14 Kasım 2011 Pazartesi

Bir “büyüme töreninin” hüzünlü tanıkları

Yalçın Tosun’un ikinci öykü kitabı “Peruk Gibi Hüzünlü” yine YKY etiketiyle çıktı. Bu noktada Tosun’un öyküleriyle tanıştığım derginin ve yazarın her iki kitabının editörü Murat Yalçın’a teşekkür etmeliyim. (Benzer övgü cümlelerini Notos, Özgür Edebiyat ve daha küçük ölçeklerde yayın yapan sınırlı sayıda derginin editörleri ve öyküyü yücelten yaklaşımları için de kurabilirim.) Murat Yalçın ve dergisi kitap-lık, uzun zamandır biz okurları yeni isimlerle tanıştırmaya özen gösteriyor. Öykü türünün gerçek anlamda nefes aldığı alanın dergiler olduğuna inanan biri olarak, bu konuda kararlılık gösteren yayıncı ve yazarlara şapka çıkarıyorum.

Tıpkı ilk kitabı “Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler”de olduğu gibi yine çok etkileyici bir isim vermiş kitabına Yalçın Tosun. “Peruk Gibi Hüzünlü” hem çok sarsıcı hem de hüzün vurgusuyla , okuma pusulasını baştan veren bir isim. Bu isimle aslında daha önce Mabel Matiz’in bir şarkısıyla tanışmıştık. Yalçın Tosun’un daha ilk kitabı yayımlanmadan, 9 Nisan 2008’de Üsküdar’da yazdığı bir şiire, Matiz’in yazdığı notalar, şu anda bu yazıyı yazarken fonda dolaşıyor. Daha ilk akorun tınılarıyla, gitarın o hüzünlü arpejiyle bir yara büyüyor dinleyenin ruhunda. Sonra Yalçın Tosun’un dizeleri geliyor:

çocuklar tekinsizdir, annelerse uçurum;
olur olmaz düşülür
bitmemiş bir sevişme, paslı bir iğne gibi
doğrudan kalbe yürür
söz bitimi gibidir, odanın her köşesi
bir kuşatma büyütür
gece sona ermeden, peruk takan birini
öpmezsem yaram büyür.

Bu dizeler, aynı adlı kitabın bölüm aralarında soluklanma noktası oluyor okura. Sadece bir soluklanma değil bu, okunacak yeni öyküler öncesinde bir yüzleşmenin de anahtarları. Yüzleşme, Yalçın Tosun öykülerinin temel izleklerinden biri. Daha başlangıç öyküsü “Muzaffer ve Muz”dan başlayarak kendini hissettiren bir izlek bu. En çok da çocukluğun kırılganlığıyla hoyratlığı arasındaki ipte yürümeyle hesaplaşıyor Tosun’un öykü karakterleri. Çocukluk ve korunaklı çekirdek aile ortamının sahte bütünlüğü üstünden yetişkin hayatların arızalarıyla hesaplaşmak, Yalçın Tosun’un ilk kitabı “Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler”de de karşımızdaydı. Aile ve çocukluk, her zaman tekinsiz bir atmosferin içinde karşılıyor okuru. Üstelik yazar, böylesi bir ortamı bütün renkleriyle satırlarına yayarken, rahat okunan, heyecanı ayakta tutan, an’a odaklanırken büyük resmi de gözden kaçırmayan bir olay örgüsünün içine yerleştiriyor okuru. Kısa bir anlatıda bu dengeyi tutturmanın zorluğunu, nasıl bir maharet gerektirdiğini, has öykü okuru gayet iyi bilir.

Çocukluğun en mahrem anlarını öykülerinin satırlarına sığdırmayı seven Yalçın Tosun, 1977 Ankara doğumluymuş; yaklaşık 10 yıllık bir zaman kaymasıyla aynı yerlerden geçmiş, aynı yollara bakmış, aynı gri havayı solumuş olabiliriz. Belki de, bunlar okur olarak kuruntularım, orada doğmuş olması sadece bir tesadüf olabilir. Ama şundan eminim ki, benim okur duygularım, Tosun’la aynı şehirlerden geçmemiş her okur için geçerli olacaktır. Çünkü bu öyküler fiziki bir coğrafyadan değil, ruhsal bir atmosferden sesleniyor. “Baban ne iş yapıyor?” sorusuna “Serbest meslek,” diyen çocukların ruhsal ortaklığından konuşuyor. Yalçın Tosun’la hiç tanışmadık. Hatta karşılaşmadık bile. Sosyal medyanın olanaklarını kullanarak bir-iki satır yazmışlığımız var birbirimize, hepsi o... Ama, okuduğum her bir öykü, bana yıllara dayanan bir tanışıklığın satır aralarında gezdiğim hissini veriyor.

Yalçın Tosun öykülerinde sarsıcı bir aşk vurgusu var. Öznelerin cinsiyetlerinin ötesinde bir ruha haline, bir beden bütünlüğüne işaret ederken, karakterlerle okurun arasındaki mesafeyi kısaltmaya özen gösteren bir detaycılık var anlatısında. “Hantal Köpek”, “Üç Adamlı Zaman” bu bakışın vücut bulduğu öyküler. Tanık edildiğimiz an’ların hepsi derin bir huzursuzluk bırakıyor tenimizde. Çocukluktan çıkışın labirentlerinde kaybolan, bir “büyüme törenine” tanıklık eden algımızı sarsan öykülerin dünyasında ilerliyoruz.

Yazarla öykü karakterinin dili arasındaki makas açığı sıklıkla kapanıyor Tosun’un öykülerinde. Bu kapanış kimi zaman okurun algısında yeni bir katman yaratırken kimi zaman da beklenmedik bir kesiğe yol açıyor. Bu anlamda, okumakta olduğumuz öykünün, “yazılmakta” olan bir metin olduğu gerçeği ile her an karşı karşıyayız. Kimi zaman da, “Altın Günü” öyküsünde olduğu gibi, öykü karakterinin zihniyle, yazarın dış sesini birbirinden ayırmayı tercih ediyor. Bu tercih sayesinde, öykülerin içinde farklılaşmayı, karakterlerini farklı dil özelliklerinden konuşturmayı da başarmış oluyor. Sonuç olarak “Peruk Gibi Hüzünlü”nün okunma süreci bittiğinde , atı çizilecek cümleler yazmak kaygısından uzak yazarın, altı çizilmiş cümlelerle dolu kitabı kalıyor okurun elinde.

Yalçın Tosun, henüz ikinci kitabında, önümüzdeki yılların en dikkat çekici öykücülerinden biri olacağını kanıtlamış durumda. İlk kitabıyla aldığı 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü de bunun kanıtlarından biri. Öykü okurları Yalçın Tosun adını uzun yıllar duyacak, takip edecek kanımca.

Not: Yazarın fotoğrafı Çağlar Yerlikaya'nın sitesinden alınmıştır.

Hiç yorum yok: