10 Şubat 2011 Perşembe

Aşşşk ve Sesssizlik!


Her şey bir mesajla başlıyor.

> yazılarinizi takip ediyorum. aslinda yazdiginiz “degisik” seyleri
> okumak cogu zaman ilginc oluyor. ama acikcasi icinde ask olmayan
> seyler yazdiginizda yavan ve yorucu olmaktan oteye gidemiyorsunuz.
> lütfen bu sozlerimi kabalik olarak almayin.
> dilerseniz dokuzuncu koyden de kovun ama aski yazin.

Aldığım bütün mesajlara cevap yazmaktaki özenim nedeniyle, bu ilginç ve bir o kadar da şaşırtıcı mesaja da cevap yazıyorum. Cevabımda bütün okurların fikirlerine duyduğum saygıdan, gösterilen ilginin sevindiriciliğinden, doğruların kişiye gerekirse bin köy dolaştırabileceğinden filan dem vuruyorum. Aslında sözü evirip çevirmeden “Ben aşk üstüne yazamam ki!” demeliyim. Ama diyemiyorum. Korkaklığımla başıma geleceklerin hazırlayıcısı oluyorum.

Cevabımın kuruluğunun ve yetersizliğinin yarattığı rahatsızlıkla, iki gün sonra yeni bir mesaj yolluyor. Bu kez mesajda hem emir, hem rica, hem de uyarı var.

> aşşşk !!!

Oturup uzun bir cevap yazıyorum bu kez. "Ben aşkı yazamam," demenin en kibar hali gizli satırlarımda. Doğruyu yapmış olmanın verdiği inançla rahatlıyorum. Kendime göre doğru olanların, genel doğrularla aynı yolda yürümeyi sevmediğini yine unutmuş durumdayım. Ertesi gün gelen üçüncü mesaj, beni bu konudaki bencilliğimle yüzleştiriyor. Mesajın ilk bölümünde yazanların bende saklı kalması gerektiğini düşünüyorum (kimileri buna da korkaklık diyebilir, ben “sahiplenmek” olarak adlandırmayı tercih ediyorum). Mesajın ikinci bölümündeyse bir davet var: Şu gün, şu saatte, şu adrese gelecek olursanız, aşkı yazmanın imkânsız bir şey olmadığını göreceksiniz. Bir davet. Aşka davet.

Randevu gününe kadar düşünüyorum. Olaydaki belirsizlik, inandırıcılıktan uzaklık, gizlilik (mesajları gönderen kişi kimliğini açıklamaktan kaçındığı gibi, ulaşamayacağım bir adres kullanmayı tercih ediyor) şüpheci olmama neden olsa da, sonunda gitmeye karar veriyorum. Ne cesaret ama…

Verilen adrese tam zamanında gidiyorum. Eski bir bina, hani şu yüksek tavanlı olanlardan. Böyle binaları oldum olası sevmişimdir ama bu kez sadece korku duyuyorum. Oysa korkmamam gerekiyor, bütün bu yaşadıklarım başta korkak davranmamın sonucu değil mi? Her katta bir daire var, demek ki beşinci kata çıkacağım. Merdiven basamakları o kadar dik ki, nefesim kesiliyor. “Aşk insanı nefessiz bırakırmış” diye düşünüyorum. İçeri girdikten sonra da bu kadar şakacı olup olamayacağımdan habersizim.

Tam kapıyı çalacakken, ne kadar saçma bir şey yaptığım fikri yerleşiyor beynime. Bir mesajın peşinden koşup böyle bir maceraya atılmak pek akıl kârı değil açıkcası. Ama artık buradayım ve bir kez daha korkak davranmaya hakkım yok.

Kapıyı “o” olduğunu tahmin ettiğim güzel gözlü bir kız açıyor. Açıkcası yüzünde tarif edebileceğim başka bir şey, dikkat çekici bir özellik ya da genelde böylesi kör randevu öykülerinde rastlanılan türden bir güzellik yok. Sadece gözleri… Zarif bir hareketle içeri girmemi işaret edip, beni uzun bir koridorun sonundaki odaya yönlendiriyor. Kocaman bir oda. İnsana garip bir huzur veren ışıklandırma, sade ama zevkli -en azından benim zevkime uygun- mobilyalar, boş duvarlar ve insanlar. Odadakilerin hepsini tarif etmem imkânsız. Kadınlar, erkekler… Odadaki insanlar. Yumuşak bir müzik sanki duvarların içinden geliyormuşcasına, kaynağı belli olmadan dolanıyor etrafta. Çalan parçayı bir yerden tanıyacağım ama şu anda hatırlamaya çalışmam boşuna.

Oturuyorum. Odadaki insanlar susuyor. Ne zaman konuşmam gerektiğini, ağzımı açtığımda ne demem gerektiğini, bana yüklenen rolün ne olduğunu bilmiyorum. Bir ara, yan gözle “ona” bakıyorum ama bu güne kadar gördüğüm en büyük tebessümü hapsetmiş dudaklarından bir ses çıkmayacağı o kadar belli ki… Sessizliğe ortak oluyorum çaresiz. Odadakileri izlemeye başlıyorum. Erkekler, kadınlar. Odadaki insanlar. Hepsinin yüzünde inanmış bir tebessüm ve yabancısı olduğum bir huzur var. Sanki bu duruşlarının ne kadar gerçek olduğunu kendilerine kanıtlayabilmek için bir yabancılaştırma efekti olarak çağırmışlar beni. Ama bunun bir mantığı olamaz ki diyorum kendime. Neyim peki? Bir kurban, bir suçlu, bir sorumlu, bir yargıç ya da en kötüsü bir tanık.

Müzik arada bir yükseliyor ama ben hâlâ adını çıkaramadım. Tebessümleri ara ara büyüyor ama ben hâlâ odadaki varlığımın nedeni konusunda bilgisizim. Upuzun bir trenin farklı görünümlü ama aynı göreve sahip vagonları gibi oturuyoruz. Adı bilinmez bir müziğin eşliğindeki yolculuğumuzun lokomotifi “ne” bilmiyorum. Aklımda sadece o sevgili yazarın o sevgili metaforu var: Vagonlar, lokomotifin rötarını tekrarlar.

Aşk üstüne yazmam konusunda gelen emir ve bu konunun öğretisi doğrultusunda gelen davet gittikçe büyüyen bir sessizliğe bırakıyor yerini. Bakışsız suratların virajlarını dönen gözlerim, sessizlik duvarında ölümcül bir kaza yapmak üzere. Bir gardiyan gibiyim odadaki insanların arasında, çığlık atmayı bilen bir gardiyan. Sessizlik, küskünlüktür diye düşünürdüm. Belki de onlar aşk olduğunu düşünüyorlar. Demek ki aşk insanı nefessiz ve sessiz bırakıyor.

Derken “o” ayağa kalkıyor, yüzündeki karşı konulmaz tebessümüyle. Zarif bir el hareketiyle bana kapıyı göstereceğini biliyorum ama anlamamış gibi yapıp oturuyorum. Gözlerinin bir süre gözlerimde kalması amacım. Gözgöze geldiğimizde aynı sessizlikle anlatmaya çalışıyorum. Beni duyacağını -hatta odadaki insanların da duyacağını- biliyorum: Örümcek, taşıyabileceği av ağırlığınca örer ağını. Ağ taşıyamayacağı avı sardığında parçalanır, sahibini aç bırakır. Peki hangi sessizlik, aşkı taşır.

Sessizlik bozulmuyor, tebessümler kaybolmuyor, sepya bir fotograftaki kahkaha dolu aşk, beşinci katın penceresinden düşüp paramparça oluyor. Kimse umursamıyor.

Kapının eşiğinde o yumuşacık eliyle, elimi tutup, terazinin dengesini bozan bir sesle fısıldıyor: “Artık aşkı yazabilirsiniz!”
“Tabi” diyorum, “İlk yazım aşk üstüne olacak inanın.”

O yazının bu yazı olmadığını bir ben biliyorum. Sessizlikle beslenen küskün aşklara dokunamayacağımı bir ben biliyorum. Merdivenlerden hızla inip kırık dökük bir aşkı toparlamak için sabırsızlandığımı bir ben biliyorum. Odadaki insanlara yabancı olduğum kadar aşka dost olduğumu bir ben biliyorum.

İşte bu yüzden, ben hâlâ aşkı yazamıyorum.

23 yorum:

puck dedi ki...

Masal gibi..

"Sessizlikle beslenen küskün aşklar"ın bir şekilde çözüleceğine inanarak yaşamak istiyorum yine de.. Çünkü buna ihtiyacımız var; bence hala dünyadaki en gerçek ve aynı zamanda da en yalan şey aşk.. Doğum günüm kutlu olsun..

hengame dedi ki...

"Bu gezegende, iki insanın birbirlerine duydukları sevgi, bir terazide dengelenmiş midir hiç? Eşitlik fikrine en çok âşıkken inanırız. Çünkü en çok o zaman ihtiyaç duyarız." e.s.

bir de bunu okuyunuz lütfen:
http://www.afilifilintalar.com/afili-parcalar-madde-74-insan-bir-sirkten-ne-bekler?sms_ss=facebook&at_xt=4d544c4f359edce9,0

Didem dedi ki...

Belkide tarafsızsınız!...

xiksvelie dedi ki...

Aşkı yazmak, aşk hakkında yazmak. Bilmiyorum ben de yazamazdım. Artık bazen yazıyorum. Ama içinde aşk sözcükleri dolaşmıyor. Aşk değişiktir çünkü herkese göre. Herkes de farklı bir etkiyle başlar, farklı tepkilerle büyür, gelişir. Senin aşkı yazdığını kimsenin anlamasına gerek yok. İçinden geçenleri yazmalısın. Çünkü içinden birşeyler geçiyor gibi...

Adsız dedi ki...

Meandshadows dedi ki (gene ne dedi ? )
Sessizlik...İçinde o kadar çok şey berındırır ki, gürültüsünden uyuyamazsınız bazen. Nefret, sevgi, isyan, hiçlik, kin, kıskançlık, aşk, ya ds sadece savunmasızlık,beklemek,boşluk, farkındalık,huzur,huzursuzluk, yorgunluk. Aşk bir çeşit hastalık. Grip gibi birşey, ya da daha ağır. Aşk gribi. Bazen öldürür,bazen süründürür.Bazen bir hafta, bazen, yedi yıl,ama geçer, er ya da geç, esaret biter.İnsanlar değişir. Yeterince zamanları olsaydı Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı,Lorel ile Hardy nin de aşkı biterdi eminim.Aşkın son hissetme tarihi vardır.Tek tedavisi yeterince sessiz kalıp, geçmesini beklemek veya...

Adsız dedi ki...

işte aşk üzerine bir yazı,
daha ne olsun!

Evrim dedi ki...

Yine nefis bir öykü... Öyküdeki bazı unsurlar -öykü kişisinin hiç bilmediği bir yere gidişi, yüksek tavanlı bina, vb.- bana bu yazının bir polisiye romanının başlangıcı olabilirmiş hissini verdi. Belki de ben polisiye romanlarını sevdiğim için böyle bir çıkarım yaptım kendimce. Kaleminize sağlık...

novella / विश्व dedi ki...

gerçeklik duygusunu, gerçeküstüne taşıyan aşk... ne güzel de dile gelmiş sizde. iyi ki, diyorum sadece, iyi ki, yazamıyorsunuz.

Adsız dedi ki...

meeh.. olmamış bu.

Adsız dedi ki...

aşk, hakkında yazılamayacak kadar üstü kapalı, gizlediğine kaldırıp bakamayacak kadar cesaretsiz kılıyor çoğu zaman bizleri. kimselere söylemeden yaptıklarımız, kimseler duymadan kimseler görmeden akıttığımız gözyaşları kadar saf ve temiz. yazdığımız zaman aşkı, tanımlayabildiğimiz zaman aşkı, aşkımız olur. kolay değil gözyaşlarını tanımadığımız gözlerle paylaşmak.

Parpali dedi ki...

Ne güzeldi... yumuşacık.

pLn dedi ki...

guzel guzel:)

julia dedi ki...

aşkın yaşanması bile zorken o'nu sayfalara hapsetmek ne kadar kolay olabilir ki?

haklısınız.

guz dedi ki...

aşkın en güzel yanı o merdivenleri çıkıp,kapıyı çalacak cesareti vermesi..

Yusuf BAYALAN dedi ki...

Milan Kundera hikayelerini çağrıştırdı bana. Devamı olursa iyi olur. Muhabbetle...

Onur Arda Tan dedi ki...

daha güzel bir son beklemiştim

Derya dedi ki...

Aşk, insanı nefessiz, sessiz ve 'kelimesiz' bırakıyor.

''Bu aşk bende bir imkansızlık tasarımı gibi kaldı,kaldıramam. '' Birhan Keskin 'Şubat' şiiri

bluewind dedi ki...

yazmissin bile...

puck dedi ki...

Masal işte.. Zamansız.. 11 yıl önce yazılması fark etmiyor. Düş kurdurabiliyorsa, o an hayatın kendisinden daha gerçek olabiliyorsa tamamdır.

Özmen Adıbelli dedi ki...

Öykülerinizde ana karakterin düşünceleri gerçekçi. Bu yüzden hikaye çok kolay ilerliyor kafamızda.

a.nur... dedi ki...

Pek güzelmiş bu.

Dilara dedi ki...

-a'şşş'k-
''aşkın içinde şşş durur sevgilim,görmedin mi?'

sözde kalır sevgilim
sözde kalır bütün sözler
aşk çünkü, aşk çünkü kendine
bir yol, bir ideoloji ister.''

biraz değiştirerek,b.keskin'den...

Adsız dedi ki...

Hayal kırıklığı gibi yaşananlar. Düşünceler alay ediyor benimle. Nasıl bağlasam bilemiyorum. Tek bir gerçek var oda; -biliyorum ki bir umuttur aşk. Korkulara rağmen, hayal kırıklıklarına rağmen bir umut. Küs olduğumuz ama aslında hep beklediğimiz.