Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

26 Mayıs 2011 Perşembe

Cannes 2011: Şampiyonluğun geldiği gün

Cannes dönüşü izlenim notlarımı uçakta yazdım, Milliyet Sanat baskıya girmek üzereydi ve rötar yüzünden meydana gelen bir günlük gecikme, yazı teslimi için de sarkma anlamına geliyordu. Neyse ki, uçuş süresi yazının tamamlanması için yeterliydi. (Cannes ve Bir Zamanlar Anadolu’da ile ilgili notlarımı, Milliyet Sanat’taki Noktalı Virgül köşesi için yazıp, Yasemin Bay’a gönderdim. Haziran sayısında olacak. Hem de hoş bir tesadüfle; Cannes’a birlikte gittiğim dostum Emrah Kolukısa da, ‘Devamlılık Hatası’ adlı blogunda, benimle aynı başlığı kullanmış: Bir Zamanlar Cannes’da.)


Cannes ve Bir Zamanlar Anadolu’da ile ilgili, Milliyet Sanat yazısında yer almayan birkaç not:

1. Cannes seyahatlerini Emrah Kolukısa ve Gökhan Kalan ile yapmayı seviyorum. Gökhan, benim NTV’de tanıdığım ve sadece profesyonel duruşuna ve işini yapışına değil, sinema bakışına, mizah damarına ve keskin zekasına da çok güvendiğim bir arkadaşım. Kısacası harika kameramanımız Gökhan, bence mesleki kalibresi çok yüksek bir isim. Emrah ile zaten yıllara yayılan bir dostluğumuz var, didişmeyi pek severiz. Tanıdığım en meraklı, pimpirikli adamlardan biri. Ana yapıyı öğrenmek yetmez ona, en ince detaylara kadar girer. Bu merak ve bilgiye açlık, onu düşünsel olarak apayrı bir yere koyuyor. Özellikle de sinema konusunda. Açıkçası bu alanda Emrah’ın çok başka yerlerde olması gerekir bence. Tam bu noktada bir not düşeyim: Yarışma sonuçları konusunda Terrence Malick adını ilk günden beri telaffuz etti Emrah; filmi izlememiş olmamıza rağmen. “Jüri matematiği bunu fısıldıyor,” diyordu. O kadar çok fikir jimnastiği yaptık ki birlikte, son gün, ödül listesinin nereye doğru evrileceğini (Kaurusmaki hariç) tahmin etmiş gibiydik. Neyse, işte böyle güzel bir ekiple gittik Cannes’a. Gönül daha ne ister?

2. Festival zamanı yemeklerin kalitesi iyice düşüyor, servis iyice yavaşlıyor ve fiyatlar el yakıyor. İkinci sabahımızda Ercan ve Nazan Kesal’la gerçekleştirdiğimiz nefis muhabbete, birer kahveyi ortak edemedik örneğin. Garson bir türlü gelmedi masaya… Yine de söz gıdalardan açılmışken “La Libera” ve “Le Vesuvio” adlarını anmam gerek. İkisinin de İtalyan restoranı olması ilginç, çünkü patronları ve çalışanlarının bir kısmı da İtalyan olan bu mekanlarda, diğerlerinden çok daha sıcak ve hızlı bir servis var. Üçümüz de bu iki restoranı seviyoruz. Barlara gelince; sinema basınının buluşma yerlerinden biri olan, sokak barı “Le Petite Majestik” bir yana, pek öyle takipçisi olduğumuz bir bar yok Cannes’da. Kendimizi acındırmak olmasın ama koşturmaktan, öyle barlara takılmaya pek zamanımız da olmuyor. Bildiğimiz bir iki bar da isim ve cisim değiştirmiş geçen yıldan bu yana. Orada da bir “mekan aç-vur kaç” durumu var sanırım.

3. Koşturma deyince… La Croisette üstündeki o meşhur dondurmacıdan bir dondurma yiyemedik ya, ona yanarım.

4. Festival Sarayı içindeki Türk standının duruşu-durumu çok önemli. Ahmet Boyacıoğlu ve Başak Emre sayesinde, dünya sinemacılarının ilgilendiği bir buluşma noktasına dönüyor ortam. Bunu abartmadan söylüyorum; diğer stantların hiçbiri bizimki kadar kalabalık, hareketli ve sıcak olmuyor. Örnek; bu yıl afişlerinde “örgü” temasını kullanmış Ankara Sinema Derneği. Ve standın girişindeki kanepeye de yünler-şişler atılmış. İlk gün standa girdiğimde Başak, yabancı bir sinema yazarına ilmek atmayı öğretiyordu. Bildiğin örgü örüyorlardı yani, bir yandan sinema konuşarak. Müthiş bir sahne.

5. Türk standındaki karides partisi unutulmazdı. Parmaklarımızı karides rengine boyayanlara selam olsun.

6. Aklıma gelmişken: Benim, bu dünyada, gerçekten-samimiyetle-bilgiçlik taslamadan-farklı disiplinlerle ilişkilendirerek-ruhumu açarak sinema konuşabildiğim, sanat konuşabildiğim çok az insan var. Öyle işte…

7. Zeynep Özbatur Atakan, bütün bu işlerin ötesinde bir isim benim için. Arkadaşım. O olmasaydı, bütün bu süreç bambaşka olurdu bizim için. Ödülün gelme ihtimalinin yarattığı heyecanla, telefonda ağladığı anı hiç unutmayacağım. Yeni ve adanmış bir yapımcılık anlayışının en önemli temsilcilerinden biri Zeynep. Üstelik gala gecesinin de en şık kadınlarındandı. (Oturup rahat rahat bir şarap içemedik ya Zeyno, ona yanarım işte…)

8. Aki Karusmaki çok konuşuluyordu Cannes’da. Sadece filminin başarısıyla değil, Fransız ortak yapımcısının kulis yeteneğiyle de. Ama sonunda her tür kulis etkinliğinin ötesinde bir sonuçla Nuri Bilge Ceylan, nefis bir başarıyla döndü Cannes’dan. Karusmaki ise FIPRESCI ödülüyle yetinmek zorunda kaldı.

9. “Bir Zamanlar Anadolu’da”nın basın gösterimini balkondan izlemek zorunda kaldım. Melis Zararsız’la birlikte, büyük bir konsantrasyonla izledik filmi. (Sadece bir ara benim karanlıkta not alma çabalarıma güldü Melis.) Ama filmin ortalarından itibaren susuzluk vurdu beni, ağzımda tükürük biriktirip yutmaktan bir hal oldum. (Salonlara su sokmanın yasak olmasını aklım almıyor.)


10. Bir Zamanlar Anadolu’da gerçek bir takım oyunu. Bütün oyuncular toplu defans-toplu ofans yapıyor. Sahaya takım kaptanı olarak Taner Birsel’in çıktığını söylemek yanlış olmaz. Ama Ercan Kesal ve Kubilay Tunçer adında iki kanat oyuncusu var ki, hücuma kalktıklarında maçın gidişatını değiştiriyorlar.

11. Filmle ilgili çok söyleyeceğim var. Bir kısmını Milliyet Sanat’a yazdım. Bir kısmını ise film Türkiye’de gösterime girdikten sonra söylemeyi daha doğru buluyorum. İzlemeyenleri etkilemek ya da uzun sürecek bir beklenti içine sokmak istemem. Ama birkça not düşmeliyim. [Filmden söz ederken Ebru Ceylan ve Ercan Kesal’ın sarsıcı katkılarının es geçilmemesi lazım. Hatta daha da öteye geçeyim, ben artık bu üç ismin üretkenliğini birlikte anmaktan özellikle mutlu oluyorum. Bitmedi; bir de Ceylan’ın görsel algısını tuvale aktaran Gökhan Tiryaki var.]

a) Nuri Bilge Ceylan, ölüm ile köpek uluması arasındaki, duygu-ses paralelliğini seviyor. (Bkz: Açılış sahnesi ile Yaşar abinin ‘bulunduğu’ sahnede önemli bir rolü olan köpek. Ölümün gelişi de, duyuluşu da bir köpeğin varlığı ve sesi üstünden… Aklıma Kıtmir düşüyor; dileyen araştırır.)

b) Nuri Bilge Ceylan, yılankavi yolları seviyor. Öznelerinin bilinmezden ve dolambaçlı, sıkıntılı, düz olmayan, dert taşıyan bir yoldan gelmesini seviyor.

c) Nuri Bilge Ceylan, güçlü erkeklik duruşlarını öze çevrilmiş bir silah olarak göstermeyi seviyor. Babasının zayıf olduğunu görerek kendi gücüne merhaba demeye hazırlanan bir erkek evlat gibi yaklaşıyor erkek öznelerine. (“Üç Maymun”da, bu bakışı hikayenin içine de yerleştirmişti.) Cinsel, siyasi, dini, fiziki erkek iktidarlarını bu zayıflıkları göstererek kastre ediyor. (“İklimler”in Kars sahnelerini hatırlamalı.)

d) Nuri Bilge Ceylan için sinema ışıkla geliyor. Işığı dans ettirmeyi seviyor. Gece karanlığında uzayıp giden farlar yeri geldiğinde izleyiciye dönüveriyor. Ama ışık sevgisi zirvesini, muhtarın kızının bir idare lambası ışığında, erkeklere çay servisi yaptığı sahnede gösteriyor. Çay değil sunulan, hayaller. Çay değil sunulan, tamamlanmış erkeklik hikayeleri. Çay değil Meryem misali bakirenin tanrısal ışıkla sunduğu, nedamete davet, gözyaşına davet.

e) Nuri Bilge Ceylan, bozkırları seviyor. Tıpkı benim gibi…

f) Nuri Bilge Ceylan, sessizlikleri seviyor. Ama o hep dalga geçilen “Adam uzaklara bakar, durur,” sessizliği değil bu. Öyle yorumlayan, hayatını gevezeliğin maskesiyle dayanılır kılmaya çalışandır, yazık ona. Sessizlik anlarındaki çığlığı seviyor Ceylan. Şiir okumayı bilen duyar onu.

g) Nuri Bilge Ceylan, sesi seviyor. Ama gürültüyü değil. Gecenin karanlığında vahşi bir hayvan gibi kükreyen arabaların motorları, iki elin birbirine sürtmesi, kuru soğuktan çatlamış toprağı ezen postallar, kuşların kanat çırpışı. Sahi, siz çevrenizi en son ne zaman dinlediniz? Gerçekten ama, gerçekten.

h) Nuri Bilge Ceylan, edebiyatı seviyor. Tıpkı benim gibi…


“Bir Zamanlar Anadolu’da”nın Jüri Büyük Ödülü’nü aldığı akşam, Fenerbahçe de şampiyonluğunu ilan etti. Şampiyonluğun belli olduğu o son düdükten sonra Aykut Kocaman, sevinç gösterisinden önce rakip teknik direktörü kutlamaya yönelmiş. Tıpkı, Nuri Bilge Ceylan’ın, konuşma önceliğini ödülü paylaştığı Dardenne Kardeşlere vermek istemesi gibi, belli belirsiz bir jestle. Kendinden emin, sakin ve gösterişten uzak. Bu iki kare yıllarca birlikte yer alacak hafızamda. Bir adı da olacak bu tevazu ve başarı görüntüsünün: Şampiyonluğun geldiği gün.


Not: Cannes'da Nuri Bilge Ceylan'la yaptığım röportajı izlemek isteyenler için adres... http://video.ntvmsnbc.com/#cannesda-ntvye-konustu.html

6 yorum:

Peyman dedi ki...

Yekta Bey,
Çok büyük bir gurur gecesiydi. Cannes'da Türk sinemasının başarısı ve bir Fenerbahçeli olarak Fenerbahçe şampiyonluğu...
O gece ödül törenini izlerken Nuri Bilge Ceylan'ın ödülünü aldığı anda televizyonda gördüğüm mütevazi duruşu ile röportajınız esnasında dile getirdiği "sinefil değilim. Sinemayı sevmiyorum, ama film çekmeyi seviyorum" söylemi, Ceylan'ın kamera arkasında durma sevdasını çok net gözler önüne seriyordu. Filmi merakla bekliyorum.

BAYKUŞ GÖZÜYLE... dedi ki...

Yekta Bey sizi Gece-Gündüz'de kaçırmadan izlemeye çalışıyorum.Her zaman çok bilgilendirici oluyor programınız.Bu Cannes izlenimleri de harika olmuş Milliyet Sanatı zaten alıyorum ama izlenimleriniz ve Nuri Bilge Ceylan hakkında yazdıklarınız çok hoşuma gitti .Özellikle g) şıkkı :)
Benim de önem verdiğim bir durumdur belki de bu yüzden filmlerini seviyorum.

Fikrinize ,kaleminize sağlık...
Bu arada ben de son postumda Nuri Bilge Ceylan'dan bahsettim.
Sevgiyle kaln...

Syrakusa dedi ki...

Açıkçası, Ömer Kavur'dan sonra Türk sinemasına bir daha yönetmen geleceğine pek inanasım gelmiyordu. Nuri Bilge Ceylan'dan sonra bu düşüncemden vazgeçtim. Cannes'da bizi onurlandırdığı için değil gerçekten sinemacı olduğu için.

Kunegond dedi ki...

Harika bir paylaşım olmuş.

Bir Zamanlar Anadolu'da yakında vizyona girer umarım. Nuri Bilge Ceylan'ın fotograflarını da çok seviyorum.

Kıtmir derken esas olanı mı yoksa kar ortasında bir kulübede mahsur kalan yarı akıllı bir yazara az kalsın aş olacak Kıtmir mi?

Yekta Kopan dedi ki...

O "ikinci" Kıtmir çok değerlidir benim için ama ben burada "esas" Kıtmir'den söz ettim. "Esas" Kıtmir deyince bir garip geldi:))

erke dedi ki...

Neresinden bakarsak bakalım, gerçekten Nuri Bilge Ceylan'ın başarısı olağanüstü, henüz Altın Palmiye'yi alamasa da son 4 filmiyle yarıştığı ana yarışmalarda-ki bu sene Gus Van Sant, Bruno Dumont, Andrey Zyganitsev, Kim Ki Duk gibi önemli yaratıcılar bir alt kategorideydi- 2 Jüri Büyük Ödülü, 1 En İyi Mizansen 1 tane de Fipresci, bu denli yüksek istikrar biraz dikkat edince 7.Sanat Tarihi'nin doruğundaki bir kaç ismin erişebildiği bir başarı, şahsen benim sinema beğenimi topyekün değiştiren film de yıllar önce TRT2'de tesadüfen izlediğim 'Uzak' idi,ne güzel tesadüfmüş, geçen yıllar bizden birinin de bu büyülü sanatın en önde gelen yaratıcılarından biri olabileceğini tescilledi, sizler içinde ne kadar mutluluk vericidir kim bilir filmi ilk izleyenlerden biri olmak, ben de ne kadar çok isterdim orada izlemeyi, şimdi herhalde aylarca bekleyeceğiz bu güzelliği, belki ben de bir gün Nuri Bilge filmini ilk izleyen şanslı kitleden olurum, bunu o kadar çok isterim ki, belki de o film 'Altın Palmiye'ye uzanır, bizim dilimizden, coğrafyamızdan Bir Nuri Bilge Ceylan filmi son kalan ödülü de almış olur.