25 Ocak 2011 Salı

Milletvekillerine Açık Mektup!

Değerli vekiller;

Kitap okumayı pek sevmediğinizi biliyoruz. “Pek sevmemek” inceltilmiş bir yaklaşım oldu, dürüst olalım, kimileriniz kitaplardan basbayağı nefret ediyor. Diyeceksiniz ki; “Bilip bilmeden konuşma, çoğumuz senin boyun kadar kitap okumuştur!” Bunu söylerken elini vicdanına koyduğunda hiçbir sızı hissetmeyenlerden diz çökerek özür dilerim. Bir kısmınız için de kitap demek, araştırma-inceleme-gündem-siyaset ve özellikle de tarihten bahseden kitaplar demek. Kurmaca da neymiş? Kim uğraşacak soyutlama ile, kim girecek romanın-öykünün kendine has evrenine? “Gerçeklik” vurgusu olmayan kitaba, kitap demezsiniz değil mi? Ayrıca bizler pek anlamayız ama büyük sorumluluklarınız var, hiç “boş zamanınız” yok ki, kitap okuyasınız. Anlıyoruz sizi, gayet iyi anlıyoruz. Ama yine de temsil ettiğiniz milletin, romanların-öykülerin ışığına inanan bir üyesi olarak sizlere bir kitap önermek istiyorum.

Bu coğrafyada yaşayan dillerde yazılan ve sadece hayatın anlamını değil, “buralı” olmanın da anlamını fısıldayan kitapları, nasıl olsa okumadıysanız bile duymuşsunuzdur. O kitapların özgürce yazılabilmeleri için, gerektiğinde göğsünüzü siper etmişsinizdir. O kitapların yazarlarının sosyal hakları için, gece gündüz çalışıp kanun tasarıları hazırlamışsınızdır. Bütün o güzel dillerin, bütün o ustalarına, bize insan olmanın anlamını gösterdikleri için hayranlıklarınızı her fırsatta göstermişsinizdir. Aksini düşünmüyorum. “Kitap okumayı sevmiyorsunuz,” dediysem, yaşadığınız coğrafyanın düşünce dünyasına ihanet edecek kadar ilgisizsiniz demek istemedim elbette. O yüzden size, uzaklardan, Meksika’dan bir yazarın, Carlos Fuentes’in “Kartal Koltuğu” adlı romanını önereceğim.


Fuentes, 1928 doğumlu. Sadece ülkesinin değil, İspanyolca dilinin en önemli yazarlarından biri olarak kabul ediliyor. Eski başkan Bush’a kafa tutmasını saymazsak, size ilginç gelebilecek bir başka yönü var özgeçmişinde; bir süre Meksika’nın Fransa Büyükelçiliğini yapmış. Çok sayıda roman yazmış, birçok ödül kazanmış. Hatta ne yalan söyleyeyim, önerdiğim “Kartal Koltuğu” adlı romanı, bence en iyi romanı değil. Ama kararı sizler, diğer kitaplarını okuduktan sonra verirsiniz. Sizin değerlendirmelerinize karışmak ne haddime?

2020 yılında geçiyor bu roman. Meksika’nın demokrat başkanı Lorenzo Terân, Güney Amerikalı gururuyla, ABD’nin Kolombiya’yı işgaline karşı çıkmış. Üstelik bir de OPEC tarafından belirlenen fiyat ödenmedikçe, Meksika petrolünün ABD’ye ihracını yasaklamış. Üstelik bu kararları Birleşmiş Milletlr Örgütü’nün Güvenlik Konseyi’nde ilan etmiş. ABD hemen, kendi üslubuna yakışan bir yaptırım uygulamış Meksika’ya. İletişimi sağlayan uyduda bir arıza olduğunu ileri sürerek faks, e-posta ve hatta telefon bağlantılarını kesmiş. Koca Meksika, o yılın 2 Ocak sabahına sözlü iletişim ve mektuplar dışında, sessizlikle uyanmış.

İşin teknik yanı sizi pek ilgilendirmez biliyorum ama Fuentes ustalığını bu noktada, romanın kurgusunda gösteriyor öncelikle. 2020 yılının Meksika’sında, her birinin amacı başkanlık seçimlerinde güç elde etmek olan, siyaset sahnesinin kurmaca figürlerini mektuplar aracılığıyla konuşturuyor. 70 bölümlük romanın 69 bölümünde siyasi arenanın belirleyici figürü María del Rosario Galvan, Nicolás Valdivia, Başkan Lorenzo Terân, İçişleri Bakanı Bernal Herrera, eski başkan César Leon, delegeler Onésimo Canabal ve Paulina Tardegarda, İcra Kurulu Başkanı Tacito de la Canal, ordunun başındaki General Mondragön von Bertrab, darbeci General Cicero Arruza ve diğerleri birbirleriyle mektuplaşıp duruyorlar. Böylece Fuentes, konuyla mizahi üslubu arasında doğrudan bir denge kurarak, ülke politikasının yeniden şekillenme sürecinde, mektuplaşma çağına, köklere geri dönüyor. Daha ilk mektup, Maria Galvan’ın sözleriyle “politikacılar için bir alfabe” sunuyor okurlara. “Bir politikacı boşboğazlıklarının izini bırakmamalıdır, çünkü güven kaybettirir; yeteneklerini de göstermemelidir, kıskançlığı besler. Açık konuşayım, politikacı ikiyüzlü olmalıdır,” diyor Galvan. (Elbette sizleri, siz kitap-sever politikacıları kast etmiyor.)

Her ne kadar 2020’de geçse de roman, okuyunca sizler de göreceksiniz, bugünde (hatta dünde) geçen bir metin elimizdeki. ABD’nin gölgesinde politika üreten nice ülkenin ortak kaderi, her satırda, her entrikada biraz daha hissettiriyor kendisini. “Bize ne ABD’nin gölgesinde politika üreten ülkelerden?” dediğinizi duyar gibi oldum sayın milletvekilleri. El insaf! Hani, hiç değilse kendimize karşı dürüst olacaktık?

Dedim ya, kanımca, okuyacağınız roman Fuentes’in en iyi çalışmalarından değil diye; iktidara kilitlenen karakterlerin, neredeyse tek bir dilden konuşmaları, karakter ayrımlarına gidilmemesi nedeniyle böyle diyorum galiba. Ama şimdi düşündüm de, bilinçli bir seçim olabilir bu. Yaklaşmakta olan seçimlerde, başkanlık koltuğunu, “Kartal Koltuğu”nu kapmaktan başka gayesi olmayan bu mektup-yazıcılarını, aynılaşmış dil potasında eritmek, Fuentes’in ikiyüzlü politika anlayışından intikam alma metodudur belki de. Yine de kitabı bitirip kapattığınızda, “Yazar bütün politikacıları iktidar hırsıyla yanıp kavrulan, birbirlerine kazık atmaktan başka şey düşünmeyen, uçkurlarını bile koltuk sevdasına çözen, karaktersiz tipler olarak çizmekle aşırıya kaçmış,” diyeceğinizi duyar gibiyim. Açıkçası, ben de bütün politikacıların bu kadar kaypak olmadığını düşünmek isterim. İktidarın körleştiren parıltısının yoldan saptırmadığı vekillerin varlığına inanırım. Askeriyle, siviliyle yönetenlerin önceliğinin, kişisel çıkarları olduğu bir kısır döngüde nefes alamayacağımızı herkesin (özellikle de politikacıların) anlamasını dilerim. Kişisel özgürlüklerin tırpanla biçilmediği, yolsuzlukların, çıkar ilişkilerinin, güce tapınmaların, analitik düşünceye saldırıların, faili meçhullerin, hoşgörüsüzlüğün, nedensiz biat etmelerin, yersiz böbürlenmelerin, dogmaların olmadığı bir coğrafyada yaşamak isterim.


Değerli vekiller; şimdi gözümün önüne geliyor da, oturacaksınız meclisin ana salonundaki rahat koltuklarınıza, açacaksınız Fuentes’in romanını önünüze büyük bir heyecanla okuyacaksınız. Hatta meclis başkanlığına bir önerge vereceksiniz, “Bu romanı tartışacağımız bir oturum istiyoruz,” diyeceksiniz. Bazı bölümlerin üstünde özellikle duracaksınız. Uzaklarda, Güney Amerika’daki bir ülkenin kurmaca geleceği üzerinden, burayı tartışacak, kendi geleceğimizi edebiyat üstünden kurgulayacaksınız. Sonra biriniz, belagati en kuvvetli olanınız, 69 mektubun arkasından gelen son bölümü, 70.bölümdeki Lorenzo Herrera Galvan adlı çocuğun içsesini, bilinç akışını okuyacak meclis kürsüsünden. İşte o zaman, ironiyle dolu onca sayfadan sonra gelen o satırlarda, kanserli bir hücre gibi yayılan iktidar hırsının anlamsızlığı gözlerinizi yaşartacak. O küçük insanın her bir sözünde, oturduğunuz koltuklar canınızı yakacak. Hazırlayacağınız “Sonuç Bildirgesi”, kitap okumayı sevmediğinizi düşünen benim gibi vatandaşların ağzını bir karış açık bırakacak, utandıracak.

Mektubuma son verirken bir hatırlatma yapayım: Çok şey istemedim sizden. Okunacak nice güzel kitabın olduğu bir dünyada, edebiyat aynasını uzattım sadece. Bakıp bakmamak sizin elinizde.

17 yorum:

tuğba çelik özer dedi ki...

Kabul ediyorum, fil uçuşu yazılarını seviyorum; hatta bu yazıların bağımlısıyım. Ama bu okuduğum en çarpıcı fil uçuşu yazısıydı! Yazan ellere sağlık!

Can Lakot dedi ki...

Bunu değerlendirecek olan bir milletvekili olursa da takip edemezsek lütfen bunu burada paylaşmanızı istiyorum,umarım 550 kişiden biri bizi yanıltır..

Alican dedi ki...

Keşke bir yerlere ulaşabilecek bir yazı olsa idi. Bunu çok dilerdim. Ulaşabilir mi?

Bulut dedi ki...

Sizi okumaya başlayalı uzun zaman oldu ama asıl şimdi okurunuz oldum işte. Yekta Bey lütfen tüm meşguliyetlerinizden kurtulup sadece yazı yazar mısınız?

Syrakusa/Beter Böcek dedi ki...

Üstad,
Bir aydın olarak üzerinize düşen bir yazı yazmışsınız. Ancak boşuna yazmışsınız.

julia dedi ki...

Hala kitap okumayan,hatta kitap okumaktan nefret eden siyasetçilerin olduğu bir ülkede yaşıyoruz.Durum ne kadar vahim aslında.
Umarım bu yazıyı okurlar,bir şeyler değiştirmek isterler,ama okumayacaklarından da eminim-ne yazık ki.zamanları yoktur onların(!)

Lacrimarosso dedi ki...

Dilerim Carlos Fuentes’in Kartal Koltuğu ve yazdıklarınız bir nebze olsun işe yarar. Malum umut da olmasa elimizde ne kalacak?

Gül dedi ki...

Başlık dışında ilk cümleyi bile okuyacak kadar yetiye ve meraka( ki biri bir laf etmişse haklarında diye okunabilir ancak) sahip olmamalarının dışında, koltukların rahatlığından olsa gerek son beş yılda bir kitapçının önünden bile geçtiklerini sanmıyorum.

Adsız dedi ki...

Yektacığım amansız bir okuyucunum... Soluksuz okuyorum yazılarını. Kalemin hiç durmasın.

Elif Bengü Feyzoğlu

necati dedi ki...

blogunuza facebook dan ulaştım bir okurunuz blog yarışmasında sizi önermiş.Galiba bundan sonra ben de okuyucunuz olacağım...

aysema dedi ki...

Blogunuz bir süredir takip ettiklerimin arasındaydı. Yazılarınızı okuyorum, TV programınızı da zaman zaman izliyorum. Ancak nasıl oluyor da ülkemizde bu kadar olumsuzluk varken onlardan söz etmeden durabiliyor diye de düşünüyordum. Bu yazı beklediğim yazıydı işte. Bir solukta okudum ve çok beğendim. Aydınlar suskunlaştıkça yanlışlar doğruymuş gibi algılanır oluyor ve toplum bilmediğimiz bir yere sürükleniyor. Aklıma Yakup Kadri geliyor, bilirsiniz hani Yaban'da ' Türk münevverlerini suçladığı parağrafı en çok da... İnsan ektiğini biçiyor sonuçta.
Saygılarımla...

Adsız dedi ki...

kitabı bırakın yazıyı okuyacaklarını sanmıyorum. keşke türbanlı bir kapağı olsaydı kitabın, o zaman dikkatlerini çekerdi. Psi iyi bilen biri yardım etsin. :D
yine de biri okur diye rt ettim twitterdan.
iyi günler.

photographis

Tankut Yıldız dedi ki...

Bir sürü kavat -çok affedersiniz- gündemi yersiz meşgul ederken, anlamsız sansasyonlara imza atarken, gereksiz polemik yaratırken; sizin gibi aklı selim, yüreği olan, "kalem tutan" insanlar neden arka planda kalıyor, aklım almıyor!
Umarım geride durmak, dikkat çekmemek sizin bir tercihiniz değildir. Umarım bir gün, ülke gündemi kof ve yalan haberlerle doldurulacağına, bu ve bunun gibi problemin temelini baz alan konularla meşgul olur.
Çok güzel bir yazı olmuş, teşekkürler.

Yusuf BAYALAN dedi ki...

yekta bey, ben yazıyı kendime okudum öncelikle. sözümona ookumayı seven biriyim. ancak şu anda hissettiğim duygutarif edemiyorum. üniversitedeyken dersin birinde hocama "hocam, alanınızın dışında kitap okuyabiliyor musunuz?" diye sormuş ve "ne yazık ki hayır?" cevabını almıştım. kendi içimden hocama hem üzülmüş hem de ona burun kıvırmıştım. çünkü kiyap okumayan bir hoca olur muydu? psikolojik danışmanlık bölümü mezunuyum. dedim ya ayzıyı kendime okudum diye! şu sıralar ben de "ne yazık ki" dolu cümleler kurma eğilimindeyim ve hiç iyi hissetmiyorum bu yüzden. size dönük yorumlardan birini kendime yordum: her şeyi bırakıp okusam mı? kaleminize sağlık....

Noyan dedi ki...

Özetini asistanlarına çıkarttırıp prompterdan okuyabilirler belki.

Bunu okuyunca üniversitede aynı sınıfta okuduğum bir arkadaşımın hayatında boyunca sadece (o da ilkokulda zorla) Kaşağı'yı okuduğunu söylemesi geldi aklıma. Bir diğeri de Yerdeniz Büyücüsü'nü okuduktan sonra bana gelip hikayenin gerçek olup olmadığını sormuştu. "Ejderha var hikayede okumadın mı?" diyince "ay okudum da ben inanırım!" dedi.

Nehire dedi ki...

Sizin gibi kalem tutan eller oldukça,umudum hala tükenmiyor.Teşekkürler Yekta Bey,sevgiyle kalın...

gözde özer dedi ki...

çok teşekkürler, Latin Amerika Çalışmaları Anabilim dalında yükseklisans yapan bir öğrenci olarak yazınız benim için ayrı bir önem arz etti, en kısa zamanda Fuentes'in bu kitabını okuyacağım :)