29 Kasım 2011 Salı

Egoist Okur

Gülenay Börekçi, yıllardır kültür-sanat konusunda hassas işlere imza atmış bir gazeteci, bir yazar ve hepsinden önemlisi iyi bir okur. Bir süredir Egoist Okur ile hem internet ortamının üreticilerini hem de kültür sanat yayıncılığı yapanları kıskançlık krizlerine sokuyor. Egoist Okur gerçekten çok iyi bir iş. Hem de bunu sadece çok sayıda takipçisinden biri olan ben söylemiyorum. Sitenin, Hürriyet Gazetesi’nin sosyal medya reklam platformu Bumads’in lansman gecesinde aldığı Bumerang Ödülü hepimizi bu harika sitenin gerçekliğiyle yüzleştiriyor. Kültür-sanatla, özellikle de edebiyatla ilgiliyseniz bu siteye kayıtsız kalmanız mümkün değil. Her şeyden önce “Güzel Haber: Bumerang’dan Egoist Okur’a Ödül” başlıklı yazısında da olduğu gibi, içten ve sıcak bir site. Samimi. Gerçek.

Gülenay Börekçi, beni çeşitli nedenlerle birkaç kere konuk etti sitesine. Son olarak da, “Bir De Baktım Yoksun” için yaptığımız söyleşiden bir bölüm koymuş. Okumak isteyenleri doğrudan Egoist Okur sayfalarına gönderiyorum. Daha sonra “Kediler Güzel Uyanır” için yaptığımız söyleşiyi Fil Uçuşu okurlarıyla paylaşacağım.

Büyümenin zamanı geldi: “O öldü. Senin bir baban yok artık!”

Kendimle didişiyor ve eğleniyorum

Kediler Güzel Uyanır yayımlandıktan sonra bir söyleşiyi de Sibel Oral'ın Taraf'taki "Edebiyat Söyleşileri" köşesi için yaptık... İşte 15 Kasım tarihli söyleşi...


Kitabın kapağından başlayayım; kapağı, kitabı okuduktan sonra gördüm ve hikayeleri okurken hayal ettiğim kapakta çok başka bir duygu vardı. Kitabın kapağında ise dağılmış bir yatak, kırmızı bir hediye paketi... Neyi imliyor bu kapak?

Kapaktaki fotoğraf, kitabın adından bağımsız bir hikaye anlatsın istedim. Okurun zihninde bir kısa öykü yazdırsın, daha kitabın sayfalarını çevirmeden okur kendi yazdığı hikayeyle baş başa kalsın istedim. Cansu Boğuşlu’nun fotoğrafı tam da bu isteğimi karşılıyordu. O yatak kime aittir, o dağınıklığın tam orta yerinde duran hediye paketi kime verilmiştir, içinde ne vardır, ne amaçla alınmıştır, nasıl bir duyguyla açılacaktır? Daha pek çok soru sorulabilir. Bilinmedik bir dolulukla gelir hediye paketleri, açana kadar bir hikaye yazdırır bize. Ayrıca fotoğraf kadrajının dışında neler yaşandığını da okur zihninden tamamlasın istedim. Belki de o yatağın ayak ucunda, görmediğimiz bir kedi, bütün güzelliğiyle uyuyordur o anda.

“Belki de Bu Son öykünüz”... Kitabın en son, en tuhaf kederi sırtlanmış anlatısı. Geveze hayatın ortasında sessizliğin suçunu üstlenen ölü bir yazar ve diyor ki; “Ruhum kalemini çoktan kırdı.” Size de böyle olur mu hiç?

Sıklıkla olur. Ama bir vazgeçiş değildir bu, yeni bir hesaplaşma döneminin başlangıcıdır. Öyle zamanlarda önce büyük bir yorgunlukla kendime sığınırım. O yorgunluktan ve çaresizlikten çıkışın en iyi anahtarı kitaplardır. Okudukça önce kabuğum çatlar sonra o yorgunluk kaybolur gider. Zamanla kırılan kalemin yerine yenisi gelir. Her bir satırı yazdığım son satır gibi yazarım, giderek o duygu da geride kalır. Ama bir yandan da er ya da geç tekrar o duygu haline, tekrar o hesaplaşma sürecine gireceğimi bilirim.

Yazmanın hesaplaşmak olduğunu söylemiştiniz daha önce. Peki, en çok dünyayla mı yoksa kendinizle olan bir hesaplaşmadır?

Her zaman dediğim gibi dünyayı, her yönüyle dünyayı anlayabilmek için yazıyorum. Bunu yaparken de en çok kendimle hesaplaşıyorum. Kendimle didişiyorum, kavga ediyorum, eğleniyorum, oyunlar oynuyorum. Bildiklerimi unutup yeninden öğrenmeye çalışıyorum, o bitmeyen öğrencilik halini seviyorum.

Öyküleriniz ve romanlarınız arasında nasıl bir ilişki var size göre?

Barış Bıçakçı’nın son romanı “Sinek Isırıklarının Müellifi”ni okudum. Yeri gelmişken herkese tavsiye edeyim. Romanın ana karakteri Cemil’in edebiyatla hesaplaştığı bir bölümde çölün ardında yaşayan Büyük Yazar şöyle diyor: “Gençliğimde kendimi tekrar etmekten korkardım ama sonra bunun bir zorunluluk olduğunu gördüm.” Bu satırları okurken, bütün kitaplarımda tekrar eden meseleleri düşündüm ben de. O meseleleri tekrar tekrar yazmak, her farklı dönemimde farklı bir noktasına bakmak, onlarla hesaplaşmak benim için bir zorunluluk. Bütün yazdıklarımın arasındaki ilişki de bu zorunluluğa gelip dayanıyor: Bütün metinlerimde aynı bedeni farklı neşterlerle açarak otopsi yapıyorum aslında.

Genel olarak kitaptaki öykülerin toplamında bir dinginlik ve hatta içten içe bir sessizlik olduğunu düşündüm. Öyküleri fısıldamışsınız sanki...

İçime konuşmak istediğim bir dönemin kitabı oldu “Kediler Güzel Uyanır”. Önceden yazmış olduğum kimi öyküler de böylece bu kitabın bütünü içinde yerlerini bulmuş oldular. Sessizlik vurgusu önemli. Aslında daha da sessiz kalmak istediğim metinler de olmadı değil. Hatta yeterince “azalmadığını” düşündüğüm bazı öyküler doğrudan çöpe gittiler. O kadar çok konuşuyoruz ki, ya da kendimden konuşayım, o kadar çok konuşuyorum ki, kendimi iyi hissettiğim tek limanda biraz sessiz olmak istedim.

Kediler Güzel Uyanır’da öykülerin birçoğu minimal. Bu tarz anlatımın biraz riskli olduğunu düşünürüm, tüm parçalar yerli yerinde olmalıdır ve çok az zaman vardır okurun zihnine girebilmek için... Değil mi?

Böylesi bir anlatımın zorlu olduğuna katılıyorum. Türk ve Dünya edebiyatında minimal öykünün öyle mahir örnekleri var ki; Ferit Edgü’nün “İşte Deniz, Maria” kitabındaki herhangi bir öyküyü, örneğin “Yılan” adlı öyküyü düşünün. O ne muhteşem bir anlatımdır. Ya da Thomas Bernhard’ın metinlerini düşünün. Öylesine nakış gibi işlemek elbette uzun bir yolculuk gerektiriyor. Ama ben de tüm parçaların yerinde ve kararınca olmasına özen gösterdim. Okurun zihnine girmek meselesine gelince, açıkçası bugüne kadar yazarken okuru hiç düşünmedim. Okurun metni okuyuş sürecini, tamamladıktan sonra düşünmeye başlarım. Çünkü o noktadan sonra bilirim ki, metin aslında ben yazdığım anda değil okur okuduğu anda tamamlanacak.

“Ünlem ve Mat” öykünüzde sizi, kendimi ve kitapları gördüm. Kitapla okurun arasına dışardan bir ses, başka bir kitabın yazarı olarak girmek nasıl? Şöyle de sorabilirim: bu öyküyü yazmaya başladığınız da Yekta Kopan yazar mıydı, okur mu?

Her zaman öncelikle bir okur olduğumu söylüyorum. Hatta iyi bir okur olmaya çalışan bir öğrenci. Ama bir yanımla da her okuma anında yazıyı düşünen adam olduğumu unutmuyorum. Dolayısıyla ikisi arasında bir önceliğim yok. “Ünlem ve Mat”ı yazan kişiyim ben, ama o yazıya başlamadan önce ve bitirdikten sonra okur olan bir kişi. Böyle söyleyince biraz delilik gibi geldi, farkındayım. Ama ne yapayım, ben de o delilik halini seviyorum işte.

“Çoğu insandan farkın yok; sen de rüyalar sayesinde ayakta duruyorsun” diyorsunuz, öyle miyiz sahiden?

En azından ben öyleyim. Rüyaların sadece sanatsal üretim için değil, kendimizle yüzleşebilmek için etkili olduğuna inanırım. İster psikolojik verilerle yorumlayalım rüyalarımızı, ister en geleneksel rüya tabirlerine başvuralım, aslında her rüya okumasında bir yüzleşme vardır. Rüyanızı anlattığınız kişi, bir anda size sizi anlatmaya başlar. Hatta kimi zaman duymak istemediğiniz sözcüklerle. Yüzleşmekten hep korktuğunuz yönleriniz, gündelik bir sohbetin ortasına yerleşiverir. Giderek daha rahat taşımaya başlarsınız bu yüzleşme anlarını. Giderek kendi rüyalarınızın okuyucusu haline gelirsiniz. Aslında her uyanışta kendimizi okumaya başlarız yani.Gün boyu sakatlanan zihinlerimiz, rüyalardan yapılma koltuk değnekleriyle yeniden yürümeye başlar. Her gün yeninde, yeniden…

Sizin öykülerinize baktığımda geceyle ve belki de uykuyla alıp veremediğiniz şeyler var gibi. Neler oluyor zihninizde uyku, rüyalar ve geceyle ilgili...

Uykusuzluk çeken birine bu soruyu sorduğunuz zaman, alacağınız cevaplar dertlidir. Ama ben bu dertli ruh halini, varoşlumun bir parçası olarak görmeye başladım uzun süredir. Zihnimde neler olduğunu tam olarak bilsem uykusuzluk çeken bir olmazdım herhalde. Ayrıca dürüst olayım, tam olarak bilsem, gevezelik etmez bu bilgiyi de kendime saklardım. Arada bir de olsa sessiz kalmalı insan.

Biz hep merak ediyoruz; seslendirme, TV programı, eminiz bilmediğimiz başka birçok iş ve öyküler, romanlar. Çok mu çalışkansınız yoksa?

Televizyonda yaptığım işler ve diğer işler hayatımı kazanmak için yaptığım, yaparken de elimden geldiğince, gücüm yettiğince kendimi verdiğim işler. Ama sonuçta onları hep bir iş olarak görmüşümdür. Okumak ve yazmak ise iş değil benim için, varoluşumun parçaları. Çok çalışan biriyim ama çalışkan mıyım bilmiyorum? Çevremde öyle çalışkan insanlar var ki, onları düşününce kendime çalışkan demem açıkçası. Sadece biraz daha öğrenmek için, gücü yettiğince çalışan bir öğrenciyim ben.

Not: Fotoğraf twitter kullanıcılarından İpek Şenol'dan @peksenol geldi. Kedisi Kozmik ve Kediler Güzel Uyanır!

Birinci Tekil Şahıs.10

Ben bir tiyatro oyunuyum, genel provası yapılmamış...

28 Kasım 2011 Pazartesi

Gerilimsiz bir davulcu: Nick Mason

Bir süredir döne dolaşa Pink Floyd dinliyorum. Bu dinleme seanslarında olabildiğince Nick Mason’a yoğunlaşmaya çalıştım. Aslında bunu sıklıkla yapmaya çalışırım; iyi bildiğim bir kaydı, sadece bir enstrüman ya da sadece sözler üstünden dinlemeye çalışırım kimi zaman. İyi bildiğim bir bütünü parçalayıp, o parçalardan yeni bir bütüne –ya da yeni bir bütün algısına- ulaşmaya çalışma isteği diyelim. Nick Mason’a odaklanmış bir dinleme isteğinin altında, iyi gazeteci-iyi müzik yazarı-iyi müzik dinleyicisi dostum Zülal Kalkandelen’in Temmuz 2011’de Mason’la yaptığı röportaj yatıyor. Röportajın tamamını ve daha pek çok güzel yazıyı okumak isteyenlere Zülal’in blogunu hararetle öneriyorum: http://zulalmuzik.blogspot.com/

Röportajın bir yerinde “…eski kayıtları dinlediğimde yaşadığım hisse örnek vermek gerekirse, Time’ın girişindeki Intro’yu söyleyebilirim. Oradaki fikri seviyorum ama bugün çalsaydım çok başka çalardım. Nasıl yapardım bilmiyorum ama oradaki vuruşlar başka türlü olurdu,” diyor Nick Mason. Bu sözünü uzun uzun düşündüm. “Gerçi kendisi de bilmiyor ama acaba ne yapardı?” dedim kendi kendime. Ayrıca bu “bilmeme” hali de çok heyecanlandırdı beni. Sonra da “Acaba ne yapmıştı?” diye düşünmeye başladım. Nick Mason, hiçbir zaman rock dünyasının en kalburüstü davulcuları arasında sayılmadı. Keith Moon’un ya da Bonzo’nun aldığı alkışı almadı. Ne kendi dönemindeki kimi davulcular gibi konserlerdeki uzun sololarıyla tanındı, ne de kendisinden sonraki kuşağın varyetesi bol davulcularından oldu. Ama yine de rock tarihi dendiğinde her zaman saygın bir yeri oldu. Bu noktada bir parantez açmalı: Ankara’da, Levent Gönenç’le sabah akşam demeden Pink Floyd dinlediğimiz gençlik yıllarında kimi dostlar, Nick Mason’un “zenginliği” yüzünden bu sevdamızı aşağılardı. “Adamın evinde bilmem kaç tane Ferrari’si varmış,” diye başlayan sohbet, “Ferrari’nin yüzde bilmem kaç hissesi bu herifin zaten,” diye devam ederdi. Biz de adamın cebinin ya da böylesi zevklerinin bizi hiç ilgilendirmediğini, sadece grup içindeki varlığına odaklanmaya çalıştığımızı söylerdik. O zamanlar bilseydik biz de, müziğin teknolojik yönündeki bilgisi, Pink Floyd’un ses efektlerinin –Rick Wright ile birlikte- uzmanı olduğu hakkında konuşur, o da yetmezse mimari konusundaki bilgisinden dem vururduk. Geçmiş gün…

Davul tekniği konusunda “gerilimsiz” olduğunu söyleyen, yaptığı ataklara zaman zaman kendisini bile şaşırdığını itiraf etmekten çekinmeyen bir isim Nick Mason. Şimdi, Pink Floyd’u onun vuruşlarına odaklanarak dinlediğimde, sadece gruba değil bir dönemin müziğine ne büyük katkı yapmış olduğunu düşünüyorum. Öncelikle çok temiz bir tonu var, tuşeleri çok sağlam ve ataklarında şarkıları beslemekten öte bir amacı yok. Tekniğinin yeterli olup olmaması umurunda değil çünkü onun için önemli olan sonuçta ortaya çıkacak olan bütün.

Zülal Kalkandelen’in röportajını okurken heyecanlandığım bir başka nokta ise, Nick Mason’un –bunun asla mümkün olamayacağını bildiği halde- Pink Floyd’un yeniden birlikte çalması, hatta yeni şeyler üretmesi konusundaki istekliliği oldu. “O eski grup ruhu”nu kaybetmemiş olması, yetmişine merdiven dayamış bu adama çok daha büyük bir saygıyla bakmam neden oldu.

Gençlik yıllarında nereden bulduğumuzu bilmediğim, çamur gibi bir VHS kaydında izlemiştik Pompeii konserini. Şapkamız kafamızdan uçmuştu. O zihin zorlayıcı görüntüler, uzun süre rüyalarıma girmişti. Bugün düşünüyorum da Pompeii kayıtlarında Nick Mason dışında bir davulcuyu izleseydik, hiç kuşkusuz bu kadar etkilenmeyecektik. Üstelik bende sadece bir dinleyici olarak karşılığını bulan bu etkinin, günümüz yenilikçi müzik adamlarının çoğunun üstünde, daha kalıcı izler bıraktığını söylemek de mümkün.


Bu düşünceler kafamda uçuşurken, Live at Pompeii’den “One Of These Days” görüntülerini Fil Uçuşu’nda paylaşmaya karar verdim. Görüntüleri izlemeye başlamadan küçük bir not düşeyim: Çalarken baget düşüren davulcuları severim. Yeni bageti çekme anı, kontrolsüz bir duyguyla çaldığını hissettirir bana.

Yıllar geçse de, parçadan bütüne tüm elementleriyle, hala Pink Floyd

16 Kasım 2011 Çarşamba

Birinci Tekil Şahıs.09

Ben bir çocuk şarkısıyım, sözleri unutulmuş.

Kimbra bu kez konuk...


Geçenlerde Fil Uçuşu'na Kimbra'yı konuk edince, bu genç ve delişmen sesi çevremdeki pek çok kişinin sevdiğini fark ettim. Bir başka Kimbra seansını farklı yaşamak için, bu kez Gotye'nin "Somebody that I used to know" şarkısının klibine gidiyoruz.

İlginç klip, farklı şarkı ve Gotye'nin konuğu Kimbra...

Kunegond'un Penceresinden "Kediler Güzel Uyanır"

Sibel Kaçamak ya da sosyal medya ve blog dünyasındaki adıyla Kunegond - Qunegond, takip ettiğim en etkileyici bloglardan birinin yazarı: Kunegond’un Penceresinden. Sibel Kaçamak edebiyat algısı güçlü bir okur, bu okurluk katmanlarını günlük hayatın her evresine taşıyan bir isim. http://qunegond.wordpress.com/ adresinden ulaşabileceğiniz blogu da bu çerçevede etkili, etkileyici. Sürekliliği, içtenliği, görsel kullanımı, konuları, dili ve en önemlisi bakış açısıyla, okuduğum çoğu yazıda bana yeni bir kapı açıyor. “Kediler Güzel Uyanır” bu bloga konuk olunca sevindim ve merakla okudum. Yazıyı asıl mekanında okumanızı öneriyorum:
Ama kendi tarihime kalmasını istediğim için, Sibel Kaçamak’ın affına sığınarak Fil Uçuşu’na da kopyalıyorum.
İşte Kunegond'un Penceresinden "Kediler Güzel Uyanır"

14 Kasım 2011 Pazartesi

19 Kasım: Kitap Fuarında bir gün...

19 Kasım'da TÜYAP tarafından düzenlenen 30. İstanbul Kitap Fuarı'nda olacağım.

Önce Murat ve Ayfer'le birlikte bir söyleşi yapacağız. Söyleşinin künyeri tam olarak şöyle:

19 Kasım Cumartesi
TÜYAP Kitap Fuarı
Heybeliada Salonu
14.30-15.30
Söyleşi: " Edebiyatın Gayrımeşru Çocuğu Öykü / Can Yayınları 30. Yıl Öykü Şenliği"
Konuşmacılar: Ayfer Tunç, Yekta Kopan, Murat Gülsoy
Düzenleyen: Can Yayınları

Söyleşinin ardından, 15.30-17.30 arasında, İmza Salonu 1B'de kitaplarımı imzalayacağım. "Kediler Güzel Uyanır"dan sonraki ilk imza olacak bu. Ayrıca "Fildişi Karası" ve "İçimde Kim Var"ın yeni kapaklarını da basılı olarak -dilerim- ilk kez göreceğim.

Bütün bu etkinliklerden arta kalan zamanda da kendime kitap alacağım.

Bir “büyüme töreninin” hüzünlü tanıkları

Yalçın Tosun’un ikinci öykü kitabı “Peruk Gibi Hüzünlü” yine YKY etiketiyle çıktı. Bu noktada Tosun’un öyküleriyle tanıştığım derginin ve yazarın her iki kitabının editörü Murat Yalçın’a teşekkür etmeliyim. (Benzer övgü cümlelerini Notos, Özgür Edebiyat ve daha küçük ölçeklerde yayın yapan sınırlı sayıda derginin editörleri ve öyküyü yücelten yaklaşımları için de kurabilirim.) Murat Yalçın ve dergisi kitap-lık, uzun zamandır biz okurları yeni isimlerle tanıştırmaya özen gösteriyor. Öykü türünün gerçek anlamda nefes aldığı alanın dergiler olduğuna inanan biri olarak, bu konuda kararlılık gösteren yayıncı ve yazarlara şapka çıkarıyorum.

Tıpkı ilk kitabı “Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler”de olduğu gibi yine çok etkileyici bir isim vermiş kitabına Yalçın Tosun. “Peruk Gibi Hüzünlü” hem çok sarsıcı hem de hüzün vurgusuyla , okuma pusulasını baştan veren bir isim. Bu isimle aslında daha önce Mabel Matiz’in bir şarkısıyla tanışmıştık. Yalçın Tosun’un daha ilk kitabı yayımlanmadan, 9 Nisan 2008’de Üsküdar’da yazdığı bir şiire, Matiz’in yazdığı notalar, şu anda bu yazıyı yazarken fonda dolaşıyor. Daha ilk akorun tınılarıyla, gitarın o hüzünlü arpejiyle bir yara büyüyor dinleyenin ruhunda. Sonra Yalçın Tosun’un dizeleri geliyor:

çocuklar tekinsizdir, annelerse uçurum;
olur olmaz düşülür
bitmemiş bir sevişme, paslı bir iğne gibi
doğrudan kalbe yürür
söz bitimi gibidir, odanın her köşesi
bir kuşatma büyütür
gece sona ermeden, peruk takan birini
öpmezsem yaram büyür.

Bu dizeler, aynı adlı kitabın bölüm aralarında soluklanma noktası oluyor okura. Sadece bir soluklanma değil bu, okunacak yeni öyküler öncesinde bir yüzleşmenin de anahtarları. Yüzleşme, Yalçın Tosun öykülerinin temel izleklerinden biri. Daha başlangıç öyküsü “Muzaffer ve Muz”dan başlayarak kendini hissettiren bir izlek bu. En çok da çocukluğun kırılganlığıyla hoyratlığı arasındaki ipte yürümeyle hesaplaşıyor Tosun’un öykü karakterleri. Çocukluk ve korunaklı çekirdek aile ortamının sahte bütünlüğü üstünden yetişkin hayatların arızalarıyla hesaplaşmak, Yalçın Tosun’un ilk kitabı “Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler”de de karşımızdaydı. Aile ve çocukluk, her zaman tekinsiz bir atmosferin içinde karşılıyor okuru. Üstelik yazar, böylesi bir ortamı bütün renkleriyle satırlarına yayarken, rahat okunan, heyecanı ayakta tutan, an’a odaklanırken büyük resmi de gözden kaçırmayan bir olay örgüsünün içine yerleştiriyor okuru. Kısa bir anlatıda bu dengeyi tutturmanın zorluğunu, nasıl bir maharet gerektirdiğini, has öykü okuru gayet iyi bilir.

Çocukluğun en mahrem anlarını öykülerinin satırlarına sığdırmayı seven Yalçın Tosun, 1977 Ankara doğumluymuş; yaklaşık 10 yıllık bir zaman kaymasıyla aynı yerlerden geçmiş, aynı yollara bakmış, aynı gri havayı solumuş olabiliriz. Belki de, bunlar okur olarak kuruntularım, orada doğmuş olması sadece bir tesadüf olabilir. Ama şundan eminim ki, benim okur duygularım, Tosun’la aynı şehirlerden geçmemiş her okur için geçerli olacaktır. Çünkü bu öyküler fiziki bir coğrafyadan değil, ruhsal bir atmosferden sesleniyor. “Baban ne iş yapıyor?” sorusuna “Serbest meslek,” diyen çocukların ruhsal ortaklığından konuşuyor. Yalçın Tosun’la hiç tanışmadık. Hatta karşılaşmadık bile. Sosyal medyanın olanaklarını kullanarak bir-iki satır yazmışlığımız var birbirimize, hepsi o... Ama, okuduğum her bir öykü, bana yıllara dayanan bir tanışıklığın satır aralarında gezdiğim hissini veriyor.

Yalçın Tosun öykülerinde sarsıcı bir aşk vurgusu var. Öznelerin cinsiyetlerinin ötesinde bir ruha haline, bir beden bütünlüğüne işaret ederken, karakterlerle okurun arasındaki mesafeyi kısaltmaya özen gösteren bir detaycılık var anlatısında. “Hantal Köpek”, “Üç Adamlı Zaman” bu bakışın vücut bulduğu öyküler. Tanık edildiğimiz an’ların hepsi derin bir huzursuzluk bırakıyor tenimizde. Çocukluktan çıkışın labirentlerinde kaybolan, bir “büyüme törenine” tanıklık eden algımızı sarsan öykülerin dünyasında ilerliyoruz.

Yazarla öykü karakterinin dili arasındaki makas açığı sıklıkla kapanıyor Tosun’un öykülerinde. Bu kapanış kimi zaman okurun algısında yeni bir katman yaratırken kimi zaman da beklenmedik bir kesiğe yol açıyor. Bu anlamda, okumakta olduğumuz öykünün, “yazılmakta” olan bir metin olduğu gerçeği ile her an karşı karşıyayız. Kimi zaman da, “Altın Günü” öyküsünde olduğu gibi, öykü karakterinin zihniyle, yazarın dış sesini birbirinden ayırmayı tercih ediyor. Bu tercih sayesinde, öykülerin içinde farklılaşmayı, karakterlerini farklı dil özelliklerinden konuşturmayı da başarmış oluyor. Sonuç olarak “Peruk Gibi Hüzünlü”nün okunma süreci bittiğinde , atı çizilecek cümleler yazmak kaygısından uzak yazarın, altı çizilmiş cümlelerle dolu kitabı kalıyor okurun elinde.

Yalçın Tosun, henüz ikinci kitabında, önümüzdeki yılların en dikkat çekici öykücülerinden biri olacağını kanıtlamış durumda. İlk kitabıyla aldığı 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü de bunun kanıtlarından biri. Öykü okurları Yalçın Tosun adını uzun yıllar duyacak, takip edecek kanımca.

Not: Yazarın fotoğrafı Çağlar Yerlikaya'nın sitesinden alınmıştır.

10 Kasım 2011 Perşembe

Kimbra


Gecenin bir vakti Yiğit Varol aklıma düşürdü Kimbra'yı. Biletsiz sitesinde "Gözlerden Kaçan 10 Harika Şarkı ve Klipleri" başlığı altında nefis bir liste yapmış. Kimbra da tartışmasız en iyi performanslarından biriyle, Plain Gold Ring ile beşinci sırada yerini almış. (Yiğit Varol'un sitesini ve listesini ziyaret etmek isteyenler için adres: http://biletsiz.com/gecmisten-bugune-gozlerden-kacan-10-harika-sarki-ve-klipleri/ )

Ben de Fil Uçuşu'na bir şarkısıyla konuk etmek istedim bu Yeni Zelanda'lı genç ve kendine özgü sesi. Çoğu kişi gibi benim de kendisiyle tanışmama vesile olan Settle Down gecenin seçimi oldu.

Ama ne yalan söyleyeyim, tavsiyem Sing Sing Studios canlı kayıtlarıdır. YouTube'da bulabilirsiniz...

Birinci Tekil Şahıs.08

Ben bir odayım, hiçbir eve ait olmayan.

9 Kasım 2011 Çarşamba

‘Kahkaha diye bellediğim hüznün ta kendisiymiş meğer’


Burcu Aktaş'ın 4 Kasım tarihli Radikal Kitap Eki için yaptığı söyleşi. Söyleşinin fotoğrafını Muhsin Akgün çekti...


‘Kediler Güzel Uyanır’da, detaylarla haşır neşir karakterler ile senin buluşların birleşiyor. Bu öykülerinde detayın daha ağırlıklı olduğunu söyleyebilir miyiz?

Elbette. Aslında başka bir noktadan yola çıkarak cevaplamak isterim sorunu. Resim sanatında çerçeve meselesi her zaman ilgimi çekmiştir. Ressamın boyama alanı çerçevenin içiyle sınırlıdır. Ama öyle resimler vardır ki, kompozisyonuyla, renkleriyle, detaylarıyla biz bakanlara hikâyesinin çerçevenin dışına taşan kısmını düşündürür. Örneğin, Van Gogh’un “Arles’teki Yatak Odası” tablosuna bakıp odadaki sandalyeler, komodinin üstündeki nesneler, duvardaki askıda sallanan havlu üstünden bir yaşamın hikâyesini kurmayan var mıdır? Ben de ‘Kediler Güzel Uyanır’daki öykülerde, yazılanın, sayfalara sığdırılanın dışında kalanlar okurun algısında oluşsun istedim. Her okur kendi öyküsünü yazsın, her algıda farklı bir anlam kazanacak detaylar, nesneler, an’lar, üstünden çok sayıda farklı okumaya ve öyküye ulaşmak istedim. Bütün o detayların, nesnelerin, öykünün içinde nefes alıp verdiği atmosferin birer karakter olmasını ve görünmeyen hikâyelerini okura yazdırmasını amaçladım. Öncelikle de metinlerin ilk okuru olan bana…

Minimali yakalayan bir kitap olmuş ‘Kediler Güzel Uyanır’. Edebiyatta minimale doğru yol alış ustalık devri sinyali gibi geldi bana...

Yazarken bir paye beklemiyorum açıkçası. Ama mutlaka bir şey denecekse, sadece yazarken değil, hayatımda da sevdiğim ruh hali, sürekli öğrenci olma halidir. Minimal bir anlatının kurulması, dilini bulması daha zorlu bir süreç gerektiriyor, kabul ediyorum. Bu kitabın yazılması sürecinde, çok sayıda öykü, dilediğimce “yalınlaşamadıkları” için çöpe gitti. Kimi zaman da bir kelimeyi bulabilmek için günlerce dört döndüm.

Metinlerinde okuru koluna takıp onunla birlikte oyun oynamayı sevdiğini biliyorum. ‘Matruşka’ adlı öykünde bu oyun durumu biçimsel olarak da var…

Öncelikle şu “okuru koluna takıp, birlikte oyun oynama” benzetmesi için teşekkür edeyim Burcu. Kitapların sayfaları, çocukluğumdan beri kendimi mutlu hissettiğim tek oyun bahçesi. Yazdıklarımı okuyanlardan başka oyun arkadaşım da yok. İlk kitabımdan bu yana o oyunbaz ruh halim beni hiç yalnız bırakmadı. ‘Karbon Kopya’ adlı kitabımda bu oyunbaz ruh yüksek sesle konuşuyordu. Bu kez daha fısıltılı olmasını istedim. “Matruşka” ve benzer metinlere gelince, dünya edebiyatında nice mahir örneğini gördüğümüz biçimsel denemelerin, bir okur olarak bendeki izdüşümleri olduğunu söyleyebilirim. Aklıma gelmişken sorayım; sen de bir kitap kurdusun, yazmaktan ve okumaktan daha eğlenceli bir şey biliyor musun?

Gerçekten bilmiyorum. Oyundan şuraya geleyim. Bu kitapta seni besleyen şeyler var. “Korkak ruh iflah olmuyor”, “Rüyalar, gün boyu sakatlanan zihinlerimizin koltuk değnekleri” diyorsun. Ve rüyalar sayesinde ayakta duranlardan bahsediyorsun. Rüyanın ve korkunun seni besleyen yanı nedir?

İnsanın rüyalarıyla yüzleşmesinde hep korkutucu bir yan olduğunu düşünürüm. İster psikolojik çözümleme yapalım ister geleneksel rüya tabirleriyle açıklamaya kalkalım, her rüya yorumunda, ruhumuzun karanlık ve belki de duymak istemediğimiz bir yönüyle yüzleşiriz. Üstelik bu yüzleşmeye neden olan kendi zihnimizdir. Rüyalar hem gün boyu sakatlanan zihinlerimizin koltuk değnekleridir, hem de bütün korkularımızın bir arada yaşadığı karanlık bir evdir. Ben yazarken, o evin koridorlarında dolaşmayı seviyorum. Rüyalar ve korkularla yüzleşen anlatının, yazarı çıplak bırakan, samimi bir anlatı olduğunu düşünürüm. Hayat denilen karmaşayla başa çıkmanın bir yolu bu benim için. Kitaptaki ‘Beş Duyu’ öyküsünün giriş cümlesini kendime de söylüyorum bu noktada: “Çoğu insandan farkın yok; sen de rüyalar sayesinde ayakta duruyorsun.”

Yine senin cümlelerinden gideyim. “İnsan en kolay kendinden utanıyor. O yüzden sevmem aynaları,” diyor bir karakterin. Böyle bir hesaplaşmayı yapabiliyor. Bu bana şunu düşündürdü. Metro kullanırken en çok dikkatimi şu çeker: Trene giden koridorlarda yürürken, duvardaki aynalara büyüğünden küçüğüne, gencinden yaşlısına çoğu insan bakar. Etraftan çok kendilerine bakarlar. Bence bu modern hayatın getirdiği bir şey… Hesaplaşmamakla, umursamazlıkla, kendini önemsemekle, bir tek kendinle ilgilenmekle alakalı. En çok da kendinden utanmamakla alakalı. Son zamanları da göz önünde bulundurursak, insanların kendinden utanmaktan imtina ettiği bir dünyada hesaplaşmaya açık, utanmaya açık metinler yazmak, karakterler yaratmak benim ilgimi çok çekiyor.

Anlayabilmek için yazıyorum ben. Anladıklarımı anlatabilmek için de kitaplaştırıyorum yazdıklarımı. Anlayabilmek dediğim o fena halde sivri uçlu ve keskin bıçağı ruhuma saplamaktan, kendimle hesaplaşmaktan bir an çekinmeyerek. Giderek o hesaplaşmayı, kendimden taşırıp ayna tuttuğum karakterlere, nesnelere ve sonunda bir bütün dünyaya göstermekten bir an vazgeçmeyerek. Edebiyat, bitmek bilmez bir hesaplaşma. Kurallarını okurla yazarın birlikte koyduğu bir oyunun içinde, kendi bildiğim dünyanın sesiyle yazarak hesaplaşıyorum ben de. O dünyanın en çok yüzleşmesi gereken duygulardan biri değil mi utanç?

Yekta Kopan’ın yazın hayatının başında çocukluğa dair anlar, “baba”lar dönüp duracak değil mi? Oralardan bize bir şeyler getirmeye devam edeceksin…

Seninle bir sırrımı paylaşabilir miyim?

Sevinirim…

Ben aslında çoğu zaman, neşeli, ruh ferahlatıcı bir şeyler yazmak için oturuyorum defterimin başına. Senin deyişinle başımda kahkahası bol kuşlar uçsun istiyorum. Hatta kimi zaman metin bitene kadar da neşeli, giderek komik bir şeyler yazdığıma inanıyorum. Sonra metnin ilk taslağı bitip de okuduğum anda anlıyorum ki, kahkaha diye bellediğim hüznün ta kendisiymiş meğer. Uzun süredir üstünde çalıştığım bir dosya var elimde, şimdi düşündüm de, onda da sözünü ettiğin “kuş”lar uçuyor başımda. Eh kuş bu, dilediğince kanat çırpar, uçma diyemezsin ki…

Burcu Aktaş'ın kaleminden 'Kediler Güzel Uyanır'

'Kediler Güzel Uyanır'ın raflara çıktığı gün Radikal Kitap editörü Burcu Aktaş, kitap ekinin 4 Kasım tarihli nüshasında hem benimle yaptığı bir söyleşiyi yayımladı hem de kitap hakkındaki düşüncelerini yazdı. İşte Burcu Aktaş'ın cümleleriyle 'Kediler Güzel Uyanır'.

Rüyalar sayesinde ayakta duruyoruz

Yekta Kopan, 'Kediler Güzel Uyanır'da sıkıntıyı, alışkanlığı, günlük hayattan bazı anları anlatıyor. Bunları anlatırken de insan ruhunun karanlıklarından besleniyor. Rüyalar, korkular, endişeler ve takıntılar yardımcısı oluveriyor. Kitap, edebiyatın cenneti yalınlığın kıyısında değil, ortasında geziniyor.

İlk cümleler, zihne kelimelerle çakılan çivilerdir. İlk cümlelerin güzelliğini es geçmeyen bir yazar Yekta Kopan. Yazarın yeni öykü kitabı ‘Kediler Güzel Uyanır’da yer alan kırk bir öykünün de ilk cümlesi kendine has bir tavır ve güzellik içeriyor. ‘Kediler Güzel Uyanır’ Kopan’ın dokuzuncu kitabı. Yazar, edebiyatın eğlendirici yönünün ağır bastığı postmodern zamanlarda tehlikeli ve cesaret gerektiren bir işe girişmiş. Kısa ve çok kısa öykülerden oluşturmuş kitabını. Belli ki bu tehlikeyi dikkate almayıp bildiği yolda koşmuş Yekta Kopan. Okur için ortalıkta kol gezen tehlikeyi de; okura, okuruna güvenerek savmış başından. İyi ki de böyle yapmış. Ortaya, edebiyatın cenneti yalınlığın kıyısında değil, tam ortasında gezinen bir kitap çıkmış. ‘Kediler Güzel Uyanır’ın en önemli maharetlerinden biri bu.

Buluşları olan bir yazardır Yekta Kopan. Bu kitabında yer alan öyküler de Kopan’ın buluşlarından payını alıyor. Yazar, ‘Kediler Güzel Uyanır’da detaylarla buluşları iç içe geçiriyor. Öykülerinde sıkıntıyı, geçmişe özlemi, alışkanlığı, sorgulamayı, günlük hayattan bazı anları anlatıyor. Tüm bunları anlatırken de insan ruhunun ve zihninin karanlıklarından besleniyor. Rüyalar, korkular, endişeler ve takıntılar yardımcısı oluveriyor.

‘Eşyanın duru tadında’

Yazarın “Müsvedde” adlı öyküsü sözünü ettiğim detayları ve buluşları kusursuzca bir araya getiriyor. Kırtasiye olduğunu anladığımız dükkânda dolmakalem bakan adam ile tezgâhtar arasında geçen öyküye, dükkânda yer alan müsvedde kâdığına karalanmış kadın ismi karakter olarak dahil oluyor! Tezgâhtarın kalemle kurduğu obsesyonlu ilişki, müşterinin obsesyonuyla şahane bir şekilde birleşiyor. “Aniden gözüne montunun çıtçıtlı üst cebi ilişiyor. Açık kalmış. Kapatmaya çalışıyor. Cep kapağına üstten bastırınca, göğüs ucu acıyor.” Hepimizin belki onlarca kez bir kırtasiyede gördüğü müsvedde kâğıtları ve onların üzerindeki isimler Kopan’ın buluşuyla bir öykü malzemesi oluyor. “Eşyanın duru tadında” diyordu Littera Amor’da İlhan Berk. Yazar da kırk bir öyküsünde kimi zaman nesnelerle, kimi zaman anlatımıyla, kimi zaman karakterleriyle “eşyanın duru tadı”nı yakalıyor.

“Our Bazaar!” kitabın dikkat çeken bir diğer öyküsü. Daha ilk cümlesiyle okuru içine çekiyor: “Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti.” Halı satan adamın hikâyesi keskin bir sonla bitiyor. Kopan’ın edebiyatını takip edenler onun “baba”ya olan düşkünlüğünü bilirler. “Our Bazaar!” da sonunda “baba”ya dönülen öykülerden biri. Tadında bir mizah ve ironi barındıran öyküler de var ‘Kediler Güzel Uyanır’da. “Evlilik Cüzdanı” onlardan biri. Evlilik cüzdanı yanında olmayan bir çiftin otele kayıt yaptırma çabası bir öykü şölenine dönüşüyor.

“Ünlem ve Mat” kitap ve okur arasındaki ilişkiye değinen bir öykü. Kopan’ın metinlerinden iyi bir okur olduğunu kolaylıkla anlarız. Yazar bunu bizim gözümüze asla sokmaz ama Kopan’ın yaptığı bağlantılarla okur bunu anlar. “Yazarın kurduğu dünyadan daha parlak bir dünya oluşmuyor kafamda,” dedirtiyor karakterine Yekta Kopan. Bana öyle geliyor ki ‘Kediler Güzel Uyanır’da çok sayıda okura bu cümleyi kurdurtabilecek bir kitap.

Kitabın “Yağmur” ve “Pazar Günü” öykülerine özellikle dikkat edilmeli. Yazarın “Yağmur”daki anlatımı okuru bir öykü karakterine dönüştürüyor. “Yüzünle ayna arasındaki boşluğa sıkışıyor ruhun,” derken bir bakıyorsunuz ki Kopan’ın tam da dediği yere sıkışıvermiş ruhunuz. Okumaya devam ettikçe okur üzerindeki etki artıyor: “Korktun. Çay bardağında dönen kaşığın sesi büyüdü içinde. (...) Ensenle ayna arasındaki boşluğa sıkıştı çocukluğun.” “Pazar Günü” öyküsünü mutlaka ve mutlaka okumak lazım. Pazar günü sıkıntısı daha iyi nasıl anlatılabilir bilmiyorum.

Yekta Kopan’ın kitabı, okuyanın zihninde hatırlamalar, esinlenmeler silsilesine dönüşüyor. Hani “Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti,” diyordu ya Kopan... İşte ben de, kırk bir öyküyü okumakla “Burcu’nun bildiği dünya değişti,” diye bir not düşüyorum.

8 Kasım 2011 Salı

Birinci Tekil Şahıs.07

Ben bir bayram sabahıyım; kapısı hiç çalınmayan bır evde, kendisiyle bile konuşmayan. 

Mine Söğüt'ten bir edebiyat battaniyesi


Kaybetmeyi, kazanmanın bir karşılığı olarak ortaya koymuyor Mine Söğüt. Kazananlar dünyasının öteki ucunda değil kaybedenlerin dünyası onun metinlerinde. Kaybetmenin gücünü, düzenin egemen diline karşı konumlandırıyor; karakterler, nesneler, simgeler dünyasında. Sorguluyor Mine Söğüt. O egemen dilin bütün kalıplarını kıran ters yüz eden bir dille. Edebiyatının ana hattını kendine özgü bir dil üstünden çiziyor. Sevim Burak’tan Sevgi Soysal’a, Tomris Uyar’dan Selçuk Baran’a çizilebilecek bir çizgi getiriyor okurunun aklına. Sadece bu usta kadın yazarlarla sınırlı bir edebi fotoğraflar albümü değil onun satırlarıyla zihnimize düşen. Vüs’at O.Bener, Feyyaz Kayacan, Bilge Karasu… daha nice isim düşüyor sayfalardan okurluk yolculuğumuza. Son kitabı Deli Kadın Hikâyeleri’nde yine kendine has, etkileyici ve zihin açıcı bir dil dünyası var. Bahadır Baruter’in her biri ayrı hikâye yazdıran desenleriyle, hikâyelerin önünde birer yer gösterici edasıyla yürüyen dizeleriyle yirmi bir parçalı el işi bir battaniye. Edebiyatla, hikâyeyle ısınmak ve delilikle yüzleşmek isteyen okurların altına saklanacakları bir battaniye.

5 Kasım 2011 Cumartesi

Korku nasıl bir şey sevgilim?


Aslı Biçen, Tehdit Mektupları’nda heybesi yüklü bir vicdan muhasebesine girişiyor. Askeri darbe sonrasında mahkeme tutanakları, gönderilmiş ve gönderilmemiş mektuplar, tehdit içeren pusulalar, günlük sayfaları üstünden hem dönemin toplumsal bir haritasını çizmeye hem de okuru bu haritanın içinde çarpıyla işaretlenmiş yerlere götürerek gizemi çözdürmeye çalışıyor. Yazarın amacı romanın daha başlarında açığa çıkardığı sırrın ardındaki ruh haline ışık düşürmek. Çünkü bu ışıkla birlikte o çok klişeleşmiş “kardeşi kardeşe kırdıran anarşi dönemi” söyleminin bir otopsisini yapabileceğimiz biliyor.

Romanın bence en maharetli, dünya ve karakter kurmada en “eli rahat” bölümü “Cihan Perver’in Mektupları” bölümü. Cihan’ın sevgilisi Hale’ye yazdığı mektuplarda ‘ait olma-ait olamama’ çizgisinde gidip gelen bir izlek üstünden, güçlü ve akılda kalıcı bir karakterle tanışmış oluyoruz. Bölüm, mektup-roman anlatısı üstünden karakter yaratmanın püf noktalarını da içeriyor. Sadece babası tarafından değil, korunaklı bir dünyanın da dinamikleri tarafından sahiplenen ve bu nedenle de kendisini o dünyaya ait hissedemeyen Cihan, aslında sadece “harekete” değil, varoluşuna da mesafeli. Bu mesafe ruhsal olarak “hareketle” hesaplaşmada kendini gösterirken, fiziksel olarak da uzaklardaki Hale’ye duyulan aşkta karşılığını buluyor. Aslı Biçen, ait olma meselesini mesafe üstünden çözerken, okurun metinle arasındaki mesafeyi giderek kısaltmaya, okurla anlatıyı aynı düzleme çekmeye de özen gösteriyor. “Hayat bir sayıklama gibi akıyor,” diyen Cihan, gerçekten de meraklı, eğlenceli, sorgulayan, anlamayan, kıskanan, hesaplaşan bütün düşüncelerini birer sayıklamaya dönüşmesinden çekinmeden paylaşıyor Hale’yle.

Örneğin korkmakla ilgili düşüncelerinde, öylesine güçlü bir düşünce akışına giriyor ki Cihan, bir roman karakteri olmaktan çıkıp giderek etten-kemikten ve kandan (çok fazla kan) bir insana dönüşüyor: “Korku nasıl bir şey? Küçük bir hayvanın üzerinden bir gölge geçtiğinde hissettiği şey mi? Bir an sonraki ölümü haber veren bir şey. Yüksek bir sur boyunca yürürken, çok yakında ani bir fren duyunca, çakmağı çaktığın anda gaz kokusu alınca hissedilen bir şey. Zamanda ölümün bir an öncesi mi?” Üstelik Aslı Biçen, okuru Cihan’ın düşünce git-gellerine ortak ederken olay örgüsünün heyecanlı temposunu da bir an bile düşürmüyor. Gündelik ayrıntılar, detaylar ve göndermeler de okuma zevkini artırıyor. Cihan’ın bir mektubunda “Sen hiç Ankara’ya gitmemiştin değil mi? Aslında bir sokağının fotoğrafını çekip göndersem her yerini görmüş kadar olursun,” diyerek de, bir Ankaralıyı güldürmeyi başardığını söylemeliyim.

Ülkü Öncü’nün günlüğü, anlatının diğer ucunu oluşturmak, “öteki” karakteri yaratmak kaygısını hissettirdi bana. Anlatının “ülkücü” kanalı, daha klişelerle dolu bu nedenle. Bu klişe hissinin iki nedeni var: Bu bölümün “Cihan Perver” bölümündeki anlatı gücünün gölgesinde kalması ve Ülkü’nün farklı söyleyiş-düşünüş-kağıda geçiriş özellikleri gösterememiş olması.

“Bahattin’in Gönderilmemiş Mektupları”yla üçgenin köşeleri birleşiyor, anlatının geometrik yapısı okurun zihnine çiziliyor. Bu bölümle birlikte, Aslı Biçen, vicdan meselesini hikayesinin merkezinden alıp, okurun avucuna bırakıyor. Okuyacak olanların heyecanı kaçmasın diye sonunu söylemiyorum ama romanın tamamlanma çevrimi ancak okurun vicdan muhasebesiyle mümkün olacaktır. Aslı Biçen yazar olarak kendisini unutturup, okuru bir vicdan muhasebesinin eşiğinde bırakıyor. Unutmamak gerek “her tarih gibi şahsi tarih de utançla doludur.”

Aslı Biçen, usta işi çevirilerinin ve önceki kitaplarının başarısına bir yenisini ekliyor. Tehdit Mektupları, başarılı bir mektup-roman çalışması.