29 Kasım 2011 Salı

Kendimle didişiyor ve eğleniyorum

Kediler Güzel Uyanır yayımlandıktan sonra bir söyleşiyi de Sibel Oral'ın Taraf'taki "Edebiyat Söyleşileri" köşesi için yaptık... İşte 15 Kasım tarihli söyleşi...


Kitabın kapağından başlayayım; kapağı, kitabı okuduktan sonra gördüm ve hikayeleri okurken hayal ettiğim kapakta çok başka bir duygu vardı. Kitabın kapağında ise dağılmış bir yatak, kırmızı bir hediye paketi... Neyi imliyor bu kapak?

Kapaktaki fotoğraf, kitabın adından bağımsız bir hikaye anlatsın istedim. Okurun zihninde bir kısa öykü yazdırsın, daha kitabın sayfalarını çevirmeden okur kendi yazdığı hikayeyle baş başa kalsın istedim. Cansu Boğuşlu’nun fotoğrafı tam da bu isteğimi karşılıyordu. O yatak kime aittir, o dağınıklığın tam orta yerinde duran hediye paketi kime verilmiştir, içinde ne vardır, ne amaçla alınmıştır, nasıl bir duyguyla açılacaktır? Daha pek çok soru sorulabilir. Bilinmedik bir dolulukla gelir hediye paketleri, açana kadar bir hikaye yazdırır bize. Ayrıca fotoğraf kadrajının dışında neler yaşandığını da okur zihninden tamamlasın istedim. Belki de o yatağın ayak ucunda, görmediğimiz bir kedi, bütün güzelliğiyle uyuyordur o anda.

“Belki de Bu Son öykünüz”... Kitabın en son, en tuhaf kederi sırtlanmış anlatısı. Geveze hayatın ortasında sessizliğin suçunu üstlenen ölü bir yazar ve diyor ki; “Ruhum kalemini çoktan kırdı.” Size de böyle olur mu hiç?

Sıklıkla olur. Ama bir vazgeçiş değildir bu, yeni bir hesaplaşma döneminin başlangıcıdır. Öyle zamanlarda önce büyük bir yorgunlukla kendime sığınırım. O yorgunluktan ve çaresizlikten çıkışın en iyi anahtarı kitaplardır. Okudukça önce kabuğum çatlar sonra o yorgunluk kaybolur gider. Zamanla kırılan kalemin yerine yenisi gelir. Her bir satırı yazdığım son satır gibi yazarım, giderek o duygu da geride kalır. Ama bir yandan da er ya da geç tekrar o duygu haline, tekrar o hesaplaşma sürecine gireceğimi bilirim.

Yazmanın hesaplaşmak olduğunu söylemiştiniz daha önce. Peki, en çok dünyayla mı yoksa kendinizle olan bir hesaplaşmadır?

Her zaman dediğim gibi dünyayı, her yönüyle dünyayı anlayabilmek için yazıyorum. Bunu yaparken de en çok kendimle hesaplaşıyorum. Kendimle didişiyorum, kavga ediyorum, eğleniyorum, oyunlar oynuyorum. Bildiklerimi unutup yeninden öğrenmeye çalışıyorum, o bitmeyen öğrencilik halini seviyorum.

Öyküleriniz ve romanlarınız arasında nasıl bir ilişki var size göre?

Barış Bıçakçı’nın son romanı “Sinek Isırıklarının Müellifi”ni okudum. Yeri gelmişken herkese tavsiye edeyim. Romanın ana karakteri Cemil’in edebiyatla hesaplaştığı bir bölümde çölün ardında yaşayan Büyük Yazar şöyle diyor: “Gençliğimde kendimi tekrar etmekten korkardım ama sonra bunun bir zorunluluk olduğunu gördüm.” Bu satırları okurken, bütün kitaplarımda tekrar eden meseleleri düşündüm ben de. O meseleleri tekrar tekrar yazmak, her farklı dönemimde farklı bir noktasına bakmak, onlarla hesaplaşmak benim için bir zorunluluk. Bütün yazdıklarımın arasındaki ilişki de bu zorunluluğa gelip dayanıyor: Bütün metinlerimde aynı bedeni farklı neşterlerle açarak otopsi yapıyorum aslında.

Genel olarak kitaptaki öykülerin toplamında bir dinginlik ve hatta içten içe bir sessizlik olduğunu düşündüm. Öyküleri fısıldamışsınız sanki...

İçime konuşmak istediğim bir dönemin kitabı oldu “Kediler Güzel Uyanır”. Önceden yazmış olduğum kimi öyküler de böylece bu kitabın bütünü içinde yerlerini bulmuş oldular. Sessizlik vurgusu önemli. Aslında daha da sessiz kalmak istediğim metinler de olmadı değil. Hatta yeterince “azalmadığını” düşündüğüm bazı öyküler doğrudan çöpe gittiler. O kadar çok konuşuyoruz ki, ya da kendimden konuşayım, o kadar çok konuşuyorum ki, kendimi iyi hissettiğim tek limanda biraz sessiz olmak istedim.

Kediler Güzel Uyanır’da öykülerin birçoğu minimal. Bu tarz anlatımın biraz riskli olduğunu düşünürüm, tüm parçalar yerli yerinde olmalıdır ve çok az zaman vardır okurun zihnine girebilmek için... Değil mi?

Böylesi bir anlatımın zorlu olduğuna katılıyorum. Türk ve Dünya edebiyatında minimal öykünün öyle mahir örnekleri var ki; Ferit Edgü’nün “İşte Deniz, Maria” kitabındaki herhangi bir öyküyü, örneğin “Yılan” adlı öyküyü düşünün. O ne muhteşem bir anlatımdır. Ya da Thomas Bernhard’ın metinlerini düşünün. Öylesine nakış gibi işlemek elbette uzun bir yolculuk gerektiriyor. Ama ben de tüm parçaların yerinde ve kararınca olmasına özen gösterdim. Okurun zihnine girmek meselesine gelince, açıkçası bugüne kadar yazarken okuru hiç düşünmedim. Okurun metni okuyuş sürecini, tamamladıktan sonra düşünmeye başlarım. Çünkü o noktadan sonra bilirim ki, metin aslında ben yazdığım anda değil okur okuduğu anda tamamlanacak.

“Ünlem ve Mat” öykünüzde sizi, kendimi ve kitapları gördüm. Kitapla okurun arasına dışardan bir ses, başka bir kitabın yazarı olarak girmek nasıl? Şöyle de sorabilirim: bu öyküyü yazmaya başladığınız da Yekta Kopan yazar mıydı, okur mu?

Her zaman öncelikle bir okur olduğumu söylüyorum. Hatta iyi bir okur olmaya çalışan bir öğrenci. Ama bir yanımla da her okuma anında yazıyı düşünen adam olduğumu unutmuyorum. Dolayısıyla ikisi arasında bir önceliğim yok. “Ünlem ve Mat”ı yazan kişiyim ben, ama o yazıya başlamadan önce ve bitirdikten sonra okur olan bir kişi. Böyle söyleyince biraz delilik gibi geldi, farkındayım. Ama ne yapayım, ben de o delilik halini seviyorum işte.

“Çoğu insandan farkın yok; sen de rüyalar sayesinde ayakta duruyorsun” diyorsunuz, öyle miyiz sahiden?

En azından ben öyleyim. Rüyaların sadece sanatsal üretim için değil, kendimizle yüzleşebilmek için etkili olduğuna inanırım. İster psikolojik verilerle yorumlayalım rüyalarımızı, ister en geleneksel rüya tabirlerine başvuralım, aslında her rüya okumasında bir yüzleşme vardır. Rüyanızı anlattığınız kişi, bir anda size sizi anlatmaya başlar. Hatta kimi zaman duymak istemediğiniz sözcüklerle. Yüzleşmekten hep korktuğunuz yönleriniz, gündelik bir sohbetin ortasına yerleşiverir. Giderek daha rahat taşımaya başlarsınız bu yüzleşme anlarını. Giderek kendi rüyalarınızın okuyucusu haline gelirsiniz. Aslında her uyanışta kendimizi okumaya başlarız yani.Gün boyu sakatlanan zihinlerimiz, rüyalardan yapılma koltuk değnekleriyle yeniden yürümeye başlar. Her gün yeninde, yeniden…

Sizin öykülerinize baktığımda geceyle ve belki de uykuyla alıp veremediğiniz şeyler var gibi. Neler oluyor zihninizde uyku, rüyalar ve geceyle ilgili...

Uykusuzluk çeken birine bu soruyu sorduğunuz zaman, alacağınız cevaplar dertlidir. Ama ben bu dertli ruh halini, varoşlumun bir parçası olarak görmeye başladım uzun süredir. Zihnimde neler olduğunu tam olarak bilsem uykusuzluk çeken bir olmazdım herhalde. Ayrıca dürüst olayım, tam olarak bilsem, gevezelik etmez bu bilgiyi de kendime saklardım. Arada bir de olsa sessiz kalmalı insan.

Biz hep merak ediyoruz; seslendirme, TV programı, eminiz bilmediğimiz başka birçok iş ve öyküler, romanlar. Çok mu çalışkansınız yoksa?

Televizyonda yaptığım işler ve diğer işler hayatımı kazanmak için yaptığım, yaparken de elimden geldiğince, gücüm yettiğince kendimi verdiğim işler. Ama sonuçta onları hep bir iş olarak görmüşümdür. Okumak ve yazmak ise iş değil benim için, varoluşumun parçaları. Çok çalışan biriyim ama çalışkan mıyım bilmiyorum? Çevremde öyle çalışkan insanlar var ki, onları düşününce kendime çalışkan demem açıkçası. Sadece biraz daha öğrenmek için, gücü yettiğince çalışan bir öğrenciyim ben.

Not: Fotoğraf twitter kullanıcılarından İpek Şenol'dan @peksenol geldi. Kedisi Kozmik ve Kediler Güzel Uyanır!

2 yorum:

Evra dedi ki...

"Kediler Güzel Uyanır" okuduğum en etkileyici ve en güzel kitaplardan. Yazıyı okuyunca, aklıma bir şey takıldı. Ben de bazı şeyleri kolay atarım. Eski ve kullanmadığım eşyalar, giysiler...Hatta bazı insanlar çoğunlukla saklar, ben acımam, direkt atarım.
Ama defterlerimi kolay kolay atamam. İçinde iş, özel, ders ne notu olursa olsun, hiç bir defterimden kolay kolay kurtulamıyorum. O kayıtlar ki zamanın ve olayların tanığı. Sanki atılınca geri dönülmez bir yola girecekmişim gibi.. Hoş, zamanla gereksiz olanları atmayı öğrendim. İşte tam da bu noktada, öykülerin bazılarının çöpe gitmesi çok enteresan geldi. Onlar da zihnin oyunlarının, kurgularının tanıkları değil miydi?
Sonra yine Yekta Kopan'ın sözleri yolu aydınlattı:
"O kadar çok konuşuyoruz ki, ya da kendimden konuşayım, o kadar çok konuşuyorum ki, kendimi iyi hissettiğim tek limanda biraz sessiz olmak istedim."
Sessizlik iyidir. Bir de galiba, gereksiz fazlalıklardan kurtulmak da iyidir. Bu yazı da bana öyle iyi geldi işte...

filozzoff dedi ki...

Umarım yeni kitabınız geniş kitlelere ulaşır ve okuyucularınız gereken tadı alırlar. Ayrıca şu sözünüzü de - "her yönüyle dünyayı anlayabilmek için yazıyorum"
begendigimi ayrıca söylemek isterim.

saygılarımla...