4 Haziran 2011 Cumartesi

Bir Kerim İnal Polisiyesi: Sinek Kaydı

Kerim İnal, 1998-1999 yılları arasında kısa süreliğine altzine’de boy göstermiş bir yazar. Aslında benim polisiye ve parodi merakımın bir sonucu. Bu iki yıllık maceradan sonra sessizce kayboldu ortadan. Yıllar sonra, 2007 tarihli KARBON KOPYA adlı kitabımda “Becerikli Bay Kerim İnal” öyküsünde tekrar çıktı ortaya. Hepsi bu. Geçenlerde arşiv dosyalarının içinde Kerim İnal’ın, altzine’de yayımlanmış birkaç metnini buldum ve Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. İşte, noktasına virgülüne dokunmadan, yıllar önceki haliyle “Bir Kerim İnal Polisiyesi”.

Sinek Kaydı

Tülay’ın en sevdiği şey, bir erkeğin sakal tıraşı olmasını seyretmekti.

Çocukluğunda, her sabah babasının banyoya gitmesini büyük bir sabırla bekler, arkasından yavaşça içeri süzülürdü. Babası da biliyordu bu oyunu. Önce kızının geldiğini fark etmemiş gibi davranır, sonra da abartılı bir biçimde korkardı. Ardından tıraş töreni başlardı. Baba bir yandan sevgili kızıyla sohbet eder, bir yandan da fırçasını özenle köpürtürdü. Tülay babasının her sorusuna uslu uslu cevap verir, gözlerini yapılan işlerden ayırmamaya büyük bir özen gösterirdi. En sevdiği kısımlardan biri babasının boynuna havlu dolamasıydı. Havlunun yumuşaklığını kendi boynunda hisseder, içinin bir tuhaf olmasına engel olamazdı. Babası sabunun fazlasını aldıktan sonra bir parçasını mutlaka Tülay’ın burnuna kondurur ve ahşap saplı usturasıyla işe girişirdi. Asla aceleye getirmeden tıraş olur, kızıyla sohbetini de tıraşının sonuna kadar sürdürürdü. Tülay babasının yüzünün şekilden şekile girmesini neşeyle seyreder, tıraş sonrası öpücüğünü de aldıktan sonra yavaşça dışarı çıkardı. 

Ortaokul yıllarında, sınıftaki erkek arkadaşlarının birbirlerine nasıl tıraş olduklarını anlatmalarını dinlemek, sabah sınıfa geldiklerinde yüzlerindeki kesiklere yapıştırdıkları kağıdı seyretmek bir keyif olmuştu Tülay için.

Yine o yıllarda sınıfın en yakışıklı çocuklarından biriyle çıkmaya başlamasıyla yepyeni bir zevk keşfetmişti: Yeni tıraş olmuş bir erkeğin yanaklarını okşamak. Sevgilisi tıraş olduktan sonra, Tülay parmak uçlarıyla, elinin tersiyle ve dudaklarıyla uzun uzun yanaklarını okşuyor, tabii bu eylem oğlanın da hoşuna gidiyordu. Tülay’ın hassas parmak ucu herhangi bir noktada iyi alınmamış bir kıl bulduğunda saniyelerce orada kalıp o fazlalığı daha net hissetmeye çalışıyordu.

Yirmili yaşlarının ortasında, olağanüstü bir erkekle tanıştı. Çok yakışıklıydı, iyi bir işi vardı, anlayışlıydı, neşeliydi, konuşkandı, Tülay’ı deliler gibi seviyordu ve her şeyden önemlisi her gün sinek kaydı tıraş oluyordu. Bir kaç ay birlikte olduktan sonra evlenmeye karar verdiler. Her görenin gıpta ettiği bir çift olmuşlardı. Tülay’la Ahmet’in mutlu yuvasının üstünden gökkuşağı eksik olmuyordu. İki yıl sonra, bu mutlu yuvaya bir de dünyalar tatlısı bir kız çocuğu dahil oldu. Doğumdan sonra Tülay işinden ayrıldı ve kendisini tümüyle kızına adadı. Sabahları minik Ahu’yu da kucağına alıp banyoya gidiyor ve Ahmet’in tıraş olmasını büyük bir keyifle seyrediyordu: “Bak kızım, baba nasıl da cici oldu değil mi?”

Ama bir süre sonra Ahmet “cici” olmamaya karar verdi. Bir gün evden tıraş olmadan çıktı. Tülay, bunun işe geç kalmanın getirdiği aceleden olduğunu düşünüp üstünde durmamaya çalıştı ama ertesi gün de aynı şey olunca içine büyük bir sıkıntı çöktü. Akşam Ahu’yu uyuttuktan sonra istemeye istemeye Ahmet’e sokulup sordu: “Ne o, bir sorun mu var canım? İki gündür tıraş olmuyorsun...” Ahmet, karısının tıraşlı ciltlere olan düşkünlüğünü bildiği için bir yalan uydurmak zorunda kaldı: “Hm, bu aralar tıraştan sonra cildim çok geriliyor, galiba tahriş oldu. Bir kaç gün dinlendirmemde fayda var.”

Ahmet yalan söylüyordu çünkü durum bambaşkaydı. İşyerine yeni gelen bir kız, bir gün Ahmet’e sakalı çok çekici bulduğunu ve ona çok yakışacağından emin olduğunu söylemişti. Pınar çok alımlı bir kızdı. Tülay gibi çocuk bakmakla uğraşmadığından daha bakımlıydı ve günün her dakikasında baş döndürücü bir parfüm kokusu yayıyordu. Ahmet’in amacı cildini dinlendirmek falan değildi, düpedüz sakal bırakıyordu.

Birinci haftanın sonunda Tülay durumu anladı. Bir gece Ahu’nun bezini değiştirirken kocasına, sakalın ona hiç yakışmadığını, eski günlerdeki gibi sinek kaydı tıraşlı dolaşmasını istediğini söyledi. O gece Ahmet, tanışmalarından bu yana ilk kez bağırdı karısına. Onun istediği gibi dolaşmaktan sıkıldığını ve ne olursa olsun sakal bırakacağını söyledi.

O mutlu yuvanın üstünde artık kara bulutlar dolaşıyordu. Tülay akşamları Ahmet’le sevişmemeye, giderek aynı yatakta yatmamaya başlamıştı. Ahu’nun karanlıktan korktuğunu öne sürüyor, başının ağrıdığı yalanını uyduruyor, Ahmet’in sakallarının cildine sürünmesinin kendisinde alerji yaptığını iddia ediyor ve giderek kocasından uzaklaşıyordu. Karısının bu kaçışları Ahmet’in bir anlamda işine geliyor, Pınar’a olan zaafını haklı görmesine neden oluyordu.

Tülay korkunç kabuslar görmeye başlamıştı. Bir gece saçı sakalı birbirine karışmış insanların dolu olduğu bir odada kalıyor, bir başka gece avucunun içinden sakallar çıktığını görüp, çığlıklar içinde uyanıyordu. Zamanlı zamansız sakinleştirici kullanıyor, sigara üstüne sigara içiyor, bazen Ahu’nun ağlamalarını bile duymuyordu. Bir iki kere Ahmet’i karşısına alıp neler hissettiğini açık açık anlatmayı denedi. Ama birbirlerinden o kadar uzaklaşmışlardı ki... Kimden yardım isteyebilirdi, ne diyebilirdi. “Ben tıraş olan bir erkek görmeyince, onun pürüzsüz cildine dokunmayınca mutsuz oluyorum, çok mutsuz oluyorum.” Deli olduğunu düşünürlerdi. Oysa o kendini sadece mutsuz hissediyordu.

Tülay bir gün sevgili kızı öğle uykusundayken aynanın karşısına geçip sakal tıraşı oldu. Bir erkeğin tıraş olmasını seyretmek kadar keyifli değildi ama yine de keskin jiletin yüzündeki yolculuğu Tülay’ın büyük bir haz almasına neden olmuştu. Aylar sonra ilk kez o an çılgınlar gibi sevişmek istedi.

Aradan geçen günlerde Ahmet karısındaki yalnızlığı, çöküşü gördükçe üzülmeye başladı. Büyük bir aşkla bağlanarak evlendiği kadın gözünün önünde eriyip gittikçe kendini sorumlu hissediyor ama Pınar’ın cilvelerine karşı koyamayıp, kendisini başlattığı oyunu sürdürmek zorunda olan bir çaresiz gibi hissediyordu. Bir iki kere Tülay’ı karşısına alıp neler yaşadığını açık açık anlatmak istedi. Ama yapamadı... Pınar bir maceraydı ve bir süre sonra bitecekti. O zaman sinek kaydı tıraş olup, karısının kollarına koşacak, eski güzel günlerin tekrar yeşermesini sağlayacaktı.

Ne yazık ki buna zaman olmadığını bilmiyordu.

Bir gece üstünde bir ağırlık hissederek gözlerini araladığında, Tülay’ın elinde bir usturayla sakallarını kesmeye çalıştığını gördü. Boğuştular. Birbirlerine bağırdılar. Küfürler savurdular. İkisinin de elleri, yüzleri, vücutları kesiklerle doldu. Gürültüye uyanan Ahu’nun gözyaşları gecenin karanlığına karıştı.

Tülay tedavi için yatırıldığı hastanede daha da mutsuz oldu. Sakallı bir doktor ve çopur suratlı hastabakıcılar onu anlayamadılar. Herkes Tülay’ın deli olduğunu düşünüyordu. Oysa o kendini sadece mutsuz hissediyordu.

6 yorum:

Adsız dedi ki...

meandshadows dedi ki;
Görsel, somut bir şey ya da soyut bir kavramın çığ gibi büyüyerek insanın ruhunu ele geçirmesini anlıyabilirim. Karalama hikayemdeki Mert karakterinin yalnızlığa duyduğu karşı konulmaz istek, takıntı gibi. Hangimiz biraz Tülay, biraz Mert değiliz ki? İtiraf etmek gerekirse, mümkün olsaydı ben...

Vladimir dedi ki...

Kısa ancak içi dolu öyküleri zevkle okuyorum. Paylaştığınız için çok teşekkür ederim. Pazar sabahı üyük keyif oldu. Sevgiler.

aprile dedi ki...

çok güzel bir öykü. bazen yavaş gitmek hızla hedefleri devirmekten çok daha iyi. merak ettim Kerim İnal'ı.

Kunegond dedi ki...

Elimize geçen ilk fırsatta bir dipnot olmanın heyecanını yaşamaya çalışacağız; hepsi hepsi bir dipnot."

Çevirenin Notu

Gezi/yorum... dedi ki...

Bende notumu aldım.. çok güzel özetlemişsiniz teşekkürler..

Hakan ARSLAN dedi ki...

Harika öyküler ...