31 Ekim 2010 Pazar

Kişisel bir not...

2010 Milliyet Haldun Taner Öykü Ödülü’nün “Bir de Baktım Yoksun” adlı kitabıma verildiği haberini, Antalya’da bir otel odasında aldım. Mutluluğumu, ruhumun soğukkanlı ve sakin yarısıyla paylaştım. Sonra sessizliğe sığındım. Ödül töreninde yapacağım konuşmayı önceden hazırlamadım. Dedim ki “Çık oraya ve o anda aklına gelen bir kelimenin, onun yarattığı duygunun peşine düş!” Ancak o kadar heyecanlıydım ki, ödülün verilme anına kadar peşinden gidebileceğim bir tek kelime gelmedi aklıma. Sonunda, tam ödülü elime aldığım ve bir konuşma yapmam gerektiği anda defterime yazdığım bir cümle geldi aklıma: “An gelir bir gökkuşağına bakarsın!” O cümlenin peşinde koşarak yaptım konuşmamı. Milliyet Gazetesi’nden seçiciler kuruluna, Füsun Akatlı’dan Erdal Öz’e, ailemden dostlarıma teşekkür edeceğim çok insan vardı. (O teşekkürlerin haricinde söylediklerimi görüntü kayıtlarından deşifre ederek yazıya geçirdim.)

An gelir, hayata katlanabilmek için bir gökkuşağına ihtiyaç duyarız. Okumak ve yazmak o gökkuşağının yankısıdır benim için.

An gelir, öfke, nefret, şiddet, ihanet, cehalet, hırs, samimiyetsizlik güvelerinin kemirdiği, eprimiş siyah bir battaniye örtülür üstümüze. O gökkuşağını göremez oluruz. Dünya kararır. Haldun Taner öykücülüğü o battaniyeyi üstümden atacak cesaretin anahtarıdır. Bir ironi bahçesinde özgürce oyun oynayabilmenin mutluluğudur benim için.

An gelir, dünyanın bir yerinde bir kelebek kanat çırpar, uzaklarda bir fırtına kopar. Tıpkı Kalender’in Şişhane’de kişnemesinin, Sao Paulo’da, Hamburg’ta estirdiği rüzgârlar gibi. Haldun Taner öykücülüğü, o kelebeğin kanat çırpışıdır benim için.

Haldun Taner öykücülüğü bir kelebek etkisidir Türk edebiyatı için.

An gelir, birileri gider. Bize sormadan, zamansız, sessiz. Babamız, annemiz, çocuğumuz, sevgilimiz, dostlarımız, yolunda yürüdüklerimiz, uğruna ölmeye hazırken ölüm haberini aldıklarımız. Hatta kedimiz. “Bir de baktım yoksun,” o gidenlerin arkasından fısıldadığım bir cümledir benim için.

Biliyorum; şimdi daha çok çalışmak lazım.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Çalıştığım yerden gelen sorular!

"Bir de Baktım Yoksun" adlı kitabımın tümüyle baba-oğul meselesi üstünden değerlendirilmesi tuhaf olsa da anlaşılır bir şey. Kitaptaki bütün öyküler bu konu üstünde yoğunlaşmıyor ama net bir bilgi var; kitap yayınlandıktan sonra verdiğim söyleşilerde bu kitabın yazılma sürecini, kendi babamı kaybedişimi tüm samimiyetimle paylaşmaya çalıştım. Paylaşarak acımı hafifletmek ve ölümü anlayabilmek istedim belki de, neyse... Ama sonunda okura -ve gazetecilere- en çok istedikleri şeyi vermiş oldum; "kitabın içinde gerçeklik var." Oysa hep söylediğim gibi, gerçek dünyanın kurmaca dünyaya transfer edildiği bir alanda duruyorum, oradaki ipin üzerinde yürürken düşünmüyorum bile ne gerçektir ne değildir diye. Bu metinler kurmaca metinler ama gerçekliğimle bir ilişkileri var elbette; onları ben yazdım.

Kitap çıktığı zaman yapılan bir söyleşiyi buldum bu sabah. Vatan gazetesinin Kitap Eki için yapılmış bir söyleşi. Soruların hepsi babam'dan gelmiş, çalıştığım yerden yani...

"Bir de Baktım Yoksun" adlı son kitabınızda yer alan öykülerin ortak noktası baba kavramı. Babaya beslenen negatif-pozitif duygular. Babanızla olan ilişkinizi biraz anlatabilir misiniz?

Aslında sadece baba-oğul hesaplaşmasıyla sınırlı değil hikayeler. Ama bu konunun ön plana çıktığı doğru. Diğer konulardan sonra söz ederiz, babamla olan ilişkime gelelim. Bir anı yeterli olacak. Altı ya da yedi yaşımda bir şiir yollamıştım Doğan Kardeş derginsin okur köşesine, yayımlanınca nasıl sevindiğimi tahmin edersiniz. Babam da paylaşmıştı sevincimi, üstüne üstlük bir de İstanbul’a getirmişti beni. Ankara’dan trene bindik, Haydarpaşa’dan vapura, sonra da birlikte tırmandık Cağaloğlu’nu. Doğan Kardeş dergisinde çok güzel karşıladılar beni, “Ankara’dan şair arkadaşımız gelmiş,” dediler. Yazıdan hiç kopmayacağıma karar verişim o gündür. O yolculuğun benim için ne kadar önemli olduğunu tahmin edersiniz. Böyle biriydi işte babam; polisiye romanlar okumayı seven, Fenerbahçe taraftarı, her çekilişte Milli Piyango bileti alan, hayatla hesaplaşmasını hep kaybedenler cephesinden yapan, eğlenceli bir adamdı.

Klasik bir baba oğul ilişkisinden farklı boyutları da vardı sanırım. Bir idol olmakla beraber tasvip edilmeyen davranışlar, durumlar.

Aslında bildiğim bütün baba-oğul ilişkilerinden büyük bir farkı olduğunu da söyleyemem. Sadece biz hesaplaşmalarımızı dile getirmekten çekinmezdik, çok konuşurduk. Bir de Baktım Yoksun’daki baba-oğul hikayelerinde sözünü ettiğiniz sarkacı hep hissettirmek istedim. Hayran olmakla nefret etmek arasında gidip gelen bir ruh hali var. “İyi Uykular” hikayesinde anlatıcının dediği gibi iki dönem arasında sallanıp duruyoruz; babamıza benzemekten ölesiye korktuğumuz dönem ve kopyası olduğumuzu anlayıp, bununla başa çıkmaya çalıştığımız dönem. Bu ilişki kalıbı üstünden tümüyle erkek egemen toplumla, erkek diliyle, iktidarla hesaplaşmaya çalışıyorum aslında. Yine aynı hikayeden bir alıntı yapmak isterim bu sarkaç durumunu anlatabilmek için: “Sadece söylediklerine değil, söylemediklerine de güvenmezdim. Oysa şimdi nasıl da başka bir noktadayım. Sana güvenmeyip, seni reddedip, senden bana kalanları kusup devam edebileceğime inandığım yolun getirdiği uçurumda, duyulmayı bekleyen bir yankıyım artık.”

Buram buram eski günlere ve babaya özlem kokan öyküler. Onu yaşarken durumun bu kadar farkında mıydınız?

Hangimiz bunun farkında oluyoruz ki? Eski günlere özlem duyan romantiklerden değilim derim hep, ama bir yandan da asla geri gelemeyecek mevsime, çocukluğuma hasretim. Sadece babam değil, bütün kaybettiklerim aynı şeyi hissettiriyor. Ancak şunu da söylemek isterim Bir de Baktım Yoksun tek bir duyguya odaklanmış hikayelerin kitabı değil. Örneğin kızının çocukluktan genç bir kadınlığa geçişini izleyen bir babanın zihninde dolaşıyoruz bir hikayede. Bir başkasında mutsuz bir evliliğin yıkıcı finaliyle yüzleşiyoruz. Tutkusunun peşinde dünyayı dolaşan bir adam Şişhane’de, lamba satan bir dükkanda çıkıyor karşımıza. Londra’da garip bir karşılaşma ile yaşanan zamansız ve imkansız bir aşkı “Portobello 22” hikayesinde buluyoruz. Kendi durumunun farkında olan, gidişatı değiştiremese bile hesaplaşmak isteyen karakterler ve bütün bu karakterlerin bulundukları konumla, yaşadıkları dünyayla hesaplaşmaları var.

Orada olduğunu zannedip aslında yok olduğunu fark etmek, hayal ile gerçek arasında kalmak. Yorucu ve yıpratıcı değil mi?

Ortak paydamız bu. Hepimiz bir şeylerin, birilerinin orada olduğunu zannediyoruz, hatta olmadığını bildiğimiz halde bunun hayaliyle-arzusuyla yürüyoruz hayatta. Sonra öyle bir gün geliyor ki ya orada olmadıklarını fark ediyoruz ya da zaten bildiğimiz gerçeği bir olay, bir karşılaşma, bir şiir, bir şarkı yüzümüze vuruyor. Öyle bir anda ağzımızdan dökülen bir cümle olsun istedim kitabın adı; “Bir de Baktım Yoksun”.

Resimler, şarkılar, kentler... Ruhu ve hatırası olan kavramlar. Babanızı bir şehre, bir kitaba, bir melodiye benzetmeye çalışsanız nasıl tasvir ederdiniz?

Hiç düşünmemiştim bunu. Ankara var elbette… Sonra polisiyeler, çok severdi polisiye kitaplar okumayı. Türküler var bir de kulağımda, hatta kendi kendine bağlama çalmayı öğrenmişti, karşısına oturtur, dinlememiz için ısrar ederdi. Bütün bunları toparlayınca Ankara’da geçen bir polisiyede, hatta şöyle diyelim: Emrah Serbes imzalı bir AnKara Polisiyesinde, kötü bağlama çalan ama hayatı doğru yerinden okuyan, eğlenceli ve ufuk açıcı bir karakter olurdu babam.

Ölümle alay etmeyi öğrenmek gerek!

"Bir de Baktım Yoksun" adlı kitabımın 2010 Haldun Taner Öykü Ödülü'ne değer görülmesinden sonra, Hürriyet gazetesinden Ezgi Atabilen ile kısa bir söyleşi yaptık.

Her ödüllü yazar, almış olduğu ödülün kendisine sorumluluk yüklediğini söyler. "Bir De Baktım Yoksun" adlı kitabınızla Yunus Nadi ve Haldun Taner Öykü Ödülleri'ne layık görülmeniz bu sorumluluğu yerine getirdiğinizi gösterir mi?

Edebiyata ve okura karşı bir sorumluluk duygusundan söz edilir ama ben sorumluluktan çok okurla paylaşılan ortak bir mutluluk duygusunun altını çizmek isterim. Kitap yayınlandığı anda o öyküler yazarın metni olmaktan çıkar bir anlamda, okurun algısında-dünyasında yeni anlamlar kazanır. Onun zihninde sürdürür yaşamını. Bu kitabın okurlarının da, gelen ödüllere mutlu olduğunu düşünüyorum. Bu artık sevdiğiniz bir yazarın başarısından öte, sizin zihninizde yeri olan sözlerin, karakterlerin, sahnelerin, duyguların ödüllendirilmesi. Ben bir okur olarak, hayatıma değer katan kitaplar-yazarlar ödüllendirildiğinde bu mutluluğun haklı bir ortağı gibi hissederim hep.

"Bir de Baktım Yoksun"un sizin için özel bir yeri olduğunu söylüyorsunuz. Bu öyküleri diğer kitaplarınızdan ayıran nedir?

“Bir de Baktım Yoksun”un diğer kitaplarımdan ayrıldığı iki nokta var. Öncelikle son yazılan kitaplar, duygularının tazeliği nedeniyle hep biraz daha kayrılıyor sanırım. Ayrıca bu kitap sıkıntılı bir sürecin arkasından geldi. Uykusuz gecesi fazla oldu. Ayrıca hayat koşturmamın da yoğun olduğu bir dönemde tamamlandı. Defterlerden bilgisayara geçtiğim günler, ancak gece geç saatlerde çalışabildiğim günlerdi. Sadece duygusal yüküyle değil, zaman sorunu nedeniyle de uykusuz gecelerin çocuğudur “Bir de Baktım Yoksun”. Ama bende özel bir yeri olduğunu söylerken önceki kitaplarıma haksızlık etmek istemem; her birinin özel bir hikâyesi ve yeri vardır.

"Bir De Baktım Yoksun" kaybedişler, arayışlar ve karşılaşmalar üzerinden ilerliyor. Aynı zamanda da bir iz sürüş kitabı. Sizin bu kitapta izini sürdüğünüz nedir?

Bir kurmaca metin yazmak, o metinde zihninin biriktirdikleriyle hesaplaşmak, yazma anında yaşamı anlamaya ve anlamlandırmaya çalışmak. Sadece bu kitapta değil, yazdığım her satırda bunların izini sürüyorum. Bir insanın doğumu ile ölümü arasındaki mesafede görebileceğinden çok daha fazla acıyı, sevinci, mutluluğu, ölümü, doğumu, başarıyı, başarısızlığı, kaybedişi, arayışı yazarken görmek. “Bir de Baktım Yoksun”da beni en çok ilgilendiren karşılaşmalar oldu. Bir babanın hayaliyle karşılaşmak. Beklenmedik bir anda beklenmedik bir kadınla karşılaşmak. Bir lambacı dükkânında şaşırtıcı bir hayat hikâyesiyle karşılaşmak. Bu kitap özelinde, en çok bu tuhaf karşılaşmaların izini sürmeye çalıştım.

Kahramanınız babasının ölümüyle içine düştüğü boşluğu doldurmanın peşinde. Siz de 2008 yılında babanızı yitirdiniz. Bu kaybın ardından kaleminizin çok diplerde bir yerlere oturduğunu söylüyorsunuz. Sarmaşık adlı öykü kahramanınızın, babasının ölümünden sonra küstüğü yazıyla barışma sürecini içeriyor. Bu öykünün hayatınızdan izler taşıdığını düşünebilir miyiz?

Bütün yazarlara sorulan bir sorudur bu: “Bu romanın-öykünün ne kadar sizin hayatınızdan, ne kadarı tümüyle gerçekten alındı?” Hep şu cevabı veriyorum: “Bunlar kurmaca metinler. Hayatımla bütün ilgileri benim tarafımdan yazılmış olmaları.” Bu cevabın bazı okurları mutsuz ettiğini biliyorum. Gerçeklik istiyor o okurlar. Gerçek gözyaşı, gerçek aşk, gerçek acı, gerçek mutluluk. Benim için önemli olan, kurmaca metnin önüme serdiği dünyanın gerçekliği, samimiyetidir. Bu kitabın yazılmasından önce babamı kaybettiğim gerçeğini okurlarla paylaşmayabilirdim. İnanıyorum ki, bu bilgi olmasa da, okurun kitapla ilişkisi aynı olacaktı. Bunu söyledim, çünkü paylaşmak, paylaşarak bu süreçten çıkmak istedim. Bu gerçeklikten yola çıkarsak, evet babasını kaybetmiş bir öykü karakterinin yazıyla tekrar ilişkiye girme süreci var. Öyküdeki sürecin benimkiyle ne kadar örtüşüp ne kadar örtüşmediğinin artık bir anlamı kalmadığına inanıyorum.

Kitabın adı, bir babanın ardından sesleniş olarak yorumlanabilir mi?

Sadece kaybedilen bir babanın değil, tüm kayıpların arkasından bir fısıltı bu. Hepimizin kayıpları vardır. Tamamlanamamış hikâyelerle ilerliyoruz hayatımızda. Hep “orada-yanımızda” olacağını sandığımız kişilerin, eşyanın, duyguların hatta anların arkasından bir fısıltı çıkıyor ağzımızdan, “Bir de baktım yoksun,” diyiveriyoruz. Kitabın adı sadece bir babanın kaybını değil, bütün bu arkada kalmış olma duygusunu işaret etsin istedim. O kaybedişler, acısını-yükünü arkada kalana yüklüyor.

Kitabınızda ön plandaki tema ölüm olsa da ironik diliniz sayesinde okuru güldürmeyi başarıyorsunuz. Sizce insanlar ölümle alay etmeyi öğrenmeliler mi?

Bu ödülün kitabıma verildiğini öğrenmemeden on gün kadar önce çok sevdiğim kedim Tarçın öldü. “Bir de Baktım Yoksun”un yazılması sürecinde hep çalışma masamdaydı. Defterlerimin üstünde uyumaya bayılırdı. Kitabın neredeyse her sayfasında tüyleri, pati izleri var. Ama şimdi fotoğraflarına bakıyorum ve “Bir de baktım yoksun,” diyorum. Ölüm, her gelişinde bizimle istediği gibi alay ediyor. Bizim de onunla alay etmeyi öğrenmemiz gerek.

28 Ekim 2010 Perşembe

Eray için liste...

Radikal yazarı, güleryüz uzmanı, yolun solundaki dostlardan uzun mesafe koşucusu Eray Aytimur, son zamanlarda dinlediğim beş albümü sordu. Listeyi o Radikal Hayat'ta yayınladı, ben de Fil Uçuşu'nda paylaşıyorum...

1. Antony and The Johnsons – Swanlights
Antony Hegarty ile Björk düeti demek yeterli olacak aslında. Ama albüm bu özel buluşmadan ötesini vaat ediyor. Votka içerken uzun uzun bakılan siyah-beyaz bir fotoğraf gibi…

2. Robert Plant – Band of Joy
Plant’ten, Led Zeppelin öncesine bir saygı duruşu. Çöl manzarasında sağlam “cover”lar… Low cover’larına, özellikle “Silver Rider”a dikkat.

3. Villagers – Becoming a Jackal
İrlanda’dan bir rüzgâr. “Becoming a Jackal” her dinleyeni avucunun içine alacak güçte bir müzikal akışa ve sözlere sahip: “I was a dreamer, staring at windows…”

4. Karen Elson – The Ghost Who Walks
“Jack White’in karısı, üstelik albümde kocasının da parmağı var,” dediklerinde merakla aldık. Bir de baktık ki şarkılarda medeni hal torpilinden çok daha fazlası var.

5. The Beatles - A Hard Days Night
60’lı yıllardan beri değişmeyen soru sorulduğunda aklıma düştü bu albüm: “Peki ama senin Beatles kahramanın kim?” Arada bir The Beatles dinleyip bu soruyu sormalı zaten.

26 Ekim 2010 Salı

Emre Yerlikhan

(21 Ocak 1976 – 15 Kasım 2009)

Emre Yerlikhan’la TÜYAP Kitap Fuarı’ndaki o kalabalığın, karmaşanın içinde, ayaküstü on dakikalık bir muhabbetin ve Gerekli Şeyler’deki birkaç karşılaşmada kısa süren fikir alışverişlerinin ötesinde dostluğum olmadı. Fikir alışverişi dediysem yanlış anlaşılmasın; konu çizgi roman olunca ben sadece sessiz bir dinleyici olurdum, o konuşurdu. (Gerekli Şeyler’in Reasürans’taki günleri… Ahmet, Hasan, Sercan, Emre…) Sonrasında Emre Yerlikhan’ın, Anıl Bilge ile Resif Kitap’ı kurduğunu öğrendim. Kendine ait bir bakış açısı, yayıncılık ilkesi olan, seçtiği yolun doğruları için ticaretin hayvansı çığlıklarına kulağını kapamayı bilen her yayınevine olduğu gibi, Resif’e de sevgiyle, ilgiyle baktım.

Derken o haber geldi. Emre Yerlikhan, 2009 yılının Kasım ayında bu dünyadan ayrıldı. Haberlere göre TÜYAP Kitap Fuarının son gününde domuz gribine yakalanmıştı (hatta virüsü fuar sırasında kaptığı da söyleniyordu), 41 derece ateşle hastaneye kaldırılmış, 6 gün boyunca yaşama savaşı vermişti. İlk günlerdeki domuz gribi teşhisi sonrasında yerini lösemi teşhisine de bırakmıştı gazete haberine ve Emre’nin babası Eşref Yerlikhan’ın açıklamalarına göre. Uzun bekleyişin sonunda, yaşama tırnaklarıyla asılmayı başaramadı Emre. 33 yaşında, çevirileri, yarım kalan kitapları, umutları, hayalleri ve dostlarının gözyaşlarıyla bu dünyadan ayrıldı.

Yaşasaydı bu yıl yine TÜYAP Kitap Fuarı’nda olacaktı.Bütün gün yayınevinin standında oturacak, bilim-kurgu ve çizgi-roman tutkunlarıyla çaylı-kahveli muhabbetlere dalacaktı. Kitabını imzalayacaktı okurlarına. Yorucu geçen günün sonunda dostlarıyla biralayacaktı. Olmadı.

Bu yıl TÜYAP Kitap Fuarı’na giden herkes, kitapların arasında dolaşırken Emre’ye de bir el sallasın isterim. Keşke fuar yönetimi bir salonun girişine, bir fotoğrafını koysa, altına da “Emre bu yıl da aramızda,” yazsa da, biz de önünden geçerken bir selam çaksak.

Ben selamımı buradan çakıyorum; selam olsun sana “babel”, selam olsun Emre!

25 Ekim 2010 Pazartesi

"Edebiyatla çok iyi oyun oynanır!"

'Bir de Baktım Yoksun' adlı kitabım Yunus Nadi Ödülü'nün ardından Haldun Taner Öykü Ödülü'nü kazanınca, Radikal Kitap ekinin editörü Burcu Aktaş, benimle kısa bir söyleşi yaptı.

Bu sizin dördüncü ödülünüz, hâlâ ilkini almış kadar seviniyor musunuz?

Her ödülün başka bir hikâyesi var. Düşündüğümde, ödül kazandığımı bildiren telefon görüşmelerini tek tek hatırlıyorum. O andaki heyecanımı, şaşkınlığımı. Her ödül başka bir yaşın, ruh halinin karşılığı. Ödüle layık görülen kitabın yazılma sürecinin tekrar hatırlanması... Dolayısıyla her ödül haberini de büyük bir sevinçle karşılıyorum.

Ödül bir yazarın yazın hayatında neleri değiştirebilir?

Ödülü kazanan kitap, elbette seçici kurulun bakış açısını ortaya koyarak bir adım öne çıkabilir. Yazarın görünürlüğünü sağlar. Bu görünürlük kimi zaman okurdan ve edebiyat dünyasından gelen bir baskıya da dönüşebilir. Yazar için önemli olan, bütün bu seslere kulak tıkayıp üretmeye, daha çok çalışmaya devam edebilmesi.

‘Bir de Baktım Yoksun’u babanızı kaybettikten sonra yazdığınızı biliyoruz. Ödülü bu kitabınızla almanızın ayrı bir anlamı var mı?

Kaybetmeler ve karşılaşmalar kitabı diye görürüm ‘Bir de Baktım Yoksun’u. Yani hüzün ve umut ekseninde bir git-gel. Bu yüzden kaybetmenin hüznü kadar beklenmedik karşılaşmaların tuhaf umudu da var. Kitabın, babasını kaybeden bir yazarın hüznünü paylaştığı bir kitap olarak anılmasını, algılanmasını hiç istemedim. Hatta sırf bu nedenle defalarca yazdım ve yırttım. Ağlayan değil, paylaşan bir kitap olmasını istedim. Bu kitap ikinci ödülünü aldı; elbette bu ödülleri alma anımda babamın da yanımda olmasını isterdim. Babam, Füsun Akatlı, Erdal Öz… Artık hiçbiri yok.

Edebiyat ile oyunu buluşturmanız ödül gerekçelerinden biri. Edebiyatla oyun olur mu? Nasıl olur?

Çok güzel olur. Haldun Taner Ödülü bu yüzden daha anlamlı. Bana edebiyatla oyunu aynı cümlede düşünmeyi öğreten isimlerden biridir. Kurmaca ile gerçekliğin sınırlarını belirsizleştirmeyi. Oyun Oynayan İnsan’ın doğası bu. Benim de hayatta en mutlu olduğum bahçe edebiyat bahçesi. Oyunlarımı da orada oynamayı seviyorum.

24 Ekim 2010 Pazar

Behçet Çelik'ten yeni bir öykü kitabı: Diken Ucu

Ne güzel bir ad koymuş kitabına Behçet Çelik: “Diken Ucu”.

Edebiyatta kararlı bir yürüyüşün öznesi Behçet Çelik. İnsanın içini açmaktan korkmayan bir kalem-neşter kullanıyor. Yarattığı karakterlerle okuru bir çizgiye oturtmak gibi bir amaç gütmüyor ama her okur, kendi okuma anında hesaplanmamış bir sorgulamaya girişiyor; ruhuyla, geçmişiyle, bugünüyle. Üstelik bütün bunları yaparken büyük olaylara, büyük cümlelere ihtiyaç duymuyor. Bütün büyük duyguları bir sükûnet zeminine davet ediyor Behçet Çelik. Dil ustalığının verdiği okuma coşkusuyla her öyküde iyi edebiyatın bir başka vagonuna biniyorsunuz.

Behçet Çelik’in bir öykü kitabıyla gelmesine çok sevindim. Ama yeri gelmişken geçen yılın en iyi romanlarından biri olan “Dünyanın Uğultusu”nu da anmadan geçmeyeyim.

Not: Behçet’le sakin, güler yüzlü bir arkadaşlığımız vardır. Fuarlarda, etkinliklerde karşılaşıldığında edebiyattan, yazdıklarımızdan konuşuruz hemen. Edebiyatın dolu dolu konuşulabildiği az sayıda insandan biridir Behçet. Birlikte yaptığımız bir Berlin gezisi de var. 2008 yılında bir edebiyat etkinliği için gittiğimiz, ikimiz de büyüleyen bir şehirde, Berlin’de içtiğimiz kahveler, biralar. Uzun sohbetler. Yazının sonuna o geziden bir de fotoğraf ekliyorum. Behçet, olağanüstü güzellikteki “Unter Den Linden”de, bir kafenin bahçesinde objektifime bakmış. Güzel geziden, güzel bir an!

21 Ekim 2010 Perşembe

Arif Damar


Arif Damar'a veda ettik.

Ustanın arkasından söylenecek en güzel sözleri, dostu Yaşar Kemal söylemiş. Fil Uçuşu da, Arif Damar'a, Yaşar Kemal'in sözleriyle el sallıyor.

Arif Damar, zamanımızın en iyi şairlerinden biriydi. Zamanımızın en iyi ve en cesur insanlarından biriydi de. Arif Damar demek halkla beraber olmak, şiirle beraber olmak,insanlıkla beraber olmak demektir. Bir ömür boyu inançlarına ve şiirlerine sadık kalmış, düşüncesini gittikçe güzelleştirmiştir. Arif’in şiirlerinin ve kişiliğinin farkında olmayanlar bundan sonra farkına varacaklardır.
Yaşar Kemal

Gücenmek


Kitap-lık dergisinin 142 numaralı Ekim sayısında, Mustafa Kurt imzalı “Sait Faik’in Alemdağı” yazısı, karışık bilgilerimi düzene sokarken, bilmediğim bazı gerçekleri de öğretti. Örneğin Sait Faik’in ünlü “Havada Bulut” hikâyesinin, asıl adının “Kovada Bulut” olduğunu bilmezdim. Sait Faik ısrarcı olmadığı için bu yaratıcı-güçlü imge ile dolu isim Yaşar Nabi, bir arkadaşı ve Necip Fazıl tarafından “Havada Bulut” a çevrilivermiş.

Ama yazının asıl izini sürdüğü konu, “Alemdağ’da Var bir Yılan” kitabının adı. Uzun ve ilginçliklerle dolu bir hikâye bu; Alemdağ’da, Alemdağı’nda, Alemdağın’da… Bütün bu yazılış farklılıklarının yazarla yayıncısı arasındaki gidiş gelişinin izini sürmek için Mustafa Kurt’un yazısını okumanızı öneririm. (Üstelik yazının ikinci bölümünde Kurt, Sait Faik edebiyatında bu kitapla açılan yolun haritasına da kuşbakışı bakıyor.)

Yazıda beni ilgilendiren nokta, Sait Faik’in bir sözü: Kitabın 1954’teki ilk baskısı sürecinde (yazıda okuyacağınız) türlü sıkıntı yaşanır. Kitabın ve içindeki öykülerin adları konusunda yazar Sait Faik ile yayıncısı Yaşar Nabi arasında muhalefet vardır. Sait Faik, yanlışın düzeltilmesi için matbaayı arayıp ilk formanın daha baskıya girmediğini öğrenince hemen Yaşar Nabi’yi arar. “Daha makineye atılmamış, aman adı değiştir, gücenirim” der. Yazının burasında uzun süre durup düşündüm. Gücenmek. Sözlük anlamı; birinin beklenilmeyen bir davranışı veya sözü karşısında kırgınlık duymak, kırılmak. Üzüntüyü, sıkıntıyı kendine yönlendirmek. Bu kelimeyi uzun süredir kullanmadığımı, böylesi duygularımı hep aynı kelimelere hapsettiğimi fark ettim. Dil, duyguların akışını da belirliyor oysa.

Yaşar Nabi, Sait Faik’in “Gücenirim” cümlesini ciddiye almış ve hemen baskıyı durdurmuş.

Ben de güceniyorum kimi olaylara, kimi insanlara. Onlar da durdursalar keşke baskıyı…

16 Ekim 2010 Cumartesi

Man Booker'da ödül Howard Jacobson'a verildi


Man Booker Ödülleri’nde kazanan isim belli oldu: Howard Jacobson. Aşk, dostluk ve günümüzde Yahudi olmanın anlamı üstüne eğlenceli bir roman olan “The Finkler Question” yazara bu çok önemli ödülle birlikte, 50.000 pound kazandırdı. (Elbette ekonomik kazanç diyince, şu andan itibaren gelecek olan sözleşmeleri ve özellikle sinema haklarını saymıyorum.)

Jacobson daha önce okumadığım bir yazar. Bakalım Türkiye’deki yayıncısı kim olacak ve biz bu romanı Türkçede ne zaman okuyabileceğiz?

Ödülün açıklanma anını ve sonrasında Howard Jacobson ile yapılan söyleşiyi izlemek isteyenleri aşağıdaki linke davet ediyorum.

http://www.guardian.co.uk/books/2010/oct/12/howard-jacobson-the-finkler-question-booker

Biletix'ten Cevap

Fil Uçuşu’nda okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim ve aklıma takılanlar olacak demiştim. Kimi zaman daha fazlası oluyor kimi zaman daha azı. Okurlarıyla birlikte yuvarlanıp gidiyor işte. Geçenlerde bir okurdan gelen elektronik mektubu “Bilet Almak” yazısında paylaşmıştım. Bu yazı çerçevesinde çeşitli fikirler uçuştu. Elbette konunun tarafı olan Biletix’ten de bir cevap geldi. İçten ve şeffaf bir mektup, yorum elbette yine okurun. Tıpkı bilet almak konusunda dertli olan okurun mektubunda olduğu gibi, Biletix Genel Müdür Yardımcısı M.Kemal Erdine imzalı bu mektubu da noktasına virgülüne dokunamadan paylaşıyorum.

İşte, şikayetler ve yorumlar karşısında Biletix'ten gelen mektup.

5 Ekim 2010 Salı

Sözlük.13

M

MİKAİL: Öykümüzün kilometre taşlarından biri olan “Aziz Bey Hadisesi” kitabının, duygusal coğrafyamızın haritasını okul çantalarımıza koyan öyküsüdür “Mikal’in Kalbi Durdu”… Anadol marka otomobili, bıyıkları, kara paltosu, sustalısı, Semiramis’e olan aşkı ve “Keşke onu sevseydin, sevmedin, beni mahvettin,” deyişiyle Mikail, öykümüzün nefes almayı bilen karakterlerinden biri olarak sayfalar boyunca okura “Ah!” çektirir. Onu böylesine gerçek ve yürek parçalayan bir karakter yapan, aşkının büyüklüğü kadar, “öykü anlatıcısı”nın insan olma halini aktarmadaki becerisidir. Sadece giriş paragrafı bile ne çok şey söyler: “Mikail’in kalbi durdu. Soğuk ve yorgun bir hesaplaşma gecesinin sonunda, bakımsızlıktan eksilmiş dişleri bir türlü tamamlanamayan iki küçük çocuğunun ve dudaklarından kahırlı beddualar dökülen karısının hazin bir sessizlik ve fakirlik içinde oturdukları, duvarlarından acı sular sızan evinde; ağladığını değil, yenilmişliğinin acısıyla ağladığını saklamaya çalışırken, ansızın kalbi durdu.”


Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

4 Ekim 2010 Pazartesi

Bilet Almak


Bir sanatseverden gelen elektronik posta. Birçoklarının hem rahatlığını hem de sıkıntısını mercek altına almış. İstediğimiz etkinliğin biletine yerimizden kıpırdaman ulaşmak konusundaki rahatlık, başka bir çerçeveden baktığımızda tartışılması gereken bir sıkıntıya dönüşüyor. Bu konuda duyduğum ilk serzeniş değil bu. Kimi zaman benim de çaresiz söylenmelerimin konusu olan bir durum. Sözü uzatmadan, gelen mesajı Fil Uçuşu okurlarıyla paylaşıyorum. Yorumlar bu konuyla ilgili çözüm önerilerini geliştirecektir belki. (Ayrıca yazıyı konunun yetkililerine de ulaştırıp, onların da yorumlarını almak istiyorum.)

"Ben sanatsever bir mimarım. İstanbul gibi müthiş bir şehirde yaşadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Her hafta tiyatro,sinema, festivaller, gösteriler, sergiler, konserlerle dolu günler geçiriyorum.

Bu etkinliklere katılabilmek için bilet almak istediğimde karşıma genelde 2 alternatif çıkıyor. Biletix/Mybilet yada etkinlik gişesi. Malum İstanbul büyük ve trafik sıkıntısı var, e bir de teknoloji çağındayız. İnternetten satın almayı tercih ediyorum. Nadiren telefondan satış yapan bir yere denk gelirsem (DOT Tiyatro, Oyun Atölyesi...gibi ) , hemen “sanalcard” numaramla telefondan hallediyorum.

Mybilet'in sitesinden Devlet Tiyatroları ya da sinemalara bilet alırken, bilet ücreti neyse o ücret kadarını alıyor benden. Ve salonu ekrana getiriyor, istediğim koltukları seçiyorum. Sonra etkinlik saatinden 3-5 dakika önce gidip, Mybilet'e ait ekranlardan kredi kartımı okutup biletimi bastırıyorum.

Biletix'ten bilet alırken ise örneğin 6TL olan bir gösteri biletine, 3,75TL komisyon alıyorlar. Yetmiyor her işleminiz için 4TL işlem bedeli kesiyorlar. Bir de üstüne A5 kağıdın yarısı kadar olan bileti tarafınıza göndermelerini isterseniz 7TL kargo ücreti ödemek durumunda kalıyorsunuz. Sonuçta 6TL olan bilet 20,75TL'ye elinize ulaşmış oluyor. Üstelik koltuk seçme hakkınız yok, sistem sizin için uygun bulduğu koltukları atıyor.

Bazı biletlerde kurye teslimi istemeden satın alma yapamıyorsunuz, bazı biletlerde ise kurye teslimi isteyemiyorsunuz. Nedenini sorunca ise, "Öyle işte!" diyerek başlarından savıyorlar.

Bireysel tepkimi Biletix'ten bilet almayarak vermeye çalışsam da bazen mecbur kalıyorum. (Örneğin: Filmekimi için Taksim'de tam 4 saat kuyruk bekleyip pes ettik, mecburen Biletix'ten aldık biletimizi.) Bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüp tüketici haklarını araştırdım, bir sürü şikayet zaten varmış uzun süredir ama yaptıkları bir şey yok. Sonra Biletix'e tepkili insanların oluşturdukları gruplar var mı diye araştırdım, ufak ufak gruplar açılmış (örneğin facebook’ta) ama çok etkisiz kalmışlar.

Sizce nasıl bir yol izlemeli, ne yapıp bu duruma tepki koyup düzeltmeli?"