Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

28 Şubat 2011 Pazartesi

The Rite: Çağkan Sayın'dan bir fotoğraf

Çağkan Sayın’la dostluğumuz 25 yıldan uzun bir süredir devam ediyor. Aileden bir isim. Levent’le birlikte Ankara’daki son iki kale. Bir ara “Çağkan’lı Anılar” diye bir dosya açmalıyım. İflah olmaz bir müzik takipçisi, iyi basçı, akademisyen, kitap kurdu gibi sıfatlarının yanına bir de fotoğraf tutkunu sıfatını etkiledi. Profesyonel işler de yapıyor ama şimdilik büyük cümleler kurmadan, kendince ilerliyor yolunda. Önümüzdeki günler ne getirir bilmem ama şundan eminim; Çağkan bir konuya kafasını yatırdı mı, içine sinene kadar peşini bırakmaz.


Şubat ayının güzel haberlerinden biri Çağkan’dan geldi. Dünyanın önde gelen internet üstü fotoğraf paylaşım sitelerinden 1x.com’da bir çalışmasıyla yer aldı. “The Rite” adını verdiği fotoğraf şimdiden 20.000’e yakın fotoğrafsever tarafından görüntülenmiş. Dostumun fotoğrafı, Fil Uçuşu’nun bugünkü konuğu.

Fotoğrafı sitede incelemek isteyenler için adres: http://1x.com/photos/latest-additions/39636/

26 Şubat 2011 Cumartesi

Cennet Bekleyebilir!



Kimi zaman bir şarkı, bir ruh halini bekler ya da belirler. İşte bu şarkı ve Keith Schofield tarafından çekilmiş videosu da öyle bir hisle Fil Uçuşu'na giriyor şu anda. Charlotte Gainsbourg'u ayrı Beck'i ayrı severim. Üstelik Charlotte'a bir adım yaklaştım diyebilirim çünkü muhteşem Jane Birkin ile bir söyleşi yapmışlığım var. O söyleşiden, Birkin'in sıcak, içten ve mütevazı tavırlarının dışında beni etkileyen bir diğer ayrıntı düştü aklıma. Söyleşiye başlamadan önce, bir ara aklına bir şey geldi Birkin'in. Hermes'in kendisi için tasarladığı koca çantasını şöyle bir karıştırıp okuma gözlüğünü ve içi kağıtlarla, notlarla, çiziktirmelerle dolu not defterini çıkarıp bir kaç satır karaladı. Defter ve kalemle ilişkisini izledim sessizce... Gözümün önünde o not defteri, o el yazısı, o muhteşem insanın en doğal haliyle selam gönderiyorum Charlotte Gainsbourg ve Beck'e.... Biliyorum ki, bir deftere içtenlikle birkaç satır karalanırken cennet bekleyebilir!

Günden Kalanlar.23


• Peki günden pek bir şey kalmadıysa ne yazabilirim? Yazıdan bir insan olmaktan başka rüzgâr esmezken ruhumda, ne söyleyeceğim? Kendime bile…

 
Fotoğraf 1x.com adresinden alınmıştır.
Quoth the Raven, "Nevermore"
© mario grobenski - psychodaddy

23 Şubat 2011 Çarşamba

Guernica: Dünya hala sessiz!



Geçtiğimiz günlerde bir açıklama geldi, üstünde bu kadar az durulmasını anlamadığım bir açıklama. Beyaz Saray’ı Irak’ın elinde gizli biyolojik silahlar olduğuna ikna eden, istihbarat servislerinin Curveball (topu falsolu atmak anlamına geliyor) adını taktığı itirafçı Refid Ahmed Elvan el Cenabi, yıllar sonra ilk kez bu konuda yalan söylediğini itiraf etti. Bütün o mobil biyolojik silah kamyonları ve kötü amaçlar için üretim yapan fabrikalarla ilgili hikayeler uydurmaymış. Cenabi’nin amacı 1995’te kaçtığı Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesiymiş. Dünya sessiz.

Aklıma 5 Şubat 2003’te Colin Powell’ın yaptığı konuşma geldi. Daha doğrusu o konuşma sırasında yaşanan bir garip durum. Dönemin ABD Dışişleri Bakanı Powell, o gün, Birleşmiş Milletler’de Irak’ta kitle imha silahlarının varlığına dair kanıtları sunmuştu. Cenabi’nin yalanlarına dayandırdıkları kanıtları. Bir yalandan yarattıkları savaşın gerekçelerini. Bir yalan-savaşı.

Bu konuşma öncesinde Powell’in arkasında asılı “Guernica” tablosunun üstü bir örtüyle kapatılmıştı. BM basın sekreteri, “Kameralar için bu tablo uygun bir fon oluşturmuyor,” demişti. Bir başka yalan. Dünya tarihinin en önemli savaş karşıtı tablolarından biri olan Picasso’nun Guernica’sı önünde konuşmanın doğru olmadığını, danışmanlar-çokbilmişler fısıldamıştı belli ki Powell’a. İspanya İç Savaşı ve Guernica Katliamı üzerine yapılmış en etkileyici çalışmalardan birinin önünde yalan söylemek, olmayan vicdanları rahatsız etmişti belli ki.

Şimdi, 1937 tarihli Guernica, daha acıtıcı, daha anlamlı bir şekilde insanlık tarihindeki yerini hatırlatıyor bizlere. Yüklendiği yeni anlamlarıyla. Üstelik bu anlamlar, insanlığımızı bir kere daha ve acıtıcı bir şekilde sorgulatıyor.

Dünya hala sessiz.

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kara Kedinin Gölgesi

Kara Kedinin Gölgesi adlı kitabım 2005 yılında yayımlandı. Her kitap özeldir ama bu kitabın bendeki yeri biraz farklıdır. Temür Köran’ın desenlerinin de bu kitap bütününün oluşmasında büyük bir önemi vardır. Geçenlerde, edebiyatımızın çok özlediği Füsun Akatlı’nın, Kara Kedinin Gölgesi için Milliyet Kitap Eki’nde yazdıkları çıktı karşıma. (Yine aynı kitap için yapılmış bir-iki söyleşi de buldum dosyalar arasında, belki daha sonra onları da paylaşırım.)

İşte, övgüsüyle, uyarısıyla Füsun Akatlı’nın kaleminden Kara Kedinin Gölgesi.



"ARTIK, ÖYKÜCÜLÜĞÜMÜZDE YEKTA KOPAN'IN ÖZGÜN BİR YERİ VAR..."

Yazarın fırça darbeleri

Yekta Kopan'ın son kitabı "Kara Kedinin Gölgesi"ni bir çeşit kılavuz kitap sayabiliriz. Kopan, yol haritasını keşiften sonra tutuşturuyor okurunun eline. Son kitabını en önce okuyacak olanlar ise doğru sırayı izlemiş oluyor.

Kara Kedinin Gölgesi", Yekta Kopan'ın dördüncü öykü kitabı. Bu kitapta onun, önceki kitaplarında gerek atmosfer, gerek üslup olarak kurup yerleştirdiği öykü dünyasının ipuçları yakalanıyor, sesleri yankılanıyor. Yekta Kopan imzasının çeşitlemelerine açılıyoruz artık. Kimi kısa, kimi "kısacık" öyküler yer alıyor "Kara Kedinin Gölgesi"nde. Hatta kimilerine sadece "metin"ler diyebiliriz. Yazarın bir öykücü olarak pentimento portresi yerleşmiş zemine. Oyunlar kuruluyor, oyunlar bozuluyor. Arka plandaki portre, belli belirsiz mimiklerle, yumuşak geçişlerle çeşitlendiriyor anlatısını.

Olayın ve kişinin öne çıkmadığı öyküler bunlar. Bir çeşit "gündüz düşü" kimileri, kimileri de pes perdeden mırıldanılan yarım-şarkılar. Edebiyatçının zaman zaman kaleminin olanaklarını denemek istediğini hep biliriz. Üslup birliği, duygu bütünlüğü aramamalıyız böyle bir sunumla karşılaştığımızda. Tam tersine, okur olarak, yazarın farklı ışıklar altındaki gölgeleri ilgilendirmeli bizi.

Yekta Kopan kendisini tanıyan okurla ilişkisini bir adım ileri götürüyor bu kitabıyla. Onunla yeni tanışan okur ise, "Kara Kedinin Gölgesi"nde karşılaştığı patikaların izini sürerek, "Fildişi Karası"na, "Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri"ne ve "Yedi Derste Vicdan Muhasebesi"ne varabilir. Hesaplaşmalar, hüzünler, yalnızlıklar, küçük şakalar, iç burkulmaları, takıntılarla yol alarak yazarın dünyasına açılabilir. Hatta Kopan'ın tek romanı olan "İçimde Kim Var?" ile de bağlar kurabilir. Bir çeşit kılavuz kitap sayabiliriz "Kara Kedinin Gölgesi"ni.

Temür Köran'ın resimleri

Bu küçük kitapta yirmi altı metin var. Yirmi altı fırça darbesi. Bu fırça darbelerini okur birer resme tamamlayabilir isterse. Okurlardan birinin okuma örnekleri de desenler olarak yerleşmiş sayfaların arasına. Temur Köran'ın kitaba çizdiği resimler, onun okumalarının birer izdüşümü.

Her okurun tasarımında, ressamınkinden farklı ya da onunkiyle benzeşen imgeler-ama mutlaka imgeler- oluşturan anlatılar Kopan'ınkiler. Aralarında bir ortaklık arandığında, yazarın "günümüz"ün renklerini ve seslerini, "günümüz"ün kirlerini akıtmakta kullandığını, imgelerinin okura bu yolla ulaştığını, bu etkiyi amaçladığını söylemek yanlış olmaz.

Anlamsal gevşeklik

Üslup arayışları içinde, dilin yer yer içeriği biçimlendiren ortam olmaktan uzaklaşıp, kendi üzerine kıvrıldığını, böyle olunca da ister istemez semantik boşluklar oluşturduğunu gördüm "Kara Kedinin Gölgesi"nde. Kopan'ın belki, kendi kendine kurduğu bu tuzakların birer tuzak olduğunu unutmaması gerekiyor.

Bir örnek vermek gerekirse: "Orkestra şeflerinden korktum bisiklete binemediğimi anlarlar diye. Deniz kenarında yürürken çorak bir karmaşanın adresini sormak şaşırtıcı gelmedi bana bugüne kadar." (18) cümlelerinin anlamsal yapısı temelini dilde değil imgede buluyor. Oysa şiirsellik etkisi, imge ile anlam arasındaki bağın kopmamış olmasına bağlıdır. Yazarın metinlerinin çok yerinde bu etkiyi sağlamaya çalıştığını ve bunu başardığını görüyoruz.

Ne var ki kimi yerde de, yoğun ve derinlikli bir söylem ararken, örnekteki gibi bir anlam boşluğuna düşüveriyor. "Kırmızı ışığın yeşile döndüğü an, bütün duygular aynı zemine basar... İşte yine öyle olmuştu. İşte yine onlar gazete kâğıtlarının güzelliğine dostluk katmaya giderken ben eksiliyordum. Hep böyle olmaz mı?"(s.34) aynı tür anlamsal gevşekliğe bir başka örnek. Kopan, yalın ve duru söyleyişle çok daha etkili kılabildiği anlamı, zaman zaman karanlık ve dolambaçlı çağrışımlar zincirinin ucunda yitirebiliyor.

Sağlam öykü yapısı

Yalınlık ile yoğunluk, derinlik ile uçukluk, bilgelik ile naivlik sarmallanıyor bu öykülerde. Yalınlığı yoğunluğa, derinliği uçukluğa feda etmediği sürece öyküsünün yapısını sağlam kuruyor Kopan. Kendine özgü, özgün bir yeri var artık onun öykücülüğümüzde.

Bu kitabında öykülemeden çok, öykülenecek olana bir dil arama çabası öne çıkıyor. Ama adeta bu egzersizler, önceki kitaplarında bulduğumuz dünyalar için birer prelüd. Bütünlük yerine parçalı bir yapının özellikle tercih edilmiş olması da ayrıca dikkate değer. Yekta Kopan, yol haritasını keşiften sonra tutuşturuyor okurunun eline. Son kitabını en önce okuyacak olanlar ise doğru sırayı izlemiş oluyorlar bir anlamda.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Rakı, Lakerda, Kırmızı Soğan!

Rakı Ansiklopedisi: Her eve lazım!


Rakı Ansiklopedisi’ni sadece bir hoşluk, bir neşe kaynağı, bir fantezi, akşamcılar için bir rehber, hatta en hafifinden “hoş bir çaba” olarak görmek, aymazlığın ta kendisidir kanımca. Yaklaşık 600 sayfalık kültürel bir değer, edebiyattan felsefeye, mimariden tarihe, sinemadan müziğe, şiirden şarkıya, folklorik değerlerden sosyolojik verilere benzersiz bir bütün var karşımızda. Üstelik, hangi dünya görüşünden olursanız olun, reddedemeyeceğiniz bir kültürel yapı; bunun özellikle altını çiziyorum.

Yayın yönetmeni Erdir Zat, giriş yazısında, 500 yılı aşan bir tarihsel oluşum sürecinde ele aldıkları konuda 1755 madde derlediklerini söylüyor. Ansiklopedi’de rakı denince akla hemen gelecek maddelerin yanı sıra, müthiş “ters köşe” maddeler de var. Sonunda her madde, diliyle, üslubuyla okurun şapkasını kafasından uçurtacak kadar güçlü. Kırmızı soğanla ahbap edilmiş lakerda gibi dilin üstünde kayan maddelere her daim rakı kokusu eşlik ediyor. İnsanın ruhu serinliyor Rakı Ansiklopedisi’nin sayfalarını çevirirken; buzlu bir rakı bardağını tutar gibi.

Yazarları arasında da öyle isimler var ki; Erdir ve Vefa Zat başta olmak üzere, Nursel Duruel’den Levent Cantek’e, Pınar Öğünç’ten Çiğdem Öztürk’e, Selahattin Özpalabıyıklar’dan Tan Morgül’e tam bir “haydi dostlar buyurun sofraya” listesi. Kadim dostum Levent Gönenç’in imzası da var ki, değmeyin keyfime.

Baskı ve tasarım kalitesiyle de alkışlık bir iş olmuş. Bu durumda bir de yayıncıya selam göndermek lazım: O yayıncı ki, Ankara’dan, Çalıntı günlerinden dostum Metin Solmaz. Şimdi kadehi kaldırıp “Ulan Metin, yine nefis bir iş yapmışsın!” demenin tam zamanı.

18 Şubat 2011 Cuma

Radiohead: Lotus Flower



Eminim şu ana kadar, Radiohead'in son albümü "The King Of Limbs"in ilk videosu "Lotus Flower"ı, Fil Uçuşu takipçilerinin çoğu izlemiştir. YouTube'dan aldığım videoyu, bir de buradan paylaşmak istedim. Thom Yorke ile şiirsel, bedensel, müzikli bir "delirium" yolculuğuna hoş geldiniz.

Alain De Botton'la Kahvaltı



17 Şubat Perşembe sabahı, saat 10.30 civarında, Taksim’de Gezi Pastanesi’nde çekildi bu fotoğraf. “Fotoğraf çektirmeyi pek sevmiyorum ama blogum için lazım,” dedim. “Çok zaman ayırabiliyor musun bloguna?” dedi, “Elimden geldiğince,” dedim. Gülümsedi. Önceliği twitter’a veriyormuş, “Çünkü bir blog yazarı olmak için çok tembelim,” dedi. Ben de güldüm.

Fotoğraf makinesinin karşısında benden çok daha rahat bir adam Alain De Botton. Dünyanın birçok yerinde, birçok objektifin karşısında zaman geçirmenin bir sonucu olsa gerek. Kimileri ona “gündelik yaşam kılavuzu” diyor. Ben yine de, kimi zaman kurmacaya yakın duran bir felsefeci ve denemeci demeyi tercih ederim. Kimileri, birçok felsefecinin fikirlerinden bir karışım hazırladığını düşünüyor. Ben yine de, “bugüne dair” kimi konuları parantez içine alan, özgün çalışmalarını konuşmayı tercih ederim. Kimileri açıkçası oldukça ticari buluyor. Ben, hele bir de tanıştıktan sonra, yaptığı işten para da kazanmak isteyen ama en nihayetinde günü gecesi okumak ve yazmak olan bir adam derim.

Alain De Botton’la 1999’da tanıştım. Ahu Antmen’in harika çevirisiyle YKY’den yayınlanan “Aşk Üzerine” ile. Altını çizdiğim ilk satırlarında “Elimizdeki verilere yüce anlamlar yükleyerek zamanı kendimizce öyküleştirdik,” diyordu De Botton. Kitabı büyük bir açlıkla, hatta açıkça söylemeli yazınsal bir kıskançlıkla okumuştum. Anlatılan kadar, hatta anlatılandan çok anlatının biçemine takıldığım çok yer olmuştu. Anlatılanın okur zihnindeki tartışmasını, bu biçemin belirlediğini hatta yönlendirdiğini düşünmüştüm. Ama bir yandan da kitabın felsefeyle ilişki kurarken kendini okurla aynı düzlemin dışına çıkarmadığının, gündeliğe dokunurken büyük resme bakmaktan uzaklaşmadığının da farkındaydım. Son sayfayı da okuyup bitirdiğimde, Alain De Botton sonraki kitaplarını merakla bekleyeceğim yazarlar listesine girmişti bile. (Üstelik Chloe’den de hoşlanmıştım.)

Sonrasında en beğendiğim kitabı “Felsefenin Tesellisi” oldu. Bu tartışmalı kitap Sel Yayınlarının sahibi İrfan Sancı’nın söylediğine göre, Türkiye’de en çok satan kitabı olmuş. Felsefenin akademik çevresi pek sevmedi De Botton’un bakış açısını. (Belki de yarım bırakılmış bir felsefe doktorasına rağmen, para kazanmaya başlamış bir isim olması da bu sevgisizliğin nedenlerindendir.) Sel Yayınlarının organize ettiği bir kahvaltı buluşmasında, masaya geçmeden “o çok bulanık new age alanından” hiç hoşlanmadığımı söyleyiverdim. “Bütün dünyada çok okunuyor ama,” dedi. Gülümsemesinden onun da benimle aynı cephede olduğu belliydi.

Kalabalık değildi kahvaltı. Hafta boyunca bütün televizyon kanalları, gazeteler, dergiler söyleşilerini yapmış, Alain De Botton’la işlerini bitirmişlerdi. Haber çıkaramayacakları bir kahvaltı buluşmasında ev sahipliği yapmak zor gelmiş olmalı. Doğru ya, ne işimiz var bizim sohbetle-dostça bir tavırla. Her “şeyden” bir “şey” çıkarmak dururken.

İşte tam da bu nedenle, tam da bazı sohbetler yerinde kalsın düşüncesi nedeniyle, o kahvaltı buluşmasında konuştuklarımızın bir kısmını yutmak isterim. Ama şunu söyleyebilirim: Dostça, neşeli bir buluşmaydı. Katılan diğer gazeteci arkadaşlar da, aynı samimiyette ve ilgideydi. Türkiye’den Orta Doğu’ya, bu ülkede gazeteci olmaktan dünya kitap pazarına, dünyada ve Türkiye’de en çok satan yazarlarla en iyi yazarlar arasındaki liste farkına, ekonomiye, savaşlara, dinlere kadar çok farklı konulara girildi. Meraklı bir çocuk gibi sorular sordu De Botton, verilen cevapları büyük bir ilgi ve hassasiyetle dinledi.

“Sana gelen bütün okur maillerini cevaplayabiliyor musun?” dedi bir ara. “Hepsine yetişemiyorum elbette,” deyince “Ben de aynı durumdayım, ne yapacağız peki bu konuda?” dedi. Dudak büktüm. “Küsmüyorlar mı sana?” dedi, sevilmemekten korkan bir çocuk gibi. “Mutlaka küsenler oluyordur, haklılar da, keşke yetişebilsem hepsine,” dedim.

Proust’la ilişkisini bildiğim için Jonah Lehrer’in “Proust Bir Sinirbilimciydi” kitabını okuyup okumadığını sordum. Görmüş ama okumamış. Tavsiyemi dikkate alacağını söyledi.

…ve daha başka şeyler de konuşuldu elbette.

“Bir sonraki buluşmayı Londra’da yaparız belki,” dedi.

“Belki,” dedim.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Gülgeç'e Veda


Az önce İsmail Gülgeç’in öldüğünü öğrendim. Çocukluğumun çizgileri geçti gözümün önünden. Bir zamanların Milliyet Çocuk dergisinde öyle görkemli bir İnce Memed çizmişti ki, Çukurova onun fırçasının ucunda kazınmıştı hafızamıza. Çocukluğumun bu önemli figürü, bir süredir de aile dostumuzdu. En son Kitap Fuarında karşılaştık. Kitabımı okuyamadığı için üzgün olduğunu söyledi; öylesine kibar bir insandı ki. Hemen bir tane imzalayıp verdim, okuyup okuyamadığını bilemiyorum. Çünkü uzun süredir hastalıkla boğuşuyordu. Sonunda kalbi bunca acıya, derde dayanamadı.


Çizerliği üstüne de bir şeyler söylemeli elbette. Yarattığı karakterler, bant dizileri, ödülleri. Ama yumuşacık bileğine ve desenlerine şapka çıkarmaktan ötesi gelmiyor şu anda içimden. O kendinden şiirli soyadında olduğu gibi gülüp geçemiyoruz her şeye… Selam olsun sana Gülgeç!

14 Şubat 2011 Pazartesi

Günden Kalanlar.22

Tanpınar’ın “Yaz Yağmuru” öyküsü çağırıverdi. Öyküyü (ve elbette Tanpınar’ın bütün öykülerini) her okuyuşta, en geniş anlamıyla rüya kavramını yeniden düşünüyorum. Rüyayı sadece bir davranış ya da çağrışım kaynağı olarak görmekle sınırlı kalmayan, öykünün atmosferine bir mekan olarak kurgulayan estetik anlayışından etkilenmemek olanaksız. Ne zaman Tanpınar okusam, hem bu yazarın hem de rüyaların merkezde olduğu Ayfer Tunç’lu, Murat Gülsoy’lu sohbetlerimizi anıyorum. Sözün özü; Tanpınar okumayı özlemişim.

“Bir de Baktım Yoksun” Arapçaya çevrildi ve Mısır’da yayımlanacak. Bugün Etrac Yayınevi’nden ve yayıncı Sayed Shehata’dan güzel haberler geldi. Kitabımın, yıllar süren bir diktatörlüğü deviren Mısır halkının elinde olacağı düşüncesi hoşuma gitti.

• Haftasonu James Joyce okudum: “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi”. İletişim Yayınları’nın yeni baskısı, Murat Belge’nin çevirisi ve sonsözüyle. Yıllar önce, ilk okuyuşumda Stephen Dedalus ile kendi yolumda bir paralellik kurmaya çalıştığımı, doğrudan kişiselleştirebildiğim yerlerin altını özenle çizdiğimi hatırlıyorum. O nüsha bir taşınma sırasında kayboldu. (Ah! Kaybolan kitaplarım, zavallı çocuklar.) Bu okuyuşta Stephen’in din-siyaset-sanat eksenindeki git-gellerinden çok, üsluba takıldım. Joyce, ilk dört-beş sayfada kurduğu anlatı dengesinden çok az noktada ödün veriyor ve hep zihin denilen bıçağın keskin yüzünde yürüyecek kadar keskin davranıyor. (Murat Belge’ye de selam olsun!)

• Bugün Radiohead’in yeni albümü ile ilgili haberler okudum, keyfim yerine geldi. Radiohead'in yeni albümü 'The King of Limbs'i 19 Şubat'ta "download" edip, 9 Mayıs'ta da gidip rafından satın alabilecekmişiz. Gönül daha ne ister?


Not: Haberin detayları NME’de: http://www.nme.com/blog/index.php?blog=10&title=radiohead&more=1&c=1&tb=1&pb=1&recache

• Az önce Birhan Keskin’in twitter mesajını okudum, buraya not düşmeme kızmayacaktır herhalde. (Doğrusu, buraya dediğim her şeyi kendime not düşüyorum aslında.) Şöyle yazmış Birhan: “Edebiyat hayatı şikayet etmektir.”

13 Şubat 2011 Pazar

Sözlük.23

T

TÜTÜN: Tütünün, sigaranın yeri yazan insan için de, okuyan insan için de, yazının kendisi için de başkadır. Tütün düşkünlüğünü bilinenin dışında gösteren bir öykü karakteri, bu sancılı alışkanlığın gülümseyen yüzünü gösterir bizlere; Mahmut Efendi. Mahmut Efendi “mekruh” dediği tütüne para vermektense eş-dost tabakalarından otlanmayı adet haline getirmiştir. İşin kötüsü tütünün saçağını içer, tabaka sahibine sadece tozu kalır. Serzenişte bulunulduğunda ise “Ben içmeseydim de sen içseydin, daha mı kâr edecektin?” deyiverir. Otlakçı olduğunu yüzüne vuran öykü anlatıcısına önce küser, sonra özür dilemeye gider. Tabii ki Memduh Şevket Esendal’ın “Otlakçı”sı özür dilerken de bir kâse dolusu tütünü içmekten geri kalmayacaktır…
(Memduh Şevket Esendal, Otlakçı)


Memduh Şevket Esendal ile ilgili daha geniş bilgiye ulaşmak isteyenler Vikipedi'nin ilgili sayfasına gidebilirler: http://tr.wikipedia.org/wiki/Memduh_%C5%9Eevket_Esendal

12 Şubat 2011 Cumartesi

Açık Kitap



Üç ayrı program yaptım Açık Radyo’da. Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’la birlikte, daha sonra çeşitli yerlerde canlı oturumlarını gerçekleştirdiğimiz, son olarak da geçen yıl İKSV-Salon’da bizi okurlarla buluşturan öykü çözümlemeleri programımız Ubor Metenga ve Adnan Kurt ile birlikte yaptığımız iki program; Kum Kitabı ve Bitek İnsan. Ubor Metenga’nın hikayesini daha önce Fil Uçuşu’nda da uzunca yazmıştım. Ayrıca oturumlara gelen dinleyiciler-okurlar, nasıl bir öykü çözümlemesi seansı yaptığımızı gayet iyi biliyorlar. Açık Radyo’da 52 hafta süren bu programın sadece bir kısmının kaydı var bizde. Kimi dinleyiciler, programın tekrarının Açık Radyo’da yayınlanıp yayınlanamayacağını sordular bize. Bu karar elbette radyonun tasarrufundadır. Zamana bağlı bir program olmadığı için, belki günün birinde hep birlikte dinleriz. Ama Adnan Kurt ile yaptığımız ve internet yayıncılığı, teknoloji, bilim, hayat ve gündem üstüne programlar olan Kum Kitabı ve Bitek İnsan’ı tekrar dinlemek mümkün olmayacaktır. Hazır yeri gelmişken, bu iki programda da, Hayalet Gemi’den yol arkadaşım Adnan Kurt sayesinde çok şey öğrendiğimi söylemek isterim. Adnan’ın seçtiği konulara vakıf olabilmek için her hafta, hiç bilmediğim alanlarda okumalar-araştırmalar yapmam gerekiyordu. Kimi zaman bu araştırmalar, bir haftaya sığmayacak bir çalışmaya neden oluyor, kitaplar kitapların üstüne yığılıyordu. (seçtiğin bütün konular ve kurduğun bütün cümleler için sağ olasın Adnan; hay aklınla bin yaşa!)

Şimdi masamın üstünde harika bir kitap var: Açık Kitap. Ömer Madra ve Sona Ertekin editörlüğünde hazırlanmış, benzersiz bir bütün. Girişteki editör yazısında “Açık Radyo’yu anlatan bir kitap yerine, Açık Radyo gibi bir kitap hazırlamaya karar verdik,” demiş Sona Ertekin. Gerçekten de öyle olmuş. Müthiş bir cilt. Editör yazısıyla devam edelim: “Bu kitapta, dünyada olup biten acımasızlık ve felaketler kadar, iyilik ve kötülüğün ezeli savaşında vicdanla yaşamayı tercih eden, hayal kuran, hayallerine inanıp onları gerçek kılan insanları öykülerini bulacaksınız.”

Biz de o hayallerin peşinden giden insanlardık. Hayalet Gemi ekibinin diğer programları ile Ergun Kocabıyık, Pınar Türen, Mehmet Açar ve Nazlı Ökten... Tabii bir de o programları yaptığımız dönemde, radyonun genel yayın yönetmeni olan Şerif Erol. O programlarda bize teknik destek sağlayan, mikrofonlarımıza ışık düşüren bütün dostlara da bir kez daha selam olsun.

Gün boyunca Açık Kitap’ın sayfalarını karıştırırken o günler, o geceler, orada edindiğimiz dostluklar ve daha da önemlisi o frekansın beynimizde açtığı kapılar geldi aklıma. Açık Kitap’ın maddeleri arasında Hayalet Gemi’yi, Ubor Metenga’yı, Kum Kitabı’nı, Yeni Fransız Şarkısı’nı da görmek isterdim elbette. Bütün o yolculuktan, böyle bir bütüne bir iki satırla da olsa, iz düşürmek, kimilerine çocukça bir istek gibi gelebilir; varsın gelsin.

Ama çocukluğumu bir kenara koyacak olursak, Açık Kitap’ı herkese şiddetle tavsiye ediyorum. Kitaba nereden ulaşacağını bilemeyenlerin, radyolarının frekansını 94,9’a ayarlamaları yeterli olacaktır.

http://www.acikradyo.com/

10 Şubat 2011 Perşembe

Aşşşk ve Sesssizlik!


Her şey bir mesajla başlıyor.

> yazılarinizi takip ediyorum. aslinda yazdiginiz “degisik” seyleri
> okumak cogu zaman ilginc oluyor. ama acikcasi icinde ask olmayan
> seyler yazdiginizda yavan ve yorucu olmaktan oteye gidemiyorsunuz.
> lütfen bu sozlerimi kabalik olarak almayin.
> dilerseniz dokuzuncu koyden de kovun ama aski yazin.

Aldığım bütün mesajlara cevap yazmaktaki özenim nedeniyle, bu ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı mesaja da cevap yazıyorum. Cevabımda bütün okurların fikirlerine duyduğum saygıdan, gösterilen ilginin sevindiriciliğinden, doğruların kişiye gerekirse bin köy dolaştırabileceğinden filan dem vuruyorum. Aslında sözü evirip çevirmeden “Ben aşk üstüne yazamam ki!” demeliyim. Ama diyemiyorum. Korkaklığımla başıma geleceklerin hazırlayıcısı oluyorum.

Cevabımın kuruluğunun ve yetersizliğinin yarattığı rahatsızlıkla, iki gün sonra yeni bir mesaj yolluyor. Bu kez mesajda hem emir, hem rica, hem de uyarı var.

> aşşşk !!!

Oturup uzun bir cevap yazıyorum bu kez. "Ben aşkı yazamam," demenin en kibar hali gizli satırlarımda. Doğruyu yapmış olmanın verdiği inançla rahatlıyorum. Kendime göre doğru olanların, genel doğrularla aynı yolda yürümeyi sevmediğini yine unutmuş durumdayım. Ertesi gün gelen üçüncü mesaj, beni bu konudaki bencilliğimle yüzleştiriyor. Mesajın ilk bölümünde yazanların bende saklı kalması gerektiğini düşünüyorum (kimileri buna da korkaklık diyebilir, ben “sahiplenmek” olarak adlandırmayı tercih ediyorum). Mesajın ikinci bölümündeyse bir davet var: Şu gün, şu saatte, şu adrese gelecek olursanız, aşkı yazmanın imkânsız bir şey olmadığını göreceksiniz. Bir davet. Aşka davet.

Randevu gününe kadar düşünüyorum. Olaydaki belirsizlik, inandırıcılıktan uzaklık, gizlilik (mesajları gönderen kişi kimliğini açıklamaktan kaçındığı gibi, ulaşamayacağım bir adres kullanmayı tercih ediyor) şüpheci olmama neden olsa da, sonunda gitmeye karar veriyorum. Ne cesaret ama…

Verilen adrese tam zamanında gidiyorum. Eski bir bina, hani şu yüksek tavanlı olanlardan. Böyle binaları oldum olası sevmişimdir ama bu kez sadece korku duyuyorum. Oysa korkmamam gerekiyor, bütün bu yaşadıklarım başta korkak davranmamın sonucu değil mi? Her katta bir daire var, demek ki beşinci kata çıkacağım. Merdiven basamakları o kadar dik ki, nefesim kesiliyor. “Aşk insanı nefessiz bırakırmış” diye düşünüyorum. İçeri girdikten sonra da bu kadar şakacı olup olamayacağımdan habersizim.

Tam kapıyı çalacakken, ne kadar saçma bir şey yaptığım fikri yerleşiyor beynime. Bir mesajın peşinden koşup böyle bir maceraya atılmak pek akıl kârı değil açıkcası. Ama artık buradayım ve bir kez daha korkak davranmaya hakkım yok.

Kapıyı “o” olduğunu tahmin ettiğim güzel gözlü bir kız açıyor. Açıkcası yüzünde tarif edebileceğim başka bir şey, dikkat çekici bir özellik ya da genelde böylesi kör randevu öykülerinde rastlanılan türden bir güzellik yok. Sadece gözleri… Zarif bir hareketle içeri girmemi işaret edip, beni uzun bir koridorun sonundaki odaya yönlendiriyor. Kocaman bir oda. İnsana garip bir huzur veren ışıklandırma, sade ama zevkli -en azından benim zevkime uygun- mobilyalar, boş duvarlar ve insanlar. Odadakilerin hepsini tarif etmem imkânsız. Kadınlar, erkekler… Odadaki insanlar. Yumuşak bir müzik sanki duvarların içinden geliyormuşcasına, kaynağı belli olmadan dolanıyor etrafta. Çalan parçayı bir yerden tanıyacağım ama şu anda hatırlamaya çalışmam boşuna.

Oturuyorum. Odadaki insanlar susuyor. Ne zaman konuşmam gerektiğini, ağzımı açtığımda ne demem gerektiğini, bana yüklenen rolün ne olduğunu bilmiyorum. Bir ara, yan gözle “ona” bakıyorum ama bu güne kadar gördüğüm en büyük tebessümü hapsetmiş dudaklarından bir ses çıkmayacağı o kadar belli ki… Sessizliğe ortak oluyorum çaresiz. Odadakileri izlemeye başlıyorum. Erkekler, kadınlar. Odadaki insanlar. Hepsinin yüzünde inanmış bir tebessüm ve yabancısı olduğum bir huzur var. Sanki bu duruşlarının ne kadar gerçek olduğunu kendilerine kanıtlayabilmek için bir yabancılaştırma efekti olarak çağırmışlar beni. Ama bunun bir mantığı olamaz ki diyorum kendime. Neyim peki? Bir kurban, bir suçlu, bir sorumlu, bir yargıç ya da en kötüsü bir tanık.

Müzik arada bir yükseliyor ama ben hâlâ adını çıkaramadım. Tebessümleri ara ara büyüyor ama ben hâlâ odadaki varlığımın nedeni konusunda bilgisizim. Upuzun bir trenin farklı görünümlü ama aynı göreve sahip vagonları gibi oturuyoruz. Adı bilinmez bir müziğin eşliğindeki yolculuğumuzun lokomotifi “ne” bilmiyorum. Aklımda sadece o sevgili yazarın o sevgili metaforu var: Vagonlar, lokomotifin rötarını tekrarlar.

Aşk üstüne yazmam konusunda gelen emir ve bu konunun öğretisi doğrultusunda gelen davet gittikçe büyüyen bir sessizliğe bırakıyor yerini. Bakışsız suratların virajlarını dönen gözlerim, sessizlik duvarında ölümcül bir kaza yapmak üzere. Bir gardiyan gibiyim odadaki insanların arasında, çığlık atmayı bilen bir gardiyan. Sessizlik, küskünlüktür diye düşünürdüm. Belki de onlar aşk olduğunu düşünüyorlar. Demek ki aşk insanı nefessiz ve sessiz bırakıyor.

Derken “o” ayağa kalkıyor, yüzündeki karşı konulmaz tebessümüyle. Zarif bir el hareketiyle bana kapıyı göstereceğini biliyorum ama anlamamış gibi yapıp oturuyorum. Gözlerinin bir süre gözlerimde kalması amacım. Gözgöze geldiğimizde aynı sessizlikle anlatmaya çalışıyorum. Beni duyacağını -hatta odadaki insanların da duyacağını- biliyorum: Örümcek, taşıyabileceği av ağırlığınca örer ağını. Ağ taşıyamayacağı avı sardığında parçalanır, sahibini aç bırakır. Peki hangi sessizlik, aşkı taşır.

Sessizlik bozulmuyor, tebessümler kaybolmuyor, sepya bir fotograftaki kahkaha dolu aşk, beşinci katın penceresinden düşüp paramparça oluyor. Kimse umursamıyor.

Kapının eşiğinde o yumuşacık eliyle, elimi tutup, terazinin dengesini bozan bir sesle fısıldıyor: “Artık aşkı yazabilirsiniz!”
“Tabi” diyorum, “İlk yazım aşk üstüne olacak inanın.”

O yazının bu yazı olmadığını bir ben biliyorum. Sessizlikle beslenen küskün aşklara dokunamayacağımı bir ben biliyorum. Merdivenlerden hızla inip kırık dökük bir aşkı toparlamak için sabırsızlandığımı bir ben biliyorum. Odadaki insanlara yabancı olduğum kadar aşka dost olduğumu bir ben biliyorum.

İşte bu yüzden, ben hâlâ aşkı yazamıyorum.

8 Şubat 2011 Salı

Günden Kalanlar.21


• Yoruluyorum kimi zaman. Herkesin ağzı dolusu laflar ettiği, satırlarca yazı döşendiği, yorumlarıyla alt üst ettiği bir konunun, bir iki ay geçmeden unutulmasından yoruluyorum. Hafızanın bu kadar çabuk silinmesinden yoruluyorum. Hafızası gevşek balıklarla dolu bir akvaryumda, çöpçü balığı gibi bokların, yosunların arasında dolaşmaktan yoruluyorum.

Cem Karaca öleli yedi yıl olmuş. Kim ne derse desin, politik duruşu öncesiyle sonrasıyla nasıl değerlendirilirse değerlendirilsin, müzikal olarak bambaşka bir yetenektir, müthiş bir ses ve vokal tekniğidir onunki. İlkokuldayken “Namus Belası”nı söylerdim, sesimi onun sesine benzetmeye çalışarak. Çocukluğumun anısına, ilk o şarkı geldi aklıma bugün, oturdum dinledim. Barış Manço, Bahadır Akkuzu, Engin Yörükoğlu düştü bir de aklıma… Üstelik daha kimler var, o şarkıları dinlerken hatırlanacak.

Melek Ulagay ile Oya Baydar’ın sohbet kitabı “Bir Dönem İki Kadın – Birbirimizin Aynasında” ile inanılmaz bir sivil tarih okuması yapmış oldum. Daha önce böyle bir içten, anındalık hissi yoğun, hatasıyla-sevabıyla sohbet kitabı okumamıştım. O gerçekçilik, beni kitaba daha ilk sayfalarında bağladı. Oya Baydar’a sordum, “Sizin bu kitapta, bir zamanların iki ayrı kamptaki solcuları olarak yaptığınız sorgulamayı, genel olarak solda görebiliyor musunuz?” diye. “Hayır,” dedi, “bireysel hesaplaşmaları bir kenara bırakırsaki Türkiye’de solun, nerede ya da nasıl bir hata yaptık diye düşündüğüne inanmıyorum.” Oya Baydar’ı önceden tanıtım, her karşılaşmamızda kısa ama sıcak sohbetlerimiz olmuştur. Melek Ulagay’la bu kitap sayesinde tanıştım, haika bir insan. Saatlerce sohbet etmek isterdim: belki bir gün. “Bir Dönem İki Kadın” özellikle bugün, örgütlülük çabasında olan bütün gençlerin okuması gereken bir kitap kanımca.

Bir+Bir, Roll sonrası dönemin kurtarıcısı oldu. Nefis bir dergi. Her sayısını yutarcasına okuyorum. Ocak-Şubat 2011 tarihli 9.sayısı da müthiş yazılarla dolu. (Dergi, Ocak ayında çıkamamıştı, bunun nedenini merak edenlerin editoryal yazıyı, İstikbal Marşı’nı özellikle okuması lazım.) Porno yıldızı Sasha Grey söyleşisi ve Jean Genet dosyası özellikle tavsiye edilesi cinsten.

Mad Men, 4.sezonuyla “son yıllarda izlediğim en iyi dizi” unvanını açık ara korudu.

• Çocukluğumdan beri bilgisayar oyunlarına merakım olmadı, biraz da yeteneksizliğimden sanırım. Sonunda ben de, elime-yeteneğime-zevkime uygun bir oyun buldum ve bütün aşamalarını başarıyla geçip tamamladım: Angry Birds.

6 Şubat 2011 Pazar

Mad Men: Krizantem ve Kılıç


İyi bir televizyon seyircisi değilim. Mesleki deformasyon başta olmak üzere çeşitli nedenleri var bunun. Evdeki cihaz, kimi zaman günlerce çalışmaz. Ama tutkuyla bağlandığım kimi işler de yok değil; özellikle de kimi diziler. Son birkaç yıldır, bir bölümünden bile sıkılmadan, büyük bir heyecan ve merakla izlediğim tek dizi Mad Men. Bu dizilere tutkuyla bağlanmamın bir nedeni de, her bölümünden sonra yakın çevremle bir sohbete kapı açmaları. Mad Men üzerine, dizi süresinden uzun sohbetlerimiz olmuştur. Murat Gülsoy, zihin açıcı blogu 602.Gece’de Mad Men'de Mise En Abyme başlıklı bir yazı yazınca benim de bilgisayar başına oturmam farz oldu.

Dizinin 4.sezonunun, 5.bölümü The Chrysanthemum and the Sword (Krizantem ve Kılıç) adını taşıyor. Aynı adlı kitabın bir zamanlar Türkiye’de de sosyal bilimler alanında adı sıklıkla geçmiştir. Amerikalı antropolog Ruth Benedict'in Japon kültürü üstüne yazdığı kitap, büyük güç Amerika’nın, İkinci Dünya Savaşı'nda evine kadar gelip (Pearl Harbor baskını), canını acıtan düşmanını tanıma isteğinin bir sonucunda, aslında daha çok Amerika'da yaşayan Japonlarla yapılan görüşmelere dayanarak kaleme alınmış.

Bu bölümde Don Draper, Japon otomotiv firması Honda’nın reklamlarını alabilmek için rakipleriyle (özellikle baş rakibiyle), ciddi bir savaş içine giriyor. Üç milyon dolar bütçeli iş, dönmemin bütün reklam ajanslarının ağzının suyunu akıtıyor. Yani kıran kırana bir ekonomik savaş ortamı. Üstelik Don Draper’ın ortağı Roger Sterling, İkinci Dünya Savaşı’nın yükselttiği milliyetçi ruhuyla, Japonların varlığına tahammül edemeyeceğini başta Honda’nın yetkilileri olmak üzere herkese sert bir biçimde gösteriyor. İlginçtir, Kore Savaşı’na katıldığını, hatta şu andaki kimliğine o savaşta yanındaki silah arkadaşının ölümüyle kavuştuğunu bildiğimiz Don Draper, Sterling’in bu çıkışında bir an bile tereddüt etmeden tarafını net bir şekilde belli ediyor; bu kaçırılmayacak kadar büyük bir iş. “Dünya değişiyor,” derken, temize çekilmiş bir hafızadan ya da anti-militarist bir bakıştan söz etmek mümkün değil. Draper’ın dediği gibi, bu sadece “büyük bir iş”. Hakaretlerle dolu bir toplantı, işin başka ajanslara kaymasına zemin hazırlıyor. Ama Sterling hariç, bütün ajans çalışanları, yeni bir milliyetçiliğin kölesi olmuş durumdalar; kapitalist milliyetçiliğin.

Sonunda Japon kültüründe ölümü temsil eden krizantemler ortadan kaldırılır ve Don Draper kılıcını çeker. Yapması gereken hamleyi, Krizantem ve Kılıç’ın satırlarında bulur. Akla hayale gelmeyecek bir numarayla (seyretmemiş olanlar için bu numarayı söylemiyorum) Japonları kendi silahlarıyla vurur Draper. Tıpkı Japonların Pearl Harbor’da yaptığı gibi, onları kendi evlerinde (kendi geleneksel yapılarına saldırarak) yenilgiye uğratır. Çok uluslu şirketlerin dünyasında ve küresel kapitalizmin dinamiklerinde, her iki taraf da büyük bir “oyun”un içindedir artık ve antropolojik-sosyolojik veriler sadece, oyunu kazanmak için hamle imkanı verir. Seyirci, doğal olarak tarafını tuttuğu Don Draper’ın başarısına açıktan sevinemez, çünkü bu başarının, insanlığın çöküşüne işaret eden bir başarı olduğunun farkındadır.

Mad Men'in etkileyici yanlarından biri bu işte: Hopper tablolarından aldığı estetikle ve bütün Altın Çağ filmlerine yaptığı kadraj göndermeleriyle, Amerikan rüyasını daha doğuşundan yapı-bozuma uğratmak. 11 Eylül saldırıları gerçekleştiğinde bir insanın, o devasa gökdelenden uzun düşüşünü izlemişti dünya. Üzücü, yakıcı bir görüntüydü. Don Draper'ın (ya da ona ve benzerlerine ait bir gölgenin) gökdelenler evrenindeki düşüşünde ise daha düşündürücü bir hal var. Ölümle bitmeyecek kadar uzun, neredeyse sonsuz bir düşüş bu. Daha baştan sakat doğmuş bir rüyanın, küresel kapitalizmin insanlıktan çıkarıp gölgeye dönüştürmüş yapısında sonsuz bir düşüş.

(Dizinin, fonuna Muhammed Ali’nin yükselişini aldığı ve özellikle senaryo yazarlarının mutlulukla izleyeceği The Suitcase isimli bölümünden ise bir başka zaman söz etmeli…)

Matthew Weiner imzalı Mad Men, son yılların en etkileyici televizyon dizlerinden biri. “Televizyonda edebiyat mümkün mü?” sorusunu cevaplayan bir çalışma.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Sözlük.22

O

OSMAN DEDE: Kırşehirli subay emeklisi Osman Dede. Beyaz entarisiyle küçük odasında gün geçiren, namazını aksatmayan, okumaya-yazmaya düşkün, kedilere tutkun Osman Dede. Cumhuriyetin ilk öğretmenlerinden, şapka devriminin ateşli savunucusu, kızlarının aydın babası Osman Dede. Günün birinde, bir kitap almaya yolladığı torunu, kazların saldırısına uğrayıp, dedesine öfkeyle çıkışınca, yıllar sonra ortaya çıkacak günlüğüne şu iç parçalayan cümleleri yazan kırılgan Osman Dede: “En küçük torunum bugün beni azarladı. Küstüm ona.”
(Erdal Öz, Dedem Bana Küsmüş)

2 Şubat 2011 Çarşamba

Hakan Günday'dan yeni bir roman

Geçen yıl, DOT ve Murat Daltaban’la gerçekleştirdiği yaratıcı ortaklıkla, tiyatro izleyicilerinin de hayranlığını kazanan Hakan Günday, yine dipten vuracak bir romanla geliyor. Henüz kesinleşmemiş durumda ama romanın adı yine tek kelimeden (hatta tek heceden) oluşacak. Adını söylemeyeceğime söz verdim ama romanın ilk paragrafını paylaşabilirim. İşte yeni Hakan Günday romanının girişi:

“Altı yaşındaydı ve altı yaşında ölecekti. Korkudan titriyor, gözlerini böcekten ayıramıyordu. Ay çekirdeği tarlası kadar bir tavana bakıyor ama sadece onu görüyordu. Ay çekirdeği kadar bir böcek. Sivri ayaklarının etrafındaki tüyleri paça gibi duran, antenlerinin inceliği kirpik kadar olan bir böcek. Bir böcek resmi kadar hareketsiz gövdesiyle, koyu bir loşluğun koyu griye boyadığı betonda simsiyah bir leke. Küçük kızın, korkudan sulanmış gözleriyle aynı renkte.”


Günden Kalanlar.20


• “Bence iki ayrı blogun olmalı,” dedi bir arkadaşım, “haber veren, gündemi takip eden başlıklarla, edebiyata dair başlıklar ya da iyice kişiselleşen metinler birbirinden ayrılmalı.” Yine aynı soruyu sordurttu bu sözler: Neden bir blog açtım? Hızı, güncelliği, paylaşımındaki demokratiklik elbette önemsediğim, konuşmalarda vurguladığım şeyler. Ama bir de gevezeliğim, okuduğum-dinlediğim-izlediğim şeyleri paylaşma iştahım yok mu? Özellikle yorumları önemsiyorum, anında bir değerlendirme yeni kapılar açıyor bana. Kimi zaman uzun uzun düşünüyorum, çoğu zaman kendimi sorguluyorum. Tehlikesi de var; görünür olmaktan uzak durayım dedikçe, yaptığım her iş biraz daha görünürlüğe neden oluyor. Böyle böyle, kendimi sorgulaya-yargılaya ilerliyorum işte. Bazen bana bile fazla romantik geliyor okuduğum bir kitabı bir kişiye daha okutmak konusundaki arzum, dinlediğim bir şarkıyı farklı kulaklara yollamak konusundaki isteğim. Varsın olsun; devam edeceğim.

• Çalışkan stajyerimiz Duygu Kambur, kararlı bir şekilde yoluna devam ediyor. Bizden ayrıldıktan sonra, gece demeden gündüz demeden çalıştı ve üretmeye devam etti. Yaptıklarından haberdar ediyor. Son haberleşmemizde bir sürpriz yaptı bana: Çok sevdiği bir albümü hediye etti. ECM sanatçılarından Mathias Eick’in “The Door” isimli albümü. Eick, 1979 doğumlu, Norveçli bir trompetçi. Albümde gitar ve vibrafon da çalmış. 2009 tarihli albüm, uzun zamandır ECM’den dinlediğim en akıcı albümlerden biriydi. Su gibi. Duygu’ya teşekkürlerimle.

• Çeşitli ortamlarda dinlemiştim ama bir türlü alamamıştım; sonunda John Coltrane ile Thelonious Monk’un “Complete Studio Recordings” albümünü alabildim. Her iki isme de büyük bir tutkum var; birini diğerinin önüne koyamam. Ama albümde beni delirten, baştan baştan dinlememe neden olan bir isim daha var: Art Blakey. Çok acayip bir davulcu. Hafta boyunca her vuruşunu ezberlemeye çalıştım, her seferinde de üstadın gerisinde kaldım.


• Bir hediye daha; müthiş Eldon Dedini’nin Playboy için çizdiği karikatürlerin toplamı. 1921 doğumlu usta, 2006’daki ölümüne kadar derginin önemli parçalarından biriydi. Afişleri, Esquire ve The New Yorker’daki işleri de meşhurdur. Satirler, masallarla ya da klasiklere göndermeler ve hatta Japon resim sanatından yola çıkan çalışmalar. Monterey Caz Festivali için yaptığı ünlü afişinden kara kalem çalışmalarına müthiş bir seçki. (Eldon Dedini ile ilgili geniş bilgi için çok sayıda İngilizce kaynak var, örneğin: http://artworksmagazine.com/2006/03/eldon-dedini/)


Oya Baydar ile Melek Ulagay’ın konuşmalarından oluşan bir kitap: “Bir Dönem İki Kadın”. Perdelerin kalktığı, etkileyici bir samimiyetin şaha kalktığı bir sohbet kitabı. Su terazisi gibi iki insandan bir sivil tarih metni. Özellikle sohbetin içtenliği, kendiliğinden akan hali çok etkiledi beni. Piyasaya çıkmadan okuma şansım olduğu için mutluyum; önümüzdeki günlerde çok konuşulacağına inanıyorum.

Kitap-lık dergisinin, Ocak 2011 sayısındaki Tolstoy dosyası beni doyurmadı.

Fillerin hamileliği 660 gün sürüyormuş, yaklaşık 2 yıl yani.