Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

24 Ağustos 2010 Salı

Sözlük.11

H

HEYBELİADA: 1940’ların o kötü harp yılları… Heybeli büyük yokluk içinde… Niyandros’daki Aya Yani volisine atılan ağlardan çıkacak balıklar adalının yaşam kaynağı… Ne var ki, seferlerden bir sefer, Koca İbrahim’in tayfasından Hidayet olmayacak iş yapıp, uçtaki kayadan denize işeyeceğine, Aya Yani kilisesinden geriye kanal yıkıntıların duvarına işeyince… Murdar olan sudan balık sürüleri çekilince… İş adanın sarhoş papazı Yakovos’a düşer… Barba Hristofi, Deli Yano, müezzin Feyyaz, bakkal Apostol, kasap Zaharya, fırıncı Karabet, emekli Binbaşı Muhittin bey, Todoraki efendi, Ligor Baba ve daha niceleri… Heybeliada’ya “içeriden” bakan öykü, sonunda ağlara takılan balıkları bile mutlu eder…
(Kriton Dinçmen, Hidayet’in işemesine Aya Yani kızınca, sarhoş Papaz’a iş düşer)



Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

21 Ağustos 2010 Cumartesi

İnsanlık Masalının En Karanlık Kâbusları

Agota Kristof’un “Büyük Defter / Kanıt / Üçüncü Yalan” üçlemesi, defalarca okunup, yorumlanması gereken bir başyapıt.


“Teneke Trampet”in büyümeyi reddeden Oskar’ı savaşın eşiğindeki Alman toplumuna çığlığıyla ve teneke trampetinin sesiyle tokat atar. “Pan’ın Labirenti”nin 10 yaşındaki kahramanı Ofelia, savaşın karanlığından, hayallerinin ve bilinçaltının dehlizlerinde yürüyerek uzak durmaya çalışır. Joseph Joffo imzalı “Bir Avuç Bilye”nin kahramanı mantığın bittiği savaş günlerinin çıkmazında büyümeye çalışan on yaşındaki bir çocuktur. Savaşın vahşetini çocukların dünyasında, onların gözünden ya da Fellini’nin "Amarcord"unda olduğu gibi bir büyüme sürecinde anlatan sanat yapıtları çokçadır. Ancak 1986-1991 yılları arasında yazılmış bir üçleme var ki, diğerlerinden çok daha sert bir iklimde duruyor. Agota Kristof’un “Büyük Defter / Kanıt / Üçüncü Yalan” üçlemesinin baş karakterleri olan ikiz kardeşler, biz okurların savaşa, çok daha farklı bir mercekle bakmamızı sağlıyor. İkizlerimiz Lucas ve Claus, , savaşların yıkıcılığının ve baskıcı rejimlerin karanlığının, insanı hayvanlaştırma sürecinin belki de en sert anlatıcıları.

Her ne kadar net bir şekilde belirtilmese de en azından yazarın biyografisinden Macaristan’da olduğumuzu biliyoruz. Savaşların, yıkımların karanlık tarihi. İnsanı, insanlıktan çıkaran fiziksel ve ruhsal koşulların, varoluşu sarsan tokadı. Büyük şehir Budapeşte’den sınır boyundaki kırsala yayılan bir çöküşün acısı. Gerçeği ararken yaşanan/yaşatılan yalanlar. Peki ne önemi var coğrafyanın? Yok! Daha yakınımızda, daha uzağımızda, ne fark eder. Savaş coğrafyaları yok edip geçiyor tarih sayfalarından. Agota Kristof’un “Büyük Defter / Kanıt / Üçüncü Yalan” üçlemesi, coğrafya kitapları kadar, tarih kitapları kadar ve elbette onlardan daha gerçek bir çığlıkla doluyor zihnimize.

20 Ağustos 2010 Cuma

Bülent Ortaçgil'in En Sevilen 20 Şarkısı

Öncelikle kişisel fikrimi söyleyeyim. Ustanın sevmediğim şarkısı yoktur. Birini diğerinin önüne koy diyecek olsanız, omuz silkerim. Dinleyiş anıma, o günkü ruh halime göre en önde flama taşıyan şarkı sürekli değişir çünkü. Kısacası, Ortaçgil şarkılarını yarıştıracak kadar deli değilim.

Fikir Uncut dergisinin Nick Cave için yaptığı dosyadan aklıma geldi. (Bu tip dosyalar batı dergilerinde sıklıkla yapılır.) twitter kullanıcılarına “En sevdiğiniz beş Bülent Ortaçgil şarkısı, hangileridir?” diye sordum. Kısa sürede çok sayıda cevap geldi ve tahmin edeceğiniz üzere adı geçmeyen şarkı yok gibiydi. (Yine de kimsenin “Dört Kişili Düş”ü anmamasına şaşırdım.) İlginç denebilecek durumlar da var; birçoklarınca başucu şarkısı olan “Şık Latife”nin, benim vazgeçilmezlerimden olan “Bahar Türküsü” ve “Anlamsız”ın pek az twitter kullanıcısı tarafından anılması gibi. Benzer şekilde bu sıcaklarda “Deniz Kokusu Getiriyorum”, “Bozburun”, “Dalyan” ve “Sıcak” da daha fazla dile gelir sanıyordum. Liste biraz “hangi kedilerden olduğumuzu, hangi kediler gibi yaşamak istediğimizi” anlatan bir liste oldu belki de. Yalnız, önemle söylemek istediğim bir konu var. Bu liste sadece Ortaçgil şarkılarını hep birlikte hatırlayalım, aklımıza düşenleri bir daha dinleyelim diye oluşturulmuş, istatistiki ve estetik bir anlam yüklenmemesi gereken bir liste. Maksat muhabbet olsun yani!

İşte sizlerden gelen değerlendirmeler sonucu en sevilen 20 Bülent Ortaçgil şarkısı:

19 Ağustos 2010 Perşembe

Beşir'le Vals

Şimdi de çizgi roman olarak elimizde...


İsrail ordusu, 15 Eylül - 29 Eylül 1982 tarihleri arasında Beyrut'a girdi. İsrail yanlısı Falanjistler'le bir araya gelerek, kontrolsüz-acımasız bir ölüm gücü oluşturdular. Ve insanlık tarihinin en karanlık katliamlarından birine, Sabra ve Şatilla’daki Filistin Mülteci Kamplarında gerçekleştirdikleri katliama imza attılar. Bir gece, İsrail ordusu çevreyi kontrol ederken, Hıristiyan Falanjistler kamplara girdiler ve… Yaşlılar, kadınlar, çocuklar, bebekler… Bu katliam için bahanesi de hazırdı İsrail ordusunun; müttefikleri Falanjistlerin lideri Beşir Cemayel, seçimlerin hemen sonrasında bombalı bir saldırı sonucu ölünce, sınırı geçmişlerdi. Bu katliamın bir başka unutulmaz ismi daha vardı; “Beyrut Kasabı” olarak anılan Ariel Şaron.

Peki bu katliam, İsrail halkında, özellikle de o savaşın bir parçası olan, elinde silah Sabra ve Şatilla’ya giren İsrailli askerlerde nasıl bir etki yarattı, nasıl travmalar bıraktı. Bir insanın, geçmişindeki günahlarla yüzleşmesi ne derece mümkün? O günahların tanıklarıyla ruhunun derinliklerine inmesi ne derece mümkün? Konuşmak, hatırlamak ve itiraf etmek arındırır mı? Yoksa sadece insanlığa bir belge bırakmaya mı yarar? Ari Folman bu askerlerden biriydi ama yıllar yılı “o gece” neler yaşandığını hatırlayamadı. O gece “gerçekte” neler olmuştu? İşte, Ari Folman’ın, David Polonsky’le bir araya gelerek çektiği belgesel-animasyon “Beşir’le Vals” bu gerçekliği arayışın hikâyesi.

18 Ağustos 2010 Çarşamba

Nick Cave’in En İyi 30 Şarkısı!


80’lerden günümüze. Avustralya’dan tüm dünyaya. The Birthday Party’den Grinderman’e. Post punk’tan old blues’a. Şair, yazar, müzisyen Nick Cave. Kendi söyleyişiyle “her zaman anlatacak hikâyeleri olan bir adam”.

Uncut dergisi, Nick Cave’in kendi değerlendirmelerine, eski Bad Seeds üyesi Mick Harvey’den yönetmen Tom DiCillo’ya, yazar Jonathan Lethem’den yapımcı Flood’a birçok ünlünün de seçimlerini ekleyip “Nick Cave’in En İyi 30 Şarkısı” listesi oluşturmuş. Açıkçası benim çok içime sinen bir liste oldu, yine de belki bir-iki şarkının yokluğuna şaşırılabilir. Örneğin çok kişinin “Where The Wild Roses Grow” diyeceğini tahmin edebiliyorum. Benim için önemli eksikler; “Where Do We Go Now But Nowhere”, “Green Eyes”, “Let Love In”, “As I Sat Sadly by Her Side”, "And No More Shall We Part" ve "Hallelujah". Zaten “No More Shall We Part” albümünün yeterince ilgi görmemesi garip ama ne yapalım, bunlar kendi seçimleri. Üstelik bir numaradaki şarkıyı bizzat Nick Cave seçmiş. (İsteyen listenin sonuna kendi “en iyi Nick Cave şarkıları”nı ekleyebilir.)

İşte Uncut’a göre “Nick Cave’in En İyi 30 Şarkısı”:

17 Ağustos 2010 Salı

Sözlük.10

İ


İMZALI KİTAPLAR: Has okur için özel bir mutluluktur sevdiği yazarın imzalı bir kitabına sahip olmak. Kimi kitapların imzalı kopyaları ise sadece edebiyat tarihi için değil, insanlık tarihi için büyük anlamlar ifade etmektedir. Kimileri içinse kitabı bir gösteriş nesnesine dönüştürmeye yarayabilir. Hele ki Mümin Ekrem Ozaner gibi sadece sahip olduğu kitapların değil, yaşadığı dünyanın kültürel zemininden habersiz olan bir sonradan görme için… Öykü anlatıcısı, Falih Rıfkı’dan Reşat Nuri’ye büyük yazarlarımızın bir dizi “sahte” imzalı kitabını görünce komik ve zekice bir oyun oynamaya karar verir. Ama Mümin Ekrem Ozaner ve karısının yüzsüzlükleri oynanabilecek bütün oyunları boşa çıkartacak cinstendir… Aziz Nesin’in pırıl pırıl aynasında kendimizi görmek için neşeli bir fırsat…
(Aziz Nesin, Edebiyat Meraklısı)

 
Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

Kitaplardan kurtulmak isteyen kim?

Eco ve Carriére'den "aydın duruşu"...


Bir filmi görmeden hakkında atıp tutmak. Ya da okumadığınız bir kitabın, dünya edebiyatına katkısı konusunda büyük laflar söylemek. Büyük bir bilgi denizinde yüzerken yutulan su gibi düşünülebilir. Zaten o kadar büyük bir denizde, okyanusta yüzmek de ancak bunu cesurca söyleyebilecek babayiğitlerin harcı.

İki büyük üstat; Umberto Eco ve Jean-Claude Carriére, görkemli kütüphanelerine bakıp “Bütün bu kitapları okudunuz mu?” diye soranlara verilecek cevaplardan konuşurken geliyorlar bu noktaya. Eco, kendi adına iki cevabı olduğunu söylüyor:

1. “Bu kitaplar yalnızca önümüzdeki hafta okumam gerekenler. Okumuş olduklarım üniversitede.”
2. “Bu kitapların hiçbirini okumadım. Yoksa niye tutayım ki?”

İnanılmaz zihin açıcı, aydın tanımını sorgulatan ve her cümlesinde samimiyet ışıltısı olan bir sohbet kitabından, Can Yayınları’nın Kırkmerak dizisinden çıkan “Kitaplardan Kurtulabileceğinizi Sanmayın”dan söz ediyorum.

13 Ağustos 2010 Cuma

U2 hangi şarkıları çalacak?

U2 İstanbul konseri öncesi, Torino konserinin şarkı listesi:


İstanbul konserinde şarkılara eşlik etmek için önceden çalışmak isteyenler olabilir. Bu nedenle Torino konserinin listesini paylaşmak istedim. Grup üyeleri dev sahneye David Bowie’nin o acayip şarkısı Space Oditty ile yürüyorlar. Bol ışıklı ve görkemli girişle ellerine gitarlarını alıyorlar. Konser, The Edge’in Return of the Stingray’in girişini çalmasıyla ve bu girişin Beautiful Day’e bağlanmasıyla başlıyor.


İşte U2’nun Torino konserinin şarkı listesi (set list):


11 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir ilk: U2 ile röportajın hikayesi...


Mikrofonu alır almaz “Moon River” söylemeye başlıyor The Edge. Bono da katılıyor ona. Ürkek bir sesle ben de başlıyorum melodiyi mırıldanmaya. Torino Olimpiyat Stadyumu’nun ortasında bir yerde Bono, The Edge ve ben “Moon River” söylüyoruz. Bir an “The Joshua Tree”yi ilk dinleyişim geliyor aklıma. Elbette heyecanlıyım. Dünyanın en büyük rock grubu ve benzeri yaldızlı tanımları es geçen bir heyecan bu. Gençlik yıllarımın bir görüntüsü beni benden alan.

5 Ağustos 2010. Torino Olimpiyat Stadyumu. 360˚ Konser Turu’nun Avrupa ayağı Torino’da başlıyor. NTV adına Bono ve The Edge ile röportaj yapmak üzere stadyumun yolunu tutuyoruz. Kameraman arkadaşım Oktay Taşkın ve Pozitif’in meleği Işıl Kılkış’la daha takside gerginlik kahkahaları atmaya başlıyoruz. Stadyumun kapısında Universal’in Londra bürosundan Rob karşılıyor bizi. O kadar sıcakkanlı ve dostça davranıyor ki, gerilimimizin yarısını anında alıyor. Basın çıkartmalarımızı göğsümüze yapıştırdığımız anda kendimizi ekipten hissetmeye başlıyoruz. Oktay, stadyum önünde çadır kuranların, prova sonrasında grup üyelerini görme hayalleri kuranların detay görüntülerini almakla meşgul.

Stada girince Live Nation’dan Francis'le tanışıyoruz. Bütün bu röportaj işinin kilit ismi Francis. Tanıdığım en sıcak kanlı ve en profesyonel insanlardan biri. Kırk yıllık dostumuzmuş gibi davranıyor ama bir yandan da röportaj ile ilgili bütün detayları kontrol ediyor. Onun kontrolü olmadan tek bir adım atamayacağımızı anlamış durumdayız. Adımı telaffuz etmekte zorlanıyor, “Yek” diyor bana. O andan itibaren, iki gün boyunca beni her görüşünde, “e” harfini uzatarak “Yek” diyor. Röportaj için 5 dakika verebileceğini söylüyor. 7 dakika için pazarlık yapıyorum. Beşinci dakikadan itibaren sırtıma vurmaya başlayacağını söylüyor. “Ne olursa olsun yedinci dakikada keseriz,” diyor. (Sonuçta 11 dakika röportaj yapmayı başarıyorum ama aklımdaki soruların hepsini sormaya kalksam 30 dakikadan aşağısı kurtarmaz bizi. Kabul etmekten başka çaremiz yok!)

Ayrıca bir fotoğraf çekimi yapmak mümkün değil. Bono ve The Edge ile çekilmiş “röportaj hatırası fotoğrafı” hayali anında suya düşüyor.

Derken “Geliyorlar!” diye bir ses duyuyorum. Bono ve The Edge röportajı yapacağımız alana doğru geliyorlar. Bono, belini tutarak yürüyor. Kuliste başladıkları bir muhabbete devam ediyorlar, gülüşüyorlar. Ankara’da üniversite öğrencisi olduğum yıllarda, arkadaşlarımızla toplanıp “The Rattle and Hum” konserini VHS videolarda izlediğimiz günleri düşünürken Bono ile tokalaştığımı fark ediyorum. Gülümsüyor bana, adımı soruyor. The Edge de, Bono gibi sert-kararlı tokalaşıyor.

Oktay’a bakıyorum. Kayıt başlamış durumda. The Edge mikrofonu alır almaz, “Moon River” söylüyor. Şarkının bitişiyle konuşmaya başlıyoruz.

Bu röportaj için teşekkür ediyoruz. Avrupa'daki başlangıç noktanızdayız. Gelecek ay sizi Türkiye'de, İstanbul'da ağırlayacağız. Türkiye'deki hayranlarınız sizi yıllardır bekliyordu. Türkiye'ye gelmeye nasıl karar verdiniz?

Bono: Türkiye'ye geleceğimiz için biz de çok heyecanlıyız. Özellikle de İstanbul'a geleceğimiz için, zira çok efsanevi bir şehir. İrlanda'da büyüdük. Büyük şair William Butler Yeats'in en önemli şiirlerinden biri İstanbul'la ilgiliydi. Bizim için efsanevi bir yer. Orada bizi dinlemek isteyenler olduğunu duyunca çok sevindik.

Bu büyük ve inanılmaz şovla ilgili bir şeyler anlatabilir misiniz?

The Edge: Ne bilmek istersiniz?

Siz ne anlatmak isterseniz.

The Edge: Bilet fiyatlarını düşük tutmak için dış mekanda çalmayı düşündük. Diğer yandan hayranlarımıza da yakın olmayı istedik. Arkamızdaki bu karmaşık yapı da, mümkün olduğunca hayranlarımıza yaklaşmamızın bir yolu. Böylesine büyük bir yerde samimi olma fırsatını yakalamak, saçma gelebilir. Ama şovu izleyince, etrafımızdaki herkes tarafından görülebilir olduğumuz için çok samimi bir sahne olduğunu görebilirsiniz.

Bono: Birçok rock şarkıcısını dinlerken müziği duyarsınız ama grubu göremezsiniz. Her bir koltuğun, çok geride bile olsa tüm koltukların en iyi yer olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Bu tecrübenin herkes için eşsiz olması için bir yapı hazırlamaya karar verdik. Bunun arkasındaki düşünce buydu. Birçok konser izlemiş biri olarak bazı büyük konserlerde hayal kırıklığı yaşadığım oldu. U2 hayatta olmakla ilgili. Müziğimizden, albümden büyük ölçüde memnunuz ama yalnızca... Ne diyebiliriz? Bu bir başlangıç. İlk nokta. Sesler büyüyor ve bazı hayatları değiştiriyor. Eğer müzikle ilgilenen biriyseniz bizi izleyeceğiniz yer burası.


Her zaman çok görkemli konserler veriyorsunuz. Küçük kulüplerde, barlarda çalmayı özlüyor musunuz? Daha az sayıda dinleyici karşısında belki.

The Edge: Onu da yapıyoruz. Ara sıra onu yapıyoruz. U2'nun müziğinde böyle büyük mekanlara uyan bir şeyler var. Gittikçe konser mekanlarımız büyüdü. Daha önce "Bundan büyük olmasın" dediğimiz oldu, ama baktık oluyor. Kendimizi çok rahat hissediyoruz.

Bono: Müziğimizin tepesinde bir çatı yok. Opera tarzında bir müzik. Film yapımcılarını düşünün. Francis Ford Coppola'yı... Büyük boyutlarda çalışan kişileri. Fellini'yi... Büyük duygular söz konusu. Dünyanın her yerinde sahne aldık. Amerika'da, İngiltere'de. Bir kulüpte 11 kişiye çaldık. Çok dolaştık ama bu tür mekanlarda bir heyecan var. Eğer mekanla, müzik uyum sağlarsa. O zaman çok özel bir deneyim oluyor. Ama müzikle uymuyorsa, hoş olmuyor. Çok futuristik bir hava hakim. Uzay gemisini andırıyor. Kendi şovumuzdan söz etmiyorum. Bu stadyumlar böyle. Şehrin dışında tuhaf görünümlü yerler. Biz de uzay gemisiyle oraya iniyoruz sanki. Çok 21'inci yüzyıl tarzı. 21'inci yüzyıl için...

Tabii Orta Doğu konusunu konuşmak isterim. Şu anda Orta Doğu'daki politik durum hakkında ne düşünüyorsunuz? Obama'nın ve David Cameron'ın politikaları hakkında düşünceleriniz neler?

Bono: Bildiğiniz gibi biz İrlandalıyız. Belki de benzeri şekilde tatsız ve karmaşık durumlar yaşamış bir milletteniz. Orta Doğu'da olanlar İrlanda'da olanlardan çok farklı değil. İrlanda'da asla barış olmayacağı söyleniyordu. Kontrol altına alınması zor bir durumdu. İki taraf da İrlanda'da olup bitenler hakkında çok ateşli, çok öfkeliydi. Bir kelime var. Kötü bir kelime haline geldi, ancak dilimizdeki en güzel kelimelerden biri. O kelime "uzlaşma" İrlanda ödün vererek huzurlu bir yer haline geldi.

Bill Clinton, Tony Blair gibi liderler, sınırın iki tarafındaki İrlandalı liderler sayesinde. Orta Doğu'ya baktığınızda her yerde adaletsizlikleri görüyorsunuz. Bahçelerinin üstünden roketler yağan İsraillilerden, kümeslerde yaşamak zorunda kalan insanlara. Her yerde insan haklarının ihlal edildiğine tanık oluyorsunuz. Grubumuz her zaman Uluslararası Af Örgütü'nün üyesiydi. İnsan haklarının ihlaline karşıyız. Nerede olursa olsun. Taraf olmuyoruz. İrlanda'daki mücadelede de taraf tutmadık. Hiçbir mücadelede taraf olmadık. Ödün denilen o çok değerli kelimeye inanıyoruz. Liderler cesur olur, riske girerlerse, yapabileceklerini düşünmedikleri şeyleri yaparlarsa Orta Doğu'ya barışın geleceğine inanıyoruz.

Son iki sorum. Jack White ve Jimmy Page ile bir araya geldiniz. Gerçekten muhteşemdi. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

The Edge: Büyük saygı duyduğum iki gitarist ile bir araya gelmek harikaydı. Az kalsın yoğunluğum yüzünden yapamayacağım bir projeydi. Ama ne kadar yoğun olsam da, bunun gibi harika bir şeye vakit ayırmalıyım dedim. Gerçekten de müthişti.

Benim de en beğendiğim gitaristlerden birisiniz. Son sorum. Türkiye'deki dinleyicilerinize ne söylemek istersiniz? İstanbul'da onlarla buluşmadan önce söyleyecekleriniz var mı?

Bono: İstanbul'da bir dinleyici kitlemiz var. O sıradışı şehirde, o sıradışı kültürde. Öylesine karmaşık, öylesine büyüleyici bir kültürde. Umarım şarkılarımızı dinleyenler vardır. Umarım normalde radyoda şarkılarımızı çalmayanlar, şarkılarımızı çalar. Böylece şarkılarımız öğrenilir. Ve umarım konserimizi izlemeye gelenler, hayatlarının en güzel gecesini geçirirler. Çünkü sahneye çıktığımızda bunu istiyoruz. Bizim için her gece, hayatımızın en güzel gecesi. Sahneye bu düşüncelerle çıkıyoruz. Dördümüz için çok özel bir duygu. O kimyayı yakalamak. Biz Dublin'den çıkmış, basit bir gruptuk. Rock and roll'un ana renkleriyle yola çıktık. İçinde birçok duygu barındıran, adaletsizlikle yüzünden öfke barındıran, hayat ve sevgi konularında tutku içeren bir müzik yapıyoruz. Siz de bunlara sahipseniz, güzel bir gece geçirebilirsiniz. Eğer sahip değilseniz, konserimize gelmeyin.

Siz Türk dinleyicilerinize bir şeyler söylemek ister misiniz?

The Edge: Sonunda Türkiye'ye gideceğimiz için çok mutluyuz. Bono'nun söylediği gibi, tarihi açıdan çok zengin bir ülke. Türk lokumunu çok severdim. Doğuya açılan kapı orası. Gitmeyi dört gözle bekliyoruz.

Bono: Boğaziçi Köprüsü'nden yürüyerek geçmek çok özel bir an olacak. Çok teşekkürler.

Beşinci dakikadan itibaren Francis sırtıma dokunmaya ve sürenin bittiğini hatırlatmaya başlıyor. Hatta yedinci dakikada “son iki soru” olduğunu belirtmem gerekiyor. Francis son soru olmasında ısrar ederken, Bono araya giriyor ve “İki olsun,” diyor. Politika, müzik, kişisel meraklar… Sorulacak çok şey var ama zaman bitiyor. Türkiye ile ilgili fikirlerini sorup noktalamak zorundayım.

Tokalaşıyoruz. Bitiyor.

Sonunda U2 ile röportaj yapan ilk Türk televizyonu NTV oluyor. Oktay’la işimizi yapmış olmanın rahatlığıyla eşyamızı topluyoruz. Bütün bu operasyonu rahat bir geziye dönüştüren Işıl’la sarılıyoruz birbirimize.

U2 röportajını mümkün kılan herkese teşekkür ediyorum. Pozitif, İKSV, NTV, Universal, Live Nation ve bu gezide bizimle birlikte olan gazeteci dostlar; Zülal, Mehmet, Barış, Artanç, Elif, Burcu… Herkese teşekkür.

Gerisi 6 Eylül’de İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda… Bakalım U2 üyeleri, hayal ettikleri gibi Boğaziçi Köprüsü'nden yürüyerek geçebilecekler mi?

Röportajı izlemek isteyenler için: http://video.ntvmsnbc.com/u2-ntvye-konustu.html

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Tuli Kupferberg: "Askerlikten Yırtmanın 1001 Yolu"


Tuli Kupferberg 12 Temmuz’da, 86 yaşında ölmüş. Daha yeni haberim oldu. Kupferberg adını, Beat edebiyatı ile haşır neşir olduğum 90’lların başlarında Semih Aközlü’den duymuştum ilk kez. Semih’in geniş arşivinden faydalanarak tanımaya çalışmıştım bu acayip adamı.

Tuli (Naftali) Kupferberg. Gerçekten de acayip bir adam. 28 Eylül 1923’de New York’da doğan bir yazar, şair, yayıncı, karikatürist, müzisyen, eylemci. 1958’de “Birth” dergisinin yayımına başlıyor. Savaş karşıtı tavrı 1961’deki “The War Against The Beats” de doruğa ulaşıyor. Beatniklerin şamar oğlanı olarak kullanıldığını düşünen adamımız, 1964’de Ed Sanders ve Ken Weaver’la birlikte “The Fugs” gurubunu kuruyor. Gurubun, “Slum Goddes of the Lower East Side” ve “Kill for Peace” gibi şarkıları Vietnam savaşı boyunca dilden dile dolaşıyor.

altzine, yayın hayatına başladığında Semih’in çevirisiyle bir Tuli Kupferberg metni yayınlamıştık: “Askerlikten Yırtmanın 1001 Yolu”. Orijinal adı “1001 Ways to Beat the Draft” olan bu metin Kupferberg’in arkadaşı Robert Bashlow’la 1966’da yayımladığı ve gelirini barış hareketlerine bağışladığı bir savaş karşıtı başyapıt. (Biz metnin 50 maddesini yayınlamıştık.)

Şimdi, Kupferberg gökyüzünden bize gülerken, o metni hatırlamanın tam zamanı. Semih Aközlü çevirisi ile… “Listen Square… You may kill the Beatnik but you will not kill the Beatnik in yourself.”

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bir duvara bakmak!


Bir yabancı olduğumu anlar korkusuyla, gizlice bakıyorum kara kuru adama. Kısa sürecek yolculuğumun rehberi olduğunu hissediyorum. İkimiz de ince vücutlarımızı tutunduğumuz kayışların salınımlarına bırakmış gibiyiz. Sanki tramvayın tepesinden geçen pirinç borudan sarkan bu deri kayışlar olmasa yıkılıp gideceğiz. Çünkü bizler karda ağaç gövdeleri gibiyiz. Görünürde hemen toprak üzerinde bulunur gövdeler ve ufak bir yüklenişte onları yerlerinden söküp atmamak için ortada bir neden yok sanılır. Ama hayır! Olacak şey değildir bu; çünkü gövdeler yere sımsıkı yapışmıştır. Ama bu da yalnız görünürde böyledir.

Karbon Kopya isimli öykü kitabımın "Kafka ile Yolculuk" adlı öyküsünden bir alıntı... Fotoğraf, Franz Kafka'nın Prag-Zlata Ulicka (Altın Yol)'da, 1916-1917 yılları arasında kız kardeşiyle birlikte birkaç ay yaşadığı 22 numaralı evin duvarı...

1 Ağustos 2010 Pazar

geometri

 
garip günler geçip gidiyordu. grevdeydi güneş, griydi gökyüzü. gökkuşağı görünmüyordu. göçebe gemiler, gaddar gardiyanlar gibi gizleniyorlardı gecelere. göze geliyordu güzelim gençlikler, gelinlerin gamzeleri güçsüz gülüşlere gebeydi. geveze gırtlaklar gevşemiş, gözalıcı gelincikler gizlenmişti. gülkurusu göğüsler günbatımlarına güvenmiyor, genelevler gülüşsüzlük galerisi gibi görünüyorlardı gugukkuşlarına. gönülsüz günışıklarına gücenen günebakanlar güneye göçüyordu. guruprengi güvercinler gönençle geçip gidiyorlardı giyotinli geçitlerden. gamlı geyikler gözyaşlarını göstermiyordu gayretkeş gergedanlara.
gelen geçiyor, gülüşler geçiyordu.
gururum gözaltındaydı, garip günlerin geçidinde.
gümüşî gitarların gürül gürül gürlemesi gibi, gitmiştin gönlümün gülistanından.
gitmiştin.
gözlerimi gömüp gülüşüne.
güle güle...