13 Mayıs 2011 Cuma

Bir roman kahramanı olarak Michelangelo

“Leonardo da Vinci’nin çizimi bir yere varamaz, çünkü ne Padişah’ı düşünüyor ne şehri ne de kaleyi. Michelangelo içgüdüsel olarak kendisinin daha ileri gideceğini, başaracağını biliyor, çünkü o İstanbul’u gördü, çünkü kendisinden istenen eserin baş döndürücü bir geçiş köprüsü değil, bir şehrin, imparatorlar ve sultanlar şehrinin çimentosu olduğunu anladı. Askerî bir köprü, ticari bir köprü, dinî bir köprü. Politik bir köprü. Şehrin bir parçası.”

Mathias Ėnard’ın “Savaşları, Kralları ve Filleri Anlat Onlara” isimli romanının baş karakteri, henüz 26 yaşında yaptığı Davud heykeliyle, İtalyan rönesansına damga vuran isimlerden Michelangelo Buonarroti. Üstelik romanın coğrafyası İstanbul. Her ne kadar Ėnard aksini fısıldasa da, tarih böyle bir gerçeklik konusunda kesin konuşmuyor. Zaten yazar, romanının belkemiğini bu tarihsel sorgulamaya değil, Michelangelo karakterine dayandırmış. Papa II.Julius’tan kaçan Michelangelo, Osmanlı Sarayından gelen mektubun peşinde İstanbul’a gelir. Davetin nedeni bellidir; “o” köprüyü yapmak. Bir de rehberi vardır; giderek belirsiz arzularının öznesi haline gelecek Priştine’li şair Mesihî.

Başbakan Erdoğan’ın “Çılgın Proje”si, İstanbul’a ikinci bir boğaz geçişi açacak olan Kanal İstanbul projesi politik bir köprü mü olacak, yoksa gerçekten şehrin bir parçası olmak arzusunda mı? Tam da bu soruyla başa çıkmaya çalıştığımız günlerde raflardaki yerini aldı Mathias Ėnard’ın romanı. Kitabın sayfalarını çevirip, Michelangelo’nun, Sultan II. Bayezid’in Haliç’e yapılacak köprü teklifini kabul ederek “heykeli küçümseyen Leonardo hödüğünün başaramadığını başarmak ve dünyaya Floransa’daki Davud’u gibi bir başka eşsiz anıt bırakmak” kararını verdiği bölümleri okurken bir yandan da Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın yıkılması haberleriyle yüzleşiyorduk.

Michelangelo gerçekten İstanbul’a geldi mi? Gerçekten 13 Mayıs 1506 günü bu topraklara ayak bastı mı? Gerçekten köprüleri seven Sultan II. Bayezid’in davetini kabul edip Leonardo da Vinci’nin reddedilen projesini tamamlamak üzere kolları sıvadı mı? Leonardo’nun, birkaç proje ile birlikte, Galata ile Eminönü arasında bir köprü yapmak isteğiyle II. Bayezid’e bir mektup yolladığı biliniyor. Ama Michelangelo konusu biraz daha karanlık. Birçok kaynak, Floransalının, Papa II. Julius’la arasının açıldığı bir dönemde, Osmanlı İmparatorluğuna sığınmak ve Leonardo’nun yarım kalmış projesini tamamlamak istediğini belgeliyor. Ancak İstanbul’a geldiğine dair kesin bir bilgi yok. Oysa Ėnard, kitabının son bölümünde bu yolculuğun gerçekleştiğine dair bir projeden ve hatta bulgulardan söz ediyor.

Peki bu gerçeklik sorgulamasının, roman açısından bir önemi var mı? Kesinlikle yok. Hatta öyle bir romanla karşı karşıyayız ki, tarih bilgisi de gerektirmiyor. Ėnard için önemli olan bir roman kahramanı olarak Michelangelo’yu işleyebilmiş ve onun varlığı üstünden kimi soruların peşine düşebilmiş olmak. Romanın baş karakteri olarak Michelangelo, kendisini eşsiz bulduğu sanatını sürdürebilmek için, her fırsatta küfrettiği, kin kustuğu iktidarlarla yakın ilişki kurmaktan rahatsız olmayan biri. Her vakit yanında taşıdığı değerli defteri, bir hesap kitap defterinden başka bir şey değil. Maddi ve manevi çıkarlarına düşkün, kıskanç, bencil… Belki bütün bunlardan yola çıkarak şöyle demeli; “bir romanın anti-kahramanı olarak Michelangelo”.

Ėnard’ın eserinde Michelangelo karakterini oluşturduktan sonra, neredeyse bir karşıtlıklar tablosu oluşturup, onun üstünden kurguladığı “denge karakteri” Mesihî, aslında doğu kültürünü anlamaya çalışan bir yazarın zihin alıştırması gibi. Bu noktada, Ėnard’ın ikili arasındaki aşkı etkileyici ve ekonomik anlatışının etkisini özellikle vurgulamak lazım. Üçlü bir aşkın getirdiği kıskançlıklar ve yıkımlarla, casusluklarla, yalanla, öfkeyle bezenmiş ve sahnesi sanattan oluşan güçlü bir aşkın karşısında durduğumuzu her an hissettiriyor yazar.

İkisinin arasındaki ilişki doğu-batı ekseninde sanatın, güzelliğin, aşkın, Tanrının, dinin sorgulandığı bir başka yapıya dönüşüyor. Sonunda Michelangelo istenen köprüyü yapamıyor ama kitabın yola çıkış noktası, Mesihî ile Floransalının arasında kurulan simgesel köprü ile karşılığını buluyor. Bu köprünün üstünde her iki kıyıya da yürüyor Mathias Ėnard; amacı ne oryantalist bir duruşla doğuyu sorgulamak ne de doğu mistisizmi üstünden batıya parmak sallamak. Aslında romanla ilgili en çok konuşulması gereken nokta, Ėnard’ın üslubu. Eksiltmeli, ekonomik, boşluklara, duraklara çokça yer veren, doğu sükunetiyle batı temposu arasında bir üslup. Sessizliğe büyük bir önem verdiği romanında, karakterlerin olayların içindeki duruşunu aktaran bir tanık görevi üstleniyor çoğu zaman. (Meraklısına not; bu romanı Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”siyle paralel okumak zihin açıcı bir deneyim olacaktır.)

Mathias Ėnard’ın, “2010 Goncourt Des Lycéens” ödülüne değer görülen romanı, Aysel Bora’nın özenli çevirisiyle, akılda kalıcı bir okuma yolculuğu vaat ediyor.

1 yorum:

angelic dedi ki...

kitabı dün aldım ve bu gün bitirmek üzereyim.Michelangelo'yu bir roman kahramanı olarak görmek gerçekten farklı bir tecrübe oldu. ayrıca yazarın anlatım tarzını çok beğendim. benim için bu roman, kesinlikle akılda kalıcı bir okuma yolculuğu oldu.