitlemiş olması. Kim bilir hangi şarkı?


Bacaklarının arasına aldığı portatif daktilosuyla Marlon Brando’nun pozu, belki de en kurmaca olanı. Ama o kadar etkileyici ki… Omzuna bir parçası gibi uzanmış beyaz kedinin mırıltısını duyabiliyor, açık pencereden giren havayı koklayabiliyor insan. Yazmaktan huzurlu ne var ki?

Bu yazıyı yazdıktan sonra emektar Antares’i raftan indirip tozunu aldım. Arada bir geçmişin tozunu almalı insan…

3 Nisan 2011 Pazar

Kristal Sessizlik

Chick Corea ve Gary Burton ile söyleşi


Gece Gündüz programının yayın saatine kadar prova yapmak istediklerini söylemişlerdi. Erkenden gittim Cemal Reşit Rey’e. Salonun karanlık köşelerinden biriden oturdum ve her dinleyişimde ayaklarımı yerden kesen müzisyenlerden biri olan Chick Corea ile müthiş vibrafon üstadı Gary Burton’ı dinlemeye başladım. Arada bir fısıldaşarak, ama daha çok kendilerini enstrümanlarına teslim ederek yaptılar provalarını. Sakin. Huzurlu.

Yayın öncesinde Chick Corea sürekli olarak ellerine hohluyordu. Ortam soğuk değildi ama o parmakların her daim sıcak olmasının üstat için başka bir anlamı vardı belli ki.

Yıllar öncesine dayanan bir dostluk. “Crystal Silence” ve “New Crystal Silence” ile birçok caz tutkununun kütüphanesine girmiş kayıtlar. Bitmek tükenmek bilmeyen bir “yeniyi arayış” heyecanı. “Crystal Silence farklı bir deneyimdi,” diyor Chick Corea, “çünkü öncesinde çok fazla birlikte çalmamıştık. Ama o günden bugüne, ne zaman bir araya gelsek çok eğleniyoruz. Fazla plan yapmıyoruz, kendi akışına bırakıyoruz. Aslında kendi gruplarımız dışında bir araya gelip, yeni sedalar aradığımız bir grup gibi düşünebilirsiniz bu birlikteliği.”

“New Crystal Silence ile birlikte yaptığımız müziği yeniden ziyaret etmek istedik,” diyor Gary Burton. “Çalışmanın bir kısmına orkestra dahil etmeyi çok istedik ve sonunda Sydney Senfoni Orkestrası ile bir araya geldik. Çok iyi bir iş çıkarttılar. Biz de gurur duyuyoruz o albümle.”

Cemal Reşit Rey konserinin içeriğini anlatırken iyice keyifleniyor Corea: “Jobim var, Bill Evans var, standartların yorumları olacak. Aslında yeni bir proje ve biz de heyecanlanıyoruz.”

Chick Corea, sadece İstanbul’da değil, Türkiye’nin birçok yerinde konser vermiş bir isim. Türkiye’deki caz dinleyicisini nasıl bulduğunu sorduğumda, “Çok iyi bir dinleyici var. Tutkulu ve coşkulu bir dinleyiciye çalmak beni mutlu ediyor,” diyor.

Üzücü kısmı bu kadar sıklıkla Türkiye’ye gelen Corea’nın Türkiye’deki caz müzisyenlerini tanımıyor oluşu. Gary Burton hemen durumu kurtarmak için, Amerika’da bazı isimlerle tanıştığını söylüyor. “Bir yere gittiğimizde en fazla bir iki gün kalıyoruz ve yerel müzisyenleri dinleme şansımız olmuyor, keşke olsaydı,” diyor.

Gary Burton’a kariyeri boyunca en çok hangi isimden etkilendiğini sorduğumda, hiç düşünmeden “Stan Getz!” diyor. “Onunla çalışırken çok gençtim ve çok şey öğrendim. Benden sonra gruba Chick geldi ve eminim onun için de muhteşem bir deneyim olmuştur.” Lirik tonlarının arkasındaki ismin Stan Getz olduğunu söylüyor ikisi de. Gary Burton, tangonun büyüsüyle ve Piazzolla’nın müziğine katkısıyla devam ediyor.

Dayanamayıp, hayranı olduğum Return to Forever'ı hatırlatıyorum Chick Corea’ya. “Sizce o müthiş sedanın sırrı neydi?” diyorum. Corea, müjdeyi veriyor: “Özel bir sırrı yoktu. Temeli oluşturan Stanley Clarke ile benim işbirliğimdi. Şimdi Stanley ve ben yeni bir grup oluşturuyoruz. Lenny White da var aramızda. Başka isimlerle bir arada olacağız.”

Yoğun tempolarında, dinlenmek istediklerinde ne dinlediklerini soruyorum. “Benim için özel bir isim yok aslında,” diyor Chick Corea. “Bir müzisyeni öğrenmek ya da bir alanda çalışma yapmak için müzik dinliyorum genelde. Keyif için müzik dinleyebildiğim zaman yok gibi.” Burton da doğruluyor arkadaşını: “Çok araştırma yapmamız gerekiyor. O yüzden daha çok iş amaçlı dinliyoruz. Ama bazen zevk için müzik dinlemek istersem, hemen klasik müzik dinliyorum. Hemen Chopin ya da Mozart’a sığınıyorum.”

“Günümüz cazında beğendikleriniz kimler?” deyince, günümüzde dahi denilebilecek genç müzisyenler olduğunu söylüyorlar. Danilo Perez, Brad Mehldau gibi isimlerden yola çıkarak, sözü yine piyanoya getiriyor Corea. “Günümüz cazında en güçlü enstrüman, hala piyano,” diyor.

Heyecanla başlayan söyleşi bu iki dev ismin sükunetiyle tamamlanıyor. Geriye cep telefonu ile çekilmiş titrek bir fotoğraf kalıyor. Bir de o gece boyunca dinlediğim şarkıların notaları…

Pina!



Pina Bausch, Türkiye'de iyi bilinen bir isim. Dansı, sadece bedenin bir uzantısı olmaktan ötelere, zihinsel bir süreklilik durumuna taşıyan, benzersiz bir kadın. Sessizliği dansın bir parçası haline getirebilmiş bir sahne düşünürü. Minimalist bir destan. Hüzün ve mutluluğu bir bedenin farklı uzuvlarında, aynı anda var edebilen koreografilerin yaratıcısı. Aşkı, hiçleşme noktasına ulaşacak kadar uç noktalara götüren bir devrimci. Günümüz modern dansının alfabesini yazan isimlerden biri. Bütün duyguların iki ucu arasında korkusuzca gidip gelen, yaşam kadar gerçek bir pagan. Bu garip dünyayı daha iyi anlamamız için fısıldayan, aynı çağda yaşadığımız için kendimizi biraz daha iyi hissetmemizi sağlayan büyük bir figür. Fazla söze gerek yok: O, Pina!

İstanbul Film Festivali, otuzuncu yılında, bir büyük veda izletti bizlere. Pina'ya veda. 2009'da bu dünyadan ayrılan Pina, Tanztheater Wuppertal Pina Bausch'un olağanüstü dansçıları, bir ömür süren üretimi boyunca yanında olan dostları tarafından uğurlanıyor "Pina" adlı filmde. Wim Wenders'in müthiş sinematografisi ile etkileyici bir retrospektif. Sinemanın yeni tutkusu üç boyutun gerçek karşılığını bulduğu, nefes kesen anlar.

Bu hafızalara kazınacak filmden/belgeselden, erkek-kadın bedenini "bir" kılan sekanslardan biriyle Pina'ya selam olsun.

"Dance, dance, dance... Otherwise we are lost!"