Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

3 Ekim 2011 Pazartesi

Saf Akademisyen, Düşünceli Romancı

Tam da Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sını okumayı bitirip, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları”na başladığım günlerde, üretimine ve zekasına hayran olduğum bir sinemacı arkadaşımla konuşuyorduk. Arkadaşımın, izleyicinin (okurun) ya da eleştirmenin yaptığı yoruma, özellikle de aşırı yoruma kulaklarını tıkadığını anladım bu konuşmadan. Şaşırdım. Şaşkınlığımın nedeni, bu karşı çıkışı değildi elbette; söyleyişindeki öfkeydi. Ona hemen Eco’yla cevap verdim: “Yaratıcı yazarların (ve diğer disiplinlerde üretenlerin) zoraki bir yoruma karşı çıkma hakları elbette vardır. Ama genelde, yazdıkları metinleri, adeta şişe içindeki mesaj gibi dünyaya fırlattıkları için okurlarına (ve eleştirenlere) saygı göstermelidirler.”

Orhan Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde verdiği Norton Konferansları sayesinde “Saf ve Düşünceli Romancı”yla buluştuğumuz günlerde, Umberto Eco’nun “Genç Bir Romancının İtirafları” adını verdiği komşu raflardaki yerini aldı. Böylece Eco’nun Atlanta Emory Üniversitesi’nde verdiği Richard Ellmann Konferanslarının bir bütününe ulaşabildik. Sinemacı arkadaşımla uzun süren tartışmamızda anahtar görevi gören o birkaç satırlık cümlede olduğu gibi zihin açıcı savlarla ve yaratı sürecine ışık tutan düşüncelerle dolu bir kitap “Genç Bir Romancının İtirafları”. Yaratıcılık üstüne sohbet etmek isteyenler için bir el kitabı görevini üstlendiğini rahatlıkla söyleyebilirim.

Örneğin bir fizikçi arkadaşıma, Eco’nun şu sorusunu sordum ve saatler süren bir sohbetin kapısı aralanmış oldu: “Neden kötü bir şair yaratıcı yazardır da, iyi bilimsel makaleler yazan biri değildir?” Yaratıcı yazarlık nedir sorusuna böyle bir açıdan yaklaşan Eco, bütün bir kitap boyunca ironik hatta tümüyle muzip tavrından, şakacı bir babacanlıkla bezediği anlatı yapısından bir an bile vazgeçmiyor. Her ne kadar 1980’de başlayan romancılık kariyerini “genç” görse de, kendisine olan güveni bu ironik dili daha güçlü kılıyor. Romanlarının ortaya çıkışını anlattığı bölümlerde, o kendine güvenin bütün dinamiklerini görebiliyoruz. Ama bir yandan da açıktan açığa hayat ile kurmaca arasındaki sarkaçta sallanmaktan korkmayan bir yazar var karşımızda. Bunu yaparken de akademisyen bakışı ile romancı bakışı arasında bir denge kurmayı başarıyor. Ne de olsa o sarkacın iki yüzü de keskin.


İlham denen büyülü kelimeye inanmadığımı sıklıkla tekrar etmişimdir. Ancak Eco’yu okuyana kadar, en doğrudan anlatımı bulamamıştım. Artık üstattan aldığım cümleyle cevaplayabilirim “İlham nedir?” diye soranları: “İlham, sanatsal açıdan saygın görünebilmek için hilebaz yazarların başvurduğu kötü bir kelimedir.” Bu keskin tespitten sonra üretim için gerekli olan çalışmanın, ter dökmenin öneminden dem vuruyor Eco. O çalışma sürecinin bütün adımlarını, kişisel pratiği üstünden paylaşıyor okuruyla. Yaratıcı fikrin ya da imgenin belirlenmesi, anlatı dünyasının oluşturulması ve bu dünya ile birlikte romanın dilinin, üslûbunun filizlenmesi, sanatsal girişimlerin olmazsa olmazı olarak tanımladığı kısıtlamaların kurulması noktalarında “içeriden” bilgileri, yeni sorular doğuracak bir dizgede ilerletiyor.

Aslında “yaratıcı yazar” terimini hınzır bulduğunu söylerken, muzip ve soru kapılarını açmaktan bir an bile korkmayan bir “genç” var karşımızda. Bu noktada başlıktaki diğer vurguya dikkat çekmek gerekiyor: İtiraf. İtiraf kavramının bu kitaptaki karşılığı konusunda Kaya Genç, Radikal’deki önemli tespitlerine eklenebileceklerden biri, Umberto Eco’nun içedönük bir üretim süreci olan yazma eyleminin, aslında dışa (okura) konuşan bir sonuca ulaştığı konusundaki bakış açısı. Bu yorumla, roman başlı başına bir “itiraf metni” haline geliyor zaten. Üstelik yorum-aşırı yorum, anlam-alt anlam katmanlarıyla, yaratıcı yazar, kendisine yukarıdan baktığı yeni bir itiraf evresine de girmiş oluyor. Bu anlamda, Eco, bütün üretim sürecinde Orhan Pamuk’un (Schiller’den referansla) “düşünceli romancı” olarak tanımladığı yazar olurken, itirafın son katmanında “saf akademisyen” oluyor. Üstelik buradaki çift uçluluğun farkında olduğunu vurgulayan, böylece kendi üretiminin post-modern okumasını da yapan bir akademisyen.

“Bir roman neden yazılır, yazılanların ne kadarı gerçektir?” soruları, okur olma halinin ortak paydasında yatar. Umberto Eco, gerçek dünya ile kurmaca dünya arasındaki ilişkinin dinamiklerini, otopsi masasına yatırırken, bütün bu soruların, akademik yorumların da “bir kitabın sayfalarında” olduğunun ve yeni bir okuma katmanı yarattığının bilincinde. Aslında psikolojinin alanına girdiğini söylediği özdeşleşmeler ve yansıtmalar üstünden, gerçek dünyadan var olmadığını bildiğimiz Anna Karenina karakterinin hüzünlü sonuna neden ağladığımızın cevabını verirken, kurmaca-gerçek ayrımında zihin açıcı bir noktaya ulaşıyor: “Anna Karenina “gerçekten” ölmüştür, çünkü okurlar olası bütün dünyalarda onun “gerçekten” intihar ettiğini bilir. Kurmaca, okurun zihninde, kendi “gerçekliğini” yaratmıştır çoktan.

Hayatımızın kalanındaki okuma yolculuğumuz karşımıza yeni kapılar çıkaracak. Kimileri tanıdık, kimileri aralık, kimilerinde açılmaz gibi görünen asma kilitler. Umberto Eco imzalı “Genç Bir Romancının İtirafları”nı, Orhan Pamuk’un “Saf Ve Düşünceli Romancı”sıyla birlikte okumak, bu yolculukta yanımızda olmasını isteyeceğimiz çoğu anahtarı şimdiden cebimize koyacaktır.

5 yorum:

Yasin Tekin dedi ki...

Bilimsel kısmını geçersek; iyi (en azından okunabilir) bir makale yazmak için neler yapılabilir? Bilahare bu konu üzerine yazacaklarınızı okumak isterim. Eminim benim gibi düşünen pek çok kişi vardır.

Adsız dedi ki...

*Meandshadows*

“Neden kötü bir şair yaratıcı yazardır da, iyi bilimsel makaleler yazan biri değildir?” Kötü şairi sonsuz denizde, iyi bilimsel makaleler yazanı da dev akvaryumda yüzen bir balık olarak algılarsak; bilimin sınırları gerçeklerden yaratılmıştır, bilimsel makale yazan kişi sınırları tekrar çizmez, gerçeği yeniden yaratmaz, sınırları belirli iç dünyasında bir çeşit derleyip toparlama yapıyordur yorumlarıyla, ya da kelimelerle olan şeyleri göstermeye, görünür hale getirmeye çalışıyor, ışık tutuyordur, ama kötü bir şair boşluğa üç nokta koyarak da şiirini yazabilir. Sonsuz özgürlükte, gerçeklerin sınırlarını bile aşarak duygularını ifade edebilir...

King Astur "Lengeli Fötür" Quemandele dedi ki...

Geçenlerde Umberto Eco'nun bu kitabını, bir tesadüfler silsilesi sayesinde bir parkta okuyup bitirdim; Kuğulu Park.

Dikkat çeken tespitlerden biriydi bu. Gerçi Tübitak Yayınları'ndan çıkan Galileo'nun Buyruğu kitabı, biraz bilimsel makalelerdeki edebi değere yönelmiştir, ilgilenen okuyuculara duyurulur.

Umberto Eco'nun kitabının en çok ilgi çekici bölümü ise kuşkusuz, listelere bakış açısıydı.

Bir biçimde, yazar - okur ilişkisi, iletişimi, edebi değerler biçmeler, yazılar, şiirler... hep değerlendirilmiştir. Ama sırf bu listelere bakış açısı nedeniyle bile, oldukça -kefere tabiri ile - "unique", bir kitaptır Genç Bir Romancının İtirafları.

Okuduğumdan bu yana, neredeyse her sohbetimde alıntı yapmaya başladım.

Adsız dedi ki...

Jacques derrida, maurice blanchot ve bataille gibileei bahsettiginiz akademisyen-yazar-sair tetraparadoksuna bir alternatif sunuyor sanki. Derrida'dan "Otekinin İcadi" makalesi bu konuda bir seyler diyor...

HAKAN İŞCEN dedi ki...

Belki her okur&yazar için bir şans olan bu anahtar kitaplara aynı hafta çıkan Asuman Kafaoğlu'nun YAZIN SANATI'nı da ekleyebiliriz.