Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

30 Eylül 2010 Perşembe

Tarçın'a Veda!


Söz bitti. Söyleyecek sözüm, sesim yok artık.
Yazacağım bir şey de yok.
Tarçın yok artık.

28 Eylül 2010 Salı

Cüneyt Cebenoyan: "Yeni Türk Sineması bir regresyon sinemasıdır!"

Cüneyt Cebenoyan, yazılarını ilgiyle takip ettiğim bir gazeteci, sinema yazarı dostum. Altyazı’nın Eylül 2010 tarihli, 98 numaralı sayısında “büyük resme” bakan bir yazı kaleme almış. Cebenoyan, Polonya’nın Wroclaw kentinde düzenlenen Era Yeni Ufuklar Festivali’nde yakın dönemin pek çok yerli filmini tekrar izleme olanağı bulmuş. Bu yoğun izleme (ve paneller, söyleşiler) süreci sonucunda, kişisel olarak geldiği noktayı, ilginç karşılaştırmalar, önemli değerlendirmeler ve farklı bir bakış açısıyla metinleştirmiş. Önemli bir yazı olduğunu düşünüyorum. Yazıdaki kimi noktalar, elbette daha önce çok konuşuldu, yazıldı. Ancak ortaya çıkan tabloyu bir kavram çerçevesinde değerlendirdiğimizde 1990’larda başlayan Yeni Türk Sineması dönemi üstüne, beyin jimnastiği yapma olanağı buluyoruz. Cebenoyan “pek de iddiasız olmayan bir kavram atacağım ortaya; Yeni Türk Sineması bir regresyon/gerileme sinemasıdır,diyor. 12 Eylül’le başlayan bir toplumsal dönüşüm sürecinin beyazperdedeki yansımasının, insani, psikolojik, sosyal açıdan bir gerilemeyi içselleştirdiğini ve teorize ettiğini söylüyor.

26 Eylül 2010 Pazar

Pazar Günü Kitap Okumak

Her gün okumak. Ama Pazar günlerinin sevimli tembelliği içinde bir başka mutluluk; okumak. Yedi kitaplık bir öneri listesi. Bu kitapların bazıları hakkında daha detaylı yazmayı düşünüyorum, belli olmaz. Ama okuma keyfini geciktirmemek için, başucumdaki, aklımdaki kitapların adlarını hemen paylaşayım istedim.

1. Yeşil Peri Gecesi - Ayfer Tunç
2. Madam Arhur Bey ve Hayatımdaki Her Şey - Mine Söğüt

3. Sanat Komplosu - Jean Baudrillard
4. Lükse Övgü - Thierry Paquot

5. Hrant - Tuba Çandar

6. Ne Nedir - Dave Eggers
7. Tırnak İçinde Ölüm (Modern Şairle İlgili Kültürel Mitler) - Svetlana Boym

23 Eylül 2010 Perşembe

“Baudelaire’in bir dizesi bile, daha değerlidir hayattan!”

Kurosawa’nın başyapıtlarından Raşōmon’un yazarı Ryûnosuke Akutagava’nın öyküleri hakkında "Milliyet Kitap Eki" nde yazdığım yazının geniş hali ve kitabın çevirmeni Oğuz Baykara'nın görüşleri...

Raşōmon filminin konusunu çoğu sinemasever, sanatsever ezbere bilir. Tek bir cümleyle söylemek gerekirse; ormanda evli bir çiftle karşılaşan bir haydut, erkeği öldürüp karısına tecavüz eder. Peki sadece üç kişinin arasında geçen bu olay gerçekte nasıl yaşanmıştır? Olayı, haydutun, kadının, ölen kocanın (elbette bir medyum aracılığıyla) ve olan bitene gizlice şahit olan bir oduncunun anlattıklarını dinlediğimizde, gerçeğe ulaşabilir miyiz? Hem zaten gerçek nedir ki? Hatta daha da ötesi yalan nedir? Her hikâye edişte, gerçekliğin yeninde yorumlanması, tanımlanması yok mudur? Sinema tarihinin sadece konusu değil, tekniği ile de gelmiş geçmiş en önemli filmlerinden Raşōmon, cevap bulmak için değil, bütün bu soruları izleyene defalarca sordurtmak için yola çıkar.

19 Eylül 2010 Pazar

Masallar III: Beyaz Kaptan'ın Gemisi

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Dış dünya onlara kapalıymış. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan’ın denizaşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Böylece bilinmezi bilmek, görülmeyeni görmek, tadılmayanı tatmak mümkünmüş çünkü. Ama Beyaz Kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. O seferlere çıkabilmek için gözüpek olmak, geride bırakabilmek, denizden başka bir şeye aşık olmamak gerekirmiş. Gemi sefere çıktı mı, beş altı aydan önce dönmezmiş köye. Her gelişinde genç kızların dört gözle beklediği kumaşları, süs eşyalarını, köyde bulunmayan faydalı otları ve alışveriş karşılığında aldıkları değerli şeyleri boşaltır, insanların satmak istediği malları yükledikten sonra yeni bir sefere çıkarmış. Geminin mürettebatı sadece bu değiş tokuş için karaya iner, yükleme işi bittikten sonra onları gören olmazmış. Beyaz Kaptan’sa sadece miço ile çımacı geminin törensel yanaşmasını gerçekleştirirken kaptan köprüsünde belli belirsiz görülürmüş. Geminin miçosu limana her yanaşmalarında, çımacı dostunu görünce büyük bir keyifle halatı fırlatır, çımacı da büyük bir maharetle halatı havada yakalayıp tek bir harekette babaya dolarmış. Bu ikisinin ustalık dolu hareketlerini izlemek köy halkının en sevdiği şeylerden biriymiş. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında dostluğu gören miço ile çımacı, köy halkı kendilerini alkışladıkça daha da büyük bir şevkle sarılırlarmış işlerine. Kaptan belki deniz aşkıyla yıllar önce terkettiği köyü daha fazla görmenin rahatsızlığı, belki de geride bıraktığı karısı, oğulları ve kızı tarafından görülmenin korkusuyla, uzaktan izlermiş olanları. Sonrası yine açık deniz, sonrası yine uzun bir sefer… Kaptan herkesin gerçeğinin ayrı olduğuna ve herkesin bir gün kendi gerçeğini bulacağına inanırmış. Hatta miçosuyla çımacının bir kayanın üstüne oturup sohbet ettiklerini gördüğü gün, “Ah deli çocuk, bilmez misin ki denizcinin dostu, denizdedir” demiş kendi kendine ama hiç karışmamış bu imkansız dostluğa. Limana bir sonraki yanaşmalarında miço gelip de “Ah Kaptan ah, denizcinin dostu denizdeymiş.” deyince içinin cız edeceğini bile bile karışmamış. Bir gün köye çeşit çeşit malı getirirken, yerle göğü bir eden korkunç bir fırtınaya yakalanmışlar. Usta denizci köye yanaştıklarını biliyormuş ama deniz fenerini göremediği için bir türlü gerekli manevraları yapamıyormuş. Neden sonra denzi fenerinden cılız bir ışığın yükseldiğini görünce rahatlamış. Tam dümeni köye kıracakken, yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan gelip konmuş omzuna ve dile gelmiş: “Babası terkettiğinden , ağabeyleri de denize sırtlarını döndüklerinden beri lanetli damgasıyla yaşayan mavi gözlü ceylan, sırf gemin karaya oturmasın diye canını ortaya koyup yaktı bu gece feneri. Ama köyün utanç içindeki halkı lanetlidir deyip güvenmedi ona, delidir deyip dışladı, her zaman olduğu gibi suçladı. Şimdi incecik bedeni buz gibi gecenin ortasında geminin limana yanaşmasını bekliyor. Kimbilir belki de gizli bir sevdanın cesaretiyle tek başına fırtınayla savaşıyor.” Beyaz Kaptan bu sözleri duyar duymaz önce kendisiyle sonra da miçosuyla yüzyüze gelmiş. Ve bir anda fırtınayı korkutan bir sesle gürlemiş: “İstikamet açık deniz!..” O günden sonra köy halkı Beyaz Kaptan’ın gemisini bir daha asla görememiş. Bir daha asla dış dünyadan bir şeye dokunamamış. Ama deniz kızları, kimi hüzünlü gecelerde Beyaz Kaptan’ın bilinmez denizlerde suda yüzen bir mavi gözlü ceylan gördüğünü ve hüzünlü bir türkü söylemeye başladığını anlatıp durmuşlar:
Bilirim ki sevgimiz
Aslında veremediğimiz
Bir bilinmez denizde
Yitip gitti bedenimiz.

18 Eylül 2010 Cumartesi

Masallar II: Mavi Gözlü Ceylan

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Deniz insanlara, insanlar birbirlerine yardım ederlermiş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan’ın deniz aşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Ama kaptan yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. Köy halkı bu hayallerini çaresiz bir kenara bırakıp huzur dolu yaşamlarını sürdürür, keyif içinde yaşar giderlermiş. Tabii ki lanetli ana-kız ortaya çıkmadığı sürece. Yıllar yıllar öncesinde, bu denizcilikten başka bir şey bilmeyen köyde önce babalarının terk ettiği ana-kız, sonra evin iki oğlunun köyün ileri gelenlerinin karşısına dikilip, “Biz dağların ardındaki yaşamı merak ediyoruz, oralara gidip toprakla uğraşacağız, denizci olmayacağız.” demeleriyle yapayalnız kalmışlar. İlk zamanlar bu kötü kadere acıyan köylüler, kötü kalpli bir büyücünün attığı nifak tohumları yüzünden, önce babanın ardından da oğlanların evi terketmesini, zavallı ana-kızın lanetli olmasına bağlamışlar. O vakit bu vakittir kimse ana-kızla konuşmamış, onlara yardım elini uzatmamış. Onlar da evlerinin bahçesine ektikleriyle, balıkçı kasalarından dökülen artıklarla yaşamlarını sürdürmeye çalışmış. Yıllar geçtikçe büyüyen kız, öyle güzelleşmiş öyle güzelleşmiş ki köydeki bütün oğlanların aklını başından almaya başlamış. Kirli görüntüsüne, yırtık pırtık elbiselerine rağmen bir görenin bir daha görmek için adaklar adayacağı güzellikte olan mavi gözlü bir ceylan olmuş. Ama ailelerinden korkan delikanlılar kız yanaşmaya korkuyor, gördüklerinde yollarını değiştirmek zorunda kalıyorlarmış. Köyün çımacısı hariç… İleri gelenlerin bütün yasaklarına, lanetlenme tehditlerine rağmen çımacı, kızı her gördüğünde yolunu değiştirmek bir yana üstüne üstüne gidiyormuş. Sevda bu, laf dinler mi?.. Ama kızdan bir türlü istediği güleryüzü göremiyor, içini yakan bu sevdaya kahrediyormuş. Kız da sevdalıymış sevdalı olmasına ama çımacıya değil. Beş altı ayda bir limana yanaşan geminin karayağız miçosuna. Miço ile çımacının bütün köy halkını büyüleyen gösterilerini izlerken, o başka alemlere dalar, kendini miçonun kollarında çırpınan bir deniz kızı olarak görürmüş. Beyaz Kaptan’ın gemisi son seferine çıkmadan miço ile çımacının halatı birbirlerine atarken yaşadıkları başarısızlık onu üzüntüden kahretmiş. Sevdasının yolunu daha büyük bir merakla gözlemeye başlamış. Bir gün köy büyük bir fırtınanın geldiği haberiyle çalkalanmış. Herkes evlerine koşmuş, kendilerini bu doğal afetten korumak için hazırlıklara başlamış. Kapılarına, pencerelerine tahtalar çakmaya, teknelerini korunaklı yerlere taşımaya, hayvanları ahırlardan, ağıllardan çıkarıp evlerine sürüklemeye başlamışlar. Herkes koşturuyor, herkes kendini düşünüyormuş. Sonunda fırtına patlak vermiş, köyün altını üstüne getirmiş. Yağmur damlalarının kanatlarına kırbaç gibi inmesine aldırmayan bir papağan, kapı kapı dolaşıp, “Unuttunuz deniz fenerini yakmayı, Beyaz Kaptan gelirse ne yapmalı?” diye bağırıyormuş ama nafile. Kimse evinden başını çıkarmaya cesaret edemiyormuş. Mavi gözlü ceylan, Beyaz Kaptan’ın gemisinin adını duyunca fırtına, felaket dinlemeden düşmüş yollara. Herkes pencereden hem deli mi diye düşünerek, hem de utanarak bakmış lanetli kızın kahramanca yolculuğuna. Bir yandan da “Ne kötülük planlıyor yine bu lanetli kız?” diyorlarmış. Kız sonunda güç bela ulaşıp deniz fenerine, tırmanmış yukarıya. Bakmış ki köy halkı yakılması için koymaları gereken çalı çırpıyı bile koymamış. Hemen üstündekileri çıkarıp onları yakmış, Beyaz Kaptan’ın gemisinin yolunu aydınlatsın, sevgili miçosunun yaşamını kurtarsın diye. Köy halkı deniz fenerinin ışıdığını görünce kızın başardığını anlamış, utanç denizinde yüzmeye başlamış. Sabah olduğunda herkes gemiyi görmeye limana koşmuş ama gemi yokmuş. Kötü kalpli bir ihtiyar utançtan kurtarabilmek için ruhunu “Lanetlinin yaktığı deniz feneri, Beyaz Kaptan’a da lanet getirdi!” diye bağırmış. Herkesin işine gelmiş bu fikir, utançtan kurtulabilmek için. Bütün gece soğuk fırtınanın ortasında çırılçıplak kalarak son nefesini veren kızın ölüsünü deniz fenerinden almak için bile kılını kıpırdatmamış köy halkı. Bir tek çımacı cesaret etmiş sevdiğini son yolculuğuna huzur içinde uğurlamak için. “Lanetleneceksin!” bağırışlarına aldırmadan kucaklamış mavi gözlü ceylanı, denize armağan etmiş gözyaşları içinde. Köyün dış dünyayla tek bağlantısı olan Beyaz Kaptan’ın gemisiniyse bir daha gören olmamış. Ama rivayet o ki, her sene olayın olduğu gün mavi gözlü ceylanın sesi kayalarda yankılanırmış:
Bilirim ki lanetiniz
Aslında utancınız
Bir deniz fenerinde
Yanıp gitti aşkımız…

17 Eylül 2010 Cuma

Masallar I: Miço ile Çımacı

Evvel zaman içinde deniz kenarında küçük bir köy varmış. Bu köyün halkı denizcilikten başka iş bilmezmiş. Yaşlı, genç, kadın, erkek bütün köy halkı denizle uğraşır, hayatlarını mavi suların kendilerine sağladığı nimetlerden faydalanarak sürdürürmüş. Kimi balık avlar, kimi ağ örer, kimi sünger çıkarır, kimi tekne yapımında uzmanlaşmaya çalışırmış. Bir de herkesin hayalini süsleyen bir iş varmış: Beyaz Kaptan’ın deniz aşırı gemisiyle uzun seferlere çıkıp, ticaret yapmak. Ama usta denizci, yanında çalışacakları çok zorlu sınavlardan geçirip seçtiği için, bu öyle herkesin gerçekleştirebileceği türden bir hayal değilmiş. Gemi sefere çıktı mı, beş altı aydan önce dönmezmiş köye. Her gelişinde genç kızların dört gözle beklediği kumaşları, süs eşyalarını, köyde bulunmayan faydalı otları ve alışveriş karşılığında aldıkları değerli şeyleri boşaltır, insanların satmak istediği malları yükledikten sonra yeni bir sefere çıkarmış. Geminin limana gelişinde köy halkının mutluluğuna mutluluk katan bir diğer şey de miço ile çımacının gösterisiymiş. Geminin limana her yanaşmasında miço, çımacı dostunu görünce büyük bir keyifle halatı fırlatır, çımacı da büyük bir maharetle halatı havada yakalayıp tek bir harekette babaya dolarmış. Birbirlerinin gözlerine baktıklarında dostluğu gören miço ile çımacı, köy halkı kendilerini alkışladıkça daha da büyük bir şevkle sarılırlarmış işlerine. Sonra herkes dağılır, onlar da işlerinin başına döner, birbirleriyle hiç konuşmazlarmış. Miço seferde, çımacı da karadayken birbirlerinin neler yaptıklarını merak eder ama dostluğun ilk adımının nasıl atılacağını bilmediklerinden bir türlü oturup sohbet etme cesaretini bulamazlarmış. Gel zaman, git zaman, bu merak öyle büyümüş öyle büyümüş ki sonunda bir gün, çımacı gemiye doğru seslenmiş: “Ey, yabancı diyarların büyüsünü üstünde taşıyan dostum, gel, gel de anlat bakalım nasıldır yersiz yurtsuz olmak?” Duyduklarına inanamayan miço bir anda bülbül olup ötmüş: “Ey, ayağı yere sağlam basan dostum, sen de bana ağaçların kokusunu, sevdanın türküsünü anlat.” Gemiden inince biraz başı dönmüş ama vazgeçmemiş, dostuna yürümüş. Oturmuşlar bir kayanın üstüne başlamışlar anlatmaya. Ülkeler çiçeklere, rüzgarlar taşlara, yağmurlar hayvanlara karışmış, laf lafı açmış. Güneş sözlerle batmış, yeniden doğmuş şarkılarla. Bir ara sevdayı sormuş miço, çımacı cevaplamış: “Sevda mavi gözlü bir ceylandır.” Aşkını anlatmış sonra, ona ulaşamamasını anlatmış. Saatler saatleri kovalamış, sefer vakti gelip çatmış. Altı uzun ay sürecek sefere çıkarken miço, dostlar sarılıp birbirlerine “Bir dahaki sefere!” demişler. Sonraki altı ayda çımacı miçoyu her düşündüğünde neler yaptığını da hayal edebilmiş. Miço çımacıyı gözünün önüne her getirdiğinde nerelerde yürüdüğünü, hangi sevdanın peşinde koştuğunu da görmüş. Meraklarını yitirmeye başlamışlar. Değil mi ki öğrenmişler birbirlerinin hayatlarını, anlamı kalmamış meraklanmanın. Değil mi ki sırlarını çözmüşler ustalıklarının, heyecanı kalmamış beklemelerinin. Sefer bitip de Beyaz Kaptan’ın gemisi köye döndüğünde, halk toplanmış miço ile çımacının ustalıklarını seyretmek için. Miço halatı savurmuş bakmadan, çımacı uzatmış elini istemeden… Halat yere düşmüş, köy halkı şaşkınlıkla görmüş olanları. Çevredekiler yardım etmiş de zorlukla bağlanmış gemi limana. Miço dönmüş kamarasına, çımacı denizi seyretmek için yine oturmuş kayasına. İkisi de hüzünlü bir türküye başlamış, birbirlerini duymadan. Ama duyanlarca rivayet olunur ki, aynıymış sözleri, melodisi, bu türkünün. Aynıymış acısı bu hüznün.

Biliriz ki ustalığımız
Aslında yalnızlığımız
Gizemini yitirince
Yitip gitti arkadaşlığımız…

14 Eylül 2010 Salı

Kaçırılmaması gereken çizgi romanlar!


Çizgi romanla ilgili bir yazıya Martin Mystere ile başlamak istedim; ne de olsa büyük hayranlığım var. Çizgi romanlara hayranlığım sadece Martin Amca'yla , fumetti'lerle sınırlı değil. Elime geçen her şeyi okumaya çalışırım. Üstelik artık bu konuda bana rehberlik eden özel bir kitapçı ve orada çalışan dostlarım da var. Galatasaray’da, Yeni Çarşı Caddesi’ndeki GON Çizgi Roman dükkanına sıklıkla uğramaya çalışırım. Bir şey almayacak olsam bile muhabbet etmekten keyif aldığım donanımlı kadrosunu görmek yeter bana. Çevirmen ve editör Emre Yavuz da, GON’un harika çalışanlarından biri. Son muhabbetimizde, “Sence bir çizgi-roman tutkununun mutlaka okuması gereken kitaplar hangileridir?” gibi altından kalkılması zor, hatta biraz da haddini bilmez bir soru sormuştum. Önce, bilgisini birkaç maddelik bir listeye indirgemek istemedi. Ama ısrarlarıma dayanamayarak Fil Uçuşu okurları için kapı ve zihin açıcı bir liste yapmayı kabul etti. Sonunda Emre’nin listesi elime ulaştı. Üstelik çok hoş bir giriş yazısıyla birlikte.

İşte gerçek bir çizgi roman tutkunu, editörü ve çevirmeni Emre Yavuz’dan kaçırılmaması gereken çizgi-romanlar listesi:

10 Eylül 2010 Cuma

Sözlük.12

L


LİPSOZ: Balık meraklılarının sofralarında görmekten özellikle keyif aldığı bir kaya balığıdır lipsoz. Kimi çorba balığı der, kimiyse dikenli balık… Kadir Bey’in sofrasındaki duruşu ise bambaşkadır. Belleksiz, tarihsiz, halsiz duruşunda, ölümü kabullenmeyen bir hayalet tütmektedir. Kafası bir bıçak darbesiyle gövdesinden ayrılır… Kadir Bey’in iri elleri beyaz etini, kılçığından ayırmakta zorlanır… Lokmalar büyür, vahşetin ziyafet sofrası evrene yayılır… Sezgin, o büyük restoranının şefi Sezgin, iyiliğin ve kötülüğün bahçesinin ötesindeki bu sahneyi izlerken, bir insandan bu kadar çok ürkmenin ağırlığıyla, orada öyle bükülüp siyahlaşarak, Kadir Bey’in çiğnediği lokmalar gibi biçimsizleşmektedir. Derken bir kılçık… Derken soluk alamamalar… Derken… Büyük Tıkınma’nın en akılda kalıcı örneklerinden biri Sema Kaygusuz’un kaleminde hayat bulmaktadır.
(Sema Kaygusuz, Kılçık)



Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Man Booker'da son liste açıklandı!


Man Booker Ödüllerinin ön listesini Fil Uçuşu’nda detaylarıyla, dikkat çekici ayrıntılarıyla “Man Booker’da ilk liste açıklandı” diyerek paylaşmıştım. (Bu yazı beni çok sıkı bir okurla, özellikle de Man Booker Ödülü’nde adı geçen kitapların takipçisi olan sıkı bir okurla tanıştırdı: Nur Evrim Barutçu Haznedar. Nur Evrim Barutçu Haznedar, benimle oldukça yararlı bir de liste paylaştı. Man Booker Ödülünü almış kitaplardan hangilerinin, hangi yayınevi tarafından, hangi isimle Türkçeye kazandırıldığını, hangi kitapların yayınevi ilgisi beklediğini gözler önüne seren bir liste.)
 
Man Booker Ödülleri’nde son liste de (shortlist) açıklandı. Listede önceki yazımda dikkat çektiğim isimler var: Peter Carrey (daha önce ödülü iki kere kazanmış bir isim), Damon Galgut (daha önce ilk listeye girmiş bir isim), Howard Jacobson (daha önce son listeye kalmış bir isim)… Diğer üç isim de yıl içinde uluslar arası yayınlarda çokça konuşulmuş isimler; özellikle de Tom McCarthy…
 
Şimdi seçici kurul başkanı Sir Andrew Motion tarafından dün açıklanan son listeye bakalım.

1. Peter Carey Parrot and Olivier in America (Faber and Faber)
2. Emma Donoghue Room (Picador - Pan Macmillan)
3. Damon Galgut In a Strange Room (Atlantic Books - Grove Atlantic)
4. Howard Jacobson The Finkler Question (Bloomsbury)
5. Andrea Levy The Long Song (Headline Review - Headline Publishing Group)
6. Tom McCarthy C (Jonathan Cape - Random House)

Man Booker Ödülünü kazanan kitap 12 Ekim’de BBC On Haberlerinin canlı yayınladığı bir törenle açıklanacak.

7 Eylül 2010 Salı

U2 İstanbul'da!


Sonunda geldiler, çaldılar ve gittiler. Çok şey konuşuldu öncesinde: Hani nerede o insan hakları ihlallerine dikkat çeken adamlar dendi? İktidarlarla kol kola görmekten bıktık dendi. Bono’nun samimiyetine inanmıyoruz, derdi gücü para dendi. Son albümlerinde müzikal olarak da düşüşteler dendi. Üstelik söylenecek daha çok şey vardı. Açıkçası Türkiye’de, konser öncesindeki programlarında bu söylenenleri haklı çıkarmak için ellerinden geleni yapıyor gibiydiler. Bakanlarla köprü yürüyüşleri, Başbakana iPod hediye etmeler, dansöz Nuran Sultan’a alkış tutmalar… Bono ne zaman “Seda Sayan Show”a çıkacak, ne zaman “Var mısın Yok musun?”da kutusunu açtıracak, ne zaman Türk Milli Takımı forması giyecek diye bekler olmuştuk. Bir yandan da sözü edilen grup, özellikle 80’lerin sonu ile 90’ların başında belirleyici olmuş gruplardan biriydi. Bu ülkenin rock dinleyicileri arasında, zihninde-ezberinde bir U2 şarkısı olmayan kişi yoktu.

Ama artık bütün bu duygu ve kafa karışıklığı bitti. Geldiler, çaldılar ve gittiler. Peki, 6 Eylül 2010’dan geriye neler kaldı? İşte “U2 İstanbul’da” gecesinden izlenimler:

6 Eylül 2010 Pazartesi

Basketbol



Siyah-beyaz, boydan çekilmiş bir fotoğraf. Beş kişiyiz, sıkıca sarılmışız birbirimize. Daha uzun olan iki kişi arkada, ben öndeki üçlünün ortasında, biraz fazlaca gülmüşüm. Üstümüzde beyaz atletler var, spor için özel olanlardan değil, bildiğin iç çamaşırı. Şortlarımız farklı renklerde. Spor ayakkabılarımız oldukça eski. Uzunlardan birininki hariç, markası belli olmayan, hatta biraz da yırtık pırtık ayakkabılar. İşin o kısmına hiç takılmadığımız yüzümüzden belli. Basketbol oynuyor olmak yetiyor bize.

Ankara Namık Kemal Ortaokulu’nda geçen yıllarımdan kalma bir fotoğraf. Okulun beton zeminli bahçesindeki paslı potaların arasında koşturup duruyoruz. Boyum kısa, belki biraz da bunun bilinci-ezikliğiyle her maçta deli gibi koşturuyorum, orada oraya zıplıyorum. Çelimsizliğimi ve kısalığımı, çalışkanlığımla görünmez kılabilirim diye düşünüyorum. Açıkçası, hayalimde büyük bir basketbolcu olmak yok; kitaplar, toptan daha önemli bir yer tutuyor hayatımda. Ama yine de, topun elime her değdiği an’ı seviyorum. Hele bir de o top çemberden içeri girerse.

Yıllar sonra, 5 Eylül 2010’da, İstanbul Sinan Erdem Spor Salonu’nda, 2010 FIBA Dünya Şampiyonası eleme turunda, Türkiye-Fransa maçını izlerken, topun peşinde deli gibi koşan ortaokul öğrencisi hallerimi düşündüm. Maçı 95-77 kazanıp, çeyrek finale çıktık. Şimdi sırada Slovenya maçı var.

Çeyrek finaller öncesinde, tam da aklıma anılar gelmişken Fil Uçuşu’na not düşmek istedim. Bir de, sıkı basketbol seyircilerinin yorumunu almak: Sizce finali hangi iki takım oynar?

3 Eylül 2010 Cuma

Ferit Edgü'nün toplu öyküleri: Leş

Ferit Edgü’nün toplu öyküleri Sel Yayınları tarafından tek bir ciltte toplandı: Leş.


Ferit Edgü öyküsü için çok şey söylenebilir-yazılabilir. Ama her şeyden önce bu olağanüstü öykü evreninin sıkı bir okuru olmak gerekir. Leş, bize bu olanağı veren, etkileyici bir toplam.Kitap çıkar çıkmaz Ferit Edgü ile, Kanlıca sahilindeki bir çay bahçesinde oturduk ve sohbet ettik. 1960 ihtilalinden kısa süre sonra, Yaşar Nabi’nin, o dönemin “bunaltı edebiyatı” (hatta boğuntu edebiyatı bile denmiş) yapan gençlerine, “İşte şimdi özgürlükler geldi, artık bunalmanıza gerek yok,” nasihatini veren yazısını gülerek anlattı. “Yapmaya çalıştıklarımız anlaşılmıyordu,” dedi. Elbette sorulacak çok soru, konuşulacak çok konu vardı. Ama zamanımız azdı. Yine de, Ferit Edgü’nün her söylediği, bugünün okuru ve yazarı için ufuk açıcı.

2 Eylül 2010 Perşembe

Rush: 60'lık Raks kasedin B yüzündeki grup


1982. Ankara. Kaset doldurma yılları. Yakın arkadaşım Levent Gönenç’le sırf bu iş için defterler tutuyoruz. Grup isimlerini, albüm isimlerini not ediyoruz, listeler hazırlıyoruz. Öncelik daha önce dinlediğimiz ve tutkunu olduğumuz gruplarda; elbette başı Pink Floyd çekiyor. Bir de keşif turlarımız var. Müziksever abilerimizin ya da bizim gibi heyecanlı arkadaşlarımızın önerileri çok önemli. Bir başka kaynağımız da, Tunalı Hilmi Caddesinin başındaki “Yusuf’un Gazete Büfesi”. Çünkü yabancı müzik dergileri bir tek oraya geliyor. Yabancı dediğime bakılmasın, hepi topu iki tane Alman dergisi: Pop Rocky ve Bravo. Sırf o dergileri karıştırıp yeni grup isimleri öğrenebilmek için, Yusuf abinin ufak tefek ayak işlerini yapmaya razıyız. Kapağında Nena Hagen ve Peter Maffay olan bu dergiler, sıradan Alman popçulardan ötesini öğretmiyor ama arada sırada dişimize göre bir şeyler de buluyoruz.