Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

30 Ocak 2011 Pazar

Ünlem ve Mat


Posta kutusunun ağzından taşan zarfı görünce sevindi. Elini uzattığı anda, nedenini bilemediği sevinç yerini derin bir kedere bıraktı. Ahşap posta kutusunun kapağını açması gerekmiyordu; zarfın köşesini iki parmağının arasına sıkıştırıp bir hamlede çekiverdi. Tam o anda hırıltıyla çalışan apartman otomatiğinden keskin bir ses çıktı; karanlık. Ezberlenmiş bir hareketle otomatik düğmesine basarak hırıltının kulaklarını, ışığın gözlerini doldurmasını sağladı yeniden. Zarf elindeydi. Tanımadığı el yazısının nakış gibi işlediği adına baktı; cadde, sokak, apartman, kat, daire, mahalle, şehir… Adresin sıralaması nasıl daraltıyorsa yaşam alanını öyle daraldı içi. Arkasını çevirdi zarfın; bir gönderen adına rastlamak umuduyla. Av peşinde koşmuş bir köpeğin susuzluğunu haykıran dili gibi sarkan üçgen kapakta, sadece bir ünlem işareti vardı. Ünlem: sevinç, kıvanç, acı, korku, şaşkınlık, hitap, alay, uyarı… Uyarı… Uyarı… Ses kafasının içinde uzun uzun yankılandı: u-ya-rı! Zarfı birilerinin görmesinden korkarcasına paltosunun cebine tıkıştırıp, merdivenlere yöneldiğinde, bir ünlem işaretinin hayatını nasıl altüst edeceğinden haberi yoktu.

Böyle başlıyor okuduğum kitap. İlk paragrafı okuduktan sonra gözlerimi kapatıp düşünmeye başlıyorum. Hep böyle yaparım. Kimi zaman ilk paragraftan, kimi zaman daha da sabırsız davranıp, ilk cümleden sonra nasıl bir dünyaya girmek üzere olduğumu düşünürüm. Her seferinde de ilk paragrafın bana sunduğu karakterleri, atmosferi, cümleleri kısa sürede terk edip yazara yoğunlaşırım. Neden böyle bir giriş yaptı? Bunları yazarken ne düşünüyordu? Giriş bölümünü kaç kere değiştirdi? İlk hali nasıldı? Yoksa bu satırları yazmaya başladığında konunun nereye gideceğini bilmiyor muydu? Yazmaya başlamadan önce havaya girmek için eline boş bir zarf alıp, kapağına kocaman bir ünlem işareti koydu mu? Neden kocaman dedim? Ünlem işaretinin boyutunu belirten bir sıfat yok ki ortada. Ama okur benim; boyutlarla, sıfatlarla, renklerle dilediğim gibi oynayabilirim… Sadece bunlarla değil elbette; yazarın net bir şekilde belirtmek gereksinimi duyduklarının dışında her şeyle oynayabilirim. Bu yaptığımın saçma olduğunu ben de biliyorum ama dört dörtlük okur olmak gibi bir kaygım yok. Böyleyim ben; bildiğimi okuyorum…

Kapatıyorum kitabı. Gün boyunca ilk paragrafı düşüneceğim, böyle bir girişten sonra neler olabileceğini hayal edeceğim, sadece gizemli zarfı, onu paltosunun cebine tıkıştıran adamı değil, yazarı da düşüneceğim. Akşam kitabı tekrar elime aldığımda gün boyunca nasıl da saçmalamış olduğumu göreceğim. Hep böyle oluyor. Yazarın kurduğu dünyadan daha parlak bir dünya oluşmuyor kafamda.

Haksızlık etmeyeyim. Birkaç kitapta –sanırım dört ya da beş- yazardan daha iyi olduğumu düşünmüştüm. Okuduğum kitap sayısına bakılacak olursa başarı oranımın düşük olduğu söylenebilir ama ben aynı kanıda değilim. Dünya üstünde mat etmeyi başardığım yazarların olduğunu bilmek yetiyor bana. Satrançtan nefret ederim ama mat etmeyi seviyorum.

29 Ocak 2011 Cumartesi

24+: Virgülüne Dokunmadan Babylon'dan Gelen Açıklama

BABYLON‘DA TAPDK YÖNETMELİĞİ KAPSAMINDAKİ ETKİNLİKLERDE 24 YAŞ UYGULAMASI BAŞLIYOR:

Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu’nun hazırladığı, 7.1.2011 tarihli ve 27808 sayılı Resmî Gazete’de yayınlanan Tütün Mamulleri ve Alkollü İçkilerin Satışına ve Sunumuna İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliği’nin geçtiğimiz günlerde yürürlüğe girmesiyle beraber Babylon işletmesi olarak bir takım yeni düzenlemeler yapma kararı aldık. İşletme sahipleri için birçok ağır ceza içeren bu yeni yönetmelikte henüz açığa kavuşturulmamış bazı detaylar bizi bu konuda harekete geçmeye itti. Babylon işletmesi ve iş ortaklarımızın bu yeni yönetmelikten zarar görmemesi adına 28 Ocak Cuma 2011 tarihinden itibaren Babylon’da alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikler için 24 yaş uygulamasını kapıda kimlik kontrolü ile başlatıyoruz.

Bu bağlamda sırf bu özel etkinlikler ekseninde 24 yaşından küçük müzikseverleri ve Babylon takipçilerini Babylon’a kabul edemeyeceğimizi üzülerek belirtiriz. Şimdiye kadar bize her şekilde destek olan genç Babylon takipçi kitlemizden bu sebeple özür diler, elimizde olmayan sebeplerden dolayı aldığımız bu karar sebebiyle büyük üzüntü duyduğumuzun tekrardan altını çizmek isteriz. 11 yıldır İstanbul’u dünyada temsil etmeye devam eden, Türkiye’nin bütün şehirleriyle müzik aracılığıyla köprüler kuran, müzik dünyasından sayısız büyük ismi Türkiye’ye getiren, Türkiye’den dünyaya açılan birçok projenin mutfağı olan Babylon, 11 sene boyunca savaş, deprem, ekonomik kriz ve global krize rağmen ayakta kalmayı başardı. Umudumuz bu hassas konuda da doğru çözüme ulaşılması.

Bu uygulama sadece alkollü içecek markalarının destek verdiği etkinlikleri kapsamaktadır. Bu etkinlikler 24+ ibaresiyle tüm poster, basılı malzemeler ve web/sosyal medya mecralarımızdan duyurulacaktır. Şu an Babylon’da olan bu tip etkinliklere hali hazırda bilet almış olan 24 yaş altı tüm kişiler için bilet iadesi 6 ay süresince yapılacaktır. Uygulama 28 Ocak Cuma akşamı Oldies But Goldies partisiyle beraber resmi olarak başlayacaktır.

BABYLON

Ankara'da Yarışacak Filmler Belli Oldu


22. Ankara Uluslararası Film Festivali, bu yıl 17 – 27 Mart tarihleri arasında gerçekleştirilecek. Hafta içinde Uzun, Kısa ve Belgesel Film Yarışma bölümlerine başvuran filmlerin ön eleme sonuçları açıklandı. Bu arada tüm kategorilerin toplamında yoğun bir katılım olduğunu da söylemek gerekiyor. Festival’in yarışma ve yarışma dışı bölümlerine bu yıl 640 başvuru yapılmış. (Ulusal Uzun Film Yarışması için ise toplam 20 film başvuruda bulunmuş.) Ön eleme seçici kurulunun yarışmaya katılmasına karar verdiği 10 filmi sıralayalım:

1. Çoğunluk- Seren Yüce
2. Gölgeler ve Suretler- Derviş Zaim
3. Kars Hikayeleri- Özcan Alper, Ülkü Oktay, Emre Akay, Ahu Öztürk, Zehra Derya Koç
4. Kavşak- Selim Demirdelen
5. Kayıp Özgürlük - Umur Hozatlı
6. Karbeyaz- Selim Güneş
7. Press- Sedat Yılmaz
8. Siyah Beyaz - Ahmet Boyacıoğlu
9. Ses - Ümit Ünal
10. Teslimiyet - Emre Yalgın

Sözlük.21

K

KİM / KİMİNLE / NEREDE / NE YAPTI / KİM GÖRDÜ / NE DEDİ: Çocukluk yıllarından kalma bir oyun. Bu kahkaha dolu oyun Selçuk Baran’ın satırlarında insanın canını acıtan bir törene dönüşür. Elbette öykü kahramanı karı-koca da gülerler ama hüzünlü aşklarında bu neşenin sonsuz olmayacağı bellidir. Dünyanın boşalması ile canı yanan koca kendi gerçekliğinin sınırlarına hapsoldukça kahrolur kadın; oysa ne de çok sevmektedir. “Çokbilmiş Nancy Reagan pala bıyıklı Afgan partizanlarından biriyle Adana’da kebap yedi. Bunu gören Prenses Diana kıskançlığından ‘çat’ diye çatladı,” diye kahkahayla başlayan oyun, “Mutlu B. İle çaresiz A. Issız kırların ortasında buluştular. Al küheylanı aradılar. Onları çoban gördü. Al küheylan şu kayalığın arkasında, dedi ve hemen uzaklaştı,” diye buruk biter. Koca kayalığa doğru kararlı adımlarla yürürken “al küheylanına” kavuşacağının bilincindedir.
(Selçuk Baran, Al Küheylan)


Meraklısı için not: Öykü sözlüğünde adım adım ilerliyoruz. Sizlerden de katkılar geliyor, "Yorumlar" bölümüne. Okuduğunuz bir öyküden aklınıza takılan bir imge, bir kelime, bir karakter, bir sahne bu sözlüğün maddelerinden biri olabilir.

25 Ocak 2011 Salı

Milletvekillerine Açık Mektup!

Değerli vekiller;

Kitap okumayı pek sevmediğinizi biliyoruz. “Pek sevmemek” inceltilmiş bir yaklaşım oldu, dürüst olalım, kimileriniz kitaplardan basbayağı nefret ediyor. Diyeceksiniz ki; “Bilip bilmeden konuşma, çoğumuz senin boyun kadar kitap okumuştur!” Bunu söylerken elini vicdanına koyduğunda hiçbir sızı hissetmeyenlerden diz çökerek özür dilerim. Bir kısmınız için de kitap demek, araştırma-inceleme-gündem-siyaset ve özellikle de tarihten bahseden kitaplar demek. Kurmaca da neymiş? Kim uğraşacak soyutlama ile, kim girecek romanın-öykünün kendine has evrenine? “Gerçeklik” vurgusu olmayan kitaba, kitap demezsiniz değil mi? Ayrıca bizler pek anlamayız ama büyük sorumluluklarınız var, hiç “boş zamanınız” yok ki, kitap okuyasınız. Anlıyoruz sizi, gayet iyi anlıyoruz. Ama yine de temsil ettiğiniz milletin, romanların-öykülerin ışığına inanan bir üyesi olarak sizlere bir kitap önermek istiyorum.

Bu coğrafyada yaşayan dillerde yazılan ve sadece hayatın anlamını değil, “buralı” olmanın da anlamını fısıldayan kitapları, nasıl olsa okumadıysanız bile duymuşsunuzdur. O kitapların özgürce yazılabilmeleri için, gerektiğinde göğsünüzü siper etmişsinizdir. O kitapların yazarlarının sosyal hakları için, gece gündüz çalışıp kanun tasarıları hazırlamışsınızdır. Bütün o güzel dillerin, bütün o ustalarına, bize insan olmanın anlamını gösterdikleri için hayranlıklarınızı her fırsatta göstermişsinizdir. Aksini düşünmüyorum. “Kitap okumayı sevmiyorsunuz,” dediysem, yaşadığınız coğrafyanın düşünce dünyasına ihanet edecek kadar ilgisizsiniz demek istemedim elbette. O yüzden size, uzaklardan, Meksika’dan bir yazarın, Carlos Fuentes’in “Kartal Koltuğu” adlı romanını önereceğim.


Fuentes, 1928 doğumlu. Sadece ülkesinin değil, İspanyolca dilinin en önemli yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Eski başkan Bush’a kafa tutmasını saymazsak, size ilginç gelebilecek bir başka yönü var özgeçmişinde; bir süre Meksika’nın Fransa Büyükelçiliğini yapmış. Çok sayıda roman yazmış, birçok ödül kazanmış. Hatta ne yalan söyleyeyim, önerdiğim “Kartal Koltuğu” adlı romanı, bence en iyi romanı değil. Ama kararı sizler, diğer kitaplarını okuduktan sonra verirsiniz. Sizin değerlendirmelerinize karışmak ne haddime?

2020 yılında geçiyor bu roman. Meksika’nın demokrat başkanı Lorenzo Terân, Güney Amerikalı gururuyla, ABD’nin Kolombiya’yı işgaline karşı çıkmış. Üstelik bir de OPEC tarafından belirlenen fiyat ödenmedikçe, Meksika petrolünün ABD’ye ihracını yasaklamış. Üstelik bu kararları Birleşmiş Milletlr Örgütü’nün Güvenlik Konseyi’nde ilan etmiş. ABD hemen, kendi üslubuna yakışan bir yaptırım uygulamış Meksika’ya. İletişimi sağlayan uyduda bir arıza olduğunu ileri sürerek faks, e-posta ve hatta telefon bağlantılarını kesmiş. Koca Meksika, o yılın 2 Ocak sabahına sözlü iletişim ve mektuplar dışında, sessizlikle uyanmış.

İşin teknik yanı sizi pek ilgilendirmez biliyorum ama Fuentes ustalığını bu noktada, romanın kurgusunda gösteriyor öncelikle. 2020 yılının Meksika’sında, her birinin amacı başkanlık seçimlerinde güç elde etmek olan, siyaset sahnesinin kurmaca figürlerini mektuplar aracılığıyla konuşturuyor. 70 bölümlük romanın 69 bölümünde siyasi arenanın belirleyici figürü María del Rosario Galvan, Nicolás Valdivia, Başkan Lorenzo Terân, İçişleri Bakanı Bernal Herrera, eski başkan César Leon, delegeler Onésimo Canabal ve Paulina Tardegarda, İcra Kurulu Başkanı Tacito de la Canal, ordunun başındaki General Mondragön von Bertrab, darbeci General Cicero Arruza ve diğerleri birbirleriyle mektuplaşıp duruyorlar. Böylece Fuentes, konuyla mizahi üslubu arasında doğrudan bir denge kurarak, ülke politikasının yeniden şekillenme sürecinde, mektuplaşma çağına, köklere geri dönüyor. Daha ilk mektup, Maria Galvan’ın sözleriyle “politikacılar için bir alfabe” sunuyor okurlara. “Bir politikacı boşboğazlıklarının izini bırakmamalıdır, çünkü güven kaybettirir; yeteneklerini de göstermemelidir, kıskançlığı besler. Açık konuşayım, politikacı ikiyüzlü olmalıdır,” diyor Galvan. (Elbette sizleri, siz kitap-sever politikacıları kast etmiyor.)

Her ne kadar 2020’de geçse de roman, okuyunca sizler de göreceksiniz, bugünde (hatta dünde) geçen bir metin elimizdeki. ABD’nin gölgesinde politika üreten nice ülkenin ortak kaderi, her satırda, her entrikada biraz daha hissettiriyor kendisini. “Bize ne ABD’nin gölgesinde politika üreten ülkelerden?” dediğinizi duyar gibi oldum sayın milletvekilleri. El insaf! Hani, hiç değilse kendimize karşı dürüst olacaktık?

Dedim ya, kanımca, okuyacağınız roman Fuentes’in en iyi çalışmalarından değil diye; iktidara kilitlenen karakterlerin, neredeyse tek bir dilden konuşmaları, karakter ayrımlarına gidilmemesi nedeniyle böyle diyorum galiba. Ama şimdi düşündüm de, bilinçli bir seçim olabilir bu. Yaklaşmakta olan seçimlerde, başkanlık koltuğunu, “Kartal Koltuğu”nu kapmaktan başka gayesi olmayan bu mektup-yazıcılarını, aynılaşmış dil potasında eritmek, Fuentes’in ikiyüzlü politika anlayışından intikam alma metodudur belki de. Yine de kitabı bitirip kapattığınızda, “Yazar bütün politikacıları iktidar hırsıyla yanıp kavrulan, birbirlerine kazık atmaktan başka şey düşünmeyen, uçkurlarını bile koltuk sevdasına çözen, karaktersiz tipler olarak çizmekle aşırıya kaçmış,” diyeceğinizi duyar gibiyim. Açıkçası, ben de bütün politikacıların bu kadar kaypak olmadığını düşünmek isterim. İktidarın körleştiren parıltısının yoldan saptırmadığı vekillerin varlığına inanırım. Askeriyle, siviliyle yönetenlerin önceliğinin, kişisel çıkarları olduğu bir kısır döngüde nefes alamayacağımızı herkesin (özellikle de politikacıların) anlamasını dilerim. Kişisel özgürlüklerin tırpanla biçilmediği, yolsuzlukların, çıkar ilişkilerinin, güce tapınmaların, analitik düşünceye saldırıların, faili meçhullerin, hoşgörüsüzlüğün, nedensiz biat etmelerin, yersiz böbürlenmelerin, dogmaların olmadığı bir coğrafyada yaşamak isterim.


Değerli vekiller; şimdi gözümün önüne geliyor da, oturacaksınız meclisin ana salonundaki rahat koltuklarınıza, açacaksınız Fuentes’in romanını önünüze büyük bir heyecanla okuyacaksınız. Hatta meclis başkanlığına bir önerge vereceksiniz, “Bu romanı tartışacağımız bir oturum istiyoruz,” diyeceksiniz. Bazı bölümlerin üstünde özellikle duracaksınız. Uzaklarda, Güney Amerika’daki bir ülkenin kurmaca geleceği üzerinden, burayı tartışacak, kendi geleceğimizi edebiyat üstünden kurgulayacaksınız. Sonra biriniz, belagati en kuvvetli olanınız, 69 mektubun arkasından gelen son bölümü, 70.bölümdeki Lorenzo Herrera Galvan adlı çocuğun içsesini, bilinç akışını okuyacak meclis kürsüsünden. İşte o zaman, ironiyle dolu onca sayfadan sonra gelen o satırlarda, kanserli bir hücre gibi yayılan iktidar hırsının anlamsızlığı gözlerinizi yaşartacak. O küçük insanın her bir sözünde, oturduğunuz koltuklar canınızı yakacak. Hazırlayacağınız “Sonuç Bildirgesi”, kitap okumayı sevmediğinizi düşünen benim gibi vatandaşların ağzını bir karış açık bırakacak, utandıracak.

Mektubuma son verirken bir hatırlatma yapayım: Çok şey istemedim sizden. Okunacak nice güzel kitabın olduğu bir dünyada, edebiyat aynasını uzattım sadece. Bakıp bakmamak sizin elinizde.

24 Ocak 2011 Pazartesi

Günden Kalanlar.19

“The Sound Of Music”in şarkılı-danslı sahnelerini izledim sabah, daha önce hiç düşünmemiştim ama Robert Wise gerçekten de “baba” bir yönetmen. En kısa zamanda “West Side Story”i tekrar izlemeli.



• Blog yazılarına gelen yorumlara cevap yazmak konusu yine kafamı kurcaladı. Hangi yoruma yazmalı hangisine yazmamalı derken, sessizliği tercih ediyorum. Aynı şey twitter için de geçerli. Arada bir “Hadi, herkese cevap ver,” diyorum, sonra ne diyeceğimi bilemiyorum falan. Bu da böyle bir ruh hali işte.

• Akşam Thomas Bernhard okudum. “Ses Taklitçisi” bir el feneri gibi duruyor orada. O akışkanlığa erişmek büyük iş. Bazen kendime “Yazdığın her şeyi bırak, delice bir sadeleştirme işine gir,” diyorum. Sadece yazıda değil, tümüyle bir sadeleştirme. İlk duyduğumda bunu, matematik dersinde, bayılmıştım: “Sadeleştiriyoruz!” Bir kalem darbesiyle, sadeleştirebilmek, azaltabilmek. Ama azaltmak istiyormuş gibi yapmadan, bunu bir çoğalma silahı olarak kullanmadan. (Önümde o kadar yoğun bir hafta var ki; bunları söylerken, kendime bile dürüst değilim.)


Yaron Herman Trio’nun “Follow the white Rabbit” albümünü dinledim. Yaron Herman, 1981 Tel Aviv doğumlu bir piyanist. Sakatlık yaşamasaymış basketbolda ilerleyecekmiş. 16 yaşında piyano çalmaya başlamış. Trio’sunun diğer köşelerinde kontrbasçı Chris Tordini ve davulcu Tommy Crane var. Tertemiz ilerleyen albümde iki de sürpriz var: Kurt Cobain şarkısı “Heart Shaped Box” ve Radiohead şarkısı “No Surprises”. (Böylece son iki günde, DOT’un “Kutlama”sından sonra Radiohead bir kere daha kapımı çaldı.)



• Ellerine bakıyordu, günden güne yaşlanan ellerine. O şişmiş damarın maviliğinde anladı son on yılın nasıl geçtiğini...

23 Ocak 2011 Pazar

Silikozis Hastası Kot Kumlama İşçileri ile Dayanışma Konseri

25 Ocak’ta, saat 19:00’da, Mustafa Kemal Merkezi’nde… “Sesimiz, Nefesiniz 2”

Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nden gelen bir davet bu. Bir konser davetiyesi elbette. Ama bundan ötesi söz konusu. Bir konuşma ve bilinçlenme platformu. Bıkmadan, usanmadan mücadelesini sürdüren Komite’nin, bir kere daha ses yükselteceği bir etkinlik.

Komiteden Yasemin Göksu’nun gönderdiği kısa e-postayı paylaşmak istiyorum. 25 Ocak’ta, MKM’ye gelebilen gelemeyen herkesin konuya biraz daha yakın olması için. Söz Yasemin Göksu’da:

"Öncelikle hepinizden, Silikozis hastası kot kumlama işçilerinin mücadelesini yakından görebileceğiniz Soner Yıldırım'a ait olan "Dönüş" adlı kısa filmi izlemenizi rica ediyorum. “Toz” adlı belgeseli de konser gecesi yönetmenleri Ethem Özgüven, Petra Holzer ve Selçuk Erzurumlu ile birlikte izleyeceğiz. Bu belgesel birkaç yıl önce çekildi. Silikozis'in tedavisi olmayan bir hastalık olması ve mutlak ölümle sonlanması sebebiyle, bu belgeselde izleyeceğiniz işçi arkadaşlardan çoğu bugün yaşamıyor ne yazık ki. Belgeseldeki verilerin bir kısmı değişti; toplam 47 kişiyi kaybettik. Tespit edilen resmî verilerle, silikozis hastası işçi sayısı 1380. Ama daha binlercesi var.

Bir hafta Ankara'da hükümetin torba yasanın içine dahil ettiği ve işimize yaramayan yasa tasarısını değiştirtmeye uğraştık. Biz hükümetten şunu istedik: Silikozis Hastası kot işçileri, sigortalı olup olmadığına bakılmaksızın, malulen emekli edilsin, maaşları ölümleri halinde aileye kalsın. Çalışma Bakanlığı ise, engellilerin yararlandıkları yoksulluk ve özürlülük yasası dahilinde, ciğerleri %40’ın üzerinde iş görmeyenlere aylık 100 lira, %60 üzeri iş görmeyenlere 200 lira, % 80 iş görmeyenlere -ki böyle bir durum ölüm demek- 300 lira aylık bağlamayı öngörüyor. Bağlanacak bu maaşlar hastanın ölümü halinde kesiliyor, aileye kalmıyor. Dolayısı ile bu tasarı bizim için kabul edilemez olduğundan, eylem kararı aldık. 30 hasta işçi arkadaşı Ankara'ya götürdük. Bir kısmı oksijen makinesine bağlı olarak eyleme katıldılar.

Bakanlar ve milletvekilleriyle görüşmelerimiz devam ediyor. Şu an hükümet ve muhalefet partilerindeki bazı vicdanlı vekillerin aracılığı ile derdimizi bakanlara ve başbakana anlatabilme derdindeyiz.

Hükümet bizi, 5510 sayılı SGK maluliyet maaşı yerine özürlülerin yararlandığı 2022 sayılı yasanın içine monte etmeye çalışıyor. % 40 maluliyet üzerine maaş bağlayıp, % 40’ın altını yok sayıyor. Oysa şu an ancak oksijen makinesine bağlı olarak yaşayabilen yüzlerce işçi var. Hatta hemen hepsi bu oranın altında.

Hasta işçi arkadaşlarımızın hukuk mücadelelerine destek olmak için, iki yıl önce "SESİMİZ, NEFESİNİZ" isimli bir etkinlik düzenlemiştik. O günden bu yana, geceye büyük bir gönüllülükle katılan, Arif Sağ, Mor ve Ötesi grubu, Cahit Berkay, Emrah Karaca, Anadolu Ateşi, Kardeş Türküler, Şebnem Sönmez ve İclâl Aydın sayesinde, arkadaşlarımızın çok ciddi meblağlara ulaşabilen bazı hukuk ve sağlık giderlerini karşılayabildik.

Şimdi;

25 Ocak'ta, Beşiktaş Belediye Başkanı İsmail Ünal'ın ücretsiz verdiği MKM'de ( Mustafa Kemal Kültür Merkezi) bir kez daha "SESİMİZ NEFESİNİZ" diyeceğiz."

Daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz web sayfamız: http://www.kotiscileri.org/
Konserin tanıtım videosu: http://www.facebook.com/video/video.php?v=10150090807444177&commen

22 Ocak 2011 Cumartesi

DOT: Bir hayalin izini sürmek...


2005 yazında, Kazdağları eteklerinde bakışlarımızı ufuk çizgisine yapıştırıp konuşup duruyorduk Murat Daltaban’la. Nasıl bir tiyatro istediğini anlatıyordu. O güne kadar bütün hayallerine ortak olmaya çalışmıştım. Birlikte müzik yapmıştık, birlikte internet dergisi çıkarmıştık, birlikte başka hayallerin peşinde de koşmuştuk. Uzun sessizliklerinde düşünür sonra birden “Hadi başlıyoruz!” derdi. “Yahu dur, bir düşünelim, eğrisini doğrusunu araştıralım,” demeye kalmadan kendimi işin içinde –hatta ön saflarında- bulurdum. Tam bir fitil yakıcıydı Murat. Elinde kibrit kutusu sallayarak dolaşıyordu, kafasına uygun bir fitil görmesi kavı çakması için yeterliydi. Ama bu kez anlattıklarının hemen gerçekleşeceği konusunda inancım zayıftı. Elbette böyle bir tiyatro anlayışına, yapısına ihtiyacı vardı izleyicinin ama yoğun bir katılım, hızlı bir geri-dönüş hemen gerçekleşmeyebilirdi. Üstelik benim gibi tedirgin bir ruhu korkutacak kadar büyük bir yatırımın, borcun altına girecekti. “Sen işin o kısmını düşünme,” deyip içeriğe odaklıyordu sohbetleri. Deniz kenarındaki restoranın tahta masasında açtığı bilgisayarında çok sayıda oyun metni vardı. Öncelikle in-yer-face eğitiminden geçirdi beni, sonra tek tek oyunları ve yazarlarını anlattı.

Tiyatronun adı ne olacaktı? Küçük kağıtların üstüne sayısız ad yazıp aramızda yarıştırdığımızı hatırlıyorum. (Keşke o kağıtları saklasaymışım.) Sonunda DOT adında karar kılındı. DOT Tiyatro falan değil, sadece DOT. Bir tiyatro olmanın ötesinde, bir zihin buluşmasını ifade edecek bir isim olsun istemişti Murat. DOT, Murat ile Özlem’in önerisiydi zaten.

Özlem deyince ayrı bir paragraf açmalı.

“Sen işin o kısmını düşünme,” derken bir bildiği vardı elbette. Bütün o zorlukların altından rahatlıkla kalkabilecek bir isim: Özlem Daltaban. Gerçekten de Özlem, zoru kolay eyledi. Doğru çizgiler çizdi ve o çizgilerin üstünde cambaz maharetiyle, dengeli yürümeyi başardı. DOT’un kurumsallaşması, gönüllülük ilkesiyle yapılan işlerde bile disipline olması, adanmışlığın yaratılması, sanatsal bir varlığın değerinin sermayeye anlatılması, basının ve izleyicinin DOT’un varoluşunu hemen algılaması konusundaki başarıların çoğunu Özlem’in hanesine yazmak gerekir diye düşünüyorum. Hatta, Özlem’in “Tiyatro Yapımcılığı” konusunda bir workshop düzenlemesi bile gerekir.


Kazdağları eteklerinde DOT konuştuğumuz günlerden bir fotoğraf bu. Murat’la her bir araya gelişimizde kendiliğinden araya sızan kahkahanın fotoğrafı. Dün gece DOT’un yeni oyunu “Festen-Kutlama”yı izlerken o günler geldi aklıma.

Aile kavramını allak bullak eden yaralardan birinin deşilmeden, ılık ılık kanatıldığı “Kutlama” ile ilgili söyleyecek çok şey var. “Görmeme-yok sayma-normalleştirme” şeytan üçgenine hapsedilmiş bir hikaye. Uzaklarda bir yerde, bu oyun özelinde Danimarka’da bir çürüme-çöküş değil sözü edilen. İnsan ruhunun bitimsiz küflenişi. Üç çocuğun neredeyse emredilerek önerildiği (?), sürekli olarak aile kurumunun kutsallığından (?) dem vurulduğu, aile değerlerini korumak için bakanlıkların harıl harıl çalıştığı (?) Türkiye’de yılda kaç ensest olayının raporlara geçtiğini, kaçının da tıpkı “Kutlama”da olduğu gibi, “görmeme-yok sayma-normalleştirme” üçgenine gömüldüğünü biliyor musunuz? Oyunda tam anlamıyla “döktüren” oyunculardan Rıza Kocaoğlu’nun dediği gibi; “O baba, aslında hepimize tecavüz ediyor!” O baba ve o babanın temsil ettiği bütün iktidar yalakası düzen. O anne, o bilip de susanlar, o görüp de kör olanlar.

“Festen-Kutlama” üstüne daha sonra, daha uzun yazmak gerekiyor.


Köksal Engür “Hoş geldin,” dedi bana DOT’un Koleksiyon’daki etkileyici çadır binasına girince. “Asıl sen hoş geldin Köksal abi, DOT yıllardır seni bekliyordu,” dedim. Murat’la çok konuşmuştuk bunu, keşke Köksal Engür de bir oyunda bizimle birlikte olsa demiştik. Sonunda oldu. Onu ilk tanıdığımda 7-8 yaşlarındaydım: Ankara’da, “Oyun Treni” yılları… (Bizler Ali-Veli makinist, bunlar vagonlarımız!) Köksal abinin emeği vardır bende, sağ olsun. İpek Bilgin zaten artık ailenin ayrılmaz parçası. Hocaların hocasına ne denir ki? Her ikisi de kendinden emin, dengeli ve müthişler. Bir grup deli virtüözün karşısında duran orkestra şefleri gibiler. Bütün notaları ezbere biliyorlar. Her an hangi enstrümanın ne yapacağını ezbere biliyorlar. Sadece gözlerini kapatıp müziği içlerinde hissediyor ve bizlerin de hissetmesini sağlıyorlar.

…ve DOT ailesinin akıl alan kadrosu. O bir grup deli virtüöz. “Görülmeyen” oğulu biz seyirciler için görünür kılan Cemil Büyükdöğerli. O şölen içindeki öforik hallerin tersine işlettiği sesi ve beden diliyle, müthiş bir tempo tutturmuş. Bu sakinliği, patlama anını o kadar gerçek kılıyor ki. Cemil’in karşı köşesinde, ırkçı oğulda Rıza Kocaoğlu, yüksek girdiği oyunda daha da yukarı çıkacak basamakları tam yerinde buluyor her seferinde. Finale giden yolda bu yükselmeyi izleyiciye yaşatması gerektiğini iyi bilen rejinin içinde meteor gibi dolaşıyor. Şebnem Bozoklu, daha ön oyundan nasıl bir duygusal finale taşınacağımızın sinyalini verir gibi; ona bakınca şöyle diyorsunuz, “Her an her şey olabilir, her an her şeyi yapabilir, çünkü bu bir oyun değil, bir oyun olamayacak kadar hayattayız şu anda!” Mehmet Esen ve Enis Arıkan, oyunun iki ucunda sallanan trapezciler gibi, kim ölüm taklasını atsa, havada yakalayacaklar, kimsenin düşmesine izin vermeyecekler. Pınar Töre olağanüstü bir reji çözümü olan “yatak odaları sahnesi”nde, oyunun izleyiciyle yaratmaya çalıştığı ortak payda olan “öfke”nin vücut bulmuş hali oluveriyor bir anda, ustalıkla. Aynı durum Umut Kurt’un yüksek girişi için de söylenmeli. Başta Mert Öner olmak üzere diğer bütün roller, bu ikiyüzlü kutlamanın veçhelerini gösteriyorlar bize; bir an bile tempo düşürmeyen oyunculuklarıyla. Hepsini tek tek alkışlıyorum, her birini yeni DOT oyunlarında görmek için sabırsızlanıyorum.

Hakan Günday, oyunun kalbinde duran marşlar için nefis sözler yazmış, ne yalan söyleyeyim kıskandım. Hay kalemine sağlık Hakan! Oyun, mekanla öylesine buluşuyor ki, izleyici olmaktan çıkıp, varoluşumuzun sanık sandalyesinde oturuyoruz; bir kez daha, bir DOT oyununda daha. Bu konunun uzmanı değilim, ahkam kesmek ne haddime ama bir uzmandan, Seçkin Selvi’den kopya çekerek söyleyeyim: “Reji böyle olur işte!”

Bu arada aşçı rolündeki oyuncuya da dikkat etmenizi rica edeceğim. Hatta “Kutlama”ya iki kere gidip, bir seferinde sadece onu izleyin.

Oyun sonrasında aklımda Kazdağları’ndan görüntüler vardı. Dilimde ise, ukulele ile çalınmış bir Radiohead şarkısı…

Günden Kalanlar.18

• Adana’daki kitap fuarı güzeldi. Cumartesi günü, kitaplarla “gerçekten” ilgilenen kalabalık bir okur topluluğu vardı. Söyleşi çok sıcak geçti, ardından kitap imzaladım. 50-55 yaşlarında bir okur Bir de Baktım Yoksun uzattı önüme.
“Oğluma imzalar mısınız?” dedi.
Oğluna kitap alan her baba içimi ısıtıyor, gülümseyerek baktım; “Ne yazmamı istersiniz?” dedim.
“İçinizden ne gelirse…” dedi. Tam ben yazmaya başladığım anda söyledikleri ise uzun süre başım önde donup kalmama neden oldu: “Sizi çok severdi, bütün kitaplarınızı okumuştu. Geçen yıl kaybettik ama bu kitap da kütüphanesinde olsun istedim.”

• Salı günü Ankara’daydım. Öğlen yemeği Kebap 49’da kıymalı pide. Öyle özlemişim ki… Twitterda Kebap 49’u övünce katılanlar da oldu itiraz edenler de. Oysa Kebap 49, benim için karnımı doyurduğum bir yerden çok daha öte, bambaşka anıların mekanı. O bitmez tükenmez büyüklükteki pideyi yerken neler düşündüğüm, hangi isimlerin kulağını çınlatıp hangilerini rahmetle andığım bende gizli.

• Ankara’ya gidince Shades’e uğramamak, Süleyman Özyıldırım’la çay içip sohbet etmemek olmaz. Alın işte itiraf ediyorum; Ne zaman dünya üstüme gelse, her şeyden elimi eteğimi çekip kendime kaçmak istesem, Shades gibi bir dükkanda çalışmak-yaşamak isterim. Benim hayalimde plaklar, CD’ler, DVD’lerden çok kitaplar var. Gelen gidenle çay kahve içeceğim, müzik-kitap konuşacağım, kendine ait bir zamanı yaşayacağım dükkanımda görünürlüğümün küçülmesi oranında içimde büyümek isterim. Düşündüm de, yolu Süleyman’ın sohbetinden geçmiş biriyle, müzik konusunda daha kolay anlaşırım. Ankara’da konserlerin durumundan, yeni çıkan isimlerden, Türkçe caz albümlerinde sevdiklerimiz sevmediklerimizden konuştuk. Bursa’da faşistlerin saldırdığı “Üç Fidan: Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan” heykelini yapan heykeltıraş Eşber Karayalçın da dükkandaydı. Kısa bir tanışmanın ardından hemen muhabbete başladık onunla da. Genç bir çift ile başka bir konuya sıçradık. Böyledir Süleyman’ın dükkanı; sahteliklerden uzak bir ruh oluşur kısa sürede. Üç plak, üç de CD aldım. Keith Jarret’in Köln konserinin plağını almak istiyordum kaç zamandır, Süleyman’a kısmetmiş. (Shades, Tunalı Hilmi Caddesi'nde, Tunalı Pasajın alt katında. Fotoğraf için Obstinate King'e teşekkür ederim.)


• İş için gitmiştim Ankara’ya. Zeki Demirkubuz, yirmi yıllık hayalini gerçekleştiriyor ve Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar”ından bir uyarlama çekiyor: Yeraltı. Başrollerde Engin Günaydın, Sırrı Süreyya Önder, Nihal Yalçın, Sarp Apak, Umut Bayraktar var. Otel Tunalı’dan yayın yaptık. Öncesinde Ahmet Boyacıoğlu ile uzun uzun konuştuk; üç çay içimi. Festivallerle ilgili çok şey anlattı, şimdilik sende kalsın diyerek. Örneğin Adana Film Festivali büyük değişimlere gebe; bakalım neler olacak. Sonra Zeki ve ekip de geldi, yayın öncesi biraz mavra yaptık. (Zeki ile aramızda bir ayakkabı muhabbeti oluştu, sanırım ona bir çift ayakkabı borcum olacak.) “Gençliğimizde bu Tunalı Otelin önünden geçerdik de, bir şeyler içmek için bile içeri girmeye korkardık, sayende burayı da gördüm,” dedim; güldü. Filmi merakla bekliyorum.


• Akşam programı öncesi Levent ve Çağkan’ı göremedim. Şansıma Derya Billur Ankara’daymış, bir günlüğüne gelmiş. Cafe Bien’de buluştuk hemen; içkiler söylendi, sohbet başladı. Derya, bambaşka bir adamdır, hangi ruh halinde olursam olayım alır sohbetine hapseder. Dile kolay, neredeyse 30 yıllık bir dostluk. Sonra Sedat da katıldı aramıza. Arada İstanbul’a gidesi geliyormuş ama ne zaman dükkanın önündeki koca ağaca baksa vazgeçiyormuş: “Ortaokuldaydım daha, babam sulardı bu ağacı,” dedi. Bakıp kaldık öylece. Ankara gibi hafiften eğilmişti o ağaç da.

• Ankara yolculuğu boyunca Gonca Özmen’in şiirlerini okudum. Kitap, daha önce YKY’den yayımlandığında okumamıştım, şimdi Kırmızı Kedi’den çıktı: Belki Sessiz.Gonca Özmen’i çok sevenler kadar sıradan bulanlar da var, biliyordum bunu. Bütün bu ön bilgilerden uzak durarak okumaya özen gösterdim. Sakin dizelerin kurucusu. Keskin ama ince bir sesle konuşuyor; tuhaftır, tiz değil bas bir ses bu. Klişeye attığı bumerang dizeleri dönüp okuyana çarpıyor, yıkıyor yere: kolaya kaçmıyor, en zor atışlara hazırlamış bileğini. Okumaya devam edeceğim.

Kavruk bir tarafım vardı benim
Seni işte oraya koydum
Gonca Özmen’in Belki Sessiz kitabından, "Leke" şiirinden.

20 Ocak 2011 Perşembe

Bal'ın Oscar yolculuğu sona erdi!


Oscar'da Yabancı Dilde En İyi Film dalında aday olacak filmler için 9 filmlik ilk liste açıklandı. 25 Ocak günü, bütün adaylarla birlikte 5 filmlik asıl liste, bir başka deyişle final gecesi heyecan yaşayacak olanların listesi de açıklanacak. Ne yazık ki, Semih Kaplanoğlu imzalı “Bal” ilk listeye giremedi. (Bu güne kadar bu listeye sadece Nuri Bilge Ceylan imzalı “Üç Maymun” ile girmiştik.) Yabancı basından takip edebildiğim kadarıyla ilk 5’e girebilecek filmlere öncelik verdiğim, 9 filmlik liste şöyle:

1. Kanada - Incendies (Denis Villeneuve )
2. Cezayir - Hors La Loi (Rachid Bouchareb )
3. Danimarka - In A Better World (Susanne Bier )
4. Meksika - Biutiful (Alejandro Gonzalez Inarritu )
5. Yunanistan - Dogtooht ( Yorgos Lanthimos )
6. Güney Afrika - Life Above All (Oliver Schmitz )
7. İspanya - Tambien la Lluvia (Iciar Bollain )
8. İsveç - Simple Simon (Andreas Ohman )
9. Japonya - Confessions (Tetsuya Nakashima )

Not: Bu filmlerden izlediğiniz ya da eleştirilerini okuduğunuz varsa ve eğer siz de ilk 5'e girebilecek filmler listesi oluşturduysanız, yorumlarda paylaşmanızı rica ediyorum.

Sözlük.20

H

HARP: Alman ordularının Polonya’ya girdiği haberi zengin babalarının hediyeleri bisikletlerle dolaşan iri-kıyım çocukların ağızlarından duyulur Sarıkum’da. Bu küçük kasabanın, dünyanın bütün kötülüklerinden uzak gibi duran atmosferinde, anlatıcının çocuk dünyası harp ile hesaplaşır… “Kahrolasıcalar, doyamadılar, doyamadılar…” diyen ninesi, genel savaşta ölen dayısının anısı, “Yurtta sulh, cihanda sulh,” diyen Ata’nın ruhu, Taksim’deki Anıt’ın önünde ağlayarak “Ayrılmayacağız,” diyen kız… Ama Ata’nın sözünü dinlememiştir Almanlar… Ayrılmayacağız çığlıkları sözde kalmıştır, Ata’nın yolundan ayrılmışlardır… Sarıkum’un ter içinde kalan sokaklarına gece inerken, harbin yok ediciliği çocuk anlatıcının düşüncelerinde karşılığını bulur: “Bir şey takılmıştı aklıma, ne olduğunu bir türlü bulamıyordum. Hatırlarım uyumadan önce, uykunun mor aydınlığı içinde birden bunu çözdüğümü: Babam, eve girdiği andan beri şarkı söylememişti o gece, ilk olarak...”
(Bilge Karasu, Şarkısız Gecelerin İlki)

17 Ocak 2011 Pazartesi

Sizce ne kadarı gerçek?

Tam on bir yıl önce yazdığım bir yazı. Arşivimi didiklerken buldum. altzine.net için yazmışım. (altzine.net farklı bir editoryal kadroyla yoluna devam ediyor ve bence hâlâ internet ortamının en iyi dergilerinden biri.) Noktasına virgülüne dokunmadan, Fil Uçuşu’nda paylaşmak geldi içimden. Çünkü yazı, doğrudan okura seslenen, onun yorumlarını isteyen bir yazı. Yorumları, geri bildirimleri almak, o yıllardakinden daha kolay; sanırım bu nedenle paylaşıyorum. Hem arada bir, zamanda yolculuk yapmak iyi oluyor.

Yazar, Hırsız, İnternet ve altzine

Evime hırsız girdi.
Hem de ben mışıl mışıl uyurken.

Aslında uykum derin değildir ama inanın hiç bir şey duymadım. Duysaydım ne değişecekti ki? Kalkıp boğuşacak, hırsızı alt edecek ve sonra onu karşıma alıp, bırak bu işleri, doğru yolu bul artık, diyecek değildim ya... Mışıl mışıl uyuyordum ve sabah dinlenmiş olarak uyandım. Yerde ayak izleri vardı ve evimdeki bir çok eşyadan iz yoktu. Hırsız izlerimi almış, izlerini bırakmıştı. Evime hırsız girdi ve biz bir değiş-tokuş yapmış olduk.

Artık benim olmayan bazı eşyaların listesini vererek sizin de canınızı sıkacak değilim. Aslında böyle bir listeyi okumanın canınızı sıkmayacağını biliyorum. Felaketler uzağımızda oldukça, sonuçlarını görmek gizli bir keyif verir. Yorum şansımız artar. İçinde bulunduğumuz ortama, hayat bilgimizi göstermek için bulunmaz fırsattır başkasının başına gelen felaketler. Kısacası size bu zevki tattırmamak için liste vermekten kaçınacağım. Günlerdir dinlediğim yorumlar ve öneriler bana yeter.

13 Ocak 2011 Perşembe

Oscar'a Giden Yol...


Oscar adayları 25 Ocak’ta açıklanacak. Altın Küre’ler, BAFTA’lar derken 27 Şubat’ta sahiplerini bulacak 83.Akademi Ödülleri öncesinde öne çıkan filmleri hepimiz ezberleyeceğiz. Sosyal Ağ (David Fincher) ve Başlangıç (Christopher Nolan) gibi önceden izleme şansımız olan filmlerin yanı sıra Coen Kardeşlerden “True Grit”, Danny Boyle’dan “127 Hours”, Derek Cianfrance’dan “Blue Valentine”, Tom Hooper’dan “The King’s Speech”, Lisa Cholodenko’dan “The Kids Are All Right”, Roman Polanski’den “The Ghost Writer”, Peter Weir’den “The Way Back”, Debra Granik’ten “Winter’s Bone”, Darren Aronofsky’den “Black Swan”, David O. Russell’dan “The Fighter” ve elbette Lee Unkrich’den “Toy Story 3” öne çıkan yapımlar. Havayı daha iyi koklayabilmek için 17 Ocak gecesi Altın Küre ödül törenini izlemekte fayda var. Ama bu konuda bizi asıl ilgilendiren oldukça güçlü bir aday listesine sahip olan ve şu anda 65 filmin birbiriyle yarıştığı “en iyi yabancı film” kategorisi. Semih Kaplanoğlu imzalı Bal, arkasına Berlin Film Festivali başarısını rüzgarını almış durumda ama son beşe kalıp kalamayacağını öğrenmek için önce 9 filmlik listenin açıklanacağı 20 Ocak gününü sonra da ana listenin açıklanacağı 25 Ocak’ı beklememiz gerekiyor.


Günden Kalanlar.17


• Ortaçgil’in yeni albümü demlendikçe lezzet kazanıyor. İlk günlerde “Denize Doğru”ya yoğunlaşmıştım. Bu sabaha “Acıtır” ile uyandım, şu anda bu satırları yazarken “Ayrıntılar” çalıyor. 1969’dan gelen “Niçin” şarkısını dinlerken, geçen ay İzmir’de birlikte olduğumuz Ümit Tunçağ’ın kulaklarını çınlattım. Ümit ve Hülya Tunçağ ile caz konserlerinin önünde-sonunda sohbet etmenin keyfi bambaşkadır. Onların bitmez heyecanları ve tükenmez enerjileri anında sarar insanı. Neredeyse yaşıt olduğum “Niçin”i dinlerken, bu güzel insanların o yıllardaki sohbetlerini kafamda canlandırmaya çalıştım.


• İki yeni kitap aynı anda düştü masama. İlki Paul Auster’dan “Sunset Park”. Auster’in kitabının orijinalini iki ay önce almıştım; bir türlü okumaya fırsat bulamadım ama. Şimdi biliyorum ki, elimde Seçkin Selvi çevirili Türkçe nüshası varken orijinaline sıra gelmeyecek. Bu arada, kitabın Türkçe baskısının kapağında Sergey Zavalnyuk imzalı bir fotoğraf var: Karla kaplı bir parkta, solgun ve beyaz doğanın içinde yapayalnız duran, iki kırmızı bank. “Bir de Baktım Yoksun”un kapağıyla komşuluk hissi var. O yalnız banklar hep dikkatimi çekmiştir. Gençliğimde, Ankara Kuğulu Park’ta oturur, yalnız bankları izlerdim. “Bir de Baktım Yoksun”un kapağına karar verirken, bu nedenle tercihimi banklardan yana kullanmıştım; yokluk-yalnızlık duygusunun bendeki simgesel karşılığı oldukları için. Can Yayınları, aynı duyguyu Auster’in kitabı için de kullanmış.


• İkinci kitap, Nabokov’un Tekrar Ele Alınmış Bir Otobiyografi alt başlıklı yapıtı “Konuş, Hafıza”. Auster kusura bakmasın, okuma önceliği kesinlikle Nabokov’un olacak.

• Hafta sonu Adana’da Tüyap tarafından düzenlenen Çukurova Kitap Fuarı’nda olacağım. Hem söyleşi hem de imza günü için. Hadi bakalım!

Sözlük.19

H


HABERMAS: Frankfurt Okulundan Jürgen Habermas, Memet Baydur’un kısa metninde, sosyal bireyin yakın çevresinin sorgulanmasını sağlayan bir aktör olarak yerini alır. Hayatdünyası sorgulanmalıdır. Altılı ganyanda küçük bir servet batıran anlatıcı, “Bileydim Habermas’a oynardım,” diye düşünürken okuru felsefe tarihi içinde küçük bir gezintiye çıkarır. Hegel, Marks, Weber, Rousseau, Descartes, Bataille, Derrida, Foucault… Anlatıcının beyninde sadece bu isimler değil, başka isimler de dolaşmaktadır; at yarışlarında kendisini yatıran atların isimleri… Normal olanla patalojik olan arasındaki farkın düşünüldüğü iki kişilik bir yürüyüştür felsefe tarihinde çıkılan yolculuk.
(Memet Baydur, Peki Canım Habermas)

9 Ocak 2011 Pazar

Günden Kalanlar.16

Orhan Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde verdiği The Charles Eliot Norton Konferanslarının metni “The Naive and The Sentimental Novelist” adıyla kitaplaştırıldı. Kitaba Murat’ın önerisiyle ulaştım; sağ olsun. Üstelik kısa süre içinde harika blogu 602.Gece’de kitapla ilgili bir yazı da yazdı. Murat’ın yazısından daha kapsamlı bir değerlendirme yapmayacağım. Ama etkileyici giriş bölümünün yanı sıra “Literary Character, Plot, Time” ve “Words, Pictures, Objects” başlıklı bölümleri zihin açıcı bulduğumu söylemeliyim. Pamuk’un kurmaca dışı metinlerini topladığı kitapları için bu tanımlamayı her zaman rahatlıkla kullanabilirim: Zihin Açıcı. Kitabı Robinson’dan almamın ertesi gününde, evet tam bir gün sonrasında, Orhan Pamuk’la karşılaştık Cihangir’de. Bütün dalgınlığımla yürüdüğüm bir anda selamıyla sarsıldım. İçimden “Keşke kitabı yanımda olsaydı da imzalatsaydım,” diye düşünürken kısa sohbet bitti, vedalaştık.

• Sedat Simavi Edebiyat Ödülü’nün Adnan Binyazar’a verilmesine sevindim. Yazıyla yoğun ilişki kurmuş, özel bir insandır Adnan Binyazar. 2006 yılında, 14 Şubat’ta Dünya Öykü Gününü Diyarbakır’da kutlamıştık birlikte. O günün sabahında Adnan Bey’le Diyarbakır’ı gezmiştik; doğduğu evi göstermişti bana, çocukluğunun geçtiği mahallede tandır ekmeği yemiştik, surların orada bir düğün halayın katılmış, uzun uzun şehir seyretmiştik. Öğleden sonra Hasan Kaya, Lal Laleş, Adnan Bey ve ben bir panelde konuşmuştuk. Akşam Adnan Bey’e plaket verilirken kadehleri kaldırmıştık. Kimler yoktu ki o gece orada; Murat Uyurkulak ve Yavuz Ekinci ile daha sonra da görüştük. Adnan Binyazar’la ne zaman karşılaşsak ya da bir sohbete dalsak, o Diyarbakır gezisini konuşuruz, her seferinde gözleri ışıldar. Sevindim.

• 2011’in ilk on gününün içinde sevdiğim dostlarımın çoğuyla sohbet edebildim ya, işte bu iyi. Ufak tefek devamsızlıklar var, onları da zamanla çözmek lazım. “Cahil ile lak lak edeceğine, âlim ile taş taşı,” sevdiğim bir söz. Yeni yıla, birlikte taş taşımaktan gurur duyduğum âlimlerin sohbetiyle başlamak mutlu etti.

• Geçen hafta üniversite kadrosuyla bir yemek yedik; geç kalmış bir yeni yıl kutlaması. Görüşmeyeli uzun zaman olunca, laf lafı açıyor. Dün de bir nedenle, lise yıllığıma göz attım. Kimi yüzlerin isimlerini unutmuşum, kimileriyse tümüyle silinmiş hafızamdan. “Şimdi ne yapıyordur?” dediğim bir iki isim oldu. Sonra yıllıkları ve anıları sessizce kaldırdım.

7 Ocak 2011 Cuma

Anı Kutusu

giriş “Anılarımı sakladığım bir kutum var. Nasıl bir kutu mu? Bir kutu işte, belki biraz sıradan. Ama anılarımı saklıyor, beni saklıyor. Neler mi var içinde? Dedim ya; anılarım! Keyifli bir günde yenen bir yemeğin hesap pusulası, eski bir sevgiliyle gidilmiş bir filmin yırtık bileti, yalnız bir tatilin mühürü bir deniz kabuğu, bir kalem, bir fotoğraf... Anılarım işte! Yoksa senin bir anı kutun yok mu?”

gelişme Böyle dedi bir dost. Benim bir anı kutum yoktu. "Olsaydı neler koyardım içine," diye düşündüm ister istemez. Anılarım neler? Nedir bir nesneyi anı kutusuna girmeye değer kılan? Sadece nesneler midir anı olmaya hak kazanan?

Sonra bir kutu alıp, içine sözlerimi fısıldadım. Anı kutumu seslerle, sözlerle doldurdum.

mutluluk         kalem                sevgi

kitap             kapı

çocuk          oyun               müzik

şehir                yol


Mutluluk: mutlu bir martı gibi çığlıklar atmaktır her bir sözcüğü farklı bir cümlenin gelini yapmak.

Kalem: yıllarca kör bir çakıyla ucunu sivrilttim kalemimin, kan dolu bir hokkaya banıp, damarlarıma saplamak için.

Sevgi: nefes aldırmayan bir sıcakta, kar tanelerini kovalayacak kadar mevsimsiz sevmek istiyorum. aşkın mevsimi var mı?

Kitap: bir fasulye tanesini pamuklarla sarmalayıp sularsın, filizlenir, büyür... kendini kitaplarla sarmalayıp...

Kapı: kapının önünde durmuş bağırıyordu adam: bir anahtar... bir anahtara krallığım...

Çocuk: Hangi çocukların neye imrenmesi yalınayak şiirdir? (Ece Ayhan)

Oyun: gözlerini kocaman açıp, masanın üstünde koşturan söze sesleniyor kurabiye tadında bir çocukluk: ebe sensin!

Müzik: her dönüşte aynı şeyleri göreceğini bildiği halde, kahkahalarını atlıkarıncaya hediye eden bir çocuk gibi dönüyorum geceyarısının çevresinde.

Şehir: öpüşmeli ankara ile istanbul, bilmediğim bir gecede gölgem bedenimi terkedip başka bir şehre yürümeye karar verdiğinde.

Yol: dünyaya gelirken karanlık bir yoldan geçip aydınlığa ulaşıyorsun. sonrasında hep ışığa yürümek istemende şaşılacak ne var?

sonuç Peki senin bir anı kutun var mı ey okur? Neler olmalı içinde? Neler saklanmalı? Peki, sen anı kutuna nelerini koydun ey okur?

5 Ocak 2011 Çarşamba

Sözlük.18

G

GÜROL’UN ANNESİ: “Gürol’un annesi her şeyin en doğrusunu bilirdi,” diye başlar Fatih Özgüven’in öyküsü. Gerçekten de her şeyin, özellikle de anne-oğul arasındaki ilişki dinamiklerinin nasıl olması gerektiğini en iyi o bilir: Dünyanın geri kalanına sunduklarından ne daha azı ne daha fazlasıdır oğluna sundukları… Gürol kendini bildi bileli annesinin çevresinin eşit haklara sahip, yaşsız, cinsiyetsiz bir üyesidir… Amerika ile Türkiye, anne kucağı ile sevgili memeleri arasında bir düşünce girdabında dönüp duran Gürol’un düşünceleri, okurun burnunda keskin bir tuzruhu kokusu bırakır. Ayrıca bir Nişantaşı kafesinin tuvaleti en ince detayına ve çağrışımına kadar “her şeyi” ile öyküdeki yerini almıştır artık. Öykü, şimdi ve burada’dır…

(Fatih Özgüven, Gürol’un Annesi)

4 Ocak 2011 Salı

Narmanlı Han ne olacak?


Narmanlı Han İstanbul’un orta yerinde bir yara gibi duruyor. Noteriyle, büfesinin kokuları eczanesinin kocaman tabelasıyla, fotokopicisiyle bir büyük harabe. Sadece Ahmet Hamdi Tanpınar’ın değil, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun, Aliye Berger’in, Neş’et Atay’ın, Firsek Karol’un, Jamanak Gazetesinin, Andrea Kitabevinin ev sahipliğini yapmış, bir dönemin ruhuna tanıklık eden 167 yıllık bu binanın bir müzeye, bir edebiyat merkezine dönüştürülmesini beklemek, hiç değilse şu anki içler acısı haline bir son verilmesini istemek hakkımız yok mu? Var! Hatta daha da fazlasına isyan etme hakkımız var. Rant ekonomisi, canavar pençeleriyle, İstiklal Caddesinin ortasına dev yapılar “konduruyor”. Emek Sineması’nın kaderindeki belirsizlik sürüyor. Saray Sineması’na ne olacağı belli değil. Beyoğlu’nda Atlas dışında tarihi bir sinema binası kalmadı. Tepebaşı Projesi’nde, TRT durmadan “el yükselterek” beş buçuk yıllık konsept projenin gözümüzün önünde “yaşlanmasına” neden oluyor. Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmeleri Genel Müdürü Özalp Birol, “Frank Gehry 82 yaşına geldi, vakfımız kararlılığını sürdürüyor ama belirsizlikten yorulmaya başladık,” diyor. O belirsizlik, Tepebaşı’ndaki TRT binasının, İstanbul’un siluetinde, yeşil-lacivert bir kâbus devi gibi durmasına neden oluyor. Adalar’daki müze elbette alkışı hak ediyor ama 2010 yılını geride bıraktığımızda İstanbul şehrinin merkezinde bir “Kent Müzesi” yok. Üstelik isyan edeceklerimiz bunlarla sınırlı değil. Durum budur.


3 Ocak 2011 Pazartesi

Aronofsky: Ölümsüzlük ne yana düşer?


Odalarda dolaşmayı seviyor Aronofsky. Evlerin dış dünyaya kapalı odalarında ve karanlık koridorlardan ulaşılan –kimin kapısı kilitli- hafıza odalarında. Filmin bütün yükünü taşıttığı öznesiyle birlikte o odalarda bir aşağı bir yukarı yürüyor; bir çeşit bitmek bilmez tutukluluk hali, bir çeşit kişisel hapishane. Çoğu zaman kamerayı o öznenin tam da sırtına yüklüyor, hayatın bütün dertlerini taşıttığı kahramanının, sırtındaki kamerayla, biz izleyicileri de taşımasını istiyor.


Yakın durmayı seviyor Aronofsky. Hikayenin bir parçası olmamızı sağlayacak kadar yakın tutuyor bizi kahramanına. Onunla uzun yürüyüşler yapmamızı istiyor, onun kadar yorulmamızı. Onunla karanlığa –ve karanlıklarla dolu odamıza- kaçmamızı, onunla “kafa olmamızı”, onunla ölüme doğru ilerlememizi, onunla bir ringde ölümüne dövüşmemizi ya da bir sahnede ölümüne dans etmemizi. Onun sinir hücrelerine kadar yaklaştırmak istiyor bizi. İzleyicisini, kahramanının içine almak için o kadar yoğun bir çaba veriyor ki, bir süre sonra izleme anının kendiliğinden var olan nesnelliğindeki payandalar çöküyor, kahramanın korkusu ortak payda haline geliyor.


Korkuları seviyor Aronofsky. Bütün kahramanları yaşamdan ve ölümden aynı ölçüde korkuyorlar. Büyük yapının parçası olamamaktan korktukları kadar yapının içinde eriyip gitmekten de korkuyorlar. Bu ikililik hali içinde izleyicinin de eriyip gitmesini istiyor Aronofsky. Bu büyük salınımın, iki uçta olma halinin duyguları da alt üst edeceğini biliyor.


Melodramı seviyor Aronofsky. İzleyicisini kahkahadan çok gözyaşına yakın tutuyor. Ama bunun kaynağını, kaba bir duygu sömürüsünden çok, kahramanını düşünsel acının ortasına yerleştirmekle yapıyor. Öyle bir acı ki o, yönetmenin kadrajını bile belirliyor. Melodramla olan ilişkisi, giderek klişeleri zorlamaya dönüşüyor. Bilinenin üstüne bilerek gidiyor Aronofsky. Kimi zaman düşmüş bir yıldızı filminin baş kahramanı yaparak kişisel melodramı bile kurmacasının bir parçası haline getiriyor.


Fiziksel acıyı –en az ruhsal acı kadar- seviyor Aronofsky. Beden eriyor, ölüm geliyor, kemikler kırılıyor, tırnaklar düşüyor. İnsan bedeni (bu noktada kahramanla bütünleşmiş izleyicinin bedeni) çürümeye mahkum. Bu kaçınılmaz gerçek, yaşam-ölüm, gençlik-yaşlılık, güç-güçsüzlük eksenlerinde, izleyenin de bedeniyle hesaplaşmaya girmesine neden oluyor.


Kahramanının geçmişle kurduğu bağı (hatta hala geçmişte yaşıyor olma durumunu) seviyor Aronofsky. Ölüm korkusunun başka bir tezahürü olarak, genç ve güzel, genç ve başarılı olunan günlere özlem, kahramanın-hikayenin ve izleyicinin bir parçası haline geliyor film boyunca. Temel mesele dönüp dolaşıp ölümsüzlük isteğine dayanıyor.

Darren Aronofsky’nin Oscar yarışında birden çok kategoride adı geçen ve en iyi kadın oyuncu adaylığı (hatta zaferi) kesin gibi görünen son filmi Black Swan 25 Şubat 2011’de vizyona girecek.

1 Ocak 2011 Cumartesi

O Nokta!

Issız bir sokak. Sağ yanımda apartmanlar var, sol yanımda ağaçlar. Ağaçların ardında bir park olduğundan eminim. İçinde çocukların oynadığı, çay bahçesindeki ahşap masalara semaverlerin yerleştirildiği, yapay gölün çevresindeki banklarda âşıkların öpüştüğü bir park. Oldum olası sevmişimdir böylesi parkları. Ağaçların arasından geçmeye cesaret edebilsem karşıma camekânlı arabasıyla bir simitçi çıkacağına eminim. Pantolon cebimden çıkardığım bozuklukları uzatırken maşasına sarılacak, üst üste dizdiği simitlerden birini gazete kâğıdına sarmaya başlayacak. Bir yandan da son hecesini uzata uzata “Akşam simidi!” diye bağıracak, alışveriş yapmakta olan bir müşterinin diğerlerine davetiye çıkaracağı düşüncesiyle. Canhıraş haykırışı, rahatsız edecek öpüşen bir çifti. Kız uzaklaşmaya çalışırken, oğlan “Susar şimdi,” diyecek. Tömbeki kokusu kovalayacak ebelemece oynayan çocukları. Simidi kurtaracağım, gazete kâğıdından giysisinden. Artık ölümü anlatan bir düğün fotoğrafıyla çöpü boylayacak gazete. Bir banka oturacağım. Serin. Nemli. İlk ısırık, bütün korkularımı alıp götürecek.

Ağaçlara bakmaya korkuyorum. Yine de orada olduklarını bilmek bana güven veriyor.

Gerçekte neye güveniyorum peki? Gözümün önündeki ağaçlara mı? Ağaçların ardındaki varlığına inandığım parka mı?

Oradayım. O noktadayım.