Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

28 Mart 2011 Pazartesi

Yücel Balku'ya bir pulsuz mektup!


Aklımda Yücel Balku var iki gündür. Yaş aldıkça hayattan, zamansız giden dostların hayali varlığına sığınıyor insan. Murat Gülsoy’la, Yücel’i konuşuyoruz sık sık; yakında yeniden yayımlanacak “Tayfanın Seyir Defteri”nin heyecanıyla avunuyoruz. O kitap için Murat’la birlikte kaleme aldığımız mektubu paylaşmak istiyorum bugün de…

Ah be Yücel, erken yarım bıraktın bizi…


Yücel Balku’ya bir pulsuz mektup


Sevgili Yücel;

Son görüşmemizin üstünden bir yıl geçmiş. Takvimlere bakmasak anlayamayacağız, günler, aylar, yıllar hangi arada işlerini bitirip, tarihin sayfalarına karışıyorlar. Hem zaten işi ne ki zamanın? Böyle lakırdılar etmeye başlayınca önce Tanpınar’ı anıyor, sonra da senin kulaklarını çınlatıyoruz. Şimdi oturup doya doya “Beş Şehir” üstüne konuşmak var ama… neyse!

Seni daha fazla merakta bırakmadan hemen söyleyelim; Osmangazi Belediyesi’nin düzenlediği ve senin de jürisinde bulunduğun ‘Mektup’ yarışmasına ilgi çok yoğundu. Ödül töreninde –sen orada olmadığın için- kısa bir konuşma yapıp 2001’de ‘Tanpınar Deneme Yarışması’nda birinci olan o harika denemeni, ‘Koza’nın Kapıları’nı okumak bize, ödül almak da sevgili karına, Semra’ya düştü. Tören sonrasında belediye başkanından, kültür-sanat vakfının temsilcilerine, dostlarından tanışmak isteyen genç yazar adaylarına herkesin gözleri, gelmeyeceğini bile bile seni aradı.

Genç yazar adayları deyince, Kitabevi’nin sahibesi, edebiyat dostu Dilek Çelebi’yle ateşini yaktığınız ‘Öykü Atölyesi’ meşalesinin de sönmediğini söylememiz gerekiyor. Öğrencilerin, senin heyecanını öylesine sahiplenmişlerdi ki, canla başla yazmaya, araştırmaya, okumaya devam ettiler. Biz de bir süre Bursa’yı kapı komşu yaptık. Sadece biz mi? Nursel Duruel, Ayfer Tunç, Ahmet Ümit, Tuna Kiremitçi, Mehmet Açar hem atölye çalışmalarıyla, hem sunumlarıyla haftalar boyu Kitabevi’nin sıcak ortamını daha da ısıttılar. Bir de senin rehberliğinde Kapalıçarşı’yı adımladıktan sonra, Çınaraltı’nda şekersiz kahvelerimizi yudumlayıp saatler sürecek sohbetlere dalabilseydik daha iyi olacaktı.

Geçen yılın en keyifli haberlerinden biri, “Bu fiziksel olarak ‘Sükût Ayyuka Çıkar’dan ayrı olsa da benim kafamda onu tamamlayan bir dosya, ‘Sükût Ayyuka Çıkar’ şimdi bitti,” dediğin dosyanın ‘Goncanın Üçüncü Günü’nün, Doğan Kitap tarafından yayınlanması oldu. “Kapak nasıl olacak acaba,” diye meraklanıyordun, gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz ki, kitabının kapağı da, tasarımı da içeriğine yakışacak kadar güzel oldu. Doğan Kitap çalışanları, kitabını Bursa Kitap Fuarı’na yetiştirmek için ellerinden geleni yaptılar. Fuarda okurlarına yokluğunu aratmamak görevi de kızlarına düştü. Şeyda ve Eylül, ‘Goncanın Üçüncü Günü’nü imzalatmaya gelen okurlarını, elleri boş göndermedi. Kızların, yazar bir babaya yakışacak kadar güzel yazılarıyla, bütün kitaplarını imzaladı Yücel. Bütün kitaplarını.

Dergilerde de sık sık adın geçti, kitaplarından ve yazarlığından söz edildi. Pınar Şenel’le yaptığın söyleşi ‘E’ dergisinde yayınlandı. (‘E’ dergisi ‘Hayalet Gemi’ için özel bir dosya yapmaya hazırlandığı sırada kapandı. O dosyada da sen olacaktın, hem de birlikte olacaktık. Burada olsan oturur Türkiye’de edebiyat dergiciliği üstüne konuşurduk. Hem Prometeus hem de Hayalet Gemi tecrübesi olan biri olarak ne çok şey söyler, yaşananlara ne sağlıklı bir açıdan bakardın.)

Türkiye’de edebiyat dergiciliği deyince Varlık’ın yeri ayrı tabii. Dile kolay; 70 yıl. Şubat sayısında özel bir Yücel Balku dosyası vardı. Bir başka dostun, Nalân Barbarosoğlu, hepimizden yazılar toparlayıp senin için çok özel ve güzel bir dosya hazırladı. En güzeli dosyanın harika öykün ‘Cevşen’le noktalanmasıydı. (Korkma; Varlık’ın başına bir şey gelmedi, sapasağlam yoluna devam ediyor.)

Dergilerden söz etmişken seni çok sevindirecek bir haber daha verelim: Agora’nın son sayısında da seninle ilgili yazılar çıktı. Ama sıkı dur, bu yazıların yazarlarını duyunca sevinçten havalara zıplayacaksın: Öykü Atölyesi’ndeki öğrencilerin anlattılar seni ve edebiyatını. Bize de hem onların öğrenme azmine ve sevgisine hem de senin edebiyat zevki aşılama yeteneğine şapka çıkarmak düştü. Hay aklınla bin yaşa, hay ellerine, fikrine sağlık Yücel.

Seninle ilgili o kadar çok şey yaşamışız ki, say say bitmiyor. Dünya Öykü Günü’nde yaşananları unutsaydık, uyku tutmazdı. Kutlama İstanbul Tepebaşı’ndaki İtalyan Kültür Merkezi’nin sahnesinde yapıldı. Tam senin bayıldığın, yeni öykü konuları bulacağın türden tarihi bir bina. Konuşmalar, piyano resitali derken sıra seninle ilgili etkinliğe geldi. (Sağ olsun, Nalân’ın bu etkinlikte de payı büyük.) Yüksek tavanlı tiyatro sahnesinin ortasında bir kürsü, üstünde de alevi titreyen bir mum. Müzik sisteminden salona nefis bir müzik yayılıyor. Sonrasında da… Evet dostum, doğru bildin: Amma Hikâye’cilerin (Göksenin Göksel ve Sarp Keskiner’e selam olsun) radyo için seslendirdikleri ‘Tıley ya da Hiç’ öykünü dinlemeye başladı bitin katılımcılar. Nefesler tutuldu, mumun titrek ışığında yüzler, bedenler kayboldu ve hepimiz satırlarının büyülü dünyasında kaybolduk. Gerçi iki bölüm halinde kaydedilen öykünün sadece birinci bölümünü dinleyebildik ama o kadarı bile bizi başka bir dünyaya, Yücel Balku edebiyatının kalıcı dünyasına götürmeyi başardı. Ne denir ki? Kalemine sağlık.

İşte böyle Yücel, senden haber almayalı bir yıl olmuş ama sensiz geçen günümüz yok. Hiç olmadı, çekiyoruz kütüphanemizden kitaplarından birini ve okumaya dalıyoruz. Kimi gün ‘Kâfdili’ kimi gün ‘Abruşak’; kimi gün ‘Cevşen’ kimi gün ‘Zulmet’. Hem şimdilerde yeni bir Yücel Balku kitabının heyecanı sardı bizi. Doğan Kitap yazdıklarını ve senin hakkında yazılanları tek bir kitapta toplamaya hazırlanıyor. Zeynep Çağlıyor, Semra Balku’yla hummalı bir çalışma içinde. ‘Sükût Ayyuka Çıkar’, ‘Goncanın Üçüncü Günü’, hakkında yazılanlar, söyleşiler, denemelerin, yayınlanmamış yazıların… Anlayacağın dört başı mamur bir ‘Yücel Balku Külliyatı’.

Zaman akıp gidiyor Yücel. “Ne içindeyiz, ne de büsbütün dışında…” Mektubu yazmaya oturduğumuzda aklımızda neler neler vardı, ama bilirsin kimi zaman bir yazıya bütün duyguları sığdırmak mümkün değil. (Aslında bu mektubu yazan sen olsaydın, böyle kaçış sözlerine gerek duymaz, gerekiyorsa duygularını satırlardan taşırmayı başarırdın.) Şu geçen bir yıl bize gösterdi ki, senin geleceğin yok. Bu durumda ne denir ki; biz geldiğimizde görüşürüz.

Sevgiler,

Yekta Kopan
Murat Gülsoy

Yücel Balku'ya selam olsun!


Yücel, aramızdan ayrılalı ne kadar çok olmuş. Soğuk, kasvetli, beter bir aralık gününde gelmişti acı haber. Yıl 2003. Hayalet Gemi’nin yazısıyla, yüreğiyle, cüssesiyle dev tayfası yok artık, diye bir haber. Olur mu öyle şey? Oldu. Bursa’ya ağu yağan bir sabahta son yolculuğuna uğurladık dostumuzu.

Geçen ay Bursa’da aileyle birlikteydim. Semra Balku bir yanımda, Yücel’in “fotoğrafın çeyrekleri” dediği kızları Eylül ve Şeyda diğer yanımda, lafladık uzun uzun. Yücel’in vedasının ardından, bir yüce gönüllükle “Tayfanın Seyir Defteri: Bitmemiş Külliyat”ı yayımlayan Zeynep Çağlıyor, sarılıp sarılıp öptü kızları. O müthiş külliyatın girişinde, Yücel’in kızlarına yazdığı mektubun sedası kulaklarımızda çınladı. Şimdi, geçen yıllar içinde raflardan eksilen bu harika kitabın yeniden yayımına hazırlanıyoruz bütün aile. Sadece Semra ve kızlar değil, Hayalet Gemi ailesi de heyecanlı. Yücel Balku gibi, memleketin her daim göremeyeceği türden bir kalem, yeni okurlarla buluşacak. Onu hiç tanımayanlar, olağanüstü bir yazardan erken ayrılmış olmanın derdini bizlerle birlikte sırtlanacaklar. En güzeli, öyküleri yine elden ele, zihinden zihne dolaşacak.

“Tayfanın Seyir Defteri” için yazdığım metinle, Fil Uçuşu’ndan Yücel’e selam olsun!


Sükût Vakti

1. Ankara Etimesgut’ta Çavuş Talimgah Taburu. Kısa dönem askerliğinin ilk gününde avluda bekleşen bir avuç erkek. Duvarın dibine çökmüş, sigara-çay içiyoruz. Herkes birbirinin “dışarıdaki” yaşamını öğrenmeye çalışıyor. Bir ara, iri-yarı, esmer tenli biriyle sohbet ediyorum. Sonra görmüyoruz birbirimizi; bölükler ayrılıyor, acemilik bitince herkes memleketin dört bir yanına dağılıyor. Yıllar sonra o kişinin Yücel Balku olduğunu, neler konuştuğumuzu kendisinden öğreniyorum. Hafızamın zayıflığı bir kez daha utandırıyor beni. Oysa Yücel, bütün ayrıntıları hatırlıyor. “Hayalet Gemi”de adımı gördüğünde “Biz,” diyor, “askerliğimizi aynı dönemde yaptık.” Tanışmamız bile onun hep yaptığı tanımlamaya uyuyor: “Zaten sürprizi olmayan bir hayat çekilmez olurdu.”

2. “Sükût Ayyuka Çıkar”, İnkılâp 2000 Öykü ödülünü alınca, bütün “Hayalet Gemi” yazarları heyecanlanıyor, mutlu oluyor. Tebrik telefonları ediyoruz birbirimize. Yücel’in başarısı, hepimizin mutluluğu oluyor. Gece birden aklım başıma geliyor; dostların hepsini aradım da, başarının asıl sahibini, o harika kitabın yazarını, Yücel’i aramadım. Konuşuyoruz. Mutlu ama her zamanki gibi ağır başlı.

3. “Sükût Ayyuka Çıkar” yayınlandığında İstanbul’a geliyor. İmzalı bir kitap hediye ediyor. 9.Nisan.2001 tarihli bir imza. Bütün dostlar bir araya gelip uzun uzun sohbet ediyoruz. Bir süre sonra kitabı çıktıktan sonra yaşadığı bir olay anlatıyor elektronik postasında: “İlk kitabım çıktığında biri kitabın ne kitabı olduğunu sordu; “Öykü kitabı,” dedim. Başladı: “Öykü; yani, bir durumu, bir olayı vs. serim-düğüm-çözüm akışında kısa olarak anlatma, değil mi?” Buna benzer bir orta-son öykü tarifi... Adam fakültenin ikinci sınıfında... ne diyeyim? “Evet,” dedim, “serim-düğüm-çözüm işte... araları dolduruyorsun, öykü oluyor... “ Biraz düşündü ve bombayı patlattı: “Kolaymış... keşke tarih kitabı yazsaydın!"” Artık diyecek laf yoktu; sustum. Ama o susmadı, iki ay kadar sonra kitabı okumuş olarak karşımdaydı: “Ya senin öyküler biraz tuhaf, serim-düğüm-çözüm sırası yok bazılarında... Bazıları düğümle başlıyor.”

4. Yeni bir kitap üstünde çalıştığımı öğrenir öğrenmez Yücel, edindiği bu bilgiyi hemen benimle paylaşıyor: “Ammmman haaa, düğümle başlamasın öykülerin.”

5. Hayalet Gemi’nin kapanması söz konusu. Aramızdaki yazışmalarda hep bu konu konuşuluyor. “Ben orada değilim, uzaktayım, o yüzden sen ne yap ne et izin verme buna,” diyor. Her şeyin farkında ama duygusallığına engel olamıyor, olmuyor. Son sayının yayınlanması kararından sonra uzun bir telefon konuşması yapıyoruz. Bütün konuştuklarımızı, yaşananları bir kez daha tekrar ediyorum. Hiç konuşmadan, yorum yapmadan dinliyor beni. Sonra bir sessizlik; uzun, koyu, ağır bir sessizlik. “Hani engel olacaktın,” diyor. Bu kez ben susuyorum. İkimiz de biliyoruz ortada engel gerektiren bir şey olmadığını ama duygularımızı susturmak niyetinde değiliz. Duygularımız konuştukça sesimiz kesiliyor.

6. Derginin kapanmasından sonra yazışmalarımız daha da sıklaşıyor. Edebiyat ve hayat iki güçlü kanal olarak akıyor satırlarda. (Hatta bir seferinde Yücel yazdığı mesajın “kuru kalmış” olabileceği kaygısıyla bir de denemesini ekliyor.) Babasının rahatsızlığı yazışmalarımızın merkezinde: “İki aydan beri babam için kalp pili bekliyoruz. Ankara'daki Bağ-Kur'dan izin çıkacak da, cihaz tahsis edilecek de... Araya birilerini sokup sorduğumda ‘Neşter Operasyonu’ yüzünden bazı soruşturmaların olduğunu, bu aralar cihaz tahsisinin pek mümkün olamadığını öğrendim. Ülkenin özel koşulları... Cihaz 47 milyar imiş. Devlet baba mesajlarını ardı ardına sıralıyor: a) Hastalığı operasyona denk getirmemeye bak. b) Yeterince bekleyebilecek kadar sabırlı yetiştirin kalbinizi. c) Senin babanın pil beklerken ölmesi umurumda bile değil... Aldım, kabul ettim, anladım hepsini. Yenildim ve rahatladım. Ben bu türden bir rahatlamayı daha önce de iki kez yaşamıştım, yabancısı değilim.”

7. Bütün bunları paylaşırken bile o kadar hassas ki: “Gönül ister ki dostlarla daima hayatın aydınlık yüzünü paylaşalım, hayatın "a priori" burukluğuna bir de kendi yükümüzü eklemeyelim; ama olamıyor işte. Çevreye ve dostlarımıza geçici rahatsızlıklar vermekle malulüz.”

8. Bursa’dayız. Kitapevi’nde yapılacak bir söyleşiye katılacağız. Ev sahibemiz Dilek Çelebi, söyleşinin akşamına büyük bir yemek veriyor. Bursa’lı okurlarla-yazarlarla buluşuyoruz. Ertesi gün önce Çınaraltı’nda kahve keyfi, ardından Uludağ’da öğlen yemeği. Yücel’in kızları keyifle koşturuyor çevremizde. Eşi Semra ile birlikte bizi en iyi şekilde ağırlıyorlar. Bir ara Yücel “İstanbul-Bursa kaç saatlik yol ki, bu buluşmaları sık sık yapalım,” diyor. O buluşma, “Bursa’daki tek buluşma” olarak kalıyor.

9. İkimiz de yeni birer kitabın hazırlığı içindeyiz. Ben sonlara gelmişim. Birbirimize okutacağımız yeni öykülerin heyecanı var yazışmalarımızda. Yaşamın iş-edebiyat arasında bölünmüşlüğünün yoruculuğundan dem vurduğum bir mesajıma verdiği cevapta sıkıntılarımı paylaşıyor: “Benim hayatım, kızım Eylül'ün 40 parçasını bir araya getirip kalan 260 parçasını evin muhtelif köşelerine genellikle bulunmamak üzere saçtığı 300 parçalı yap-boz gibi. Resmin bütününü hiç göremedim. Bu parçalardan sana kadar ulaşanlar varsa en azından anlaşılır parçalar olmasını ümit ediyorum.”

10. Yazışmalarımızda, keyfi de paylaşıyoruz sıkıntıyı da. Bir ara kendisinin “sabitlenme duygusu” diye tanımladığı bir ruh halinden bunaldığını anlatıyor. “Şehirle aramdaki bağ giderek zayıflıyor. Saplantılı bir biçimde gitmek, toprakla uğraşmak, günü ve mevsimi idrak etmek planları içindeyim,” diyor bir keresinde. Uzun bir cevap yazmaya çalışıyorum. “Derin bir nefes al sevgili dostum,” diye bitiyor yazdıklarım. İroniyle dolu cevabı gelmekte gecikmiyor: “O derin nefesi aldım. Sigarayı azaltmam gerektiğine karar verdim.”

11. Sonunda dosyasını tamamlıyor. İsim konusundaki fikir alış-verişinde anlaşamıyoruz. Birkaç kısa mesaj gidip geliyor aramızda. Şu isim; bence şu daha güzel; peki şu nasıl geliyor kulağa; şu da fena değil... Son noktayı koyduğunda çok mutlu oluyor, rahatlıyor: “Bu fiziksel olarak ‘Sükût Ayyuka Çıkar’dan ayrı olsa da, benim kafamda onu tamamlayan bir dosya: ‘Sükût Ayyuka Çıkar’ şimdi bitti.”

12. Cuma günü. Yoğun bir iş trafiği var. Yücel, yeni kitabı “Goncanın Üçüncü Gülü” ile ilgili olarak yayıneviyle görüşmeye İstanbul’a gelmiş. Akşam olmadan dönecek. Kısa süre içinde görüşemiyoruz. “Nasıl olsa daha çok gelip gidecek, rahat bir zamanda buluşuruz,” diye düşünüyorum. Üç gün sonra bir haber geliyor... Gecenin beklenmedik zamanında gelen acı bir haber... “Zaten sürprizi olmayan bir hayat çekilmez olurdu,” derdin Yücel. Artık ancak gökyüzüne bakıp sorabiliyorum: Yakıştı mı böyle kötü bir sürpriz sana?

13. Ondan her şeyden geriye bir tek sen kaldın Çerbetan bembeyaz kâğıdın üstünde. Dediğin gibi: Bitti. Senden sonrasını anlatacak tek bir kelime bile yok artık.
Yücel Balku (Kâfdili, Sükût Ayyuka Çıkar, sf: 119)

27 Mart 2011 Pazar

Sözlük.25

B

BELLEK: Yaşananları, öğrenilen konuları, bunların geçmişle ilişkisini bilinçli olarak zihinde saklama gücü, dağarcık, akıl, hafıza, zihin… Bellek için bunları yazıyor sözlük. Alt başlıklar da var; bellek karışıklığı, bellek kaybı, bellek yitimi… Alt başlıkların olumsuz fısıltıları düşündürücü… “Farkındalık” demek belki de en doğrusu olacak; çok daha geniş bir alanı kucaklıyor sanki… Hele de farkında olan kurmaca metnin ta kendisi ise… İşte o zaman, gerçekliği, gerçekliğin yeniden kurgulanışını, hikâye edilişini, aktarılmasını, ‘yapılmasını-bozulmasını’ anlatıyor sanki… Sözler bilince doğru uzuyor… Peki, gerçekten de Lacan’ın dediği gibi bilinç bir yanılsama mı yaratır? Türk öyküsünün en usta örneklerinden birinde Murat Gülsoy, psikanaliz ile dilbilim arasındaki temel sorunsalın çerçevesinde, okurun gerçek-kurmaca yolculuğunu yeniden yaratıyor: “Biliyorum, ben bana bakıldığında, okunduğumda varolabiliyorum. Gerisi üst üste değen metinlerin karanlığı. Sürekli Araf!”
(Murat Gülsoy, Yazarın Belleği)

25 Mart 2011 Cuma

Thick as a Brick

Bir röportaj hikayesi: Ian Anderson


Öncelikle kişisel bir merakımı gidermek istedim ve kaç flütü olduğunu sordum Ian Anderson’a. Biraz kişiselleşmeye hakkım vardı, öyle değil mi ama, ortaokul yıllarımdan beri dinlediğim, çok sayıda şarkısını ezbere bildiğim bir adam karşımda oturuyordu. Kolay ele geçmeyecek fırsatlar bunlar.

Sıklıkla çaldığı, her an elinin altında olan 3-4 flütü varmış. Evde en az dört flüt daha vardır. Arada bir genç öğrencilere verirmiş eski flütlerini. “Sırf maddi durumu elverişli olmayan yetenekli öğrencilere vermek için flüt bulunduruyorum evde,” diyor ve ekliyor, “genelde pek iyi bir olduğum söylenemez ama bu konuda iyilik yapmayı seviyorum.”

Tam da “Fareli Köyün Kavalcısı”na uygun bir cevap.

Neden flütle yola çıktığını sorduğumda, “Soru aslında neden gitar değil biçiminde olmalıydı,” diyor. “60’larda çok iyi gitar çalan biri değildim. Fena değildim ama içimde özellikle elektro konusunda büyük bir tutku hissetmemiştim. Londra’da Jeff Beck, Jimmy Page gibi isimler çok iyi çalışmalara imza atıyorlardı. Bir de Clapton. O kadar iyi olamayacağımı biliyordum. Sonunda Hendrix ve Clapton’un çalamayacağı bir enstrüman bulmalıydım; ben de flütü seçtim. Tek neden bu denebilir. Çünkü blues rock yapanlar içinde başka flüt çalan yoktu.”

Farklı ülkelerde, o ülkelerin müzisyenleriyle çalmayı seviyormuş. Türkiye’de, İstanbul konserinde de Serkan Çağrı ve Canan Anderson ile çalacak. Her ikisinin de müziklerini internet üstünden dinlemiş. Bütün bunları anlatırken karşımda görmüş geçirmiş bir müzik bilgesi var. Biraz da sürekli aynı şarkıları çalmaktan yorulmuş ve yeni kapılar açmaya hevesli bir yeni yetme gibi. Bu farklılıkların zorlayıcılığını seviyormuş.

Albüme alacağı şarkıları önce konserlerde çalmayı seviyormuş. “Şarkı böylece test edilmiş olur,” diyor, “bunu 70’lerde de yapardık.”

En sevdiğim Jethro Tull şarkısının “Thick as a Brick” olduğunu söylüyorum ve Ian Anderson’un favori şarkısını soruyorum. 1986’da bestelediği “Budapest” en sevdiği bestelerinden biriymiş. Blues’dan folklorik öğelere uzanan şarkıyı gururla anlatıyor. “Sözleri kimileri cinsiyetçi bulabilir ama aslında şarkı bunun üstüne değildir, bakın ama dokunmayın tadında bir şarkıdır, bence cinsiyetçi olmaktan öte seksi bir şarkıdır” diyor.

Müjde en sonda geliyor. “Yakınlarda yeni bir Jethro Tull albümü olacak mı?” diye soruyorum. Cevabı sevindirici: “Birkaç gün önce bitirdim ama daha üstünde çok uğraşmam gerekiyor. Yine de albüm orada duruyor. Aslında Jethro Tull albümünden çok Ian Anderson albümü diyebiliriz.” Albüm Nisan 2012’den önce çıkmayacakmış.

Son olarak uzun bir röportajdan sonra kendisine Jon Anderson diyen muhabiri hatırlatarak adını doğru söylediğim için teşekkür ediyor. Röportaj öncesinde çevresinde koşturanların çoğunun ismini “Ayn” diye telaffuz ettiğini düşününce anlıyorum “İyın” Anderson’un bu teşekkürünü.

Yayın sonrasında imzalattığım CD’ye bakıp, “Bak bu CD’yi hafızama kazıdım, yarın öbür gün imzalı CD diye e-Bay’de satışa çıkarırsan yakalarım seni,” diye takılıyor, gülüşüyoruz.

Havanın bahara döndüğü bir İstanbul akşamında, yol yorgunu Ian Anderson’u birasını yudumlarken bırakıp, içimden “Thick as a Brick”i söyleyerek uzaklaşıyorum.

21 Mart 2011 Pazartesi

Soğuk Kazı

2011 Metin Altıok Şiir Ödülü, Birhan Keskin'in!



Az önce, Metin Altıok Şiir Ödülü’nün Birhan Keskin’e verildiğini öğrendim. Yürek zıplatan bir sevinç bu. Aynı cümle içinde iki zirve. Metin Altıok’tan Birhan Keskin’e bir dil çizgisi. Dil’i yürekten söküp açık havaya çıkaran bir şairden, yüreği dil’den bir hırkayla yeniden giydiren şaire el feneri selamı.

İnsan olmanın bütün hayvanlığını yazdığı/yaptığı şiirde sorgulamaktan korkmayan, gözüpek bir şiir fotoğrafçısı Birhan Keskin. Öyle bir odak ayarı çekiyor ki deklanşöre basmadan, kareyi gören donup kalıyor. Okurunun nabzına kaç attırdığına bakmadan geçiyor sonraki dizeye; hesabı ne okuyanla ne de okumaktan kaçanla. “Hiçbir şey rastgele değildir,” derken, sadece ömrün anlattığına değil, o ömrün neyi nasıl anlattığına da bakıyor. Hep düşeş atmak için oturmuyor tavlanın başına; hepyek geldiğinde de taşların yerinin değiştiğini gayet iyi biliyor. Teslimiyetçi bir “anladım acı yok manadan başka” çekmiyor dağlara karşı. Bedene de, beyne de hoyrat yeri geldiğinde ama bağırmıyor. Yankısı var her sözünün/dizesinin, sesin geri dönüşündeki anlamı da okutan, susmuyor.

Eğer uçacaksa bir fil –ki neden olmasın- Birhan’ın şiirlerinde gökyüzünün yedinci katında uçuyor.

Metin Altıok Şiir Ödülü, usta bir terzinin tezgahından çıkmış V yaka tişört gibi, tam oturuyor Birhan Keskin’in ruhuna. Nice şiirlere!

20 Mart 2011 Pazar

Borges'in Düşler'i



Pazar gününü Borges'le geçirmek istedim. Yaşadığı evi, yürüdüğü yolları, hüzünlü mezartaşını izledim. Elbette kendisini de... Kısa bir Borges buluşmasına, Celâl Üster'in çevirisiyle "Düşler" eşlik etsin.

Bedenim istediği kadar Luzern’de, Colorado’da ya da Kahire’de olsun, sabahleyin uyanıp bir kez daha Borges olma alışkanlığımı takındığımda, hiç şaşmaz, Buenos Aires’te geçen bir düşten çıkmışımdır. Düşümde gördüklerim, isterse sıradağlar, sırıkların üstüne kurulmuş kulübelerin yükseldiği bataklıklar, mahzenlere inen sarmal merdivenler, her bir taneciğini saymak zorunda kaldığım kum tepecikleri olsun, hepsi de Buenos Aires’te, Palermo ya da Sur mahallesindeki bir ara sokaktadır. Uyanıkken, kül rengi ya da maviye çalan, belli belirsiz, ışıltılı bir sisin ortasındayımdır hep. Uyurken, düşlerimde, ölülerle karşılaşır ya da konuşurum. Bunların hiçbiri beni hiç şaşırtmaz. Düşlerim hiçbir zaman şimdiki zamanda geçmez; hep geçmiş zaman Buenos Aires’indeyimdir, Mexico Caddesi’ndeki Ulusal Kütüphane’nin koridorlarını ve göğe bakan camlarını görürüm. Yoksa bütün bunlar, istencimin ve bilincimin sınırlarının ötesinde, onmaz ve akıl sır ermez biçimde, doğma büyüme bir porteño, Buenos Aires’in liman insanlarının torunlarından biri olduğum anlamına mı geliyor?


Not: porteño, İspanyolcada Buenos Aires’li anlamına gelmektedir.

19 Mart 2011 Cumartesi

Günden Kalanlar.24

• Birden bütün denge bozuldu; ben ve benim gibi bloglarına yazdıklarıyla mutlu olanlar tepetaklak yerlere yuvarlandık. Bizi itenin kim ya da kimler olduğu belliydi de, nereye düştüğümüzü bile anlamadık. Ayarlarla oynandı, alan adları alındı, başka servislere sığınıldı ve çözümler üretildi ama asıl istenen yan yollara sapmadan, bildiğimiz yolda rahatça yürümekti. Bir süredir düzenli olarak güncelleyemiyorum Fil Uçuşu’nu; dedim ya, ayar bozuldu bir kere. Güncelleyeceğim zaman da hem blogspot adresini, hem de filucusu.net alan adına yönlendirdiğim wordpress adresini güncelliyorum. İş böyle uzayınca da sıkılıyorum. Şuradaki üç-beş yazıyı rahatça yazmamı çok görenlere selam ederim!


Hayal Kahvesi’nin 20.yaşını güzel bir partiyle kutladık. Yüzler gülüyordu, müzik her zaman olduğu gibi sağlamdı. Ankara Rock ruhu, İstanbul’da dolaşıyordu sanki. Özge Fışkın ev sahibesi heyecanıyla dolaşırken, gecenin organizasyonunda büyük emeği olan Feride Fışkın herkesle tek tek ilgileniyordu. Tolga Akyıldız, uzun süredir haberleşmemiş olmanın serzenişiyle girdi sohbete. O sırada “Cins” sahnedeydi. Muhsin Akgün’le önümüzdeki yılın konser takvimini konuşurken, sahnede “Deniz Kızı”nı gördüm. (Bu arada Muhsin’le konuşurken Iron Maiden, Amy Winehouse ve hatta Radiohead isimlerinin geçtiğini söylemek isterim.) Sina Koloğlu ile ortak meselemiz TRT Radyo 3 oldu. Nejat Abi’nin keyfi yerindeydi, zaten öyle bir “Uçtu Uçtu” patlattılar ki, mekan inledi. Soul Stuff’tan Alper Cengiz dayanamadı sahneye fırladı Nejat Yavaşoğulları’na eşlik etmek için. Sahne önünde ise televizyon dizilerinin en bilinen yüzlerinden oluşan bir “kızlar korosu” vardı. “Soul Stuff”ın performansı ise ünlüler geçidine tanık oldu. Mirkelam’dan Aslı’ya, Teoman’dan Şebnem Ferah’a kimler yok ki? Finali Özge Fışkın bomba gibi bir performansla yaptı. Çok acayip bir geceydi ama doğruyu söylemek gerekirse gecenin bir bölümünde ortamdan uzaklaşıp, Ankara’ya “A Bar”a gittim. Farabi Caddesi, 34 numaralı binanın altını bir dönemi yaşayanlar iyi bilir. Çok acayip adamların, çok acayip müzik yaptığı, çok acayip bir okul-bardan söz ediyorum. Gençliğimin en güzel mekanlarından biriydi. Yok artık. Tarih oldu. Şimdi Hayal Kahvesi binasının yeni sahiplerinin, barın yaşamasına izin verip vermeyeceği konuşuluyor. “Yok,” dedim, “olmasın, sadece müziğin değil, bir başka dostluğun kalelerinden biri daha tarih olmasın.” Nice yaşlara Hayal Kahvesi!


• Şilili ressam Alex Pelayo’nun büyüleyici desenleriyle gerçek anlamını kazanan, çocuklar için resimli kitabım “Burun”un imza günü nedeniyle ana okullarına gittim hafta içinde. Amaç çocuklarla sohbet etmek ve onlara “Burun”u okumak. Ama sonuç, çocukların o anki kararlarına bağlı, onlar ne isterse o oluyor. Yüzlerce çocuk, bir anda bir ağızdan sorular sormaya başlıyorlar. Cevap alana kadar ısrarlı bir şekilde devam ediyorlar. Soruların, benimle da kitabımla ilgisi yok genelde. Hatta bazıları bana “gaipten gelen adam” muamelesi yapıp, “Yarın kar yağacak mı? İdil yarın okula gelecek mi?” gibi sorular bile soruyorlar. Arada benim sorabildiğim sorulara da, kafalarına göre cevap veriyorlar elbette.

Soru: Sabah kahvaltısında ne yemeyi seviyorsunuz?
Cevap: Sosisli makarna.

Soru: En sevdiğiniz koku, ne kokusu?
Cevap: Gazlı kalem kokusu.

Soru: En sevmediğiniz koku, ne kokusu peki?
Cevap: Sigara. Benim babam çok sigara içtiği için kalp krizi geçirdi ama daha ölmedi.

Soru: Bu sabah kalkınca, ilk iş olarak ne yaptınız?
Cevap: Ben kakamı yaptım, hem de kocaman.

Soru: Senin adın ne canım?
Cevap: Kaan! Tek çocuğum!

14 Mart 2011 Pazartesi

Oscar Nasıl Wilde Oldu?



“Paper back” yani “kağıt ciltli kitap” fikrinin ilk olarak Charles Dickens’tan çıktığını biliyor muydunuz? Ya da Mark Twain’in kaderinin Şili’ye koka ticaretine giderken bindiği nehir gemisinde değiştiğini? Peki Edgar Allan Poe’nun son günü, bütün hayatını özetleyecek kadar hüzünle mi doluydu? D.H.Lawrence’ın hayatı boyunca yapmak istediğinin “Uyuyan Güzel” masalını çağdaş yaşama aktarmak olduğunu kaç kişi biliyor?

Büyük edebiyatçıların yaşamları hakkında pek çok kitap yazılmıştır bugüne kadar. Kimileri bir gizli sandığı açma, deyim yerindeyse kirli çarşafları ortaya sermek amacındadır. Kimileri, o yazarın edebi anlayışını tarihsel bir yapının içine oturtmaya çalışır. Yazarların eserleriyle yaşamları arasında paralellik kurmak isteyenler çokluktadır. Daha derine inip, yazarın yapıtını ruhsal analizi ile çözümlemeye çalışanlar da vardır elbette.

Profesör Elliot Engel’in Türkçede “Oscar Nasıl Wilde Oldu?” adıyla yayımlanan kitabı bütün bu bakış açılarının hem toplamı hem de daha fazlası. “Fazlası” vurgusuna bir açıklık getirmeli; Profesör Engel, yazarların yaşadıkları dönem ve kişisel hikayeleri üstüne yoğunlaşırken, yaratılarını ayrı bir yapı olarak değerlendirmeyi ve okutmayı başarıyor. Dolayısıyla, bir yapıtın kaynağını sadece gerçeklikte arayan okurları, daha fazlasını düşünmeye davet ediyor. Üstelik bunu yaparken, inanılmaz sıcak ve samimi bir dil kullanıyor. Hani “çok okunur” kitaplar için kullanılan “sayfa çevirten kitap” diye bir deyim vardır ya; işte bu da tam öyle bir kitap. Her bir bölümünü, soluk soluğa okudum.

Kitabın bir başka güzelliği de Zeynep Avcı gibi bir usta tarafından dilimize kazandırılmış olması. Bu akıcılıkta, bir an önce sonraki bölüme geçme, bütün kitabı yutma isteğinde onun da payı tartışılmaz. Ellerine sağlık.

Alt başlıktaki “Edebiyatçıların Okulda Öğrenemediğimiz Yaşamları” vurgusu her şeyi anlatıyor, üstelik sırf ilginçlik olsun diye konulmuş bir alt başlık değil bu. Kitap vaat ettiklerini fazlasıyla veriyor. Böyle bir kitabı kütüphanelerimize kazandırdığı için bir teşekkür de Sel Yayınları’na.

Kitap üstüne dostlarla konuşurken dediğimiz gibi: “Keşke bu kitabı 20’li yaşlarda okusaymışız. Keşke bu kitabın izinde farklı bir okuma deneyimi yaşasaymışız.”

Hiç geç değil…

12 Mart 2011 Cumartesi

Masal kahramanı bir babanın ardından!

“Büyük Balık – Efsanevi Ölçülerde Bir Roman” sorgulattıkları ve düşündürdükleriyle, oylumunu aşan bir roman.

Kardeş bildiğim bir dostumun babası öldü geçen ay. Aniden. Kalp krizi. “Kötü bir şey oldu,” ile başlayan bir telefon konuşması. Soğuk geçen ayın, tek sıcak gününde toplandık camii avlusunda, veda ettik. Hiç konuşmadan durduk, öylece. Babamın ölümünü düşündüm bir ara; o uzun süren, acılı süreci. Daniel Wallace’ın kitabından bir cümle, boğazımdan yakaladı beni: “Ölümle pençeleşenlerin ülkesinde cümleler tamamlanmıyor, nasıl sonlanacaklarını önceden biliyorsunuz.”

1959 doğumlu, İngiliz Dili ve felsefe öğrenimi görmüş, ABD’li bir yazar Wallace. Uzun yıllar Japonya’da bir ticaret firmasında çalışmış. Halen karısı ve oğluyla yaşamakta olduğu Chapel Hill’e dönüşünde bir kitapçı dükkanında çalışmaya ve illüstrasyonlar yapmaya başlamış. 1998’de yayımlanan “Büyük Balık - Efsanevi Ölçülerde Bir Roman”dan önce yazdığı beş roman yayınevleri tarafından reddedilmiş. Büyük Balık’ın ve dolayısıyla Wallace’ın kaderi, romanın 2003 tarihli ve aynı adlı Tim Burton filmine kaynaklık etmesiyle değişmiş. University of North Carolina’da yaratıcı yazarlık dersi veren Wallace, çocukluğunda en çok etkilendiği romanın Frank Herbert imzalı bilim-kurgu klasiği “Dune” olduğunu söylüyor. Kendisine deniz feneri bellediği isimler arasında Kafka, Nabokov, Faulkner, Calvino ve Vonnegut var.

“Benim babam var ya…” diye başlar çocukluğun kimi sözleri. En uç noktasında “Benim babam senin babanı döver,” saldırganlığıyla biter. Bu söylemin ruhunda yatan, özellikle de erkek çocuğun, güce-güçlüye-başarılıya, kısacası bütün babalar klanının önderi olacak figüre özlemidir. Aynı zamanda genetik olarak, aynı gücün, aynı önderlik vasıflarının kendisinde de olduğunu yaşıtlarına gösterme arzusu, kendi klanının lideri olmanın bir çeşit meydan okumasıdır. Babadan gelen mitik bir gücün varlığına inanma ihtiyacıdır. Sonra, ergenlikten itibaren, o kahramanlık mitini oluşturan hikayelerin bir yandan da zayıflıklardan örüldüğünü görür insan. Giderek babanın kahramanlığını reddedip, kendi hikayelerinin yüceliği ve gerekliliğine inanır insan. Baba-kral devrilmiş, oğul kendi krallığını ilan etmiştir. Derken bir gün, baba ölür. Veda ile birlikte, baba bir “Varolmayan Şövalye”ye döner. Mit yeniden canlanmıştır, hem de oğlun üstüne eklediği hikayelerle. Wallace da romanının prologunda, bu çıkış noktasını işaret eder: “Derken zihnimdeki imgeler –babamın şimdiki ve bir zamanlarki hali- birbirine karıştı ve babam o anda yabani, aynı anda hem genç hem yaşlı, ölmekte olan ve yeni doğmuş olan tuhaf bir yaratığa dönüştü. Babam bir mite dönüştü.”

Büyük Balık’ın birbirine küçük teyellerle bağlanan hikayelerinin merkezinde, doğduğu gün Alabama’ya yağmur yağdıran Edward Bloom var. Ölümüne birkaç adım kala, oğlunun mitini yeniden yarattığı ve hesaplaşmasını tamamlamaya çalıştığı bir babadır Bloom. Daniel Wallace, masaldan gerçeklik zeminine kayan anlatısını yapısal olarak, Bloom’un çizgisel yaşamı ile 4 ara bölüm diyebileceğimiz “Babamın Ölümü” başlıklı bölümlerden oluşturmuş. Edward Bloom’un çocukluğu ve gençliği türlü inanılmaz, hatta deyim yerindeyse “efsanevi ölçülerde” olayla doludur. Acayip hızlı koşar, birkaç ayda on binden fazla kitap okur, hayvanlarla konuşur, perilerle oynaşır, devleri ehlileştirir, arafta yaşayanlardan ve şeytani köpeklerinden uzaklaşmayı başarır… Neredeyse ölümsüz bir masal kahramanıdır. Bir babadır çünkü o.

Derken “Babamın Ölümü: 1.Tekrar” başlıklı bölüm gelir. Romanın, okuru yakalayan damarı tam da bu noktada devreye girer. Edward Bloom ölmektedir, hem de kendisini alaycı bir masal kahramanı gibi konumlandırmak istemesine karşın, bütün acısıyla ve gerçeğiyle. Maceradan maceraya koşarken çoğu zaman geride bıraktığı, ancak bir yakıt ikmali istasyonu olarak gördüğü evinde, her sabah aynı insanları görmekten nefret ettiği bir hayattan sonra, üç kişinin -aile doktoru, karısı ve oğlu- gözleri önünde. Aslında, kendisine kapanmış diğer babalardan farkının olmadığıyla yüzleşir okur. Masalın gökkuşağı penceresi kapanmıştır, artık mat renklerin zamanıdır. Wallace, bu geçişi o kadar sakin ve yumuşak bir şekilde yapar ki, biz de Edward Bloom karakteri üstünden, çoğu babanın mitinin yıkılışına tanıklık ederiz.

Bu ara bölümlerin sonrasında, oğlunun gözünden dinlediğimiz Bloom’un hikayeleri sürer. Ama kahramana olan hayranlık giderek yerini, ölümlü insana yönelik sorgulamaya bırakır. Kendi doğumunda yağmurlar yağdıran Edward Bloom, oğlunun doğumunda radyodan Amerikan futbolu maçı dinlerken, karısının doğuma hazırlanmakta olduğunu fark etmeyen bir adamdır. Anne dünyaya bir can getirmenin çığlığını attığı sırada, baba tuttuğu takımın başarısına çığlık atmaktadır. Masal bitmiştir artık. Baba, oğluyla aynı düzlemdedir. Romanın başında anlatılan bütün o gerçeküstü hikayeler, yerlerini ailesinden kopuk, kendi dünyasında yaşayan bir adamın gerçekliğine bırakır.

“Babamın Ölümü” bölümlerinde Edward Bloom’un ölüm gerçeğini reddetmek isteyen sarkastik dilini kırarak iletişim kurmaya çalışan, ben-anlatıcı oğul, diğer bölümlerde ölmüş bir babanın mitini yeniden yaratmak istercesine, aynı sarkastik dilden konuşur roman boyunca. “Büyük Balık”ı “Efsanevi Ölçülerde Bir Roman” yapan da, işte bu sarkaçtır. İki ucu keskin o sarkaç, her salındığında geride kalanın, yani oğulun bir yerlerini kanatacaktır. Her babanın ölümünden geriye, yaralanmış bir evlat kalır.

Daniel Wallace imzalı “Büyük Balık – Efsanevi Ölçülerde Bir Roman” YKY etiketiyle, ve Begüm Kovulmaz’ın masalla gerçeği yumuşak hatlarla birbirine geçirmeyi başaran iyi çevirisiyle çıktı. Günümüz Amerikan yazınından, edebiyat tarihine armağan edilmiş dikkat çekici bir karakter Edward Bloom.

Geçtiğimiz ayın soğuk günlerine inat bir güneşin ısıttığı camii avlusunda, dostumun babasını son yolculuğuna uğurlarken düşündüm Bloom ile oğlunun konuşmalarını. Kendi babamı. “Benim babam…” diye başlayan çocukluk cümlelerini. Devleri bile dize getiren babaların, diz çökmüş hallerini. Belki de Edward Bloom’un oğluna dediği gibi, geriye sadece hikayeler kalıyor: “Bir adamın anlattığı hikayelerin hatırlanması o adamı ölümsüz kılar, bunu biliyor muydun bakalım?”

Sözlük.24

Y

YOSUN KOKUSU: Öyle çok başlık çıkabilir ki bu öyküden… Unutulmuş, unutturulmuş, kabuğunun değişimi saklanmış bir İstanbul’dan on üç adımlık avluya tek güvercin kanadıyla gelen sevince kadar… Açlık grevinden bir şahinin gözlerinden okunan o çarpılmış şehrin ruhuna kadar… Bir de çamaşır günü avluya serilen nemli çarşaftan burunlara vuran küf kokusu vardır. O koku yosun kokusuna dönüşür, köpük köpük, çöp çöp yayılır belleklere, bir ufak hatıranın peşinde sürüklenen bedenlere… Gün gelir, zincirler kırılır, nemli çarşaf kokusunda aranan deniz bir kol boyu uzağa düşer… Gün gelir, şahinler sopalanmalarına karşı duran bedenleri tırmalar… Gün gelir…
(Feride Çiçekoğlu, Kimini Şahin Tırmalar)

8 Mart!



Öncelikle şunu sormak gerekiyor: Neden böyle bir gün tanımlanmış, ne amaçla başlatılmış? 1857’de ABD’de, konfeksiyon ve tekstil fabrikalarında çalışan 40.000 işçinin insanlık dışı çalışma koşullarına ve düşük ücrete karşı başlattığı grevi, grev kırıcı polisin kanlı saldırısını ve o saldırıda ölen, çoğu kadın 129 işçiyi unutmamak gerekiyor. Zaten 8 Mart gününün Dünya Emekçi Kadınlar Günü de, bu işçilerin anısına, 1910 yılında 2. Enternasyonale bağlı kadınlar toplantısında gündeme gelmiş. Sonunda 1977 yılında Birleşmiş Milletler, 8 Mart’ın “Dünya Kadınlar Günü” olarak kutlanmasına karar vermiş. Emekçi bir isyan ve hak arama isteği, dünyada kadınların yüzyıldır yürüttüğü özgürleşme mücadelesinin kutlandığı ve kadınların güncel taleplerinin ifade edildiği bir gün haline gelmiş. Geçen yıllarda “Dünya Kadınlar Günü’nde eşinize, annenize, sevgilinize bir çiçek alın ve kadınlarımızı mutlu etmeyi unutmayın,” zihniyetine bile tanık olduk. Bir özgürleşme mücadelesinin bu noktaya getirilmesi kapitalist çarkın, her dönüşünde üstümüze sıçrattığı çamurları bir kere daha düşünmemize neden olmalı. Kadınlarla ilgili istatistiki verilere baktığımızda, o çamura boğazımıza kadar gömüldüğümüzü görüyoruz zaten. Üstelik sistemin ehlileştirme çabasına kimi zaman çanak kimi zaman alkış tutarak. Böyle bir tabloda, kadın ya da erkek, bir bütün insanlığın kendini sorgulaması gereken bir gün olarak görürüm “Dünya Kadınlar Günü”nü. Unutmayalım; o gün ölen 129 kişi ve sonrasında bu uğurda hayatlarını kaybedenler, sadece birer istatistiki bilgi değiller; her birinin bir adı vardı. İnanıyorum ki, bir gün değişecekse bu gittikçe dibe batan dünya, bir gün gerçek anlamda değişecekse erkek egemen dilin yıkıcılığı, bir gün sarsılacaksa erkek iktidarı, bu gerçekten kadınların diliyle-zihniyle olacak.

Bloguma Dokunma!

“Bloguma Dokunma” hareketinin bildirisini paylaşıyorum.

Bildiri

Bir ülkenin internet deneyimi ve tarihinin sansürlerle anılması çok trajikomik bir durumdur. İnternetin özü olan birey haklarının ve bireysel özgürlüklerin kısıtlanması, sosyal medya dünyasının özüne tamamen aykırıdır.

Bizler; Türkiye’nin dört bir yanından profesyonel veya amatör olarak blog tutanlar, internette günlük yaşantılarını ve birikimlerini ve deneyimlerini diğer insanlarla paylaşma hevesiyle tutuşan herkes, gelişmeleri endişe içinde izlemekteyiz.

5846’nci no’lu kanunun esnekliğinden mütevellit, 1 Mart 2011 günü, Google’a ait olan ücretsiz blog servisi Blogspot, Digiturk grubunun açmış olduğu dava sebebiyle erişime kapatılmıştır. Süper Toto Süper Lig’in yayın haklarının sahibi olan Digiturk bu davada, korsan olarak LigTV yayını yapan kişilere karşı kendi haklarını savunmak amacıyla hukuki süreç başlatmıştır. Ancak ilgili kanun gereği yasaklamaların, sitelerin adresleri ve alt-domainleri üzerinden değil; IP adresleri üzerinden yapılması sebebiyle Blogspot’a ait birçok ilişkili IP aralığı erişime kapatılmıştır. Böylelikle de binlerce blogger’ın kişisel sitesi sansür kurbanı olmuştur. Bazı bloglara bazı anlarda girilmesinin sebebi ise aynı IP üzerinde birçok blogun yer alması ve aslında her IP’nin yasaklanmamış olmasıdır.

İlgili kanunun esnekliğini ve nelere yol açtığını geçmişte birçok kez görmüşken, devlet sansüründen dolayı binlerce site yasaklanıyorken, Digiturk ve Google’dan daha duyarlı davranmalarını beklemek tüm blogger’ların hakkıdır. YouTube’daki korsan maç yayınlarını kaldırmak için yapılan özel yetki anlaşmasının bir benzerinin de Blogspot için yapılması ihtimal dışı değildir. Bugüne dek Digiturk ve Google bu konuda masaya niçin oturmamışlardır? Google kendi kullanıcılarının hakkını neden savunmamaktadır? Digiturk böyle bir topyekün sansürün yaşanacağını bile bile neden hâlâ, tek amaçları düşüncelerini diğer insanlarla paylaşmak olan bloggerları mağdur etmektedir? Öte yandan, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasa koyucuları, vatandaşlarının ifade özgürlüğü hakkının gasp edilmesine neden hâlâ göz yummaktadır?

Kaldı ki bu korsan yayınları yapan kişiler, teknik bilgileri yüksek olduğundan bu yasaktan etkilenmemektedir. Tam tersine bu sansür, tek amacı blog tutmak olan internet kullanıcılarını etkilemektedir.

Digiturk, Google ve Türkiye Cumhuriyeti devletini artık bu sansür ayıbına karşı duyarlı olmaya, tüm sansür karşıtı internet kullanıcılarını bu harekete katılmaya ve tüm basın mensuplarını ifade özgürlüğüne destek vermeye davet ediyoruz.

Tüm Blogger’lar adına

Bloguma Dokunma

1 Mart 2011 Salı

Bir+Bir'den Roxy'e

Şubat ayının tartışmalı konularından biri de Bir+Bir dergisinin dağıtımına konulan engeldi. Yapılan açıklamada, bu engellemeye derginin editoryal şakasının neden olduğu söylendi. “İstikbal Marşı” başlıklı bu şakaya katılıp katılmamakla, engellemek arasındaki açı bir anda kapatılıverdi. (Aynı engelleme bir süre önce Metis Yayınlarının ajandasının başına gelmişti.) Bir+Bir’in tartışmanın merkezine oturduğu sayının kapağında porno yıldızı Sasha Grey’in olması, tahammülsüzlüğün bir başka evresini çağrıştırmıyor değil. Bilgi Üniversitesi olayına, tam da konunun kalbini avuç içine bırakacak cesarette bir dosyayla bakan Bir+Bir, Grey’in müthiş söyleşisiyle, birden çok gölü bulandırmıştı anlaşılan. Şimdi İstanbul, bu farklı porno oyuncusuna merhaba demeye hazırlanıyor. Grey’in 5 Mart’ta Roxy’de DJ’lik yapacağı gecenin tanıtım bülteninde sıralanan unvanları şöyle: Oyuncu, yazar, model, entelektüel, kapak yıldızı, aktivist ve porno yıldızı…  Sosyal ağ yazışmaları gösteriyor ki, çoğu insan için sadece en sondaki unvan önemli. Grey, Hollywood ünlülerinin rağbet ettiği partilerde DJ’lik yapıyormuş ama müzikle asıl ilgisi “deneysel saykodelik death club” yaptıklarını söylediği gurubu aTelecine ile kendini gösteriyor. Dilerim 5 Mart katılımcıları, geceye ellerinde birer Bir+Bir ile katılırlar. Hem Bilgi Üniversitesi olayına hem de dağıtım ağı engellemelerine verilecek iyi bir cevap.