30 Aralık 2011 Cuma

Emma Peel: "Alışkanlık"


Emma Peel: Bu gümüş kase anneannemden kalma. Bu alışkanlık da... Her yılın son günü çiçek ekerdi bu kasenin içine. Yıl boyunca o çiçekleri canlı tutmaya çalışır, bir gün bile eksik etmezdi ilgisini.
Karşıdaki Adam: Romantik ama boşa bir çaba... Yılın sonunu göremeden solacaktır o çiçekler.
Emma Peel: Haklısınız. Solacaklar. Belki yarın akşamı bile göremeyecekler. Tam da bu nedenle devam ettiriyorum anneannemin alışkanlığını. Kimi zaman başarısızlığın da mutlu edebileceğini unutmamak için...

29 Aralık 2011 Perşembe

Chick Corea Akoustic Band: Round Midnight

Chick Corea Akoustic Band, benim için üstadın Return to Forever'dan sonra (hatta kimi parçalarda ondan öne geçebilir) en iyi grup çalışmalarından. Bu beğeninin üç eşit parçası var elbette; diğer parçalar da John Patitucci ve Dave Weckl'a ait. Weckl'la Türkiye'ye geldiğinde tanışmış ve kısa süren söyleşi sonunda sadeliği, içtenliği ve yaptığı işe adanmışlığına hayran kalmıştım. Tekniğinden söz etmiyorum bile. Aynı şeyi Patitucci için de söylemeliyim tabii. 80'li yıllarda müzik dinleyişimi etkileyen isimlerden birdir bu olağandışı basçı. Üç usta bir araya gelince çıkan yapı etkileyici olmuştu. Bu etkileyici sonucun müthiş bir örneğini YouTube üstünden paylaşıyorum. Görüntü kalitesi çok yüksek değil ama bu parçaya değer. Her dönemimin vazgeçilmez Monk klasiği Round Midnight, Akoustic Band'in benzersiz yorumuyla geliyor. Girişteki enerjiye ve kısa bas solosunun kalıcı etkisine dikkat çekerim. İyi dinlemeler.

Önemli Not: Bu video linkteki Blue Note kaydında çalan davulcu Vinnie Colauita... (Bu bilgiyi veren Serdar Barçın'a da ayrıca teşekkür ederim.)

Emma Peel: "Ahlak"




Emma Peel: Demek meşhur Torino Atı'nın torunu bu!
Karşıdaki Adam: Aslında torununun torunu demek daha doğru olacak.
Emma Peel: Elbette. Yine de ona dokunduğumda biri kulağıma "Ahlak, bireydeki sürü içgüdüsüdür,"* diye fısıldıyor sanki.

* Friedrich Wilhelm Nietzsche

28 Aralık 2011 Çarşamba

Gustavus


Gustavus, Dargay-Nepp-Jankovics üçlüsünün yarattığı Ildiko Sz. Szilagyi ve Marcell Jankovics'in yönettiği ve 1950'lerde kurulmuş bir stüdyo olan Pannonia'nın Macar Televizyonu için ürettiği bir çizgi film. Dünya onunla ilk olarak 1964 yılında tanışmış. Arada bir eski teknikleri ve üç boyut çılgınlığının öncesindeki "fikirleri" hatırlamak lazım diyerek, Gustavus'u Fil Uçuşu'na konuk etmek istedim.

Sözlük.33

Sözlük, daha önceki maddesinde Orhan Duru'nun Ernesto öyküsünü ele almıştı. Aşağıdaki madde, bu öyküye bir cevap olması açısından ve 1950 kuşağı öykücülerin ruhunu anlatması bakımından ilginç ve edebiyatımızın önemli bir deneyi-deneyimi. (bkz: Sözlük.32)


ERNESTO: Orhan Duru’nun “Ernesto” isimli öyküsünün yayımlanmasından üç ay sonra, 5 Eylül 1970’de, yine Cumhuriyet gazetesinde Erdal Öz’ün bir öyküsü yayımlanır; cümle tamamlaması, saygı duruşu, süreklilik, edebiyatın paylaşım alanında çoğalma/çoğaltma… Önce Ernesto Che Guevera’nın işbirlikçi Bolivya ordusu askerleri tarafından ayaklarından yaralanarak yakalanışını, savunmasız bedeninin makineli tüfekle taranmasını, cesedinin sergilenişini tüyler ürperten bir dille anlatır Erdal Öz… Öyküsünün ikinci bölümünde ise Ernesto’yu yazmak için masasının başına oturmuş “az gelişmiş, çok sömürülmüş uzak bir ülkenin” yazarı vardır; hem de Ernesto’nun konuşan/yorumlayan/itiraz eden/şaşıran hayaliyle birlikte… Orhan Duru’dur bu yazar… Erdal Öz, Orhan Duru ile Ernesto’yu konuşturarak, hem gerçek/kurmaca tartışması yapar, hem de sevgili dostunun öyküsünü baştan aşağı çözümler. “Bir kere şunu iyi bilmeni isterim,” der yazar/Orhan Duru, Ernesto’ya: “Sanatçıya karışılmaz. Özgürdür sanatçı. Üstelik her öykünün bir iç mantığı vardır.” Öykünün ilk bölümünde tüm gerçekliğiyle anlattığı ölüm sahnesini, bir kere de kurmacanın iç mantığında yineler Erdal Öz. (Öykünün sonunda bir de “Yararlanılan kaynaklar” listesi verir Erdal Öz; listenin en önemli metni olarak da elbette Orhan Duru’nun öyküsünü gösterir.)

“Ernesto” ve “Ernesto’ya Sataşma Var” edebiyatımızın birlikte güçlenen iki seçkin örneğidir. İki ustanın “dar alanda kısa paslaşmalarla” okuru büyülediği iki seçkin örnek…

(Erdal Öz, Ernesto’ya Sataşma Var)

27 Aralık 2011 Salı

Emma Peel: "Hafıza"


Emma Peel: Bu düzenek bana pek inandırıcı gelmese de, diyelim başarılı oldunuz. Diyelim, hafızamı boşalttınız... Her gece, her uykuda yeni rüyalar üretebileceğimin farkında değil misiniz?
Karşıdaki Adam: (kötü kötü güler) Ha! Ha! Ha! Beni hala tanımamışsınız. Bu müthiş cihazın rüyalarınızı da emeceğini anlamamış olmanıza şaştım doğrusu.
Emma Peel: (sadece tebessüm eder) ...diyelim ki bunu da başardınız. Peki, her gece, her uykuda rüyanızda beni görmekten nasıl kurtulacaksınız? Bir rüyayım ben ve bu tümüyle gerçek bir cümle.

26 Aralık 2011 Pazartesi

Cenaze Evi Şenlik Evi: Bir Aile Trajikomedisi


James Joyce’un 1916 tarihli eseri Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’nin (A Portrait of the Artist as a Young Man) son cümlesi Murat Belge çevirisiyle şöyle: Koca ata, koca düzenci, şimdi ve her zaman yardımcı ol bana. Orijinali “Old father, old artificer, stand me now and ever in good stead” olan cümlenin girişi, Alison Bechdel’in mükemmel çizgi romanı (grafik roman demek daha doğru olacak elbette) Cenaze Evi, Şenlik Evi’nde Barış Gümüşbaş tarafından “Ey koca baba, ey koca sanatkâr,” olarak çevrilmiş. Okumaya başlamadan önce bu iki farklı köşede duran anlam üzerinde düşündüm. Kitabın sayfalarını çevirip hikayenin dünyasına daha fazla nüfuz ettikçe, Bechdel’in bakış açısının “Koca ata, koca düzenci,” ile “Koca baba, koca sanatkâr” sarkacının ortasında bir noktada durduğunu düşündüm.

Kitabın orijinal adı, Funeral Home yani cenaze evinden yola çıkarak, Fun Home. Türkiye’de Ocak 2010’da Ankara merkezli BilgeSu Yayıncılık tarafından yayımlanmış. (Bu yayınevinin bastığı Kiki hakkında da bir yazı yazmıştım daha önce.) Ben kitapla, oldukça geç, neredeyse bir yıl sonra tanıştım. Daha ilk sayfalardan itibaren bu gecikmenin üzüntüsü yaşamaya başladım. “Bir Aile Trajikomedisi” alt başlığıyla yayımlanan 234 sayfalık kitap, gerçekten uzun zamandır okuduğum en farklı, en cesur, en içten grafik romanlardan (hatta kitaplardan) biriydi.

Okuru rahatlatan, yumuşak hatlı, aydınlık alan bırakmaya özen gösteren, yer yer komiği fazla çizgileriyle, aile kavramı, orta sınıf ahlakı, Amerikan hayat tarzı, yaşam, edebiyat, cinsellik ve kişilik hakkında yutması zor ağırlıkta ve karanlıkta bir hikaye anlatıyor Bechdel. Hikayesini kurarken sinemadan ve özellikle edebiyattan büyük destek alıyor. Homeros, Joyce, Hemingway, Fitzgerald, Conrad, Camus ve Proust’un satırları, düşünceleri neredeyse hikayenin birer karakteri gibi görev üstleniyor. Üstelik bütün bu entelektüel bilgiyi hikayesine yerleştirirken, okurla aynı seviyede durmaya, burnu büyük davranmamaya özen gösteriyor yazar.

Hikaye de hikaye ama… Bechdel, aile kavramının üstündeki tabulaşmış tozları aldıkça ortaya çıkan, zehirli bir çiçeğin yaprakları gibi açılan otobiyografik hikayede, iki erkek kardeşi-annesi ve babasıyla yaşadıkları cenaze işleri evindeki tüyler ürpertici gerçekler sayesinde kendi “gerçekliğine” uzanıyor. Ergenliğinin son döneminde eşcinselliğini itiraf eden Bechdel, bu süreçte, hem cenaze evini işleten hem de lisede edebiyat dersleri veren babasının yıllarca erkek öğrencileri ve kendilerine bakıcı olarak gelen küçük yaşta erkeklerle ilişkiye giren bir eşcinsel olduğunu keşfediyor. On yaşındayken tutmaya başladığı günlüğünün önceleri kırılgan, sonrasında kafası karışık ve giderek cesurlaşan satırlarıyla, okuru da bu hikayenin bir parçası haline getirmeyi başarıyor.

İkinci bir okuma turundan sonra, yeni notlar alacağıma inandığım bir kitap “Cenaze Evi Şenlik Evi”. Mutlaka okuyun derim.

Emma Peel: "Sol elim..."

Karşıdaki adam: Beni o elindeki oyuncakla vurabileceğini mi sanıyorsun?
Emma Peel: Bu bir oyuncak değil, bir laser tabancası. Üstelik görünen değil, görünmeyendir vurucu olan. Sol elimde ne olduğunu göstereyim mi?

24 Aralık 2011 Cumartesi

Sakin ve cesur: Youn Sun Nah

"Same Girl" Youn Sun Nah'ın yedinci stüdyo albümü. Son yıllarda tanımadığım sanatçılarının albümlerini bile gözü kapalı aldığım ACT'den 2010 yılında çıktı. (Bu albümü bana hediye eden ve daha önce de ECM ailesinden Mathias Eick'le tanışmamı sağlayan "müthiş" caz tutkunu Serhan Lokman'a teşekkür ederim.) Youn Sun Nah, bu albümde de öncekilerdeki çizgide ilerliyor; dinleyicisini "yakalayan" ve "rahat dinlenen" bir yapının içine davet ediyor ama her an "tekinsiz" seslerle karşılaşabileceğimizi de hissettiriyor. Kimi zaman pop şarkılarının, kimi zaman caz standartlarının kıyılarında dolaşan, çoğu kulağın ezberinde olan, hatta sıradanlaşma tehlikesine yakın duran melodiler ve o rahat dinleme ezberi, Youn Sun Nah yorumlarında her an yön değiştirebiliyor. Tıpkı efsanevi Metallica şarkısı "Enter Sandman" için yaptığı cover'da olduğu gibi.


Ulf Wakenius'un akustik gitarının akışkan sesine eşlik eden bir huzurla başlayan şarkı, bir anda yön değiştirip, farklı coğrafyalardan türkülere, pagan ayinlerinden süzülmüş seslere ve hatta yapılmasına o anda karar verilmiş gibi duran gırtlak tınılarına kapısını açıyor. Björk'ten Kate Bush'a, Suzanne Vega'dan Aziza Mustafa Zadeh'e uzanan bir "tanıdık sesler" dizisi içinde farklı yerlere götürüyor dinleyicisini. Özellikle bu şarkıda "Smells Like Teen Spirit" cover'ıyla Tori Amos'u sıklıkla akla düşürüyor Youn Sun Nah. (Bu arada YouTube'da aynı şarkının sadece basçı Lars Danielsson eşliğinde bir canlı performans kaydı olduğunu da hatırlatayım: http://www.youtube.com/watch?v=dZ-4Rg6Fatg&feature=related )

"My Favorite Things" gibi bir standartta Batılı bir edayla, hatta Amerikan bir tavırla şarkılarını söyleyen Youn Sun Nah, köklerine gidip geleneksel bir Kore şarkısı "Kangwondo Arirang"ı söylerken bambaşka sedalara uzanıyor. Repertuarında "Besame Mucho" da var, "Ne Me Quitte Pas" da... Ama bir şekilde her birini "başka bir şarkı" haline getirmeyi başarıyor. Bence bu başarının temelinde, beklenmedik yerlerde beklenmediği yapabilme cesareti var. Sakin ve cesur.

Gelelim bu yazının müjdeli cümlesine. Youn Sun Nah, 21 Ocak'ta gitarist Ulf Wakenius'la birlikte Borusan Müzik Evi'ne geliyor. Merak edenlere, bu farklı sesi sahnede izlemek isteyenlere duyurulur...

Duyuruyla birlikte Youn Sun Nah'ın sadece kalimba eşliğinde söylediği muhteşem "My Favorite Things" yorumunu da paylaşıyorum. İyi dinlemeler...


İstanbul'un Kedileri

Nota nota gezer sokakları, İstanbul’un kedileri. Cihangir’dekiler caz tutkunudur, bir saksafon sesi duyduğunda kuyruğunu havaya dikmeyenini zor görürsünüz. Ne zaman bir caz standardının notaları yayılsa evlerin yüksek tavanlarına, Cihangir’in kedi ahalisi mırıldanmaya başlar.
Akmar Pasajı çevresinde şöyle cayır cayır bir gitar sesi duyduğunda gözlerini kısarak uzakları izlemeyen kediye, kedi demezler bu alemde. Bütün rock albümlerini çıkış yıllarıyla, kadrolarıyla ezbere bilir onlar. Hangi gitarist hangi pedal setini kullanır, hangi basçı penayla çalar hangisi nasır tutmuş parmakla abanır tellere, bir davulcu bir konser boyunca kaç baget kırar merak ediyorsanız, Akmar kedilerine danışmanız lazım.
Kumkapı’nın masa altı kedileri, dokuz sekizlik duydular mı boyunlarını sağa sola kırarlar. İnsanoğlu masanın artıklarından çöplenmek için şaklabanlık yaptıklarını düşünebilir bu oynak hallerini görünce; varsın düşünsünler. Güneş geç doğar Kumkapı kedileri için.
Az yukarı çıkıp Yenikapı sahiline vurunca, başı önde kediler görürsünüz; dertli bir uzun hava dinlemenin raconu böyledir. Gözler yumuk yumuk, yürekler gümbür gümbürdür.
Beşiktaş kedileri marş ritminde yürürler. Patileri nasır bağlamıştır bu yüzden.
Ortaköy kedilerinin kulakları, gün boyu insan gürültüsü, martı çığlığı, güvercin kanatlarının pata patası derken zor duyar hale gelmiştir. Yine de engel değildir bu, protest bir şarkıya eşlik etmelerine. 
Bebek sahilinin kedileri biraz daha oynaktır, cıvataları gevşetilmiş gibi patiler havada dolaşırlar. Nişantaşı kedileri oda müziğine öyle meraklıdır ki, dörtlü gruplar halinde gezmeyi adet edinmişlerdir. Grubun önündeki ufak tefek Sarman, istediği orkestrada birinci kemanın notalarında yürüyebilir.
Beyoğlu kedileri, slogan atmayı sever. Beyoğlu kedileri, küfretmeyi sever. Beyoğlu kedileri, polis arabalarının sirenlerini bastıracak kadar yüksek çığlık atar gerekirse. Beyoğlu kedileri, özgürlüklerine düşkündür. İstiklal Caddesi dükkanlarından yayılan günün popüler şarkılarını bilirler bilmesine de, akılları aslında özgürlüğü ellerinden alınan notalardadır.
İstanbul’un ana sütü emmeden çöplük kenarına bırakılan kedileri, koca şair Ece Ayhan’ın dizelerine saygı duruşuyla “Dudullu’dan tâ Salacak’a koşarak alkışlar, fazla sahipleriyle kuru mama yiyen ev kedilerini.” Onların bildiği müzik, boş midelerin gurultusudur. Banka kredisiyle aldıkları evlerin çevresinde aç kediler görmek istemeyen hanımefendilerin-beyefendilerin, kapıcılarına kiralık katil rolü verip şehir dışına attırdıkları kediler, bitmez bir isyan şarkısı söylerler Beylikdüzü soğuğunda.
Maltepe sahilinde bir Tekir’in bıyıkları titreşir, yetmişli yılların Türk filmlerinden kalma bir şarkı, taş plaktan yükselen tarihin sesine karışır.
Sultanahmet Meydanında dünyanın dört bir yanından gelen turistlerin şarkılarını çarpıştırır nice kedi.
Kuzey güneye, doğu batıya geçer ilmek ilmek. Yedi tepeye karşılık gelir yedi nota. Ve İstanbul semalarına yayılan her şarkının her notasında bir kedinin pati izi vardır.
Not: Aktüel dergisinin Aralık 2011 sayısında yayımlanan bir yazı...

23 Aralık 2011 Cuma

100+ retweet alacak cümleler...

Kediler Güzel Uyanır hakkında Aycan Aşkım Saroğlu'nun yazdığı ve Sabit Fikir'de yayımlanan yazının başlığını ilk gördüğüm anda gözlerimi şöyle bir kısıp anlamaya çalıştığımı itiraf etmeliyim. Akılda kalıcı bazı imgeler; evet tamam. Ya da akılda kalan sözler; ona da tamam. Ama bana fazlaca "şekerli" gelen bu "günümüz gerçekliği" konusunda çekincemi bir kenara bırakarak başladım okumaya. Yazının muradının üstüne ışık düşmeye başladıkça, başlığın en az benim kadar muzip olduğuna karar verdim.

Yazıyı Fil Uçuşu okurlarıyla paylaşıyorum ama hem bu yazının orijinal tasarımını, hem de daha fazlasını okumanız için sizi www.sabitfikir.com adresine davet etmeyi de unutmuyorum.

Önemli not: Bu yazıda Burçin Öztunç Yıldırım'ın PIOVE OnAir adlı blogundaki fotoğrafı kullanırken, onun yazısını ve blogunu da tavsiye ediyorum.
http://burcinyildirim.blogspot.com/2011/12/kediler-guzel-uyanr-icin.html



Yekta Kopan, son kitabı Kediler Güzel Uyanır’da usta bir ‘an fotoğrafçısı’ gibi kalemiyle bol bol deklanşöre basıyor. Anlar yığılıyor; bireysel ve toplumsal belleklerimizde. Pat yakalıyor bir anı, sonra bir diğerini. Geçmişimizden, bilinçaltımızdan, gelecek endişemizden ve nadiren de bugünün ruhumuza yansımasından doğanların fotoğrafları yakalıyor. Hem andayız, hem anıların zamanındayız. Zaman sadece belleklerimizde var.

Siyah-beyaz çalışıyor yazar. Siyah beyaz fotoğrafın estetiği, kontrastları, yapısından gelen doğal hüzünlü hali, nostaljisi var bu 41 öyküde. Kimi zaman farklı üslup denemeleri yapsa ve ‘Geometri, Matruşka’ gibi öykülerde o fotoğrafları fazla süslü efektlerle bezese de, diğer anlar, diğer öyküler mükemmelce fotoğraflanmış. Ancak, bu öykülerde de diğer öykülerdekine daha yakın bir üslup tercih edilseydi, daha etkileyici olurdu kanımca.

Estetize edilmiş bir hüzün, yaşayan, hareket eden bir hakikat halinde öykülerde. Öyküler ne denli hüzün, bir varamama hali ile kuşatırsa kuşatsın bizi, gizli bir kurtarıcıdan ümidi kesmiyoruz yine de. O kurtarıcı salt okumak ve yazmaktan ibaret olsa da ve anlatmaktan. Salt kitabın adının ruhumuzda yarattığı imge bile- bir kedinin uyanışının küçük mutluluklar bahşeden o zarif fotoğrafı- ferahlatıyor içimizi. İyi başlıyoruz kitaba… Zaten o da iyi başlamamızı istiyor.

Kitap, anları fotoğraflayan minik öykülerle bezeli… Bu incelikli fotoğraf çalışması için maharetli bir dil kıvrıla kıvrıla ilerlemiş kitap boyunca. O yüzden her öyküde mutlaka unutulmayacak birkaç satır, mıh gibi aklımızda kalan bir imgelem var. Günümüzün gerçekliğiyle ifade edersek; twitter’da 100+ retweet alacak cümleler bunlar.

Kediler Güzel Uyanır’da ruhumuzun, şehirlerimizin, eşlerimizin, git gide uzaklaştığımız düşlerimizin, hayli yaklaştığımız karabasanlarımızın, hayat içinden kaçırıp saklayabildiğimiz satırlarımızın, eriyip ufalan hayallerimizin, yaşlanan evliliklerimizin, silikleşen çocukluğumuzun, endamı kaybolan gölgelerimizin fotoğraflarına bakıyoruz… Elbette çoğunlukla iç açıcı değil fotoğraflar… Hatta bir gülüşe rastlayabilmek için epey bir yol kat etmen gerektiğini anlıyorsun. Çok anı kucaklamış her şey gibi dikenli bir güzellikle uzanıyorlar…Bir küçük öyküden, diğerine sıçrarken kendini bıçaklamak istemiyorsun fakat, minik kesiklerini kabul ediyorsun, hatta biraz uzaktan bakabilmeyi başarıyorsun kendinin ve ötekilerinin hayatına, anılarına, ürpertilerine, takıntılarına, endişelerine… Yaşam ve ölüm korkusuna.

Ama insan öyküleri ardı ardına okurken, kaçınılmaz olarak kendine şöyle sorular soruyor: Evet bu öykülerde benden çok şey var, annemden de babamdan da çok şey var, bizim mahalledeki bakkaldan da hatta, üniversiteden sonra görüşmediğim o arkadaşımdan da… Sadece eskiyen benim hayatım mı? Yoksa hayat dediğin başladığı anda eskimeye yüz tutan bir anı mı? Benim evliliğim mi sıradanlaşan yoksa hayatın doğal ritminin intikamını evliliğimden mi almak istiyorum, yaşlanan ben miyim gerçekte yoksa aşk mı; soruyorsun kendine kusurlu imalat ben miyim, sen misin, yoksa hayatın kendisi mi?

Altı çizili bir özlem

Bazen eski mahallelerde dolaştırıyor bizi, artık bu şehrin en işlek yerlerinde hükmü kalmamış mekânlarda, adı sanı yitmiş, neonların olmadığı sokaklarda… Özlem var belki o eski günlere; “Bakkal büyük dağıtıcıların dağıtım sorumlularına sipariş veren satıcı kimliğinden sıyrılıp bakkal amca olacaktı, adını öğrenecektim ona ‘ağabey’ diyecektim” derken Anadolu Hisarı adlı öyküde bir döneme, bir yaşantı haline, geçip gitmiş bir toplumsal hayata dair bir özlemin altı çiziliyor. Ancak yine de temkinli olmalıyız… Zira bir önceki ‘Tarçın Kokusu’ adlı öyküde “Sobalı evlerin kömürlüğünde geçen çocukluğumdan başlayıp sensiz kaldığım geceye kadar tanığı olduğum tüm haksız vedaları hatırladım” dememiş miydi? Aynı döneme ait iki imge; sobalı evlerle bakkal amca aynı duygularla hatırlanmıyor çünkü. Kömürlük yoksunluksa, bakkal amcanın da gönlü zengin. Oysa ikisi de aynı zamana ait değil mi? Aynı toplumsal hayata... Ama bunun bir önemi yok, çünkü hepimiz geçmişi ne olduğu ile değil ona karşı ne hissettiğimizle hatırlamıyor muyuz zaten?… Hep öyle yapmadık mı? Geçmişimize ait aynı resim, hayatımızın farklı dönemlerinde farklı anlamlarla takılmaz mı belleğimize?… Başka yaşlardan, başka yaşantılardan, başka birikmişliklerden sonra geriye dönüp o resme baktığımızda, bütün duygularımızın aynı kaldığından emin olabilir miyiz resmin çekildiği anla? Özlediğimizi sandığımızı özlemez kızgın olduğumuzu özler olduğumuz hiç olmadı mı sanki? Duygular da zamanın ruhuyla yolculuk etmez mi? Değişmez mi? Değişir elbet, bir hayat yaşıyoruz, çok şükür ölü değiliz. İyi ki de değişir, yoksa gerçekten yaşamamışız, hiçbir şey öğrenmemişiz demektir… Kızgın olduğumuz babamızın o sert gözleri zaman geçtikçe aynı fotoğrafta yumuşar, adını siyah bir kurşunla kalbimize diktiğimiz sevgili unutulmuş bir şarkıya dönüşür. Hatta fotoğraflarda hiç yaşlanmadan eskir ve yaşlanır.

Belki de her şey yazarın ‘Beş Duyu’ adlı öyküsünde söylediği şeye varmak içindir; “Bileceksin ki ancak anlatarak kurtulabilirsin evrenin bitmeyen işkencesinden… Ama devam edeceksin yaşam denen oyunda gölgenle birdirbir oynamaya. Güleceksin. Şarkılar söyleyeceksin. Bir sokak ressamının yaptığı tabloda aşkın ne olduğunu göreceksin. Çocukların olsun isteyeceksin, hikayelerin kulaktan kulağa kırıla döküle yayılsın diye. Rüyalarının açık bıraktığı musluktan akacak günün irini. Her ne kadar kendine itiraf edemesen de, uykularına sızan o paramparça imgelerin seni koruduğunu, ayakta tuttuğunu bileceksin”.

Takıntılı şehir insanları küçük kaçışlarıyla kendi yalnızlıklarını unuturlar bir müddet ‘Pazar Günü’ öyküsünde olduğu gibi: Pazar günleri sabah kahvaltısını bir an önce bitirip güzel filmlerin olduğu televizyonun başına geçmek isterler. Annesiyle babasını arayan çocuklar, bir köpeğe bir sürü numara öğretip onun sayesinde hırsızları yakalayan kardeşler, silahını şimşek hızıyla çeken kovboylar vardır o filmlerde. Küçükken kahvaltımızı bir tepsiye koyup o güzel filmleri izlemeyi düşlediğimiz, büyüyünce yere kırıntı dökme korkusu duymadan o filmleri izlemeyi hayal ettiğimiz filmlerdir onlar. Ama büyüdüğümüzde yere kırıntı dökmekten öte dertlerimiz olduğu için ‘Tensikat’ öyküsünde olduğu gibi başka kaçışlarla korumaya alırız kendimizi, obsesyonlarla batıl itikat arası bir yerlerde dönüp durarak, öylece emin olmak isteriz hayattan. Şirket tensikat dedikodusuyla çalkalanırken; kendimizi korumak için çocukluğumuzdan beri uyguladığımız bir deneye sığınıveririz: “İşten atılıp atılmamam bu deneyin başarısına bağlı, oturduğumuz apartmanın kapısından yola kadar olan mesafeyi yedi adımda aşmalıyım”.

'Yürümek. Denize’ adını taşıyan öykü muhteşem bir soru sorar mesela, bunun cevabını verebilsek iyi olurdu; “Neden en mutlu olunabilecek anlarda bile geçmişten çaldığımız bir meşalenin geleceğimizi yakmasına izin veriyoruz?” Ve artık her şeyi ‘google’yabileceğimiz bir ‘Bilgi Çağı’nda sevdiklerimizin ölümüne de rastlayabiliriz bir anda, ki bu aynı zamanda bizim ölümümüzün de bir internet sayfasında hep durabileceği anlamına gelir, bir gün.

Her şeye rağmen ‘Muasır Medeniyetler Mertebesi’nde her şeyi unutabiliriz çok şükür. Duyduklarımızı, okuduklarımızı, yaşadıklarımızı ve yaşattıklarımızı…

Algıladığım dünyanın merkezinden sesleniyorum...

"Kediler Güzel Uyanır" için BirGün gazetesinde yapılan ve Yağmur Yağmur imzasıyla yayımlanan söyleşi...

"Beklenmedik bir anda, bir kitapla yaşadığın şaşırtıcı buluşma. Kütüphanede, rafta, çalışma masasında öylece durmakta, seni beklediğini bilmeden; zaten sen de farkında değilsin yaşanacakların. Karşılaşıyorsunuz. O senden daha cesur, sınırları yok. Sonrası kendiliğinden geliyor. Mutlusunuz. Hepsi bu.” Kediler Güzel Uyanır... Öyküler çok kısa ve yalın öyküler… Biçimsel anlamda öz, yalın ama yoğunluklu bir yapıt okuyoruz. Kitabın çıkış noktasından bahsedebilir misiniz?

Aslında Kediler Güzel Uyanır’daki öykülerin, daha önce Karakedi’nin Gölgesi isimli kitabımda okurlarla buluşan öykülerle kan bağı vardır. Öykünün şiire yaklaştığı bir tonda, yazarlığımın kenar süsleri dediğim metinlerle bir bütün oluşturmuştum o kitapta. Kediler Güzel Uyanır’daki kimi öyküler-metinler de yıllar içinde yayınlanmış ya da demlenmeyi beklemiş metinler. Ama birçok yeni öykü de var. İşte o öykülerin de yazılmasına giden süreç biraz sessizlik istediğim bir süreçtir. Daha az konuşan, daha çok boşlukların izinde bir okuma yolculuğu sunan öyküler yazmak istiyordum uzun zamandır. Olay örgüsünün giderek silikleştiği, dilin içinde eriyip gittiği öyküler yazmak için oturdum masaya. Sonunda yıllara yayılan bir üretim süreci sonunda ortaya çıktı Kediler Güzel Uyanır.

Öykü, Türk Edebiyatı’nda –romana oranla- daha az yapıt çıkaran bir tür. Bir edebiyatçının tür olarak ya da ifade biçimi olarak öyküyü seçmesindeki kırılma noktası nedir?

Yazma sürecimin de yazıyla ilgili düşüncelerimin de türler arasında sıkışıp kalmasını sevmem. Açıkçası kemikleşmiş bir seçim yok benim için. Daha önce roman yazdım, bir gün yine yazacağım. Ama şurası da bir gerçek ki, öykünün dil ve kurgu denemelerine daha açık bir tür olduğunu düşünüyorum. Edebiyatın oyun bahçesini seven bir yazar olarak, o denemelerin içinde yer almak benim için önemli. Öyküden vazgeçeceğimi sanmıyorum bu yüzden. Ayrıca bir nokta daha var; öykü hiç de az yapıt çıkaran bir tür değil bence. Olağanüstü kalemler var. Sadece öykü, sesine daha az kulak verilen bir tür. Ama bu sadece Türkiye’de değil, dünyada da böyle.

Öykülerde bir yandan kent insanının düştüğü çıkmazların incecik ayrıntıları, diğer yandan da çok dozunda nostaljik göndermeler var. Eskiye özlem hissiyatı –özellikle Anadoluhisarı, Piknik Havası gibi öykülerde- baskın. Zamanın geçirdiği evrimler ve insan yaşamındaki dönüm noktaları… İkisi arasındaki bağın yansımasını nasıl bu kadar kuvvetli aksettirebiliyorsunuz?

Ben sadece algıladığım dünyanın içinden konuşmak istiyorum. İçinden, mümkünse merkezinden. Eğer bu noktada okura kuvvetli bir hisle geçiyorsa duygularım, ancak mutlu olurum. Bu noktada da okurun algısının gücüne inanırım. Bir metin, ancak okurun algısında karşılığını bulursa edebiyatın kalıcı alanında yer bulur kendine.

Yapıtta şehrin müzikal tınısını yansıttığınızı düşünüyorum. İyi yazarların müzikle olan yoldaşlığında harfleri nota gibi işlemelerine aşinayız. Yaratım sürecindeki bu yolculukta nelerden besleniyorsunuz?

Bildiğim bilmediğim ne varsa her şeyden. Beni ben yapan her şeyden. Arızalarımla, yanlışlarımla, bilgisizliklerimle, ilgisizliklerimle, hayata karşı yenik düştüğüm anlarla her şeyden. Okuduğum kitaplardan dinlediğim şarkılara, sevdiğim tablolardan izlediğim filmlere uzun mu uzun bir kaynak listesi sayılabilir. Ama sadece bu kaynaklara değil, onlarla buluşma anlarımdaki farklı hallerime de odaklanmaya çalışırım yazarken. Dedim ya, beni ben yapan her şey.

Eserlerinizde hem hayatın içinden hem de hayatın taklidi olma tehlikesine düşmeden öz metinler yaratıyorsunuz. Fildişi Karası ve Bir de Baktım Yoksun’da da bu form dikkat çekiyor. Hayatla öykü arasındaki ince çizgi nerede başlar ve nerede biter?

Bir kurmaca metin, gerçek dünyanın verilerinden yola çıkılarak yazılsa bile, yazarın tercihleriyle sınırlarını belirler. Baktığımız manzarada ışığın nerelere düşeceğini yazarın bakış açısı belirler. Gerçeği anlatma iddiasındaki metinler hep şaşırtıcı gelmiştir bu yüzden. Orada kurmacayı küçümseyen bir ton vardır. Oysa kurmaca, yaşamdan daha zorlu bir yokuşa davet eder okuru. “Yaşam da kurgulanmalıdır,” diye yazmıştım… Oradaki bakış da bu söylediklerimin bir uzantısıdır. Bir kurmaca metin okunup, okurun algısında karşılığını bulduğu andan itibaren, yaşamın gerçekliğine katılmıştır zaten.

Kitapta Matruşka, Geometri, Matematik gibi öykülerde postmodern bir hava hissettim. Sayılar kullanılarak özel bir tarz yakalanmış. Proust, Pavese Nabokov gibi yazarlara kah alıntılarda, kah ise satır aralarında göndermeler var. Kimlerden ilham aldığınızı merak ediyoruz?

Az önce de dediğim gibi yazma sürecimde, beni ben yapan her şey çalışma masamın üstünde olur. Etkilendiğim yazarlar, kitaplar, müzisyenler, ressamlar, sinemacılar neredeyse her kitabımda adlarıyla sanlarıyla metnin birer parçası haline geldiler. Orson Welles’in Yurttaş Kane’ine saygı duruşunda bulunan İçimde Kim Var adlı romanımın sonunda künye vardır örneğin. Karbon Kopya adlı öykü kitabımda yapıyı tümüyle bu isimlerin üstüne kurdum elimden geldiğince. Kısacası okur-yazarlıktaki yol arkadaşlarım zaten her kitabımda yanımda oluyor.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Kitabınızı nasıl okursunuz?



Size "bakılmasına" izin veriyorsunuz, sonsuz sayıda yoruma da hazırlıklı olmanız gerekir. Kimilerini seversiniz, kimilerine şaşırırsınız bu yorumların. Kimi canınızı sıkar, kimi yalanlarlar doludur... Hazır olmak lazım. Hem bu gerilimin de insanı ayakta tutan bir yanı vardır. Fazlaca mesafeli davrandığınız zaman soğuklukla, içten bir kahkaha attığınızda sululukla suçlanabilirsiniz örneğin. İfadeniz ciddi, sözleriniz fazlaca kendinden eminse “kibirli”, günün neşesiyle büyükçe bir kahkaha ve gevşek dokulu sözler sarf ediyorsanız “civelek” olursunuz birilerinin gözünde. İkisinin de insana dair olduğunu unutmadan yaşamak gerekiyor. Ruh halimize, dış görünüşümüze, davranış kalıplarımıza ve bunlardan yola çıkarak kim olduğumuza karar veren insan topluluğuna saygı duymalıyız. İyidir aslında onlar. Çünkü birileri de onların kişiliklerini aynı verilerle tanımlamakta. Birilerinin bilgisini ve insanlığını bizim üstünüzden belirlemesine izin vermeliyiz. Nasıl olsa kim olduğumuzu biliyoruz aslında. Bu duruş kibirli gelirse, varsın gelsin. Aksi de bir kalıba sokulacak nasıl olsa. Elbette, bir başka yol da, birilerinin sizin için siyah ya da beyaz diyemeyeceği gri alanda yaşamak. (Ama çoğu kişi, kimi zaman sonucu can sıkıcı olsa da siyah ya da beyaz alanda olmayı tercih edecektir.)

Bütün bunları çalışma odama bakınca düşündüm. Bu odayı görenlerin bir kısmı fazlasıyla derli toplu görür ve bu “düzenli” halimden nefret ederler. Ama kimi zaman da öyle dağınık olur ki oda, o haliyle görenlerin de "pasaklı" halimde sinir olduklarını söylememe gerek yok. Ben oyum işte, o düzenli ve pasaklı adamım. Kitaplarıma baktıklarında da aynı yorumlar gelir... Gençlik yıllarımda okuduğum kitapların çoğunun ciltleri kırılmamış, özenle okunmuş, olabildiğince altları çizilmemiştir. Daha sonraki yıllarda hoyrat davranmaya başladım kitaplara. Ciltlerini kırdım, sırtlarında iz bıraktım, kapaklarını çizdim, sayfalarında türlü lekeye neden oldum. Temiz kalmış kitaplarıma bakıp, "Bu kadar kitap almış ama okumamış," diyenleri de severim, kirli kitaplarıma bakıp "Bu kadar kitapsever olduğunu söylüyor ama nasıl da kötü davranıyor kitaplarına," diyenleri de. Ben oyum işte, kitaplarını okumayan ve okurken parça parça eden adam.

Merak ediyor insan, bir diğerinin hayatını. Parçalamak istiyor kendisinin dışında yaşananları. Doğaldır. Şimdi de ben merak edeyim o zaman, siz nasıl okursunuz kitaplarınızı? Yatarak, oturarak, metroda, ayakta, yüksek sesle, çizerek, karalayarak, özel kağıtlarla kaplayarak, çizerek, çizmeyerek, parçalayarak, parmak izi bile bırakmayarak...

Nasıl okuyorsunuz?

Tabii eğer okuyorsanız...

Birinci Tekil Şahıs.11

Ben bir sinema koltuğuyum, aylardır kimsenin üstüne oturmadığı, aylardır bir film bile izlememiş olan.

19 Aralık 2011 Pazartesi

Karanlık duyguların “Anahtar”ı

Uzun sürmüş bir evliliğin yorgunluğunda oynanan bir oyun gibi başlıyor Tanizaki'nin "Anahtar"ı. Seçkin sınıfın temsilcisi elli altı yaşındaki profesör, Kyoto'lu geleneksel bir ailenin kızı olan kırk beş yaşındaki karısı İkuko ile cinsel yaşamını sorgulamak için eskiden günlüğüne aktarmaya çekindiği konulara girmeye karar veriyor. Yeni yılın ilk gününde karısının kuralcılığı, rahatsız edici ahlakçılığı ve yatak odası konularını konuşmaktan kaçınan kişiliği yüzünden, günlüğünün sayfalarına sığınıyor.

İkuko, kadının hangi konuda olursa olsun pasif kalması, erkeğine karşı kendiliğinden harekete geçmemesi gerektiğine inanan eski kafalı bir anne baba tarafından büyütülmüş, mahremiyete inanan bir kadın. Dolayısıyla kocasının günlüğünü bulduğu anda, okumamaya karar veriyor. Bu gizli günlük, onda da bir karşı günlük tutma isteği doğuruyor. Böylece biz okurlar da orta yaşı geçmiş bu karı-kocanın, varlıklarını bildikleri halde okumadıkları iki günlük üstünden, modernleşme süreci içindeki geleneksel Japon toplumunun erotik zihninde bir yolculuğa çıkıyoruz.

Cuniçiro Tanizaki'nin "Anahtar"ını okurken Japon edebiyatından ilgimi çeken diğer yazarları düşündüm. Akutagawa'dan Mişima'ya, Yoshimoto'dan Murakami'ye farklı dönemlerin ve üslupların kalemlerinde erotizm baskın bir izlek. Japon sanatında erotizm ve hatta daha ötesinin egemenliği sadece edebiyatla sınırlı değil. Günümüz Japonya'sının şiddete ve pornografiye dokunuşunu düşündüğümüzde, genetik bir harita çıkarmak daha kolay oluyor. 1886 doğumlu Tanizaki de, özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrası eserlerinde, uçlarda dolaşan bir erotizmin peşine düşüyor. Batı Edebiyatından yoğunluklu olarak etkilenmiş Tokyo doğumlu bir yazar olan Tanizaki, daha tutucu bir bölge olan Osaka'ya yerleştikten sonra Japon toplumundaki ikilem ve değerler sistemindeki değişim temel meselelerinden biri oluyor. Erken dönem eserlerinde de, erotizmin yoğunlaştığı son dönem eserlerinde de tuhaf, tekinsiz bir atmosferin içinde yürütüyor okurlarını.

Dönelim kitabın sayfalarına; tutucu bir aile ortamında yetişen İkuko, bütün bu bastırılmış cinsellik algısına rağmen, şehvete yatkın bir bünyesi olduğunu itiraf etmekten de çekinmiyor. Evet, İkuko arzulu ama kocasının gereksiz hareketlerine de dayanamıyor; cinsellik yorgan altında, karanlıkta yaşansın istiyor. Evlilik çağına gelmiş kızları Toşiko'yla da mahremiyete önem veren bir ana-kız ilişkisi kurmuş durumda. Derken bu tekdüzeleşmiş ama öyle ya da böyle rayında giden ilişki trenine bir yabancı biniyor; Toşiko'yla evlenmesi muhtemel damat adayı Kimura. Bir yandan geleneksel bakış açısından ödün vermeyen, bir yandan da yüzlerini batıya dönmenin hazzını yaşayan karı-koca, James Stewart'a benzerliği ve beyaz teniyle sanki Japon değilmiş gibi duran Kimura'nın varlığıyla duygusal ve cinsel bir fay hattı kırılması yaşıyor. Kimura'ya karşı duyduğu kıskançlığın kendisini tahrik ettiğine inanan koca, bu yabancı erkeğin afrodizyak etkisiyle cinsel hayatlarındaki tatminin süreceğine inanıyor. Üstelik bu süreçte karısının alkol konusundaki zafiyetini de keşfediyor. Kimura afrodizyağıyla başlayan cinsel özgürleşme sürecine, konyak gibi bir ilaç ve gizlice çekilen çıplak fotoğraflar eşlik ediyor. İkuko ise, fotoğraflarının çekildiğini anladığı anda bile "kocam bu çılgınca eğlencesiyle tahrik olmadıkça beni tatmin edemiyorsa, üzerimi düşeni yapmam, fotoğraflarımın çekilişine ses çıkarmamam gerekir, çünkü bu sayede sınırsız şehvetim doyuma ulaşıyor" düşüncesinde. Bu çıplak fotoğrafların Kimura tarafından tabedilmesi, yabancının cinsel oyuna dahil edilmesi karı-kocayı daha da tahrik ediyor. Oyun, giderek tehlikeli bir hal alıyor. Doymak bilmez bir cinsel açlığı olduğunu her fırsatta günlüğüne yazan İkuko da bu batılı görünümlü, taze bedenli adama ilgi duymaya başlıyor. Bu ilgi bir süre sonra kızları Toşiko'nun da dikkatini çekiyor ve genç kız, anne-babasının mutluluğun anahtarı olarak gördükleri bu hastalıklı oyunlarına dahil oluyor. Dört kişilik bu garip denklemde, kocası ve genç Kimura, İkuko’nun hayallerinde birbirlerine dönüşüyor; üstelik Toşiko’nun yön vericiliğiyle. Böylece "Anahtar" feodal köklerine sıkı sıkıya bağlı bir toplumda cinselliğin ve ahlakın nasıl ikiyüzlü yaşandığının izini sürmeye devam ediyor. Bu iz sürme, şaşırtıcı ve soruları artıran bir finale kadar uzanıyor. Okur finale giden yolda, şu soruyla sürekli karşı karşıya: Bir evlilikte, karşılıklı tatmin, cinsel mutluluk, süreklilik için inandığınız değerler sistemini nereye kadar esnetebilirsiniz? Tanizaki, hikayesini bu sorunun izinde yürütürken, kahramanlarının bütün karanlık yönlerini yansıtmak ve okuru sahte bir ahlakçılıkla yüzleştirmek isteğini açıkça belli ediyor.

Ancak bir yandan da Tanizaki yetmiş yaşında yazdığı bu romanda sırtını fazlasıyla cinselliğe yaslarken diğer duyguları göz ardı ediyor. Üstelik günlükler üstünden kurduğu anlatı yapısında çoğunlukla "okura doğru konuşan" bölümlerle Profesörün ve İkuko'nun gerçek iç seslerinden uzaklaştırıyor biz okurları. Hikayesinin olay örgüsünü okura net geçirebilmek kaygısı, yazılmakta olan günlükleri değil, bir üst-anlatıcının metnini okuduğumuz hissini veriyor çoğu zaman. Yine de akıcı bir dil ve olay örgüsüyle bezediği roman, bir solukta okunan psikolojik gerilimler arasındaki yerini alıyor.

Can Yayınları daha önce Cuniçiro Tanizaki'nin "Çılgın Bir İhtiyarin Güncesi" ve "Sazende Şunkin" isimli kitaplarını yayımlamıştı. Yayınevi, H.Can Erkin'in yetkin çevirisiyle yayımladığı "Anahtar" ile hem Tanizaki külliyatına hem de kütüphanelerimizin Japon edebiyatı rafına bir katkıda daha bulunuyor.

2011'in en önemli sanat olayı!

Bir yıl biterken yapılan genel değerlendirmeler, biraz hafıza tazelemeye, biraz arşiv bilgilerinden faydalanmaya, biraz kolay yoldan sayfa doldurmaya, biraz da değerlendirmeyi yapanın bakış açısına göre değerli olan işlerin üstüne, son bir umutla ışık düşürmeye yarar. Değerlendirme verileri ve bu verilere dayanılarak oluşturulan listeler konusuna hep mesafeli (ne yalan söyleyeyim, biraz da şüpheli) yaklaşmışımdır. Ama benim de içime girdi o virüs ve yılın son ayında sayfa doldurma kolaycılığına sırt yaslamak, sosyal medyanın nabzını tutmak gibi düşüncelere karşı koyamadım. Twitter kullanıcılarına 2011’in en önemli sanat olayını sordum. Sözü sıkça geçen konulara şöyle bir bakalım:

Nuri Bilge Ceylan’ın 150 dakikalık güçlü anlatısı Bir Zamanlar Anadolu’da ve filmin önce Cannes’daki, ardından Asya-Pasifik Ödülleri’ndeki başarısı twitter kullanıcıları tarafından açık ara 2011’in sinema alanındaki en iyi haberi olarak görülüyor. (Önümüzdeki ay bu başarılara bir Oscar yolculuğu başarısının eklenmesini bekliyorum. Sanat dergilerinin kapakları şimdiden tasarlanabilir.) Kaybedenler Kulübü, Celal Tan Ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi, Zenne, Bizim Büyük Çaresizliğimiz yılın diğer adı geçen filmleri oldu.
Edebiyatta ise beğeni ışıkları Hakan Günday’ın Az’ını ve Murathan Mungan’ın Şairin Romanı’ını aydınlatıyor. Burhan Sönmez-Masumlar, Ayhan Geçgin-Son Adım, Zülfü Livaneli-Serenad, Ayfer Tunç-Suzan Defter, Doğu Yücel-Varolmayanlar listede yer alan diğer kitaplar.
Gelelim alkışlanan konulara: Gaziantep Mozaik Müzesi'nin sonunda açılabilmiş olması, Yorgun Herkül heykelinin evine dönmesi, 12. İstanbul Bienali, Kevin Spacey’i İstanbul’a getiren Sam Mendes yönetimindeki III.Richard, bir mahalle festivali olan Genç Klasikçiler Festivali, SALT Beyoğlu’nun ve SALT Galata’nın açılması, Türkiye'nin ilk ofis müzesi Borusan Contemporary, hepsini tek tek saysak sayfaların yetmeyeceği, birbirinden önemli isimlerin verdikleri konserler…

Ama ne yazık ki, twitter kullanıcılarından gelen cevapların çoğunda yaşanan olumsuzluklar vardı: Mehmet Aksoy’un Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın “ucube” olarak tanımlanması ve sonrasında da yıkımı 2011’in en çok konuşulan ve düşündüren kültür-sanat olayı. AKM’nin hala açılmamış olması herkesin canını acıtıyor. Elbette olumsuzluklar listesinin ön sıralarında Emek Sineması’nın durumu var.

14 Aralık 2011 Çarşamba

Emek Sineması'nı Yıktırmıyoruz

9. İstanbul İdare Mahkemesi 12.05.2010 tarihinde Emek Sineması için öngörülen projenin “uygulanması halinde telafisi güç ya da imkansız zarar doğuracak nitelikte olduğu” gerekçesiyle yürütmenin durdurulmasına karar vermişti. Kararın ardından, 14.12.2010 tarihinde üç uzmandan oluşan bilirkişi heyeti, incelemesini yapmış ve 18.04.2011 tarihinde mahkemeye sunduğu raporda iki uzman dava konusu projenin kültür dokusuna uygun olmadığını belirterek yürütmeyi durdurma yönünde karar vermişti.

01.12.2011 tarihinde, bilirkişi raporuna ve 2010 baharından itibaren devam eden kamuoyunun verdiği mücadeleye rağmen, 9. İdare Mahkemesi yürütmenin durdurulmasını iptal etti! Bu karardan sonra hukuki olarak bir itiraz hakkı bulunmasına rağmen, benzer dava süreçlerinde gördüğümüz üzere bu itiraz hakkı bir sonuç vermemiştir.

Uzun lafın kısası 1 Aralık 2011 itibarıyla yargı Emek Sinemasını yıkıma teslim etmiştir!

Bundan sonra Emek’in geleceği artık sadece kamuoyunun direnme gücüne bağlı!

Bu bir acil durum çağrısıdır. Artık her an Emek Sineması’nda yıkım başlayabilir. Türkiye’de yargının demokrasiyi, insanları ve kentleri yapayalnız bıraktığı bugünlerde dayanışmaktan başka bir çaremiz, sokaktan başka bir mücadele alanımız yok! Parsel parsel yitirdiğimiz yaşam alanlarımıza bir yenisini eklememek, her türlü mücadelenin kamusal alanı olan Beyoğlu’nu parça parça elimizden alınmasına sessiz kalmamak için bir araya geliyoruz.

24 Aralık Cumartesi günü saat 16:00’da Taksim Meydanı’nda buluşuyor, Emek Sineması’nın önüne yürüyerek basın açıklamamızı okuyoruz. Sonrasında ise müzik dinleyerek, sohbet ederek, sessiz sinema oynayarak Emek Sineması’nın önünde sabahlıyoruz.

Çadırınızı, uyku tulumunuzu, battaniyenizi, çayınızı, kahvenizi ve isyanınızı alın, gelin!

Emek bizim, sokaklar ve meydanlar bizim, İstanbul bizim!

İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi

http://www.emeksinemasi.blogspot.com/
twitter.com/@emekbizim
iksvaryetesi@gmail.com

5 Aralık 2011 Pazartesi

Benzersiz Nefes: John Coltrane


İddialı bir söz olacak ama neyse ki iddia bana ait değil. Sadece caz müziğinin değil, yenilikçi ve farklılığa-deneye açık bir çok müziğin öncülerinden biri kabul edilir John Coltrane. Coltrane, kendisi kadar benzersiz dostlarıyla bundan tam 47 yıl önce bu ay içinde, müzik tarihinin önemli kayıtlarından birini yapmış: A Love Supreme.

Kadro müthiş: Piyanoda McCoy Tyner, davulda Elvin Jones, basta Jimmy Garrison ve elbette Coltrane.

Bu kadro albümün tek canlı performansını, 1965 yazında Fransa’da yapmış. YouTube’dan gelen görüntüler, bu çok özel ve tekrarı olmayan buluşmanın görüntüleri. John McLaughlin’den Santana’ya, Joshua Redman’dan Bono’ya çok sayıda ismi etkilemiş “Acknowledgement” kaydı ile 47 yıl öncesine, Coltrane Quartet’e ve farklıyı arayan her sese selam olsun.

Sevginin, sevişmenin, öfkenin, kargaşanın, cümbüşün öyküleri

Kediler Güzel Uyanır için yapılan söyleşileri Fil Uçuşu okurlarıyla paylaşmaya ve kişisel bir arşiv oluşturmaya devam ediyorum. Bu söyleşi de Gülenay Börekçi'nin HaberTürk Gazetesinin Kitap Eki için yaptığı söyleşi.


Bir de Baktım Yoksun adlı kitabıyla birkaç ödül alan Yekta Kopan’ın Kediler Güzel Uyanır adlı kitabı çıktı.Onu bir popüler kültür şahsiyeti olarak tanıyanlar var ama Yekta Kopan her şeyden önce iyi bir edebiyatçı, dahası çok önemli bir öykücüdür. Kopan, onunla röportajımızda, bir edebiyatçı olarak yapmak istediklerini şöyle anlattı: “Uzun sürmesini istediğim bir yazın yolculuğunda, haritasını benim çizdiğim bir coğrafyada, rotayı kendim belirleyerek yürümek istiyorum, hepsi bu…”
 
 
Çok sevdiğim önceki kitabınız Bir de Baktım Yoksun, İyi Uykular adlı öyküyle bitiyordu. İyi Uykular, kaybettiğiniz babanıza yazdığınız bir mektuptu aslında. Şimdi Kediler Güzel Uyanır adlı kitabınız var elimde... Bu uyumak, uyanmak meselesi iki kitap arasındaki bir organik bağa mı işaret ediyor?
 
Yazma aşamasında benim de fark etmediğim bir süreklilik durumuyla yüzleşmiş oldum bu soruyla. Uyumak-uyanmak, aslında sadece bu iki kitapta değil, genel olarak yazıyla ve ne yalan söyleyeyim, hayatla ilişkimde baskındır. ‘Kediler Güzel Uyanır’daki çoğu izlek, önceki kitaplarımın ve elbette ‘Bir de Baktım Yoksun’un izlekleriyle kesişiyor, örtüşüyor. Ama bu kez, büyük resimden çok resmin içindeki detaylara yoğunlaşmaya çalıştığım gibi, o izleklerin de bizdeki izdüşümlerine, an’larına yoğunlaşmaya çalıştım.

Uyku hayatımızın nasıl bir zamanına işaret eder? Onu hayatımızın diğer deneyimlerden ayıran şey nedir?

Bilimsel bir cevap veremem. Sadece uykunun bendeki karşılığını söyleyebilirim; Genel olarak geceleri çalışan bir insanım. Öncelikle bu nedenle uyku saatlerim azdır. Ama yıllar geçtikçe uykuyla ilişkim sadece çalışmaktan öte bir yere evrildi. Çoğu gece derin uykusuzluklar çekiyorum. Üstelik bunu bir sıkıntı olarak yaşamamayı da öğrendim; üretim sürecimin bir parçası haline geldi uykusuzluk. Neredeyse eski öykülerimden ‘Yayınlanmamış Bir Söyleşi’nin uyur-yazar karakterine dönüştüm. Uyuyabildiğim anlardaysa, bir bütün günün ve üretim sürecinin bir özetini yaşıyorum. Uyku, yaşamdan bana kalanlarla yüzleşmek için cesaretle girmem gereken bir alan yani.

Siz de rüyalar sayesinde ayakta duranlardan mısınız? Yoksa zaten hepimiz farkında olsak da olmasak da öyle miyiz?

Rüyaların yaratıcılık üstünde önemli bir etkisi olduğuna inanırım. Zaman içinde sadece yaratıcılıkla ilgisi değil, kendimizi anlayabilmemiz konusundaki verileriyle de üstünde düşündüğüm bir alan oldu. Rüyalarıyla samimiyetle yüzleşebilmelidir insan. “Ben hiç rüya görmem,” diyen insan da bunu sorgulamalı, düşünmelidir. Doğrudan bir ilişkiden söz edebilirim kendim için; ben yazdıklarımla ayakta duruyorum ve hayatımdaki diğer pek çok alan gibi rüyalarımın alanı da bu yazılara kaynaklık ediyor. Aslında bu sorunun doğrudan cevabı ‘Kediler Güzel Uyanır’daki ‘Beş Duyu’ öyküsünde.

“Ve ben 'anlar'daki yerimi bile koruyamıyorum...” Yaşadığınız, tanık olduğunuz an'ları kaydetmenin bir şekli olarak mı yazdınız bu öyküleri? Onlarda deneyim mi baskın, hayal gücü mü?

Yazarken deneyimlerim, hayal gücüm diye bir ayrım yapmam. Bu ikisi arasında bir denge kurmaya da çalışmam. Hatta yazma eyleminin bir noktasından sonra cümlelerimin hangisinin deneyimden, hangisinin hayal gücünden geldiğini bilmem. Çünkü bilirim ki, hayal gücümün kaynağında deneyimlerim ve deneyimlerimin kaynağında da hayal gücüm vardır. Gerçek hayatı, kurmaca bir evrene dönüştürürken, beni ben yapan her şey devreye girer. Gayet iyi hatırladığım mutlulukla, nedenini bilmediğim korkular, kaynağımı yıllardır aradığım tedirginlikler, kahkahalar, bilgiler, bilgisizlikler… Yazdıklarımın hepsiyim ve henüz hiçbiri değilim.

İçinde ölü bir yazar var son öyküdeki anlatıcının. Sizin içinizde de ara sıra belirir mi o ölü yazar, demek istediğim yazamadığınız, yazmak için kendinizle mücadele etmeniz gereken dönemler var mıdır? Bu dönemlerin sonunda ne olur?

Belirmez mi? Nasıl da sıkıntılı zamanlardan geçer insan bazen. Günlerce defterin başında elimde kalem boş boş otururum. Hatta suçu kaleme atarım kimi zaman, “Öbür dolma kalemi alsaydım elime, akar giderdi cümleler,”derim. Alırım başka bir kalem ama faydası olmaz. Zihnimi açan kitaplara sığınırım. Bir tablonun karşısında otururum dakikalarca. Bir müzik parçasından medet umarım. Daha neler neler… Ama yıllar içinde şunu da anladım; o sürecin önemli bir katkısı var o anda yazmakta olduğum metne. Yazdıklarımla arama bir mesafe koyabilmemi sağlıyor bu sıkıntılar. Yazdığım bir satıra koşulsuz inanma zaafını alıyor benden. Metinle soğukkanlı bir ilişki kurmak, öylesi dönemlerin güzelliği olarak kalıyor bana.

Sizin çalışma masanızın çekmecesinde neler gizli? Cennetkuşu mu, cehennemin sazlı sözlü cümbüşü mü yahut başka bir şey mi, bize söyleyeceğiniz kadarını anlatır mısınız?

En çok defterler ve kalemler var. İçinde her tür kuşun, karmaşanın, öfkenin, sevginin, sevişmenin, cümbüşün, duygunun yazılı olduğu defterler. Arada bir defterlerimi imha edeyim diye düşünüyorum; sayfalarını karıştırdığımda o duygu yükü ağır geliyor. Sonra geçmişin bir duygusuyla yüzleşmek iyi geliyor vazgeçiyorum imha fikrinden. Geçenlerde Murat Gülsoy’a “Ben öldükten sonra, bu defterlerle çok uğraşma, at çöpe gitsin,” dedim. Gülüştük.

Hayır adlı öykünüz kelimelerden, tek kelimelik cümlelerden oluşuyor. Okurken tek bir kelimenin bile ne kadar etkili olabileceğini bir kez daha idrak ediyor insan. Kelimelere anlam kazandıran, ruh kazandıran nedir?

Okurun algısı. Okurun zihninde bütünleyebilme yeteneği. Ben okura çok güvenen bir yazarım. İyi okurun, metne girebilmek için elinden geleni yapacağına inanırım. Aynı şekilde bir kitabı, bir metni sevmediyse de, kaldırıp atabilmesini isterim. O kadar çok konuşuyoruz ki bazen, hele ben günlük hayatımda o kadar gevezeyim ki, yazarken azalmak istiyorum. O azalmanın okurun algısında yeniden çoğalacağına inanıyorum çünkü. ‘Hayır!’ bu kitabın en konuşkan öyküsüdür belki. Her okurun algısında farklı bir bütüne ulaşabilecek kadar konuşkan.

“Edebiyatın en değerli parçası olan kısa öykü...” Yazar olarak öyküye bağlılığınız bir yana, okur olarak da edebiyatta en kıymet verdiğiniz tür müdür öykü?

Bir türü bir diğerinin önüne koymam. Zaten “en değerli, en iyi, en çok okunan, en çok alkışlanan” meselesiyle de ayrıca sorunum vardır; neyse. Uzun sürmesini istediğim bir yazın yolculuğunda, haritasını benim çizdiğim bir coğrafyada rotayı kendim belirleyerek yürümek istiyorum. Öykü okumayı ve yazmayı seviyorum. Hepsi bu, diyelim.

Bir kitabı tamamladığınızda ne hissediyorsunuz, ondan ayrılıyor musunuz, yoksa kurtuluyor musunuz?

Büyük bir boşluk. Bu duyguyu anlatmak gerçekten kolay değil. Ama kurtulmak olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Yıllar içinde sıklıkla karşılaşacağımı bildiğim bir dostla yaşadığım kısa süreli ayrılıklar belki de.

Yazarken kendinize dair neler keşfediyorsunuz? Yazdığınız bir öyküde ya da romanınızda doğrudan kendinizi gördüğünüzde, hissettiğiniz şey ne oluyor? Nasıl bir ayna oluyor size o?

Ben hayatı ve kendimi anlayabilmek için yazıyorum. Ama eğer ayna metaforunu kullanacaksak, o aynayı kendimden çok okura çevirmeyi seviyorum. Doğrudan kendimi aramam hiçbir satırda. Eğer kendimi arayacaksam, yazdıklarımda değil okuduklarımda aramayı tercih ederim. Aslında iyi okur dediğimiz her okur için böyle değil midir? Siz de kendinizi okuduklarınızda aramıyor musunuz? Okumak bu yüzden de vazgeçilmez güzellikte bir eylem değil mi?

Sözlük.32

E

ERNESTO: Orhan Duru’nun öyküsü 2 Haziran 1970 tarihli Cumhuriyet’te, Sanat Edebiyat Eki’nin 2. sayısında yayımlanır: Görünüşte çelimsizdi ama güçlüydü yüreğinde Ernesto, sakalları ve bıyıklarıyla birlikte, sırtında Hergele meydanında satılan ucuz ve eski bir parka, ayağında Amerikan botu. Müthiş bir yoksulluk içindeydi ama alıyordu yaşama gücünü inancından ve kadınlar katındaki çekiciliğinden. Gene de sonu hüzünlü bitiyordu bütün aşklarının. Şimdi ise seviyordu çılgınca Tanca Pavyon’dan Cemile’yi ki vardı onun dünya sorunlarını kapsayan bir göğsü… Böyle başlar öykü; Ernesto’nun kalleşçe, insafsızca öldürülmesi ve beline kadar soyulu, göğsünden kurşun delikleriyle soğuk morg masasına uzatılmış fotoğrafının dünyaya dağılışı, yazarın kaleminde başka bir düzleme, kurmacanın uçsuz bucaksız “özgürlük” alanına taşınır. Saygı duruşunun, özgürleştirmenin, içselleştirmenin, kurgunun, dilin, kısa öykünün en seçkin örneklerinden biridir Ernesto!

(Orhan Duru, Ernesto)

Orhan Duru
1933 - 2009

2 Aralık 2011 Cuma

"Edebiyat dünyanın en eğlenceli şeyidir"

Kediler Güzel Uyanır sonrasındaki söyleşilerden biri de, Can Yayınları binasında Ümran Avcı ile Habertürk Gazetesi için yaptığımız söyleşiydi. Bu söyleşileri Fil Uçuşu'na alma nedenim, biraz da kendime arşiv oluşturmak gayesinden geliyor. Ümran'la uzun bir sohbet gerçekleştirdik, o sohbetten gazete sayfasına sığacak ölçüye gelen sözlerimiz 24 Kasım'da yayınlandı.

Kitapta, kısa, çok kısa öyküler var. Ama ne çok şey anlatıyor...

Bu kitabın metinlerin bazısının kısalığına rağmen çok geveze olduğuna, bazılarının da bir öncekinden daha uzun bile olsa daha sessiz olduğuna inanıyorum.

Derleme bir öykü kitabının hazırlığında eski öykülerle yenileri birleştirme çalışması yaparken geriye dönük okumayla ortaya çıkan geçmişle yüzleşme nasıl bir duygu?

Eski defterleri karıştırarak yazı üzerinden yapılan yüzleşmenin iki boyutu var. Bir, profesyonel bakabiliyorsun. Geçmişte yazdığınız metinleri şimdiki zihninizle, yazarlık bilginizle, donanımınızla, geçmiş yıllarda edindiğiniz tecrübelerle değerlendirerek kendinizden not kırabiliyor veya bütünlemeye bırakabiliyorsunuz. İkincisi, o notların alındığı zaman, defterdeki bir leke, o defterin elinizde, çantanızda dolaştığı günleri hatırlamak falan gibi bütün geçmiş zamandan, hayattan not kırıyorsun.

"Kim Önce Kırpacak Gözünü" adlı öyküde atama bekleyen öğretmenler de var. Neden girdiler öyküye diye sorarak edebiyat üzerinden de olsa onlardan bahsetmiş olalım istiyorum...

Yazarken o anki en derin hissimi ararım. O anki en derin hissime kadar gitmek isterim. O öyküyü yazarkenki dönemde, atama bekleyen öğretmenlerin gayet içten bir şekilde gür çıkardıkları sesin bile duyulmuyor olmasının isyanı, öfkesi vardı içimde. İnsana göz kırptırmayacak derecede gözümüzü tümüyle açık tutmamızı sağlayacak ciddi bir konu. Çıkarılan içten, canhıraş, yüksek bir ses ve bu sesin duyulmasını engellemek için kulaklara tıkılan tıkaçlar. Bir yandan da neden az okuyoruz sorusunun karşılığı kültür sanat politikalarının eksikliği tamam ama eğitim politikalarındaki hatalar işte. O yüzden de gözümüzü kırpmadan oraya bakmamız gerekiyor.

Aynı öyküde, "şiirin kaderinde yanan şairler" var. Hemen aklıma Metin Altıok geldi. "Tekinsizim size göre, ibret için yakılması gereken" diyen ve Sivas'ta yakılarak öldürülen şair...

Elbette ki bir simge isim olarak Metin Altıok ama onunla birlikte Türkiye'de fikri yakılmaya çalışılan, bu başarılamayınca bedenine kibrit çakılan onlarca, yüzlerce ne yazık ki aydın. Metin Altıok bu kaderi doğrudan kelime tanımıyla yaşamış bir insan. Ki, o hem şair, hem de yaşamı şiir olmuş bir isim. Ayrıca ne güzel bir bağlantı ki, - yazdıktan sonra ilişkilendirmiştim - atama bekleyen öğretmenler ve bir öğretmen Metin Altıok. O eğitimcilerin belki de simge ismi. Belki de aralarında Altıok gibi çıkacak öğretmenleri de biz kendi kaderlerine gömüyoruz. Metin Altıok tüylerimi diken diken eden bir günün, bir kaderin, o dönemin hala isini, pasını, o yangın yağını üstümüzde taşımamıza neden olan bir zihniyetin bizden aldığı çok önemli bir isim.

Bunlar bizim gerçekliklerimiz. Hemen arkasından tam da kitapta yer aldığı gibi "kitaplardan başka nefes alacağımız balkon kalmadı" galiba...

Bu gerçekler şehri bizi bizden o kadar alıyor ki. Bizim bu söyleşiyi yaptığımız gün, eksi 5 - eksi 10 derecede donan Van'daki insanlara uyanıyoruz. Bu röportajı yaptığımız gün, töre illetinin takip ettiği bir kurşunla ölmüş adamın cansız bedeni görüntüsüne uyanıyoruz. Kişisel hikayelerimizi insanların gündeminden ayrı tutamayız. Dolayısı ile o hikayeleri yarına ulaştırabilmenin neredeyse tek yolu oldu kitaplar, sanat... Gerçekten nefes almamız lazım ki bir yarın oluşturalım kendimize. Bizi sanattan daha iyi anlatacak birşey bilmiyorum. Birden konuşurken kendimi çok kibirli hissettim. Sanki birşeyleri anlamış, çözmüş de onlar üstüne büyük, küreklerle laf eden bir adam gibi hissettim kendimi. Ama aslında bunlar kibirden değil, çaresizlikten ettiğim laflar. Röportaj yaparken ben de, karşımdaki de ne halde olduğumu biliyor ama sonradan okuyunca o kadar soğuk ve kibirli geliyor ki. Yaşadığım gün karşısında kendimi çaresiz hissediyorum. Soğuktan ölen çocuk için kendimi çaresiz hissediyorum.

TÜYAP'ta "Edebiyatın gayrımeşru çocuğu öykü" adlı bir tartışmaya katıldınız Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy ile bereber. Tanımlama üzerine konuşmak istiyorum.

Bu başlık Ayfer'in bulduğu bir başlık. Öykünün edebiyat algısı içindeki yeri, zaman zaman konuştuğumuz bir konudur. Şunun çok net farkındayız ki, öykü romanın yancısı ama şiire ulaşamayacak kadar da arada kalmış bir tür olarak gözü bağlanmış olarak - piyasa koşulları tarafından – kendi yolunda nereye gideceğini bilmeden yürümeye bırakılmış gibi. Bir yandan sorduğunuzda öyküyü çok severim, çok okurum diyen bir okur kitlesi görüyorsunuz, bir yandan Türkiye'nin gürül gürül akan iyi bir öykü damarı vardır. Ama bir yandan da öykü kitapları çok da okunur durumda değil. Çok da satmıyor. Ya da öykü basan dergiler çok büyük ilgiyle karşılaşmıyorlar. Ki, öykünün asıl yaşadığı yer benim bakış açımla dergilerdir. Öykülerin nefes aldığı yerdir dergiler. Ve şunu biliyorum ki edebiyat insana iyi geliyor. Bana iyi geliyor en azından. Öykü ana bakabilme yeteneğini kazandırır bize. Edebiyat dünyanın en eğlenceli şeyidir. Hüzünlü, acı, bizi bizle yüzleştiren bir kitabı okuduğumuz zaman da ruhumuzun bir yerinde bir eğlence kırıntısı vardır.

http://www.haberturk.com/kultur-sanat/haber/691093-edebiyat-dunyanin-en-eglenceli-seyidir