4 Nisan 2011 Pazartesi

Daktilo Sesi


Çocukluğum dedemin ve babamın daktilo tıkırtılarını dinleyerek geçti. Dedemin “A” klavye daktilosu biraz daha yasaklı bölgeydi. Babamın “F” klavyesine dokunma iznini koparttığım zamanı gayet iyi hatırlıyorum. Rulonun tıkırtısı, şaryonun dibe dayanışında çıkan zil sesi, tuşların sayfaya çat çat vuruşu… Şerit takarken boyanan eller, iki renkli şerit kullanınca büyük harflerde kalan kırmızı lekeler. İyi basmayan harflerin ayrı bir şiddet gerektirmesi. O şiddetin, kullanmama izin verilen pelürlerde açtığı delikler. Şerit eskidikçe karbon kopyaların silikleşmesi. Özlemişim. Geçmişe özlem duymak gibi bir his değil bu. Sadece bütün bu çaba sırasında yazının içine daha fazla giriyordum sanırım. Özlediğim budur en fazla. Antares marka o daktilo, artık kullanılmasa da, hala elimin altında.

Daha önce LIFE dergisinin yazarların daktilolarıyla ilişkilerini anlatan, çoğu kurmaca hissi veren fotoğraf serisini görmüştüm. İnternet ulaşılırlığı sağ olsun, bir dizi fotoğraf yine karşıma çıktı. Ben de hem sitenin adresini hem de birkaç fotoğrafı paylaşmak istedim.

İlgilenenler için site adresi: http://flavorwire.com/167127/famous-authors-and-their-typewriters


Sylvia Plath için fazla söze gerek yok. Bilen iyi bilir. Fotoğrafta beni en çok iki nokta etkiledi. İlki Plath’in bahçede olması. Ama ev de görünüyor karede. Sürekli bir içeride-dışarıda olma halinin karşılığı sanki. İkinci etkileyici nokta, yüzündeki yazma anı gerilimi. O gerilime karşın parmakları, bir piyanistin parmakları gibi yumuşak dokunuşlarla yayılmış tuşlara.


Aynı yazma gerilimi George Orwell’in yüzünde de okunuyor. Dudaklarının kenarına kondurduğu sigara bile alamamış o gerilimi. Ceket cebindeki mendili, el örgüsü süveteri, yakası solmuş gömleği… Bir de arkasındaki kitaplar, kitaplar, kitaplar…


Leonard Cohen, belli ki bir şarkı sözü yazıyor. Hatta sanki fotoğraf biraz büyütülse hangi şarkı olduğunu okuyabileceğiz. Masanın bir kenarına dayadığı gitarının sapı, arada bir sözlerle melodiyi buluşturduğunu gösteriyor. Fotoğrafın en etkileyici yönü, bir yazma anını değil, bir düşünme anını sabitlemiş olması. Kim bilir hangi şarkı?


Bacaklarının arasına aldığı portatif daktilosuyla Marlon Brando’nun pozu, belki de en kurmaca olanı. Ama o kadar etkileyici ki… Omzuna bir parçası gibi uzanmış beyaz kedinin mırıltısını duyabiliyor, açık pencereden giren havayı koklayabiliyor insan. Yazmaktan huzurlu ne var ki?

Bu yazıyı yazdıktan sonra emektar Antares’i raftan indirip tozunu aldım. Arada bir geçmişin tozunu almalı insan…

12 yorum:

Bugra dedi ki...

Daktilo dendiği zaman aklıma hemen, William S. Burroughs'un Naked Lunch'ta ki psikopat daktiloları gelir.Bunda filmin payı büyük olsa gerek.

silencio dedi ki...

Ne güzel bir konu olmuş bu, elinize sağlık. Öğrenci evimizdeki daktilo tıkırtılarını hatırladım yeniden. Hep bizimle olacak gibiydi, şimdi saklanmamış her eşya ve kişi kadar özleniyor. Bir de El Secreto de Sus Ojos filminde vardı daktilonun özel oluşuna dair bir sahne son zamanlarda. Zaman, çoğu hiç de gerekli olmayan kimi sesleri katarken yaşamımıza, güzel olan bir kaçını götürmüş, o tıkırtılar gibi. En azından hatırlattınız bu nefis fotoğraflarla, sağolun.

Nehire dedi ki...

Daktilo sesi,herzaman özlediğim seslerdendir.
http://nehire-nehire.blogspot.com/2010/12/daktilom.html,buda benim daktilomla ilgili bir yazı.Sevgiyle kalın...

Gulda dedi ki...

L. Cohen’in bu fotoğrafını hiç görmemiştim. Ben onun şarkılarını/yazılarını pardösüsünün cebinde gezdirdiği eskimiş not defterine yazdığını düşlemiştim ve tabii ki sigara içerek.

Şimdi gidip Karbon Kopya’dan bir öykü daha okuyayım tekrar.

julia dedi ki...

Sylvia'nı o gerilimli anları,gidip gelişkeri hep çok belirgin şiirlerinde.çok hırpalamış kendini.

ben de bir daktilo alacağım,bence bu tıkırtılar bir yazarı yazmaya daha çok teşvik ediyor.Düşünceleri daha çok somutlaştırıyor.

Burcu Yıldızer dedi ki...

Benim de bir daktilom var. 1960 yılından kalma. Tabii henüz ben ortada yokum o yıllarda.:) Annemin babası, yani dedem babama hediye etmiş Siyasal'dan mezun olup Ulubey'de Kaymakam'lığa başladığı zaman. Ben de onlu yaşlarımda tanıştım kendisiyle. Uzun yıllar boyunca peşini bırakmadım elbette. ı-i harfi çelişkisini önceleri fark etmezken, büyüyünce bazı şeyleri yazmak çok zor olabiliyordu. Meselâ hiçbir zaman sıkılmamalıydım ben. Sonraları bu, kuzenimle birlikte tatlı bir oyuna dönüştü aramızda. Eski günler.

Yazıyı okuyunca Ankara'daki evimizin bir odasında duran daktiloyu -artık içinde uyumadığım odam- anımsadım. Dedemi de... Ben dedemi çok severdim. O da beni. Ama çok, öyle az uz değil. Elimden ilk öpüp başına götüren büyüğümdür o. Tavlada ilk yendiğim...
Çok uzaklarda şimdi. Bu da benden ona bu yazıyla selam olsun!

ruhgezgini dedi ki...

Daktilo başına oturmuş bu kişilerin birbirine benzeyen yüz ifadelerinde en çok kaşlara takıldım ben.Sanki gelen ilhamı frenleyerek yazmak istermiş gibi hafif çatık kaşalara. Beyne üşüşmüş düşüncelerin düzgün bir sırayla çıkmasını ister gibiler. Yazmak dünyanın en sihirli işi.Şiir,şarkı sözü,hikaye-roman olsun yazılan hiç farketmez, kurgulamak ve imgelerden yardım alabilmek büyük bir deha ve yetenek gerektiyor.Ve sonsuz bir saygıyı hak ediyor.

Peyman dedi ki...

Benim en çok dikkatimi çeken şey, L. Cohen'in şarkı sözlerini yazdığı odadaki yalınlık. Sadece duvarda tam olarak ne olduğunu kestiremediğim bir obje, kuvvetle muhtemel bir ışık anahtarı, görünüyor. Fotoğraf kadrajına sızmış ne bir koltuk, ne bir kütüphane, ne bir aplik, ne bir kâğıt tutacağı, ne de bir küllük göze çarpıyor. O ruha işleyen şarkıların çoğu bu yalın odada mı doğmuş acaba?

asortik dedi ki...

daktilo sesi yazınızı okuyunca ilk aklıma gelen daktilo kursuna ilk başladığımda yıllardır çok özen gösterdiğim tırnaklarımı kesmek zorunda kalmamdı. bana o günlerimi hatırlattı...
Sylvia Plath'ın sizi bahsettiğiniz yüzündeki yazma anı gerilimi ve benim dikkatimi çeken zarafeti...

Alper dedi ki...

Karbon kopya şerit eskiyince silikleşmez, hafif vuruşlarda silikleşir.

siyah-beyaz dedi ki...

Çok güzel bir paylaşım..Teşekkürler..

Oceanland dedi ki...

Kucukken (genellikle senelik okul tatillerinde) teyzem, kardesimle beni Tunel'deki isyerine gotururdu. Butun gunumuzun orada gececegini bilirdik ama sıkılmayacagimizi da cok iyi bilirdik. Cunku danktilolar vardi orada. Bircok kisi de oldugu gibi daktilolar bana da kucuklugumu animsatiyor.
Gecenlerde okudugum bir haber ise beni huzunlendirdi; "Dunyadaki son fabrikasi kapandi."
http://www.hurriyet.com.tr/teknoloji/17641720.asp?gid=381