22 Ocak 2011 Cumartesi

DOT: Bir hayalin izini sürmek...


2005 yazında, Kazdağları eteklerinde bakışlarımızı ufuk çizgisine yapıştırıp konuşup duruyorduk Murat Daltaban’la. Nasıl bir tiyatro istediğini anlatıyordu. O güne kadar bütün hayallerine ortak olmaya çalışmıştım. Birlikte müzik yapmıştık, birlikte internet dergisi çıkarmıştık, birlikte başka hayallerin peşinde de koşmuştuk. Uzun sessizliklerinde düşünür sonra birden “Hadi başlıyoruz!” derdi. “Yahu dur, bir düşünelim, eğrisini doğrusunu araştıralım,” demeye kalmadan kendimi işin içinde –hatta ön saflarında- bulurdum. Tam bir fitil yakıcıydı Murat. Elinde kibrit kutusu sallayarak dolaşıyordu, kafasına uygun bir fitil görmesi kavı çakması için yeterliydi. Ama bu kez anlattıklarının hemen gerçekleşeceği konusunda inancım zayıftı. Elbette böyle bir tiyatro anlayışına, yapısına ihtiyacı vardı izleyicinin ama yoğun bir katılım, hızlı bir geri-dönüş hemen gerçekleşmeyebilirdi. Üstelik benim gibi tedirgin bir ruhu korkutacak kadar büyük bir yatırımın, borcun altına girecekti. “Sen işin o kısmını düşünme,” deyip içeriğe odaklıyordu sohbetleri. Deniz kenarındaki restoranın tahta masasında açtığı bilgisayarında çok sayıda oyun metni vardı. Öncelikle in-yer-face eğitiminden geçirdi beni, sonra tek tek oyunları ve yazarlarını anlattı.

Tiyatronun adı ne olacaktı? Küçük kağıtların üstüne sayısız ad yazıp aramızda yarıştırdığımızı hatırlıyorum. (Keşke o kağıtları saklasaymışım.) Sonunda DOT adında karar kılındı. DOT Tiyatro falan değil, sadece DOT. Bir tiyatro olmanın ötesinde, bir zihin buluşmasını ifade edecek bir isim olsun istemişti Murat. DOT, Murat ile Özlem’in önerisiydi zaten.

Özlem deyince ayrı bir paragraf açmalı.

“Sen işin o kısmını düşünme,” derken bir bildiği vardı elbette. Bütün o zorlukların altından rahatlıkla kalkabilecek bir isim: Özlem Daltaban. Gerçekten de Özlem, zoru kolay eyledi. Doğru çizgiler çizdi ve o çizgilerin üstünde cambaz maharetiyle, dengeli yürümeyi başardı. DOT’un kurumsallaşması, gönüllülük ilkesiyle yapılan işlerde bile disipline olması, adanmışlığın yaratılması, sanatsal bir varlığın değerinin sermayeye anlatılması, basının ve izleyicinin DOT’un varoluşunu hemen algılaması konusundaki başarıların çoğunu Özlem’in hanesine yazmak gerekir diye düşünüyorum. Hatta, Özlem’in “Tiyatro Yapımcılığı” konusunda bir workshop düzenlemesi bile gerekir.


Kazdağları eteklerinde DOT konuştuğumuz günlerden bir fotoğraf bu. Murat’la her bir araya gelişimizde kendiliğinden araya sızan kahkahanın fotoğrafı. Dün gece DOT’un yeni oyunu “Festen-Kutlama”yı izlerken o günler geldi aklıma.

Aile kavramını allak bullak eden yaralardan birinin deşilmeden, ılık ılık kanatıldığı “Kutlama” ile ilgili söyleyecek çok şey var. “Görmeme-yok sayma-normalleştirme” şeytan üçgenine hapsedilmiş bir hikaye. Uzaklarda bir yerde, bu oyun özelinde Danimarka’da bir çürüme-çöküş değil sözü edilen. İnsan ruhunun bitimsiz küflenişi. Üç çocuğun neredeyse emredilerek önerildiği (?), sürekli olarak aile kurumunun kutsallığından (?) dem vurulduğu, aile değerlerini korumak için bakanlıkların harıl harıl çalıştığı (?) Türkiye’de yılda kaç ensest olayının raporlara geçtiğini, kaçının da tıpkı “Kutlama”da olduğu gibi, “görmeme-yok sayma-normalleştirme” üçgenine gömüldüğünü biliyor musunuz? Oyunda tam anlamıyla “döktüren” oyunculardan Rıza Kocaoğlu’nun dediği gibi; “O baba, aslında hepimize tecavüz ediyor!” O baba ve o babanın temsil ettiği bütün iktidar yalakası düzen. O anne, o bilip de susanlar, o görüp de kör olanlar.

“Festen-Kutlama” üstüne daha sonra, daha uzun yazmak gerekiyor.


Köksal Engür “Hoş geldin,” dedi bana DOT’un Koleksiyon’daki etkileyici çadır binasına girince. “Asıl sen hoş geldin Köksal abi, DOT yıllardır seni bekliyordu,” dedim. Murat’la çok konuşmuştuk bunu, keşke Köksal Engür de bir oyunda bizimle birlikte olsa demiştik. Sonunda oldu. Onu ilk tanıdığımda 7-8 yaşlarındaydım: Ankara’da, “Oyun Treni” yılları… (Bizler Ali-Veli makinist, bunlar vagonlarımız!) Köksal abinin emeği vardır bende, sağ olsun. İpek Bilgin zaten artık ailenin ayrılmaz parçası. Hocaların hocasına ne denir ki? Her ikisi de kendinden emin, dengeli ve müthişler. Bir grup deli virtüözün karşısında duran orkestra şefleri gibiler. Bütün notaları ezbere biliyorlar. Her an hangi enstrümanın ne yapacağını ezbere biliyorlar. Sadece gözlerini kapatıp müziği içlerinde hissediyor ve bizlerin de hissetmesini sağlıyorlar.

…ve DOT ailesinin akıl alan kadrosu. O bir grup deli virtüöz. “Görülmeyen” oğulu biz seyirciler için görünür kılan Cemil Büyükdöğerli. O şölen içindeki öforik hallerin tersine işlettiği sesi ve beden diliyle, müthiş bir tempo tutturmuş. Bu sakinliği, patlama anını o kadar gerçek kılıyor ki. Cemil’in karşı köşesinde, ırkçı oğulda Rıza Kocaoğlu, yüksek girdiği oyunda daha da yukarı çıkacak basamakları tam yerinde buluyor her seferinde. Finale giden yolda bu yükselmeyi izleyiciye yaşatması gerektiğini iyi bilen rejinin içinde meteor gibi dolaşıyor. Şebnem Bozoklu, daha ön oyundan nasıl bir duygusal finale taşınacağımızın sinyalini verir gibi; ona bakınca şöyle diyorsunuz, “Her an her şey olabilir, her an her şeyi yapabilir, çünkü bu bir oyun değil, bir oyun olamayacak kadar hayattayız şu anda!” Mehmet Esen ve Enis Arıkan, oyunun iki ucunda sallanan trapezciler gibi, kim ölüm taklasını atsa, havada yakalayacaklar, kimsenin düşmesine izin vermeyecekler. Pınar Töre olağanüstü bir reji çözümü olan “yatak odaları sahnesi”nde, oyunun izleyiciyle yaratmaya çalıştığı ortak payda olan “öfke”nin vücut bulmuş hali oluveriyor bir anda, ustalıkla. Aynı durum Umut Kurt’un yüksek girişi için de söylenmeli. Başta Mert Öner olmak üzere diğer bütün roller, bu ikiyüzlü kutlamanın veçhelerini gösteriyorlar bize; bir an bile tempo düşürmeyen oyunculuklarıyla. Hepsini tek tek alkışlıyorum, her birini yeni DOT oyunlarında görmek için sabırsızlanıyorum.

Hakan Günday, oyunun kalbinde duran marşlar için nefis sözler yazmış, ne yalan söyleyeyim kıskandım. Hay kalemine sağlık Hakan! Oyun, mekanla öylesine buluşuyor ki, izleyici olmaktan çıkıp, varoluşumuzun sanık sandalyesinde oturuyoruz; bir kez daha, bir DOT oyununda daha. Bu konunun uzmanı değilim, ahkam kesmek ne haddime ama bir uzmandan, Seçkin Selvi’den kopya çekerek söyleyeyim: “Reji böyle olur işte!”

Bu arada aşçı rolündeki oyuncuya da dikkat etmenizi rica edeceğim. Hatta “Kutlama”ya iki kere gidip, bir seferinde sadece onu izleyin.

Oyun sonrasında aklımda Kazdağları’ndan görüntüler vardı. Dilimde ise, ukulele ile çalınmış bir Radiohead şarkısı…

2 yorum:

Zeynep Yılmaz dedi ki...

"Kutlama"yı hemen izlersem yeni bir oyunun gelmesini beklemek çok zor olacak biliyorum. O yüzden kendimi tutabildiğimce geç izlemek istiyorum bu oyunu...

Nehire dedi ki...

''Kutlama'',oyununu İzmir'e geldiğinde(umarım gelirler)izleyebilirim.
Kazdağları ise,doğduğum yer,benim için bambaşka özelliği olan sevdiğim memleketimin bir parçası.Ayrıca bloğumunda bir yazım var,8/Ekim/2010 tarihli 'YÜREĞİMİN SESİNİ DİNLEDİM 'belki göz atarsınız.Sevgiyle kalın...