Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Sözlük.26

Ç

ÇERBETAN: “Ne metin üç boyutludur ne de harita,” demiş bir söyleşisinde. Bir dünya haritasında “dünyayı” gördüğünü sanmak, bir metinde “bütün boyutlara” ulaşmak… İmkânsızlıklar… Bütün bu imkânsızlıklar Yücel Balku’nun edebiyatında aralık kapılara dönüşür… Parmağınızın ucuyla itebileceğiniz, ardındaki gizlere ulaşabilmek için cesaretten başka hiçbir şeye ihtiyacınızın olmadığı öykü kapıları… Iğdır’dan, İstanbul’dan, Sakarya’dan ve elbette Bursa’dan geçen bir çizgi… “Doğanın ritimlerinden kopmamış zaman anlayışı, ölümü de doğanın içinde bir anormallik olarak algılar. Cesaret de budur zaten son kertede: ölümü umursamamak, ölümü meşru ve yakın bilmek.” demiş bir başka yerde… Çerbetan’a gelince; okumak gerek “Sükût Ayyuka Çıkar”daki Kâfdili adlı güzel öyküyü... “Ondan ve her şeyden geriye bir tek sen kaldın Çerbetan bembeyaz kâğıdın üstünde. Dediğin gibi: Bitti. Senden sonrasını anlatacak tek bir kelime bile yok artık.”
(Yücel Balku, Kâfdili)

3 yorum:

Edebiyat Pusulası dedi ki...

Yazarın dünyasını okurken orada olduğunuzu hissediyorsunuz..

Nehire dedi ki...

ÇEMBER
Dönmedolabın çemberinde neşeli seslerle güleriz, eğleniriz.Renkli düşlerimizin yaşam yolundaki an kadar çocuksu mutluluğu, umududur, dönmedolabın hızla dönen, zamanı hızla yok eden binbir renkli ışık çemberi.
Çember durduğunda yüreğimizdeki sevinç an kadar yok olur.Ta ki ileride duran pamuk helvacının arabasını görene kadar.Dudağımızın kenarına yapışan pamuk helvanın yapışkan kıtır lezzeti çocuksu küçük mutluluklarımıza kavuşmak için ne kadar kolay bir yoldur.
Hayat nefes, yaşam bir yolken umutlarınızı,mutluluklarınızı,düşlerinizi asla bir çember ile sınırlandırmayın.Unutmayın ki çember bir uçundan tutulup açıldığında , düz bir yol olacaktır…Dedi kalemim,sevgiyle kalın.

jalesahin dedi ki...

ODA

Bir odaya girdim. Öyleki odanın duvarları hemen alıp götürüyordu dudaklarımdan dökülen kelimeleri. Yalnız iç sesimi duyordum. Hani o hep konuşan, susturmaya çalıştığım iç sesimi. Sadece onu duymanın çaresizliğiyle inledim. En büyük kabusum gerçek olmuştu. Kendimi bildim bileli duyduğum ve susturmaya çalıştığım ses bedenimi ele geçirmekle kalmıyor, aynı zamanda beni ona muhtaç hale getiriyordu. En çok korktuğu şeydir insanın kaçtığının aslında muhtaç olduğu şey olduğunu bilmesi. Bu mahkumiyet yaşamın sonu demek değildi de neydi? Her şeyin anlamını bulmaya, her şeyi açıklamaya çalışırken saçma, anlamsız bir şeyde kaybolması insanın ceza değil de nedir? Şu anda yüreğime su serpen bunların yalnız bu odada gerçek olduğu, odadan çıkınca her şeyin eskisi gibi olacağını bilmekti. Rahatlamak için gözlerimi kapattım. Oda büyüdü. Duvarları sonsuzluğa uzadı. Kapıya doğru koşmaya başladım. Önümde koca bir boşluk vardı. Arkamda da o boşluğun geri kalanı. Gözlerimi açınca bunun son bulacağını hatırladım sonra. Gözlerimi açtım. Oda küçülmüş, kapı hemen karşıdaydı. Elimi uzatsam, koluna yetişip kapıyı açıp oradan çıkabilirdim. Böyle yapmadım. Kapının karşısındaki iki duvarın arasına gidip, köşeye çöktüm.