28 Kasım 2011 Pazartesi

Gerilimsiz bir davulcu: Nick Mason

Bir süredir döne dolaşa Pink Floyd dinliyorum. Bu dinleme seanslarında olabildiğince Nick Mason’a yoğunlaşmaya çalıştım. Aslında bunu sıklıkla yapmaya çalışırım; iyi bildiğim bir kaydı, sadece bir enstrüman ya da sadece sözler üstünden dinlemeye çalışırım kimi zaman. İyi bildiğim bir bütünü parçalayıp, o parçalardan yeni bir bütüne –ya da yeni bir bütün algısına- ulaşmaya çalışma isteği diyelim. Nick Mason’a odaklanmış bir dinleme isteğinin altında, iyi gazeteci-iyi müzik yazarı-iyi müzik dinleyicisi dostum Zülal Kalkandelen’in Temmuz 2011’de Mason’la yaptığı röportaj yatıyor. Röportajın tamamını ve daha pek çok güzel yazıyı okumak isteyenlere Zülal’in blogunu hararetle öneriyorum: http://zulalmuzik.blogspot.com/

Röportajın bir yerinde “…eski kayıtları dinlediğimde yaşadığım hisse örnek vermek gerekirse, Time’ın girişindeki Intro’yu söyleyebilirim. Oradaki fikri seviyorum ama bugün çalsaydım çok başka çalardım. Nasıl yapardım bilmiyorum ama oradaki vuruşlar başka türlü olurdu,” diyor Nick Mason. Bu sözünü uzun uzun düşündüm. “Gerçi kendisi de bilmiyor ama acaba ne yapardı?” dedim kendi kendime. Ayrıca bu “bilmeme” hali de çok heyecanlandırdı beni. Sonra da “Acaba ne yapmıştı?” diye düşünmeye başladım. Nick Mason, hiçbir zaman rock dünyasının en kalburüstü davulcuları arasında sayılmadı. Keith Moon’un ya da Bonzo’nun aldığı alkışı almadı. Ne kendi dönemindeki kimi davulcular gibi konserlerdeki uzun sololarıyla tanındı, ne de kendisinden sonraki kuşağın varyetesi bol davulcularından oldu. Ama yine de rock tarihi dendiğinde her zaman saygın bir yeri oldu. Bu noktada bir parantez açmalı: Ankara’da, Levent Gönenç’le sabah akşam demeden Pink Floyd dinlediğimiz gençlik yıllarında kimi dostlar, Nick Mason’un “zenginliği” yüzünden bu sevdamızı aşağılardı. “Adamın evinde bilmem kaç tane Ferrari’si varmış,” diye başlayan sohbet, “Ferrari’nin yüzde bilmem kaç hissesi bu herifin zaten,” diye devam ederdi. Biz de adamın cebinin ya da böylesi zevklerinin bizi hiç ilgilendirmediğini, sadece grup içindeki varlığına odaklanmaya çalıştığımızı söylerdik. O zamanlar bilseydik biz de, müziğin teknolojik yönündeki bilgisi, Pink Floyd’un ses efektlerinin –Rick Wright ile birlikte- uzmanı olduğu hakkında konuşur, o da yetmezse mimari konusundaki bilgisinden dem vururduk. Geçmiş gün…

Davul tekniği konusunda “gerilimsiz” olduğunu söyleyen, yaptığı ataklara zaman zaman kendisini bile şaşırdığını itiraf etmekten çekinmeyen bir isim Nick Mason. Şimdi, Pink Floyd’u onun vuruşlarına odaklanarak dinlediğimde, sadece gruba değil bir dönemin müziğine ne büyük katkı yapmış olduğunu düşünüyorum. Öncelikle çok temiz bir tonu var, tuşeleri çok sağlam ve ataklarında şarkıları beslemekten öte bir amacı yok. Tekniğinin yeterli olup olmaması umurunda değil çünkü onun için önemli olan sonuçta ortaya çıkacak olan bütün.

Zülal Kalkandelen’in röportajını okurken heyecanlandığım bir başka nokta ise, Nick Mason’un –bunun asla mümkün olamayacağını bildiği halde- Pink Floyd’un yeniden birlikte çalması, hatta yeni şeyler üretmesi konusundaki istekliliği oldu. “O eski grup ruhu”nu kaybetmemiş olması, yetmişine merdiven dayamış bu adama çok daha büyük bir saygıyla bakmam neden oldu.

Gençlik yıllarında nereden bulduğumuzu bilmediğim, çamur gibi bir VHS kaydında izlemiştik Pompeii konserini. Şapkamız kafamızdan uçmuştu. O zihin zorlayıcı görüntüler, uzun süre rüyalarıma girmişti. Bugün düşünüyorum da Pompeii kayıtlarında Nick Mason dışında bir davulcuyu izleseydik, hiç kuşkusuz bu kadar etkilenmeyecektik. Üstelik bende sadece bir dinleyici olarak karşılığını bulan bu etkinin, günümüz yenilikçi müzik adamlarının çoğunun üstünde, daha kalıcı izler bıraktığını söylemek de mümkün.


Bu düşünceler kafamda uçuşurken, Live at Pompeii’den “One Of These Days” görüntülerini Fil Uçuşu’nda paylaşmaya karar verdim. Görüntüleri izlemeye başlamadan küçük bir not düşeyim: Çalarken baget düşüren davulcuları severim. Yeni bageti çekme anı, kontrolsüz bir duyguyla çaldığını hissettirir bana.

Yıllar geçse de, parçadan bütüne tüm elementleriyle, hala Pink Floyd

3 yorum:

Zülal Kalkandelen dedi ki...

Bu röportajı böyle derin bir şekilde ancak senin gibi derin bir insan yorumlardı Yekta. Sözlerin arasındaki gizleri, düşen bagetleri yorumlamak, anlamlandırmak için ayrıntılara takılan dikkatli gözler yetmez, bir de duyarlı bir yürek gerekir. O da herkesin sahip olduğu bir özellik değil. Yazdığın için mutluyum. İyi ki varsın. Sevgiler, selamlar.

cem uçan dedi ki...

David Gilmour da benzer bir şey söylüyor röportajında, Nick Mason olmasaydı Pink Floyd sound'u olmazdı gibi bir şey... Yıllar boyunca süren Gilmour-Waters didişmesi (ya da bu didişmenin dışarıya yansıması) Wright ve Mason'un hep geri planda kalmasına yol açtı diye düşünmüşümdür. Her ne kadar Pink Floyd külliyatı bir gitar/vokal odağına sahip olsa da müzik denen şeyin bütünlüklü yapısı içinde Wright'ın kompozisyonları, Mason'ın dengeli davulculuğu Pink Floyd sound'unu tamamlar. Bu blog yazısındaki neredeyse her ânı kendi hayatımda da yaşamış olduğum için (Mason, zenginlik, arbalar, Pompei VHS, baget düşürme vsvs) bir ses etmeden duramadım. Sevgiler
Cem

Oyster dedi ki...

Çok güzel bir yazı olduğu gibi Zulal Kalkandelen`in Nick Mason ile yaptığı söyleşiden haberdar olmamı sağladı. Yıllardır Pink Floyd üzerine en iddialı Türk sitesini yönetiyor olmama rağmen bundan habersiz kalmak çok mahçup etti. Fakat hem bu yazı hem de Zulal hanımın sitesi bir anda Floyd ve müzik yazısı bombardımanı yaşatması bakımından hoştu.

Nick Mason için 80li belki de 70li yıllarda bizler de aynı şeyleri konuşur, duyardık. Hatta İngilizlerin de Cambridge aristokratları Floyd elemanlarını zenginlik ve egolarından dolayı eleştirdiklerini bilirdim. Ama müzik her zaman haklıdır ve zaman bu haklılığı saptar. Pink Floyd müziği öyle birşeydir işte.

Tekrar teşekkürler.