28 Temmuz 2011 Perşembe

Dostunuz hangi kaleme benziyor?


En eski dostlar, o çocukluktan ya da okul sıralarından geçen yıllara karşın yanımızda kalmış olanlar kurşunkalem gibiler. Arada bir kütleşse de uçları, biraz sohbet kalemtıraşıyla yeniden canlanıyor her şey. Biraz bastırmaya gelmiyor hassas uçları, kırılıveriyor. Neyse ki, yine eskilerden kalma bir kutuda kalemtıraş da hazır, unutulmak istenen anları silmek için silgi de. Sayısız kalem geliyor gidiyor, ama onlar yıllara, kemirilmeye karşı koyuyor. Hayatımıza yazdıkları, yıllar içinde biraz silikleşiyor belki. Ama kağıtlar sararsa da, yazılar uçuşsa da en güzel yerinden okunuyor hayatın.

Girilip çıkılan işlerde, kısa süreli tatillerde, gelip geçilen günlerde tanışılan dostlar var. Tükenmez kaleme benziyor onlar. O kısa zaman diliminde gayet güzel anılar yazıyorlar da hayatımıza, kalıcı bir ruh ile giremiyorlar hikayemize. Zaten bir süre sonra içleri bitiyor, birer plastik parçası olarak anılar çöplüğündeki yerlerini alıyorlar.

Hayatın olgunluk döneminde tanışılan, zorlu dönemeçlerin birlikte aşıldığı, yaşlılığa gidilen çakıllı yolun birlikte arşınlandığı dostlar dolma kalemler gibi kalıcı bir yer ediniyorlar. Mürekkebin kalitesi sohbetin yoğunluğundan belli kartuşlarla şenlendiriliyorlar, en güzel renklerdeki mürekkepler çekiliyor içlerine. İnsanlık kağıdımızın üstünde zarif birer el yazısına dönüşüyorlar. Yüreğimizin üstünde, iç cebimizde taşıyoruz onları. O dostlukları çocuklarımıza miras bırakıyoruz. Günün birinde cenazemizde gözyaşı olup akıyor mürekkepleri.

Sonuçta bütün dostluklar bir cümle oluyor hayatımızda. Birer kelime. Hangi kalemle yazılırsa yazılsın.

Peki sizin dostlarınız, hikayesini hangi kalemle yazıyor, başı doğum sonu ölüm olan hikayenize?

Sözlük.29

İ

İSHAK: “Bir anlam piresi gibidir İshak. Uzak yerlere atlar.” Karın üstünde ay’ın doğduğu bir gecede, yıkıntıdaki iki tümseğin üzerine çöken iki gölgenin, İshak kuşunun aralarına katılmasıyla çoğalması ve eksilmesi -türlü hayvanın varlığını hissettirdiği satırlarda- insanlığı, varoluşu sorgulatır adeta. Köpek sesleri gelir, ördek avlanacağı yanılgısı dolaşır sözlerde, gizemli bir baykuş masalı vardır, bahar esintileri sessiz tilkiler gibi geçer otlardan, korkunç çekirge sürülerinin talanları korkutur, alışkanlıklarının alçak duvarları arasında tahtakuruları gibi yaşayan insanlar vardır… Birine huzur veren diğerini sadece rahatsız eder; belki de bu yüzden biri diğerine “deli” diye bakınca çözüm bulur kendince. Varoluş nedir? Gerçekten ayağımızı bastığımız bir zemin, kendimizi bıraktığımızda oturacağımız bir taş var mıdır? Yabancılaşmış, mutsuz, huzursuz insan için ancak İshak dengede tutabilir bu dünyayı… Onat Kutlar’dan olağanüstü bir öykü… Nietzsche’ye, Kierkegaard’a, Sartre’a, Camus’ye selam olsun… “Sen bana deli diye bak. Her şey çözülür.”
(Onat Kutlar, İshak)

Onat Kutlar
25 Ocak 1936 - 11 Ocak 1995


27 Temmuz 2011 Çarşamba

Stanley Kubrick: Bir kusursuzluk düşkünü...


Stanley Kubrick, 26 Temmuz 1928 doğumlu. Yani yaşasaydı 83 yaşında olacaktı. Eminim, hâlâ üreten, hâlâ kusursuzun peşinde koşan bir yönetmen olarak... Sanatçının kişisel görünürlüğünün ötesinde bir alanı arayan ve koruyan o çok özel isimlerden biri olarak... Kısa filmlerini saymazsak 46 yılda sadece 13 film çekerek, sanatsal üretimin rakamlarla, ödüllerle, reklamla, görünürlükle, imzaya tapınmayla ölçülemeyeceğni gösteren bir usta olarak... Fil Uçuşu, Leonardo Copperfield imzalı bu kısa video ile, 7 Mart 1999'da bu dünyadan ayrılan yönetmene saygılarını sunar!

Kedileri sever misiniz?

"Hayvanları, özellikle de kedileri sevmeyen bir insan tümüyle sevgisizdir, insanları da sevemez." Kedi tutukunlarının sıklıkla tekrar ettiği bir sözdür bu. Hatta geçenlerde tanık olduğum bir kedi sevmek-kedi sevmemek tartışmasının da merkezindeydi. Onlar tartışırken ben gurultular çıkararak çayımı içiyordum.

Ben kedileri çok severim. Bu nedenle sevmeyenleri daha iyi anlamaya çalışıyorum. Geçenlerde Giovanni Scognamillo ile konuşurken "Sizi ne korkutur?" diye sordum. "Sadece kediler," dedi. Basit bir çekingenlikten değil, düpedüz korkudan söz ediyor üstad. Şöyle basit bir internet araştırması yapınca karşıma çıkan bilgiyi paylaşayım bu noktada. Kedilerden korkmaya "Ailurofobi" deniyor. Bu maddenin karşısındaki not şöyle: "Fobinin ortaya çıkış şekli, kişiden kişiye değişebiliyor. Bazı insanlarda özellikle çocukluk çağında yaşanan travmalar, yetiştirilme, genetik kodları aktif hale getirip büyütüyor. Freudyen yaklaşımda, özellikle ebeveynlerden biri veya ikisi ürkütücü ise çocuk ondan çok çektiyse, bu öfke ve korku bastırılıyor ve sembolik bir hayvana dönüştürülüyor. Bazı insanlar bunu özellikle kedilerde sembolleştirir. Bu tür vakalar iyi incelendiğinde kedi korkusu olarak dışa vuran korkunun aslında özellikle baba ile sorun yaşayanlarda ortaya çıktığı görülür."

Elbette böyle bir korkuyu hemen Freud'a dayandırmak ya da başka nedenler aramak gerekmiyor. Ben kedileri nasıl seviyorsam, birilerinin de sevmeme hatta korkma hakkı ve özgürlüğü vardır. Burada ince çizgi, kedi sevmeyenlerin de, sevenlerin hak ve özgürlüğü konusunda aynı cümleyi söylemelerinden geçiyor. Kendilerini canlılar piramitinin en üstüne yerleştirip tabana doğru sevgisizliklerini artıranlarla bu konuyu konuşmak neredeyse olanaksız.

Tarçın'ın beklenmedik ve hüzünlü vedasından sonra Cambaz girdi hayatımıza. Çok oyuncu, hareketli ve kelimenin tam anlamıyla cambazlık yapmayı seven bir kedi. Kediye has başına buyrukluğa, çocukluğun getirdiği hoyratlığı da ekleyince elde tutulamaz bir karışım çıkıyor ortaya. Her an bir oyun yaratabiliyor kendine. Bunu söylediğimiz dostlarımızın bazıları, bu aralar bize ev ziyareti yapmaya pek hevesli olmuyor. Gayet iyi anlıyorum bu tedirginliği.

"Aşk Mutfağından Yalnızlık Tarifleri" adlı öykümün eskiz defterindeki ilk yazımlarında, anlatıcının bir kedi olmasını düşünmüştüm. Hatta adı da farklı olacaktı öykünün; "Ben Marsel Bey". Aşkı Marsel isimli bir kedinin gözünden yazmak istemiştim. Geçen yıllarda, defalarca yeniden yazıldı öykü ve sonuçta başka bir rotaya girdi. "Kara Kedinin Gölgesi" ise benim için adıyla, içeriğiyle başka anlamlar taşıyan bir kitaptır. Kitaptaki "Öylesine Sessiz" öyküsü de, yine bir kedinin ruhundan düşmüştür satırlara. Öykülerimin kedilerle olan ilişkisinde en kalıcı isimlerden biri de Goncagül. "Bir de Baktım Yoksun"daki "Sarmaşık" öyküsünün merkez karakterlerinden Goncagül.

Ben bu satırları yazarken Cambaz, bir kurşun kalemi yuvarlıyor yerde. Kalemlerle oynamayı çok seviyor. Kedisiz bir hayat düşünemeyen ben, o kalemin yuvarlanma sesini dinleyerek yazmayı seviyorum. Kedi sevmeyenleri anlamaya özen göstererek, kedileri sevmeye devam edeceğim.

Peki siz kedileri sever misiniz?

26 Temmuz 2011 Salı

Günden Kalanlar.30

• Ege’nin rüzgârıyla savrulduğum bir tatil. Kısa ama güzel. Bir yel değirmeni huzuruyla dönüp durdum bir karaya, bir denize doğru.


• Tatil dönüşü “Cumartesi” yayını için son hazırlıkları yaparken öğrendik haberi; Amy Winehouse evinde ölü bulundu. Cumartesi ekibinden Emrah, Burcu, Sertan ve ben masadaydık. Öyle kalakaldık bir süre. Ne yapacağımızı bilemedik. Toparlanır toparlanmaz program akışında bir değişiklik yaptık. O bir saatlik süre nasıl geçti bilmiyorum ama sonuçta Amy için özel bir bölüm yapmayı başardık. Tuğrul Eryılmaz stüdyoda, Cem Yegül telefon hattında. Apar topar evdeki Amy DVD’sine ulaşıp, oradaki görüntülerden destekle. Gerçekleşmeyen İstanbul konserinin bileti, bir vedanın hemen öncesinde yazılmış mektup gibi duruyor çalışma masamda.


• Aynı gece, yayın dönüşü eve geldiğimde Birhan Keskin’in mesajıyla öğrendim. Şair Didem Madak, henüz 41 yaşında bu dünyadan ayrıldı. “Zenciler prensesi olacağım / Hayat işte asıl o zaman başlayacak” diyen o yaratıcı insan yok artık. Hayat denen şiirin en güzel dizelerinden biri yok artık. Büyük bir boşluk, büyük bir hüzün.


21 Temmuz 2011 Perşembe

Dostum Giovanni!

Gece denize girmek. Ay ışığından başka ışık kaynağının olmadığı, ilk adımların bilinmeze atılacağı bir an. Soğuk mudur su? Belki. Geceleri ortaya çıkan tehlikeli deniz canlıları var mıdır? Belki. İnsan rotasını şaşırır mı? Belki.

Belki de olmaz hiçbiri.

O gece buluşması, insanı yepyeni düşüncelere, ufuklara taşır. Öyle bir zevktir ki o, tan vaktine kadar çıkmak istemez insan denizden. Her kulaç yeni bir kapı açar zihinde. Gece, deniz ve insan buluşmuştur artık.

Giovanni Scognamilo ile buluşmak da böyleydi benim için. Bir akşam vakti, evinde, bütün o nesnelerin-kitapların özel evreninde. Herbir cümlesinde, bana attırdığı herbir kulaçta yenilenerek. "Yekta! Sigara?" diyerek uzattığı paketten çektiğim herbir sigaranın dumanında sakinleşerek. Sohbetten bina inşa ederken, yeni dostumun mimarisine kendimi teslim ederek.


Giovanni, özel bir insan. Kifayetsiz muhterisler evrenine gökyüzünden düşmüş biri. O evrende kirlenmeden yürümeye devam eden bir uzaylı.

Dostum Giovanni, bir sonraki buluşmaya sigaralar benden, vampir sohbetleri senden. Görüşürüz.

Yorumlar, el fenerleri...

Bir süredir Fil Uçuşu'na gelen yorumları tekrar okuyor, yazıları o yorumların üstünden yeniden düşünmeye çalışıyorum. Daha önce de yazmıştım; blog mantığını özel kılan dinamiklerden biri de, okur-yazar arasındaki "anında iletişim". Bu iletişimin iki yönlü olabilmesi, gelen yorumların kimini cevaplayabilmemle mümkün, biliyorum. Yazının altındaki o yorum alanını, ikinci bir blog gibi görmeli ve oradaki düşünce akışına kapılıp gitmeli bazen. Kimi okurlar, sürekli yorumcu diyebilirim. Neredeyse bütün yorumlarında aynı dili tutturanlar da var, daha imzayı görmeden tanıyabiliyorsunuz. "Sözlük" gibi özel başlıkların yorumcuları var bir de, katkılarının çok büyük olduğunu söylemeliyim. Yorum alanını kendi blogunun reklamını yapmak icin kullanan pazarlama uzmanları da yok değil hani. Bır de takma isimli olmanın getirdiği müphemliği metinlerinde de devam ettirenler var, onlar biraz farklı olmak istiyor. Hakaret eden ya da kendi zekasının üstünlüğünü göstermek isteyenler de var, olacak elbet.

Yazdığı bir yoruma cevap bekleyip de alamamış herkese selam olsun. Biliniz ki, yorumunuz el feneri tutmuştur, karanlık bir anımda yoluma...

15 Temmuz 2011 Cuma

Aşk, bir kirpinin okudur!

İlk romanı “1473”te, Anadolu’nun kaderini belirleyen bir savaşa çeviriyor kaleminin ucunu Bedia Ceylan Güzelce. Osmanlılarla Akkoyunluların, Türklerle Türklerin, Müslüman’la Müslüman’ın, Fatih Sultan Mehmet ile Uzun Hasan’ın Otlukbeli’nde birbirine kılıç salladığı meydan muharebesine. Bunu yaparken resmi tarihin her tür dayatmasına karşı duruyor. Taraf tutmayan ama “Otlukbeli Savaşı’nı Osmanlılar değil de Akkoyunlular kazansaydı ne olurdu, nasıl bir Anadolu ve ‘bugün’ şekillenirdi?” sorusunu soran/sorduran bir yapıda kuruyor olay örgüsünü. “1473”, savaşların sayılar, sıfatlar, zaferler üstünden anlatıldığı bir dünyanın parçası olmayı reddedip insana, hayvana ve doğaya, hak ettikleri başrolü veren bir şiir-roman.

Kitabının hemen başında 2005'te yazılan bir cümleyle başladığını söylüyor bu yolculuğun Bedia Ceylan Güzelce. "Ve beyzadem, Otlukbeli'nde yürürken toz çıkaran kirpiler gibi, savaşta bizden hiç bahsedilmedi," cümlesiyle başlamış yolculuk. O bahsedilmeyenin peşine düşmüş yazar. Bunu yaparken de katliamlar tarihinin karşısına mutlak aşkı yerleştirmiş ve “Bu topraklarda yaşayıp da savaşın ne olduğunu bilmeyen tek bir hayvan gösteremezsiniz ,” diyen ‘gelinciklerden oldukça kısa, altına akreplerin saklandığı taşlardan biraz uzun’ bir dişi kirpinin anlatıcılığına başvurmuş.

“İnsanın yarası neredeyse, kalbi de orada atar. Dünyanın kalbi ise savaş meydanlarında…” 1969’da Woodstock Müzik Festivali’nin düzenlendiği alanın çevresinde çok sayıda kuş yuvası varmış. Barış ve kardeşlik şarkıları söyleyen, doğayla iç içe geçmiş bir yaşamın ve bugünkü yeşillerin öncüleri çiçek çocuklar, önce tedirgin olmuşlar, bütün bu curcuna kuşları korkutur, yuvalarını terk etmelerine neden olur diye. Olmamış ama öyle bir şey. Görgüsüz kutlamaların havai fişeklerinden kanatları yanan, bombardıman uçaklarının dumanıyla göç yolları değişen kuşlar Hendrix'in gitarından, Grace Slick'in dumanlı sesinden, Janis Joplin'in esrarlı kafasından rahatsız olmamış. Oturup onlar da dinlemiş barış şarkılarını, Vietnam'da bir kanalda sevgilisinin adını kazıdığı dövmesine bakarak ölümü bekleyen çocuğun adını haykıran bütün o savaş karşıtlarını, aşk çocuklarını. Ve şarkılar "dünya barış dolu bir gezegen olsun mu?" dediğinde "olsun" demiş bütün o kuşlar: “Çünkü hayvanlar her duanın sonunda amin yerine ‘olsun’ dermiş.”

Romanının dilini oluştururken, her bir cümle için bir dize kurar gibi çalışmış Bedia Ceylan Güzelce. Anlatının yapısını şiirli tuğlalarla örerken ve harç olarak dilin gücünü kullanırken, düşüncesinin su terazisinden geçirmiş bütün yapıyı. Sıklıkla tekrar ettiği kelimeler, romanın önermelerini anlamanın da anahtarı sayılabilir: Aşk, savaş, dil/dilsizlik, doğa, insan/hayvan, Tanrı, inanç, gök, ölüm. Karşıtlıklar, için sarkaçlar kurmuş: Beklemek-gitmek, göğe yükselmek-yerin altına girmek. Anlatıcı kirpi ile üst-anlatıcının arasındaki belirsiz sınır, romanın sonlarında yavaşça ortadan kalkıyor. Giderek yazar-anlatıcı-okur, tek bir canlıya dönüşüyor. Bir kirpiye. Bir şiir ritmiyle konuşan, gecenin huzurlu ama tedirgin karanlığında dinlenen bir caz standardının kimi zaman avuç içine alan kimi zaman aksak bir vuruşla sarsan büyüleyici ve sarsıcı cesaretiyle anlatan bir kirpiye.

Yazarın okurunu kirpileştirebilmesinin önemli bir karşılığı var elbette: Yukarıdan ve böbürlenerek bakılan “savaşlar tarihini” bir kirpinin görüş açısından, yani yer seviyesinden ve insana insanlığını veren doğanın içinden görebilmek. Burada da bakış açısı dengesi, anlatıcı kirpinin aksine bütün bir savaşı ve insanlığı yukarıdan izleyen kızıl akbaba Hayyam ile sağlanmış. Katliamlardan zafer şarkıları yazan insanlara, doğa ananın rahmine saklanan bir kirpiyle, başı göğün zirvesine değen bir akbabanın ters bakış açılarından oluşan bir masalla bakabilmek, “1473”ün en etkileyici yönlerinden biri.

Aslında bu masal vurgusu önemli. ‘Kahramanın yolculuğu’nun tüm evrelerinden geçiriyor bizi “1473”. Bunu yaparken, masallarda sultanlara, şehzadelere verilen rollerden yararlanıp egemen olanı sıradanlaştırmayı başarıyor. Fatih Sultan Mehmet’in, Uzun Hasan’ın, Kör Zeynel’in, Şehzade Mustafa’nın duruşu dik hikayelerinden geriye kalanla değil, sıradan bir askerle, bir kızıl akbabayla ve iki hikayenin aşkla ölümsüzleşen kahramanlığıyla ilgileniyor.

Bir aşk ilişkisi, daha ilk buluşmada uygun mesafeyi bulmak, oklarını sevdiğine batırmadan ona dokunabilmektir. Bir kirpinin oku kimi zaman cami minaresi gibi görünür bakana, kimi zaman ucu sivriltilmiş bir kurşun kalem. Bedia Ceylan Güzelce, en güzel aşk hikayelerinden birini kazıdığı ilk romanında kirpi okundan kalemiyle, en uygun mesafede dokunuyor okuruna. O didaktik ders kitaplarında, çocuk kitaplarında tarihin yaşlı bir dede olarak resmedilmesine şaşmamak lazım. Ama biri söylesin o kalleş bunağa, hep onun kanlı kalemiyle yazılmayacak insana ve hayvana dair olan. Bir de Hendrix'in gitarıyla, Hayyam’ın şiiriyle, Bedia Ceylan Güzelce'nin ruhuyla yazdığı dünya var. Biz o dünyanın parçasıyız, bu böyle biline...

11 Temmuz 2011 Pazartesi

Günden Kalanlar.29

• 4 Temmuz - 9 Temmuz arası nasıl geçti anlamadım, öylesine yoğundu ki. Ama o yoğunluğu güzel kılan konserler de vardı. 6 Temmuz Çarşamba, Santralİstanbul Kıyı Amfi’deki Jamie Cullum konseri, şakacı bir ağaç gölgesi gibi geçip gitti. Cullum, yetenekleriyle fiziğini, muzipliğiyle lafebeliğini pek iyi kaynaştırmış bir sahne canavarı. Aksamayan bir grupla birlikte hangi notayı ne zaman parlatacağını bilen yaramaz bir çocuk gibi. Tam anlamıyla seyriciyi avucunun içine alıp sürdürdü geceyi. Sonrasında çok konuşulan bir olay, konser sırasında başlayan ezana Cullum’un solo piyano ile eşlik etmesiydi. Bu tip konserlerde İKSV sanatçıları önceden ezan ve bu konudaki hassasiyet konusunda bilgilendiriyor. Bu konserde de öyle olmuştur sanırım. Cullum’un şansına ezan, bir şarkıya girmeleri sırasında, yani rahatlıkla soloya geçebileceği sırada başladı. Benim asıl merak ettiğim Cullum’un bu bilmediği ses karşısında gerçekten etkilenip etkilenmediği. O anda gerçekten “doğru tonu – doğru notayı” bulmaya çalıştı mı, yoksa işinin gereğini mi yapıyordu? Neyse… Sonuçta güzel bir ruh halinden geçtik. Gerisi ise danslı-çığlıklı, enerjik bir Cullum konseriydi.


• Sadece 2011 yılının değil, belki de son yılların en değerli ve benzersiz konserini, 7 Temmuz Perşembe akşamı Açık Hava’da izledik: “Tribute to Miles”. Miles Davis’in ölümünün yirminci yılında Marcus Miller’ın hayata geçirdiği bir proje. Miller, böyle bir proje için dahi müzisyenler gerektiğini biliyormuş ve hemen Herbie Hancock ve Wayne Shorter’ı aramış. Yanlarına trompetçi Sean Jones ve davulcu Sean Rickman’ı da alıp başlamışlar işe. Dokuz konserlik dizinin Dünya Prömiyeri’ni, o akşam Açık Hava’da yaptılar. Ben uzun zamandır Açık Hava’yı bu kadar kalabalık, konsantre ve teslim olmuş görmemiştim. Seyirci gerçekten nefes bile alamayacak kadar kendini verdi müziğe. Belki de şöyle demek daha doğru; grup, daha ilk notada, seyirciyi kadife eldiven giymiş güçlü elleriyle sıkıca tuttu, bir daha da bırakmadı. Marcus Miller’ın bas klarnetle açılışını yaptığı “Çocuk Miles” bölümü, bir anlamda pagan ayini gibi geçen buluşmanın zirvelerindendi.

Miles Davis
26 Mayıs 1926 - 28 Eylül 1991

• 8 Temmuz Cuma, stadyum konseri günüydü. Bon Jovi, Türk Telekom Arena’daydı. Gittik, gördük. Bir stadyum konserinin gerektirdiği her şey vardı açıkçası. Daha ne denir ki?

• 9 Temmuz Cumartesi, yıllardır düşündüğümüz ama başlama vuruşunu ancak birkaç hafta önce yaptığımız yeni program “Cumartesi”nin ilk yayın günüydü. Son iki hafta boyunca Emrah Kolukısa ile bu programa çalışıyoruz. Başta Sertan olmak üzere, Gökhan, Alican, Burcu, Müge, Berrak, Recep, Betül… hepsi bizim kadar heyecanla çalıştı, yoksa altından kalkamazdık. Ama Emrah’la ben, neredeyse bittik. (Yayın sonrasında birbirimizden kaçarak uzaklaştık, hiç değilse 24 saat görüşmeyelim diye.) “Her başlangıç yeni heyecanlar ve yeni korkularla gelir,” diye başlayalım dedi Emrah. Çünkü gerçekten korkuyorduk ve duygularımızı da samimiyetle paylaşmak istedik. İlk hafta program üç bölümden oluştu. İlk bölümde Gündüz Vassaf, Şebnem Bozoklu, Nadir Duman ve Sine Büyüka ile Bon Jovi konserinden yola çıkıp genel olarak büyük konser prodüksiyonlarını konuşmaya çalıştık. İkinci bölüm “Türkiye’de Polisiye” dosyası idi. Konuklar; Ahmet Ümit, Ümit Ünal, Esmahan Aykol, Emrah Serbes. (Bence programın en yüksek olduğu ve kafamızdaki duruşuna en yakın olduğu bölüm bu oldu.) Son bölümde de kapsamlı bir Moby röportajı ile birlikte elektronik müziği konuşmak üzere Portecho konuktu. (Son bölümde teknik bir aksaklık yüzünden Portecho’nun performansı yarım kalmasaydı daha iyi olacaktı. Özellikle buna çok canımız sıkıldı.) http://www.ntvmsnbc.com/id/25230363/

• Pazar günü önce Whitesnake arkasından Judas Priest ile kafaları kırdık. Rock konserlerindeki değişmez ortağım-yeğenim Ali Emre, Banu Güven, Özge Fışkın, Oğuz Kaplangı ve kalabalık bir Ankaralılar ordusu neredeyse bütün şarkılara eşlik ettik. İşte tam arkada Rob Halford “Hell Bent For Leather” söylerken Banu ile ben.

5 Temmuz 2011 Salı

Hitchcock ve Dali


Alfred Hitchcock, başrollerinde Ingrid Bergman ve Gregory Peck'i oynattığı 1945 tarihli Spellbound filminin rüya sahnelerinden bir türlü memnun kalmaz. "Hollywood anlayışı" bir rüya sahnesi üstadı doyurmayınca, çareyi gerçeküstünün en uçlarındaki isimlerinden birine, Salvador Dali'ye başvurmakta bulur. Uzun gölgeler, keskin görüntüler, sonsuza dayanan kamera açıları, bozulmuş perspektiflerle sonuç harikadır. Aslında Dali'nin, Ingrid Bergman'ın her yerini karıncalarla kaplamak gibi, daha da uçlarda fikirleri vardır ama bu gerçekleşmez. Sonuçta sinemanın ve plastik sanatların iki dahisi, Hitchcock ve Dali, 1945 yılında unutulmaz bir rüya sahnesine imza atarlar.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Arras Notları: Moby ile edebiyat konuşmak!

1. Arras, Paris’e iki saat uzaklıkta bir kasaba. Belçika sınırına daha yakın. Zaten kasabanın mimarisinde, yemeklerinde, halkında ve yaşamında da Belçika havası net bir şekilde hissediliyor. Londra’ya da yakın olması festival zamanını daha şenlikli kılıyor. Böylelikle Arras Main Square Festival, sadece Fransızlara değil, bütün bölgeye ulaşabilen bir festival oluyor.


2. Her zaman söylerim; böylesi yoğunluk ve yorgunluğun iç içe geçtiği gezilerde ekip çok önemlidir. NTV’den Gökhan Kalan da benim böyle geziler için en kıymetli dostlarımdan biridir. Ekibin geri kalanı Coca Cola’dan Sibel İpek, Caretta İletişim’den Elif Acar ve Habertürk Gazatesi’nde Heja Bozyel’den oluşuyor. Müzik zevki, yorgunluğa direnç, iş bitiricilik ve eğlence anlayışı uyumlu bir ekip.

3. Ekibin baş etmesi gereken bir sorun var; Arras inanılmaz derecede soğuk. Özellikle gündüz ve gece farkı bünyeyi bayağı bir sarsıyor. İlk günün, ilk saatlerinde bu gerçekle yüzleşince soluğu bir Dechatlon mağazasında alıyoruz. 5,95 Avroluk polarlar kurtarıcımız oluyor.

4. Main Square Festival üç günlük ve iyi organize olmuş bir festival. Organizasyonu kolaylaştıran bir etken de, festival izleyicisinin deneyimi. Üstelik izleyiciyi rahat ettirecek konular da düşünülmüş; yeterli sayıda tuvalet, çeşitli ve her bütçeye uygun yiyecek-içecek standları gibi.

5. Festival iki sahneye bölünmüş durumda; Ana Sahne ve Yeşil Oda. Her iki sahnede de müthiş isimler var. İşte o isimlerden öne çıkan birkaç tanesi.

Birinci Gün: Eels, Beady Eye, Martin Solveig, Limp Bizkit, Queens of the Stone Age, Linkin Park, The Chemical Brothers.

İkinci Gün: Fleet Foxes, Two Door Cinema Club, Kasabian, White Lies, Kaiser Chiefs, The National, Arcade Fire, Moby.

Üçüncü Gün: Cold War Kids, Magnetic Man, Underworld, Bruno Mars, Elbow, PJ Harvey, Portishead, Coldplay.

6. İlk gün işimiz Limp Bizkit’ten Fred Durst ve Wes Borland’la röportaj yapmak. LB’in tur menajeri sayesinde bütün bir günü kuliste geçiriyoruz. Böylece sadece LB elemanları ile değil, diğer grupların elemanlarıyla da tanışma ve hatta az da olsa muhabbet etme şansımız oluyor. Fred ve Wes birbirlerinden çok farklı davranan iki adam. Fred evin arka bahçesindeki potada basket oynarken konsere çağrılmış yaramaz bir çocuk gibi. Wes ise, bütün bir turu kontrol etmek zorunda olan menajere benziyor. Az sonra sahnede o gizemli ve korkutucu kostümüyle çılgınlıklar yapacak adam olduğuna inanmak zor. Söyleşiyi açık havada gerçekleştiriyoruz. Fred sorulara umursamaz bir havada cevap verirken, Wes olabildiğince ciddi. Nu metla’in durumundan İstanbul konserlerine, Grubun yeniden toparlanmasından Wes’in tablolarına uzun bir söyleşi oluyor. Sonrasında da aşağıdaki fotoğrafı çektiriyoruz.


7. Limp Bizkit’ten sonra sahne alacak grup Queens of the Stone Age. Kuliste oturmanın lüksü sayesinde Josh Homme’la tanışıyorum. Bir fotoğraf çektirmek istediğimi söylediğimde, hemen ayağa kalkmaya yelteniyor. “Otursanız daha iyi olmaz mı?” dememi dinlemeden ayaklanıyor ve “İri bir adamım ben, sen kendini düşün,” diyor. Sonunda ortaya aşağıdaki fotoğraf çıkıyor. Devle cüce bir arada…


8. İlk günün akşam yemeği, hatta gece yarısı yemeği Arras’ta yeniyor. Etin ve şarabın lezzetiyle kendimizden geçiyoruz. Gecenin soğuğunda ancak iki kat polarla ısınarak uyuyabiliyorum. Böylesi gezilerin en kötü yanı hasta olmak, tedbirli davranmalı.

9. İkinci gün konser alanına gitmeden yakındaki bir kasabaya gidiyoruz: Béthune. Gökhan ve ben bu kasabaya bayılıyoruz. Tam bizim yemek yiyeceğimiz saatlerde karşıdaki kilisede bir düğün var. Kasabanın gündelik yaşamının içine dalmak ikimizi de mutlu ediyor. Erkekler, kadınlar, çocuklar cıvıl cıvıl… Denizci midyesiyle birlikte Hoegaarden’ları da mideye indiriyoruz.


10. Arras notlarından şimdilik sonuncusu, Moby röportajı ile ilgili. Moby’le özel kulisinde buluşuyoruz. İnanılmaz sakin, sade ve çevresiyle ilgili bir adam. Daha söyleşi başlamadan Türkiye’deki seçimler hakkında ne düşündüğümü soruyor. Sonrasında, bugüne kadar yaptığım röportajların en güzellerinden birini gerçekleştiriyoruz. Müzikten felsefeye, edebiyattan dünya sorunlarına uzanıyoruz. Söyleşiden o da keyif alıyor; hatta bize ayrılan sürenin bittiğini söylemek için içeri giren asistanına “Çıkabilirsin, devam edeceğiz,” diyor. Başka röportajla (ve elbette yetişmesi gereken bir konser) olmasa daha saatlerce konuşacak gibiyiz. Wittgenstein bizi Russel’a savuruyor. Tractatus Logico-Philosophicus üstüne bile konuşuyoruz. (zaten bunu sormuş olmam, onu çok şaşırtıyor ve heyecanlandırıyor.) Benim Sylvia Plath üstüne sorduğum soruya, o bir de Flannery O’Connor’ı ekliyor. Ted Hughes, Herman Melville ve ötesi. (Bu söyleşiyi yakında NTV’de izleyeceğiniz için daha fazla detay vermeye gerek yok.) Söyleşiyi müthiş bir heyecanla bitiriyorum. Kapıdan çıkmadan kolumdan tutuyor ve “Türkiye sence ne zaman Avrupa Birliği’ne girecek?” diyor. Sohbet ayaküstü devam ediyor. O muhabbetten geriye bir de bu fotoğraf kalıyor.


Kuliste sakin sakin edebiyat konuştuğum adam, yarım saat sonra sahnede bambaşka bir gösteri canavarına dönüşüyor ve Arras’ın en unutulmaz konserlerinden birini veriyor. Moby’i sahnede izlemek olağandışı bir deneyim.