Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

29 Temmuz 2010 Perşembe

Kerem Görsev'le ayaküstü: "Caz kahve gibidir!"


Kerem Görsev, her daim üreten, caz söz konusu olduğunda heyecanını gizlemeyen bir müzik adamı. Sadece kendi çalışmalarıyla değil, bu coğrafyada üretilen her tür “güzel müzik”le ilgilenen bir piyanist. Her karşılaşmamızda yaptıklarını, yapacaklarını, izlediklerini, haberdar olduklarını kocaman bir gülümsemeyle anlatır. İşte Kerem Görsev’le Fil Uçuşu’na özel bir ayaküstü sohbet….

Man Booker'da ilk liste açıklandı!

Yeni bir yazar keşfetmenin keyfi hiçbir şeye benzemez. İşte size defterlerinize not edip, kitaplarını takip etmeniz için kimi tanıdık kimi yeni bazı yazar adları.

Sıkı okurlar Man Booker ödüllerini dikkatle takip eder. Bu ödüle ulaşan isimler arasında kimler yok ki: John Berger, V.S. Naipaul, Nadine Gordimer, Iris Murdoch, Salman Rushdie, J.M. Coetzee, Peter Carey, Kazuo Ishiguro, Arundhati Roy, Ian McEwan, William Golding, Ben Okri, Margaret Atwood, John Banville…

Naipaul, Gordimer, Golding ve Coetzee’den yola çıkarak Man Booker ödüllerini Nobel habercisi olarak değelendirenler de var. Ayrıca ödüle uzanan kitapların sinemaya uyarlanması yüzdesi oldukça yüksek. Sadece ödülü kazanan kitaplar değil, adaylar arasına giren (hatta ilk listede adı geçen) kitaplar da birçok dile çevriliyor ve yazarına hem edebi hem de ticari başarı getiriyor. Ödül, İngiliz Milletler Topluluğu veya İrlanda Cumhuriyeti vatandaşı olan yazarların, İngilizce olarak kaleme aldıkları eserlere veriliyor. Elbette kazanmış bazı yazarların çift pasaportlu olduğunu söylemeye gerek yok. (Ayrıca 2005 yılından bu yana Man Booker Uluslararası Ödülü isimli başka bir ödül de tüm dünyadan seçilip değerlendirilen eserlere verilmeye başlandı.)

Man Booker Edebiyat Ödülünün bu yılki ön listesi (longlist) açıklandı. Adayları bir kenara not edelim istedim. Ama önce listeyle ilgili bazı notlar.

Adaylar arasında daha önce Man Booker ödülünü 1988’de “Oscar and Lucinda” ile 2001’de de “True History of the Kelly Gang” ile kazanmış olan Peter Carrey var. "Oscar and Lucinda", Cate Blanchett ve Ralph Fiennes’li kadrosuyla 1997’de Gillian Armstrong tarafından sinemaya uyarlanmıştı.

Daha önce aday listesine girmiş isimler de var. İlk listede yer alan isimler David Mitchell, Damon Galgut ve Rose Tremain. Bu arada kitapları Türkiye’de Can Yayınları tarafından yayınlanan Rose Tremain’in iki kere de ödülün jürisinde yer aldığını söylemek gerekiyor.

Ödülün bir de son listesi (shortlist) var. Daha önce bu listeye girmiş isim ise Howard Jacobson.

Listedeki isimlerden Helen Dunmore, Andrea Levy, David Mitchell, Lisa Moore, Christos Tsiolkas ve Rose Tremain daha önce kitapları Türkçeye çevrilmiş yazarlar.

Gelelim aday listesine:

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Sözlük.09

D

DAYIOĞLU: Vüs’at O. Bener’in kısa öyküsünde, bilincin en derinlerinden karabasana sızan bir gulyabani gibidir Dayıoğlu. Dayıoğlu sapanla serçe avlar, meşin önlüğüne doldurur kuşları. Dayıoğlu serçelerin kafalarını koparır, göğüslerini yarar, yüreklerini yer çiğ çiğ. Dayıoğlu secdeye kapanmış ninenin öldüğünü söyler, üç yıl önce de ölmüştü der. Karabasan sürer, gider… Taşranın sıkıntısı, büyük aile içindeki yalnızlığa döner… Ölümün sıkıntısı, yaşamın koşuşturmasına döner… Kısacık metin büyük ustanın kaleminde dev bir yapıta döner…
(Vüs’at O. Bener, Nine)

Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

23 Temmuz 2010 Cuma

Tirza: Mutsuzluk Tanrısına Tapmak!

Arnon Grünberg'in kültleşen romanı "Tirza", Batılı orta sınıf burjuva bireyinin "öteki" aynasında kendisine bakışını yansıtıyor.


Sondan başlayalım. Tirza , bir sinema filmi oldu. Yönetmen koltuğunda Hollandalı bir isim var: Rudolf van den Berg. Yasaklı YouTube’dan filmin ilk fragmanına ulaşmak mümkün. Tek bir görüntü var fragmanda; koca bir çölde hızla ilerleyen kamera, o ıssızlığın içinde tek başına yürüyen bir adamın gergin yüzüne ulaştırıyor bizi. Tirza’yı okumuş olanlara Gijs Scholten van Aschat tarafından canlandırılan bu adamın Jörgen Hofmeester olduğunu söylemeye gerek yok. Bir bütün roman boyunca vurulmuş ve kurtarıcı kurşunu bekleyen, ancak yoldaşlarının bulamadığı asker gibi avazı çıktığı kadar bağırmak isteyen, bağıramayan Hofmeester. (Küçük bir not; filmin hikayesi olarak sunulan özete bakınca, konunun merkezinin biraz kaydığını anlamak mümkün.)

Yasaklı YouTube’dan romanın Het Nationale Toneel tarafından Johan Doesburg rejisiyle sahnelenen tiyatro yorumunu izleyen Tirza-severlerin pek memnun kalmadığını biliyorum. Bir çok okur Hofmeester rolü için John Malkovich’in uygun olduğunu söylüyordu. Bu buluşma gerçeklemedi ama okurun Malkovich beklentisi bir başka projede karşılığını bulacak. John Malkovich, Marek van der Jagt’ın “The History of my Baldness” kitabını sinemaya uyarlayacağını açıkladı. Marek van der Jagt kim mi? Tirza yazarı Arnon Grünberg’in ta kendisi. Grünberg, kimi romanlarını bu isimle yazıyor.

22 Temmuz 2010 Perşembe

Bülent Ortaçgil: “Benim şarkılar biraz farklıdır, kusura bakmasınlar…”


“Böyle bir gece için iki ihtimal var,” dedi Ortaçgil, “ya duygusallaşacağız ya da felekten bir gece çalacağız. Ben ikincisini tercih ediyorum.” Sonuçta Açık Hava’yı dolduran biz ‘Bülent Ortaçgil’i sevenler’, felekten duygusal bir gece çalmış olduk.

Konserin sonunda sahnedeki -üstlerinde Ortaçgil’in şarkı sözleri olan tişörtleriyle- kalburüstü müzik insanlarından oluşan “Benimle Oynar mısın?” korosuna, Açık Hava’yı tamamen dolduranlar da katıldı. Yetmedi, bir de “Olmalı mı Olmamalı mı?” geldi. Ama finalin de finali vardı, ısrarlı alkışlar ekibi kulisten çıkardı ve Erkan Oğur’un perdesiz gitarıyla ile Baki Duyarlar’ın piyanosuna Cem Aksel’in aksak vuruşlarının eşlik ettiği yaklaşık 8 dakikalık farklı ve nefis bir “Şık Latife” dinledik. Cem Dizdar’ın yorumuyla “güzel ağabeylerin” en güzellerinden olan Ortaçgil’i kah güldüren kah ağlatan bir gece, her harika konserde olduğu gibi bir eksiklik ve doymamışlık hissiyle noktalandı böylece.

Konserin başından direk sonuna atladım. Peki, arada neler oldu? İşte Bülent Ortaçgil’in “Sahnede 40. Yıl” konserinde gecenin en iyi yorumları:

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Yürümek. Denize.


denizin üstünde yürünebilir mi?

hayır, mitolojiden ya da masallardan bahsetmiyorum. dini öyküler de değilidir söylediğim. ben gerçek adımlardan, hatta belki de uzun soluklu bir koşudan bahsediyorum. hem de tekrar karaya ayak basmak isteyen bir korkağın adımlarından değil, sığ bir sudan, derinliklere, giderek okyanusun göbeğine koşmak isteyen bir aşığın koşusundan bahsediyorum.

denizin üstünde yürünebilir mi?

gece, göz gözü görmezken mercanadaların renkleri, tırsi balıklarının yalnızlıkları, denizatlarının nefesleri paylaşılarak ileriye, daha ileriye gidilebilir mi? zaten ne yapmak istiyoruz ki bundan başka? neden bu kadar çok soru var hayatımızda? neden en mutlu olunabilecek anlarda bile geçmişten çaldığımız bir meşalenin geleceğimizi yakmasına izin veriyoruz? neden yalnızlığımızı kelimelerle büyütebilmek için bu kadar hastalıklı bir hayat yaşıyoruz? işte bundan. gerçekten de başka bir nedeni olamaz. yapmak istediğimiz sadece ve sadece bu… denizin üstünde yürümek istiyoruz.

denizin üstünde yürünebilir.

peki, denizin bütün suyu içilebilir mi?

Resim: Walking on Water 1. Adrian Lockhart

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Bahçedeki Gidonları Kromajlı Pırpır da Neyin Nesi?


Öncelikle şunu söylemek lazım gelir ki efendim, o gidonları kromajlı pırpır, kışlayla ev arasında, ‘doğulan yer’le ‘doyulan yer’ arasında, ütülü haki üniformalarla buruş buruş yeşilli kırmızılı giysiler arasında, askeri olanla sivil olan arasında pata pata gidip gelen bir motordur. Motorun sahibi Henri Pollak’ı tanırsınız, pek değerli bir çavuş kendisi, saat on sekize kadar hela kapılarına içinden ok geçen kalpler ve askerliğe ısındırıcı sloganlar çiziktiren, saat on sekiz otuzu çalar çalmaz sivil hayatındaki kafadarlarıyla buluşmaya pata patalayan asker. Kafadarları boşlamayın hemen, hepsi de filmlerden, felsefeden, kitaplardan, falandan filandan konuşmayı pek seven aydın çocuklardır. Kabul etmeli, kafaları biraz karışıktır ama buna dertlenecek değilsiniz ya, aydın olmak biraz da kafa karışıklığı değil midir? Hele ki söz konusu olan, dil-din-ırk-bayrak-marş gibi şeylerse. Ah, unutmadan bir konu daha eklemeli. Savaş! Savaş! Olur o kadar kafa karışıklığı, yok mudur her ülkenin aydınında, kanaat önderinde (aman ne havalı bir laf efendim!).

15 Temmuz 2010 Perşembe

Hakan Beşer: Geç kalmış bir veda...


Öyle gidivermiş işte. 25 Haziran’da. Bir tanıdığın, sıkı görüşmeli günler geride kalmış olsa da bir dostun ölüm haberini geç alınca, o garip kelimeyi acının ilk dalgası kıyıda eridikten sonra duyunca daha kötü oluyor insan. Usta perküsyoncu, komple müzisyen Hakan Beşer kalbine yenik düşmüş. Daha bugün duydum. Hemen üstüne de Bülent Ortaçgil’le bir söyleşiye gittim. Elbette Birol Ağırbaş da oradaydı. “Çığlık Çığlığa”nın her bir notası çığlık çığlığa dolaştı kulaklarımda. Hakan’ın perküsyon setinin başındaki deli halleri geldi gözümün önüne. Arnavutköy Eylül günleri, geceleri. Bir başka vedanın öznesi Sahir. Uluğ, Aycan, Tolga… Daha nice isim. Uzun gecelerin sonunda içilen bitki çayları. Dinlenen müzikten sonra konuşulan müzik. Hep “bir şeyler yarım kalmış hissi”. Öyle işte. Hakan gitmiş. Daha bugün öğrendim. Geç alınan her ölüm haberinde bir başka acıyor insanın canı.

Gece bitti deli Hakan, hadi eyvallah!

13 Temmuz 2010 Salı

Sözlük.08

B

BAKIŞLAR: Herkes bakardı ona. Kısa boyu bakışların yere çevrilmesine neden olurdu. Kıskanç bir kocadan yediği yumrukla yere düşünce sokaktan geçenler bakardı. Sınıfın ortasında dalgasını geçen öğretmen bakardı. İşyerinde tuzlu kahve içirerek alaya alındığında mutemet bakardı gözlüğünün üstünden. Yarım kilo sucuğa beş lira alan kazıkçı bakkal bakardı. Bir de Ali bakmıştı; diğerlerinden farklı gözlerle… Düştüğünde onu yerden kaldırmış, üstünü başını temizlemişti. Demek ki o da farklıydı kendisi gibi, pisliğin içinde işi yoktu… Aylak Adam’ın ve Zebercet’in öyküdeki kardeşini sunar bize bu satırlarda Yusuf Atılgan… Ölmeden önce karşı duvara kara boyayla kocaman bir YAŞANMAZ yazmak isteyen çağımızın öcüsünü…
(Yusuf Atılgan, Yaşanmaz)


Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

8 Temmuz 2010 Perşembe

Caz... Her zaman caz... Türkiye'de caz...

Caz meraklılarının arşivlerinde bulundurmaları gereken, kaçırılmayacak üç albüm önereceğim. Cazla yatıp cazla kalkan bir İtalyan arkadaşım, Türkiye’den üç albüm önerisini duyunca temkinli yaklaştı, arkadaş da olsanız önyargıları aşmak zor oluyor. Ama dinledikten sonra bu üç albümün de, deyim yerindeyse “hastası” oldu. Hastalığın tedavisi belli, durmadan dinlemek.


1. Önder Focan 6tet / 36mm Biometric


2. Volkan Hürsever – Burçin Büke – Volkan Öktem / Hediye


3. İmer Demirer / You, Me & Char

"Silahlar Sussun, İnsanlar Konuşsun!"

Hepsiyle tanışıyorum. Arada bir oturup sinema konuşuyoruz, bir sahneyi, bir karakteri anlatırken heyecanlanıyoruz. Olmayan sektörün bitmeyen sorunlarından da söz ediyoruz. Bazıları yakın arkadaşım. Konuşacak başka şeyler de var, hayat, gündelik sorunlar… Ama hepsiyle ortak konumuz yaşadığımız dünya, bu dünyada başka bir algının mümkünlüğüne olan inancımız, bu coğrafya, bu insanlar… “Yeni Sinema Hareketi”ndeki dostlarımdan söz ediyorum. Onlar, sadece sinema konusunda değil, bu ülkenin düşünen, aydın insanları olarak “konuşmaları” gereken her konuda sözlerini esirgemiyorlar. Son olarak “Silahlar Sussun, İnsanlar Konuşsun” dediler.

6 Temmuz 2010 Salı

Sözlük.07

Z



ZERRİN: Öykümüzün en çekici dişi karakterlerindendir. Her ne kadar sonunda günahının meyvelerini penceresi delik bir komşu kömürlüğüne bırakmak zorunda kalsa da, öykü boyunca bakışlarıyla, yürüyüşüyle, kendini sevdirme konusundaki maharetiyle anlatıcıya kadınlık cilvesini gösterir: “Cesur değilsiniz, işte apaçık görünüyor ki beni istiyorsunuz, beni pek güzel buluyorsunuz. Elleriniz beni okşamak, sarı tüylerimin üzerinden geçmek, o kadar güzel vaziyetler alan, bükülüp kıvranan vücuduma dokunmak, ellerimi tutmak, başımı avuçlarının arasında sıkmak ihtiyacı var.” İşin ilginci böylesine çekici bir tablonun öznesi olan Zerrin sarı tüylü bir sokak kedisidir.
(Halit Ziya Uşaklıgil, Zerrin’in Öyküsü)



Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Füsun Akatlı


Kültür dünyamız en önemli aydınlarından, en aydınlık yüzlerinden birini kaybetti. Eleştirel düşünce ağacının önemli köklerinden biri yok artık. Bir süredir hastaydı ama yine de konduramıyorduk ona ölümü. Geçen yaz, Zeynep’le Çapa’nın bahçesinde çay içip durumunu konuşurken, aklımıza hiç kötü şeyleri getirmemiştik. İyileşsin de bir yemeğe çıkalım diyorduk sadece, anlatacaklarımız birikmişti ne de olsa. Hastalığı süresince yaşananlarla nasıl da tatlı dalgasını geçecekti, gülüşecektik. Neyse ki o yemeğe çıktık, yine çınlattık kadehleri. Hatta tedavi sonrasında birlikte çalışmaya da devam ettik. Liselerarası bir öykü yarışmasında jüriydik, görevinin başındaydı. En son “Metin Altıok Şiir Ödülü” töreninde gördüm, yorgun gibiydi. Ama dimdik ayakta karşıladı bütün konukları, duruşundan hiç taviz vermedi. Ölüm haberini aldığımda sayısız görüntü gelip geçti zihnimden. Görüntüler seslere karıştı. Sözleri, onun ciddi ama çoğunlukla ironi dolu sesiyle kulağıma oturdu. Cep telefonumda mesajı duruyor hâlâ, okudukça içimi acıtan.

Füsun Akatlı’ya veda etmek zor. En iyisi bu yazıya nokta koymayıp bir virgülle yarım bırakmak,

2 Temmuz 2010 Cuma

Koray Kaya: On iki yaşında bir çocuk...


Bu fotoğraf 12 yaşında bir çocuğa ait. Koray Kaya. Koray’ın başka hiçbir fotoğrafı olmayacak.

Koray 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta Madımak Oteli'nde yanarak, yakılarak, boğularak, acı çekerek, ne olduğunu anlamayarak öldü. Öldürüldü.

Yemek yemeyi ve bisiklete binmeyi severmiş Koray. “Az ye yoksa kızlar seni beğenmez,” derlermiş ablaları, ağabeyleri. Koray’ın kızlarla fotoğrafları olmayacak. Yaşasaydı, öldürülmeseydi 29 yaşında olacaktı bugün. Belki de çocuklarıyla çektirdiği bir fotoğrafı evinin başköşesine koyacaktı. Olmayacak. Koray’ın başka hiçbir fotoğrafı olmayacak.


Koray’ın son fotoğrafı bu. Orada alevlerin arasında, Madımak Oteli'nde. Gelmeyen (ve gelmeyecek olan) yardımın umuduyla bekliyor. Çevresindekiler onu umutlandırmaya çalışıyor belki de. Saatlerce yerinden kıpırdamayacak garnizon komutanının bu insanlık dışı katliama “Dur!” diyeceğine inandıklarını söylüyorlar. “Asker, polis, devlet,” diyorlar, hepsinin de o anda sadece ölümlerini seyrettiklerini bilmeden. “İnsanlık,” diyorlar, çoktan öldüğünü bilmeden. O gün orada, geçen saatlerde umut da yanıyor, insanlık gibi. Bu Koray’ın son fotoğrafı.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Sözlük.06

S


SÜSLEN BERBERİ: Boşnak Muharrem Usta’nın berber dükkânı cicili bicili kolonya şişeleriyle, sapsarı bir otomobilden el sallayan çıplak kız tablosuyla, gürültüyle yanan sac sobasıyla, takvimin üstünde duran guguklu saatiyle ve tabii ki müdavimleriyle öykümüzün en sıcak berber dükkânlarındandır. Vatman Mustafa, sıhhiye Halil, demiryolu emeklisi Şefkati Bey, fotoğrafçı Rüstem, kalfa Mahmut, çırak Süleyman ve öykü anlatıcısı çırak Recep’in varlığıyla yaşayan mekânın kaderi Muharrem Usta’nın ölümüyle değişecektir. Zaten artık ne Süslen Berberi var, ne de semt insanları ve havasıyla dolu berber dükkanları.
(Umran Nazif Yiğiter, Süslen Berberi)

Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...