Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

8 Mayıs 2011 Pazar

Köprüden Önce Son Çıkış



"Kafka vurgusunun yapılmasını anlıyorum ama bir de beni ben yapan isimler var; Salinger, Edip Cansever, Yusuf Atılgan, Sait Faik gibi,” diyor Gişe Memuru’nun senaristi ve yönetmeni Tolga Karaçelik. Aslında filmi böyle bir edebiyat yolculuğunun izinde değerlendirmek gerekiyor. Hatta ötesi de var; Camus’den Bernhard’a uzanan bir çizgi bile çekilebilir. Ama şu da tartışılmaz bir gerçek; biz izleyiciler, gişe memuru Kenan’ın (kısaca K. mı desek?) hikayesini anlamaya çalışırken, rehber olarak Kafka’ya sığınacağız. Özellikle de, Kafka’nın ironik çözümlemelerini kerteriz almaktan hoşlanan okurlar. Çünkü Karaçelik de, otoban gişelerinin tekdüzeliğine hapsolması yetmiyormuş gibi, bir de hasta ve huysuz babasının kara bulutuna hapsolan Kenan’a aynı mercekle, ironi merceğiyle bakıyor çoğu zaman.

Filmin hemen başında, televizyondaki tartışmacıların boşa kürek çekişlerinde dedikleri gibi, “NASA’ya kalsa buraları bırakıp Altar gezegenine gideceğiz,” ama aslında ‘burada’ başımıza durmadan meteorlar yağıyor. Hayatımızı değiştirmesini beklediğimiz meteorlar. Gerçeklikle hayal arasındaki sınıra düşüp, o çizgiyi yerle bir etmesini beklediğimiz meteorlar. Kenan’ın hayat-hayal ikileminde kaybolmasının simgesel karşılığı meteorlar.

“Dönüşüm”ün bir bölümünde “Bizi anlayabilseydi, uzlaşabilirdik onunla,” der babası, Gregor Samsa’nın onları nasıl da duyduğunu, anladığını bilmeden. Kenan’la babasının da durumu farklı değil. Birbirlerini duymadan, anlamadan, iki koltuğa çöküp geçirdikleri geceler. Önünde sonunda “Allah birinin belasını verecektir.”

Tolga Karaçelik ilk uzun metraj çalışmasında zorlu bir hikayeyi, usta oyuncu kadrosunun olağanüstü katkısıyla kolaylıkla aktarıyor izleyiciye. Bu filmdeki rolüyle Antalya’da “En İyi Erkek Oyuncu Ödülü”nü alan Serkan Ercan başta olmak üzere, bütün oyunculara şapka çıkarmalı. Artık hayatımızdan çoktan çıkmış olan gişe memurlarından birinin, Kenan’ın hikayesi üstünden tekinsiz bir yabancılaşma alanında, kendimize gülme zamanı.

Kafka’nın Gregor Samsa’sına, Salinger’in Caulfield’ine, Cansever’in Ruhi Bey’ine, Atılgan’ın Aylak Adam’ına, Sait Faik’in adalılarına, gişe memuru Kenan’ın düşleriyle selam olsun.

Zaten hepimiz Afar’da (ne çıkar bir harf değişikliğinden, varın siz ona Araf deyin) birer gişe memuru değil miyiz?

4 yorum:

Silmaril dedi ki...

Bu filmle ilgili bu kadar merak uyandırıcı bir yazı okumamıştım. Neredeyse filmi es geçecektim. Teşekkürler.

yusufkaankir dedi ki...

etkilendiği isimlere bakılırsa naif sıcak içten bir filmle karşı karşıya geleceğiz.

yusufkaankir dedi ki...

etkilendiği isimlere bakılırsa dürüst içten sıcak samimi bir filme karşı karşıya geleceğiz.

Kunegond dedi ki...

Bir zamanlar köprüde gişe memurluğu yapan birini tanımıştım. İşyerindeki servis şöförümüzdü. Sabahları önce bizi şirkete bırakır kendi işine gider çıkışta gelir alır evlere dağıtırdı. Öylesine ilginç ve akıl almaz öyküler anlatırdı. Gülerdik. Hoş sohbetti. 1 sene kadar servisimizi çekti sonra vardiyası değişince yerine başkası geldi. Bugün yolda karşılaşsak kendisini tanıyamayabilirim. Ama bir türlü unutmuyorum o günleri. Güzel günlerdi.