27 Ağustos 2011 Cumartesi

Günden Kalanlar.32


Anton Çehov

• Yazıya tümüyle kapandığım dönemlerde kitaplardan biraz uzaklaşıyorum galiba. Sağımda solumda kitaplar oluyor olmasına, başucumdaki kule yükseliyor yükselmesine ama kapaklara bakıp bir-iki sayfa karıştırmaktan öteye gidemiyorum. Etkilenmemek kaygısı falan değil bunun nedeni; sadece zihnimin doluluğu istediğim yoğunlukta bir okuma eylemine pek izin vermiyor. Bir süredir bu durumdayım. Yine de geçenlerde Çehov’a karşı koyamadım. Her zaman böyle olmuştur zaten. Bir Çehov öyküsü çıkınca karşıma, çok iyi bildiğim bir öyküsü bile olsa, ilk kez görmüşçesine, sonuna kadar heyecanla okurum. Ama dönüp baktığımda öykülerimde ya da söyleşilerimde Atay, Atılgan, Kafka, Borges, Poe gibi kimi yazarları defalarca işaret etmiş olmama karşın Çehov’un adını neredeyse hiç anmadığımı görüyorum. “Karbon Kopya”da bir okur olarak geçtiğim yolları, doğrudan metinler üstünden okurlarla paylaşmaya çalışmıştım. Çehov da olmalıydı orada… Sadece Çehov mu eksik? Elbette fazlası var. Örneğin Boris Vian’ın adını da çok az anmışım, oysa özellikle yirmili yaşlarımda etkisi çok olmuştur. Aynı dönemde yoğun bir Beat Kuşağı okuması var elbette. Hemen ardından Dino Buzzatti, Cesare Pavese ve özellikle Italo Calvino ile geçirdiğim yıllar. Camus, sen neredesin? Faulkner’in adını anmışım da kimi yerlerde, hiç Jack London dememişim. Marquez’den söz ettiğim kadar söz etmemişim Cortazar’dan. Thomas Bernard ile sarsıldığım doğru, peki ya Max Frisch? Aziz Nesin ve Ephraim Kishon, çocukluğumda mı kalacaklar? Sevgi Soysal, Tomris Uyar ve Leyla Erbil nerede? Bir de şairler var, bütün o şiirler. Liste uzayıp gidiyor. Bir zamanlar “Karbon Kopya” ruhunda bir kitap kurguluyordum. Hatta adı da belliydi: “Kör Karbon Kopya”. Belki günün birinde, bütün bu isimler -ve elbette daha fazlası- o kitapta yerlerini alırlar.

Seyhan Erözçelik
13 Mart 1962 - 24 Ağustos 2011

Seyhan Erözçelik zamansız ayrıldı bu dünyadan. Yaşam denen şiir, dize dize eksilmeye devam ediyor.

Sonny Rollins

• Yazarken dinlediklerimi, özellikle kitap bütünü ortaya çıktıkça listelerdim eskiden. Bu konuda tembellik etmemek gerekiyor. O üretim sürecinin hangi sedalardan geçtiğini not düşmeyi seviyorum. Bugünler için deftere yazacağım ilk isim Sonny Rollins olacak.

• Yaz günleri güzel de, fena bir yanı da var. Dostların çoğu tatilde olunca, anlık heyecanları yüz yüze paylaşamamak fena koyuyor. Sohbetleri eksiltecekse, neyleyim ben öyle mevsimi?

26 Ağustos 2011 Cuma

Sözlük.30


T

TAVAN ARASI: Türk edebiyatının en çarpıcı tavan arası Oğuz Atay’ın satırlarında gösterir kendini. Öykünün içinde ilerledikçe okurun yıktığı duvarlar kadar yaşadığı şaşkınlığın da sayısı artar. Yazının gücünün şaşırtıcılığıdır bu. Oğuz Atay’ın satırları dururken fazla söze gerek var mı?

Işığın altından kaçmaya çabalayan bir hamamböceği takıldı gözüne, kendine geldi. El feneriyle izledi böceği: çirkin yaratık, yukarı çıkmaya çalışıyordu ağlara takılarak. Böceğin ayakları, elbiseyi parçalar diye korktu. Yıllar geçmişti, küçük bir dokunuşa dayanamazdı, kim bilir? İşte, boynundan yukarı doğru çıkıyor, yanağında biraz sendeledi: sakalı biraz uzamış da ondan; zaten her gün tıraş olmayı sevmezdi. Yanaktan yukarı çıkan böcek, şakağa doğru gözden kayboldu. El fenerini oraya tutsam mı? Hayır. Korktu; fakat yarı karanlıkta kurşunun deliğini gördü. Titreyerek geri çekildiği sırada, aynı delikten çıktı hamamböceği: bacaklarının arasında küçük, pürüzlü bir parça taşıyordu. Dehşete kapılarak feneri deliğin içine tuttu: ışınlar, kafatasının iç duvarlarında yansıdı. Eyvah! Böcekler beynini yemişlerdi, en yumuşak tarafını. Belki de hamamböceği son parçayı taşıyordu. Kendini tutamadı: “Seni çok mu yalnız bıraktılar sevgilim?” dedi. Aşağıdan, başka bir deliğin içinden sevgilisinin sesini duydu.

"Bir şey mi söyledin canım?"

Elini telaşla kitap sandığına soktu. “Hiç” diye karşılık verdi aceleyle. “Kendi kendime konuşuyordum.”

(Oğuz Atay, Unutulan)

23 Ağustos 2011 Salı

Birinci Tekil Şahıs.03

Ben çay tabağındaki ikinci şekerim, hep yeni bir şekere aşık olan ve hep aşkımın çayın sıcağında eriyip gitmesini izlemek zorunda kalan.

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Kestane

Soğuk, kestaneci çocuğun çatlamış ellerine saldırıyor ama yüzündeki mutlu gülümsemeyi yok etmeyi başaramıyor. Küçük kesekâğıtları, büyük kesekâğıtları, el terazisi, gramlar, kepçe ve en çok da sıcağı gördükçe ateşli bir sevişmeye hazırlanırcasına kabuklarını terk edip çıplak kalan kestaneler, bu sert eller tarafından kırılgan bir keyifle okşanıyor. Kestanecinin kararlı gülümsemesi içimin fırtınasını büyük bir ustalıkla dindiriyor. Yeni bir yıl geliyor abi, diyor. Öyle, diyorum, öyle ama ben bir öncekini bitirmedim henüz.

Kestane sonsuz bir öpücük gibi ağzımda dağılırken arkama dönüp yürüyorum. Kısa sürecek bir şarkı yeterli bana, uzun değil çünkü yolum.

14 Ağustos 2011 Pazar

Birinci Tekil Şahıs.02

Ben bir kurşunkalemim, aşık olduğu silgiyi görebilmek için, durmadan aynı hatalı cümleyi yazan.

11 Ağustos 2011 Perşembe

J.M.Coetzee: Bir edebiyat keşişi

Bir edebiyatçının otobiyografisi. Takıntılı okur için bulunmaz hazine. “Neden yazıyorsunuz, bu yazdıklarınızın ne kadarını yaşadınız, romanınızdaki kişiler gerçek mi?” sorularının cevaplarına ulaşabilmek için bir rehber. Daha da ötesi, hayran olunan yazarla, kendi varlığı arasında bir paralellik kurma umudunun belgesi. Bir bütün kitap boyunca, ortak arızalar arama çabası.

J.M.Coetzee, hayranı olduğum bir yazar. Otobiyografik romanı “Taşra Hayatından Manzaralar”ı bu vahşi duygularla okumaya koyuldum. Her romanıyla okurluk haritama yeni bir kıta yerleştiren yazarlardan birini, kendi kalemiyle tuzağa düşürecektim. Satır aralarında gizli sırları bulup çıkaracak, arızalarımızı eşleyerek, onu da gizli kardeşlik örgütüme dahil edecektim. Ama olmadı. Romanlarıyla yaptığını otobiyografik metninde de yaptı Coetzee, hep benden birkaç adım önde yürüdü, hep çizilmemiş bir rotada ilerledi, hep şaşırttı ve alışılagelmişin dışında bir finalle beni kitabının karşısında diz çökmüş bir halde bıraktı.

Bu diz çöküşün öncelikli nedeni her zaman arka planda kalmayı tercih etmiş, görünürlükten uzak duran bir yazarın otobiyografik metnini okuyor olmam elbette. Ayrıca yazarın ilk iki bölümde (kitapta) kullandığı üçüncü tekil şahıs anlatısı ve bu bakış açısının olanaklarını da kullanarak kendi hikayesine karşı aldığı mesafeli tavır, bütün otobiyografik metin okuma ezberini alt üst etmeye yetiyor. Bu mesafe sadece bakış açısından değil, içe bakışta bile sonsuz bir dürüstlük ve hesaplaşma cesareti göstermesinden kaynaklanıyor. Bir başka Coetzee sever olan yazar dostum Murat Gülsoy ile eşzamanlı okuyup, üstüne sohbet ettiğimiz bir kitap oldu “Taşra Hayatından Manzaralar”. Ona göre bu mesafe, okurun ortak payda bulma alanını genişleten bir “ortak kullanım alanı” yaratıyor. Gülsoy’un bir başka tespitiyse sevdiğimiz yazarların çoğunun uzun denemelerden sonra kendilerini “ümitsiz bir şair” olarak tanımlayan isimler olması. Her iki yorumun da üstünde düşünmek gerekiyor.

John Maxwell Coetzee, 1940’ta Güney Afrika’nın Cape Town kentinde doğmuş bir yazar. Cape Town’da tamamladığı İngilizce ve Matematik eğitimlerinin ardından önce bir bilgisayar programcısı olarak İngiltere’ye gitmiş ve üç yıl burada yaşamış. 1965’te ABD’ye gitmiş. Texas Üniversitesi’nde Edebiyat doktorası yapmış. Doktora tezi olarak da Samuel Beckett’in çalışmalarının biçimsel analizini bilgisayar ortamında yapmış. New York Üniversitesi’nde İngilizce ve edebiyat dersleri verdiği yıllarda ilk romanı “Dusklands”i yazmaya başlamış. 1971’de Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteriye katıldığı için oturma izni iptal edilince Güney Afrika’ya dönmüş. Hep bir taşra olarak gördüğü ve bir türlü barışamadığı Güney Afrika’da 2002’de Cape Town Üniversitesi’nden emekli olana dek çalışan Coetzee, daha sonra Avustralya’ya yerleşmiş ve 2006 yılında da Avustralya vatandaşlığına geçmiş. Bir de büyük acı var bu hayatın içinde; 1989 yılında 23 yaşındaki oğlu Nicolas’ı bir kazada kaybetmiş J.M.Coetzee. Bütün bu yoğun hikayenin diğer ucunda da başarılarla dolu bir edebiyat kariyeri duruyor; 1974’te yayımlanan ilk romandan sonra hep artan bir okur kitlesi, 10 roman, 2 otobiyografik anlatı, 4 makale kitabı, iki Man Booker ödülü ve 2003 yılında da Nobel Edebiyat Ödülü.


Bu özet “Çocukluk (1997)”, “Gençlik (2002)” ve “Yaz Mevsimi (2009)” adlı üç kitap olarak yazılan otobiyografik roman “Taşra Hayatından Manzaralar”da kurmacanın manevra yeteneğiyle büyük değişimlerle karşımıza seriliyor. Özellikle de son cilt “Yaz Mevsimi”nde. Bu manevraları daha iyi yorumlayabilmek için Coetzee’nin üçlemesine seçtiği tür adını vurgulamak lazım; Kurgulanmış/romanlaştırılmış özgeçmiş (Fictionalised autobiography). Gerçekle hayal dünyasının, anlatılanla yaşananın sınırlarının tümüyle belirsizleştiği bir metnin izinde yürürken, Coetzee anlatısının bütün dinamikleriyle karşılaşıyor okur. Ayrılıkçı Güney Afrika rejiminin ötekileştirdiği bireyler, siyahın-beyazın ve özgürlüklerin sorgulandığı bir coğrafya, edebi kaynakların madeninde yapılan kazılar ve bitmeyen bir hesaplaşma duygusu.

“Çocukluk” ve “Gençlik” bölümlerinde kendisine (üçüncü tekilde anlattığı Coetzee adlı karaktere mi demeliyiz?) o kadar hoyrat davranıyor ki, ayna karşısında yapılan bir otopsiye dönüşüyor okuma süreci. Ve her edebiyatseverin dönüp dönüp defalarca okuyacağı mükemmel son bölüm “Yaz Mevsimi”nde en ileri noktaya kadar gidiyor Coetzee. Yıllarca yazınsal varlığı dışında ortalarda görünmemeye dikkat eden, söyleşi vermeyen, pek fotoğraf çektirmeyen, hatta ödüllerini almaya gitmeyen ‘edebiyat keşişi’ Coetzee, bu bölümde yazarı tümüyle ‘öldürüyor’. Bu bölümü ölmüş bir Coetzee’nin arkasından onun kişisel tarihinde yeri olan beş kişiyle yapılmış söyleşilerden oluşturuyor. Bir bütün kitap için (ama özellikle bu son bölüm için) rahatlıkla son zamanlarda okuduğum en iyi edebi metin diyebilirim.

Bütün kitaplarını sevdiğim, çoğu zaman üslubundaki soğukkanlılığı gıpta ile takip ettiğim bir yazarın eseri hakkında nasıl bir tanıtım yazısı yazabilirim diye düşündüm önce. Sonra da kişisel deneyimimden yola çıkarak en içten sözlerle önermek istedim. Siz de tıpkı yazar dostum Murat Gülsoy’la yaptığımız gibi en yakın kitap dostunuzla paylaşın bu cildi ve günler geceler boyu J.M.Coetzee’nin kaleminin rehberliğinde edebiyat konuşun. Başka ne diyebilirim ki?

Birinci Tekil Şahıs.01


Ben tenha bir müzeyim, artık senin bile ziyaret etmediğin!

Günden Kalanlar.31

• Dün Levent aradı. “Bir sorun mu var, Fil Uçuşu’nda niye yeni yazı yok?” dedi. Dostumun hem Fil Uçuşu’nu bu kadar düzenli takip etmesi hem de oradan yola çıkarak meraklanması hoşuma gitti açıkçası. (Aslında benim de ona çıkışmam gerekirdi, kendi bloglarının düzensiz güncellemeleri konusunda. Neyse, yeni bir blog açıyormuş, takibe alacağız elbette.) Evet, uzunca bir süredir Fil Uçuşu’na yeni bir yazı girişi yapmadım. Aslında yine de yapmayacaktım ama Levent’in sözlü saldırılarına maruz kalmak istemem. Üstelik dün twitter’da birkaç kişi, sabırla yeni yazı beklediğini söyledi. Ben de oturdum bilgisayarın başına.

Durum şu: Bir süredir, yeni öykülerle birlikteyim. Yaz başında biraz da keskin bir kararla, elimdeki dosyayı bir kenara demlenmeye bırakıp, önceki dosyaları/defterleri açtım. Tempoyu giderek artırdım. O temponun sonunda öyle bir ruh haline geliyorum ki, yaptığım diğer işleri hatta çevremdekileri görmez oluyorum. Fil Uçuşu da bu arada görmezden gelinenlerin arasına girdi. Ama bu kadar da ihmal etmemeliyim.

Aslında önce şöyle bir düşünce vardı kafamda. Öyküyü/öyküleri yazarken, burada da yazım sürecinin günlüğünü tutmak istiyordum. Sonra kendi üstümde bu kadar keskin deneyler yapmamaya karar verdim. Zaten yazarken iyice kapanıyorum, her şey batıyor, televizyonda yaptığım işler fazla geliyor, telefon konuşmaları yoruyor, bir de kendimle uğraşamam diye düşündüm.

Öyküler üstüne not: İyice eksilmeye, azaltmaya çalışıyorum. Pencerenin önünde durup uzun süre aynı noktaya baktıktan sonra, aniden nefes almayı ya da vermeyi unuttuğunu anladığın an gibi.

• NTV’de yaz boyunca yapmakta olduğumuz “Cumartesi” kendi meşrebine uygun izleyiciyle sohbet etmeye başlayan bir program oldu. Böyle sohbetler kısa ama kalıcı olur. Bu da öyle olacak sanırım.

Murat Daltaban nefis bir gitar aldı geçen hafta. Ben de Murat’ı tanıyorsam, olabilecek en kısa sürede, gitar meselesinde acayip sözler eden bir adam olur çıkar. (Onun gitar alması beni de gaza getirdi de, gitarların tellerini değiştirmeye başladım. Bu da bir şeydir.)

• Geçen gece acayip bir rüya gördüm. İnsanlar, dünya denen korku ve bilinmezlikler imparatorluğundan çıkışı ‘Kişisel Gelişim’ denen bir yolda bulmuşlar, oraya yürüyorlar. O kadar kişisel gelişmişler ve o kadar kendilerini dinliyorlar ki, arkalarından bağıranları duymuyorlar. “Durun!” diye bağırıyor birileri, “durun, o yolun sonundaaaa…” Tam orada uyanmışım. Öyleymiş yani.

"Bir de Baktım Yoksun" Arapçada!


İnsan yazdığı bir metni ya da bir kitabını başka bir dilde görünce bir an yabancılaşıyor. Hele bir de harflerini bile tanımadığı bir dilde görünce iyice garip oluyor durum. Garip ama sevindirici.

Bir süredir beklediğim bir haberdi. Sonunda Nermin Mollaoğlu kitapları getirdi. "Bir de Baktım Yoksun" Maikel Samuel ve Yusuf Doğan'ın ortak çevirisiyle ETRAC Yayınevi tarafından, Mısır'da yayımlandı.

Ön kapak yukarıda, arka kapak da aşağıda.

Yakın zamanda "Bir de Baktım Yoksun" ile ilgili başka güzel haberler de olacak.