6 Şubat 2011 Pazar

Mad Men: Krizantem ve Kılıç


İyi bir televizyon seyircisi değilim. Mesleki deformasyon başta olmak üzere çeşitli nedenleri var bunun. Evdeki cihaz, kimi zaman günlerce çalışmaz. Ama tutkuyla bağlandığım kimi işler de yok değil; özellikle de kimi diziler. Son birkaç yıldır, bir bölümünden bile sıkılmadan, büyük bir heyecan ve merakla izlediğim tek dizi Mad Men. Bu dizilere tutkuyla bağlanmamın bir nedeni de, her bölümünden sonra yakın çevremle bir sohbete kapı açmaları. Mad Men üzerine, dizi süresinden uzun sohbetlerimiz olmuştur. Murat Gülsoy, zihin açıcı blogu 602.Gece’de Mad Men'de Mise En Abyme başlıklı bir yazı yazınca benim de bilgisayar başına oturmam farz oldu.

Dizinin 4.sezonunun, 5.bölümü The Chrysanthemum and the Sword (Krizantem ve Kılıç) adını taşıyor. Aynı adlı kitabın bir zamanlar Türkiye’de de sosyal bilimler alanında adı sıklıkla geçmiştir. Amerikalı antropolog Ruth Benedict'in Japon kültürü üstüne yazdığı kitap, büyük güç Amerika’nın, İkinci Dünya Savaşı'nda evine kadar gelip (Pearl Harbor baskını), canını acıtan düşmanını tanıma isteğinin bir sonucunda, aslında daha çok Amerika'da yaşayan Japonlarla yapılan görüşmelere dayanarak kaleme alınmış.

Bu bölümde Don Draper, Japon otomotiv firması Honda’nın reklamlarını alabilmek için rakipleriyle (özellikle baş rakibiyle), ciddi bir savaş içine giriyor. Üç milyon dolar bütçeli iş, dönmemin bütün reklam ajanslarının ağzının suyunu akıtıyor. Yani kıran kırana bir ekonomik savaş ortamı. Üstelik Don Draper’ın ortağı Roger Sterling, İkinci Dünya Savaşı’nın yükselttiği milliyetçi ruhuyla, Japonların varlığına tahammül edemeyeceğini başta Honda’nın yetkilileri olmak üzere herkese sert bir biçimde gösteriyor. İlginçtir, Kore Savaşı’na katıldığını, hatta şu andaki kimliğine o savaşta yanındaki silah arkadaşının ölümüyle kavuştuğunu bildiğimiz Don Draper, Sterling’in bu çıkışında bir an bile tereddüt etmeden tarafını net bir şekilde belli ediyor; bu kaçırılmayacak kadar büyük bir iş. “Dünya değişiyor,” derken, temize çekilmiş bir hafızadan ya da anti-militarist bir bakıştan söz etmek mümkün değil. Draper’ın dediği gibi, bu sadece “büyük bir iş”. Hakaretlerle dolu bir toplantı, işin başka ajanslara kaymasına zemin hazırlıyor. Ama Sterling hariç, bütün ajans çalışanları, yeni bir milliyetçiliğin kölesi olmuş durumdalar; kapitalist milliyetçiliğin.

Sonunda Japon kültüründe ölümü temsil eden krizantemler ortadan kaldırılır ve Don Draper kılıcını çeker. Yapması gereken hamleyi, Krizantem ve Kılıç’ın satırlarında bulur. Akla hayale gelmeyecek bir numarayla (seyretmemiş olanlar için bu numarayı söylemiyorum) Japonları kendi silahlarıyla vurur Draper. Tıpkı Japonların Pearl Harbor’da yaptığı gibi, onları kendi evlerinde (kendi geleneksel yapılarına saldırarak) yenilgiye uğratır. Çok uluslu şirketlerin dünyasında ve küresel kapitalizmin dinamiklerinde, her iki taraf da büyük bir “oyun”un içindedir artık ve antropolojik-sosyolojik veriler sadece, oyunu kazanmak için hamle imkanı verir. Seyirci, doğal olarak tarafını tuttuğu Don Draper’ın başarısına açıktan sevinemez, çünkü bu başarının, insanlığın çöküşüne işaret eden bir başarı olduğunun farkındadır.

Mad Men'in etkileyici yanlarından biri bu işte: Hopper tablolarından aldığı estetikle ve bütün Altın Çağ filmlerine yaptığı kadraj göndermeleriyle, Amerikan rüyasını daha doğuşundan yapı-bozuma uğratmak. 11 Eylül saldırıları gerçekleştiğinde bir insanın, o devasa gökdelenden uzun düşüşünü izlemişti dünya. Üzücü, yakıcı bir görüntüydü. Don Draper'ın (ya da ona ve benzerlerine ait bir gölgenin) gökdelenler evrenindeki düşüşünde ise daha düşündürücü bir hal var. Ölümle bitmeyecek kadar uzun, neredeyse sonsuz bir düşüş bu. Daha baştan sakat doğmuş bir rüyanın, küresel kapitalizmin insanlıktan çıkarıp gölgeye dönüştürmüş yapısında sonsuz bir düşüş.

(Dizinin, fonuna Muhammed Ali’nin yükselişini aldığı ve özellikle senaryo yazarlarının mutlulukla izleyeceği The Suitcase isimli bölümünden ise bir başka zaman söz etmeli…)

Matthew Weiner imzalı Mad Men, son yılların en etkileyici televizyon dizlerinden biri. “Televizyonda edebiyat mümkün mü?” sorusunu cevaplayan bir çalışma.

6 yorum:

julia dedi ki...

Mad Men'in üçüncü sezonundayım daha.Ama aynen ben de hiç sıkılmadım.Diziyle birlikte 1960'larla ilgili bir çok şey de öğrenebiliyorsun.Bu açıdan da çok etkileyici film tadında bir dizi.

Adsız dedi ki...

Dizi gerçekten inanılmaz detaylarla dolu, izlerken emek var diyorsunuz. Televizyonda edebiyat yorumu çok yerinde olmuş.

Zeugma dedi ki...

Bu yazıdan sonra izlemem kaçınılmaz oldu..
Teşekkür ederim...

Photographer dedi ki...

yapılan bir araştırmaya göre kültür seviyesi yüksek kesmin izlediği bir diziymiş madmen. yalnız kurgu güzel oldugu gibi sanat yönetmeninide kutlamak gerektiğini düşünüyorum. ve her bitiş sahnesi bir diğer bölüme başlamak için çok güzel bir neden.

Burcu Yıldızer dedi ki...

Mad Men dönem dizileri arasında beğenerek izlediğim bir dizi. Draper'in keskin zekası, dağınık özel hayatına rağmen bir şekilde izleyicinin aklında yaptıklarıyla ön planda kalabilmesini başarabilen bir karakter. Kimi yerlerde kızsam da ruhunun bir yanının tabiri caizse "serseri" olması hoşuma gidiyor. Zaten genellikle de böyle "deha" tarzında niteleyebileceğimiz insanların hayatlarında mutlaka aksayan bir yan ve onu da ustalıkla örtmesini becerebildiği bambaşka bir alan oluyor.

Sanırım oyunu hazırlarken kitaptan alıntılanan cümleyi burada vermek izlemeyenler için bir tehdit oluşturmayacaktır. " Orta yerde alay konusu olan ve dışlanan biri utanç duyar. Tabii gören olursa."
Henüz Mad Men'i keşfedememiş olanlar varsa bu ve Murat Gülsoy'un blogunda yazmış olduğu yazı bir nebze de olsa meraklarını cezbeder umarım. Boşa harcanmayacak 45.dk'nın garantisini her yönüyle veren bir dizi çünkü...

Adsız dedi ki...

Yazınızı keyifle okudum, diziye olan ilgimi daha da artırdı. Sevdiğim ve birkaç kez seyrettiğim bir bölüm olan "The Suitcase" ile ilgili yazınızı merakla bekliyorum. Teşekkürler.