30 Nisan 2010 Cuma

"Hiç Birimiz İnsan Değiliz!"

   
Yazının başlığı da, içeriği de "Van Kadın Derneği", "Saray Kadın Derneği", "Van KAMER", "Mavigöl Kadın Derneği", "YAKA Kadın Kooperatifi" imzasıyla gelen ortak bir e-postadan alınma. Aynen aktarıyorum!

Bugün, size burada insan olarak değil; düşüncesiz, bozulmuş varlıklar olarak sesleniyoruz. Bizi dinleyen herkesin de böyle olduğunu düşünüyoruz. Şimdi şuanda aramızda hiç kimse henüz insan olamamıştır.

Tecavüz yeşil kart sorunu değildir, pembe ya da mavi kimlik kartı sorunudur. Onu para ya da kömür yardımıyla ortadan kaldıramazsınız. Bu yüzden bir tecavüzü duyduğumuzda vah edip lanet yağdırmakla yetinmemeliyiz. Acilen kadın ve erkek olmayı tartışmak zorundayız. Tecavüz edilen ya da tecavüz eden olmaya değil insan olarak yaşamaya bedeldenmiş olmalıyız.

Günlerdir ülkeyi çalkalayan Siirt’teki tecavüzler acınası olaylar değildir, insanlık suçuna yol açan politikanın sorunudur. Olayların geçen seneden bu yana biliniyor olmasına karşın cezasızlığın araştırılması elbet önemli, çok gerekli ama tek başına yeterli değildir. Yasalar henüz onları kullanacak akıldan yoksundur. Okuldan çıkıp tecavüzcü oluyorsa bir insan, eğitim sistemini tartışabilecek; camiden çıkıp tecavüz ediyorsa dini algıyı tartışabilecek akıllara ve yüreklere ihtiyacımız var. Ne yazık ki Türkiye reformist bir ülkedir ve her reform bugün kadınların cinsiyet olarak bırakıldıkları yerdedir: yani vitrinde! Türkiye’nin reformlara değil zihinsel devrime ihtiyacı vardır.

Türkiye’de tecavüz en rağbet gören cinsel fantezi haline getirilmiştir. Bugün Türkçe internet sitelerinde tecavüz pornoları Türkiye halkları tarafından izlenme rekorları kırmaktadır. Annesine, kız kardeşine, iş arkadaşına uykuda ofiste tecavüzü eğlenceli hale getiren görüntüleri izleyen bu yüz binlerce insan etrafımızı sarmış, hergün yeni bir cinsel şiddet suçuyla sarsıyor insanlığımızı. Eğitimine, kariyerine, yaşına, sınıfına, etnik kimliğine bakılarak yorumlanamaz tecavüzcüler! Tecavüz, iktidarını güden kişilerce gerçekleştirilmektedir. Kurbanlar, güçsüzleştirilmiş kişilerdir. Kadınlar yaşamın her yerinde güçsüzleştirilmeye devam ettirilen kurbanlar olarak en büyük risk grubu içindedir. Sorun kadın sorunu diye adlandırılamaz artık çünkü tecavüz o sırada erkeklerin erkek olma sorunudur. Tecavüzün erkeklik eylemleri arasında yer almasına sessiz kalan, engel olmayan, kendini ve çevresini etkilemeyen her erkek suç potansiyeli taşımaktadır. İnsanlaşmayacaksanız biz kadınlar olduğunuz hiçbir yerde yanınızda olmayacağız. Tecavüz etmek erkeklikse, hayatımızda erkek istemiyoruz!

29 Nisan 2010 Perşembe

Ankara'da kadın gücü: 13. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali


Ankara Kızılırmak Sineması’nı pek severim. Bu yıl 6-13 Mayıs tarihleri arasında daha da güzel olacak gençliğimin mekanı. Çünkü Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali geliyor. 28 ülkeden, 95 yönetmenin toplam 100 filmi kadınlara atfedilen kötülüğün hem hayatta hem de sinemada nasıl karşılık bulduğunu sorgulayacak. Bu yılki tema “Kötülük”. Festival, 13.yaşını kutluyor diye düşünülmüş bu tema; malum rakama atfedilen “uğursuzluk” inancından ilham alınmış. Kadınların mitolojiden dinlere, edebiyattan sinemaya uğursuzluğun ve kötülüğün kaynağı ya da temsilcisi olarak gösterilmelerini sorgulayacak filmler aracılığıyla, bu algının nedenlerini anlamak da festival seyircisine düşecek.

Programda yer alan kimi filmleri daha önce izledim: Catherine Breillat’nın 1996 tarihli klasiği Kusursuz Aşk (Perfect Love), Ken Loach'un 1994 tarihli filmi Ladybird Ladybird (Ladybird Ladybird), Pedro Almodóvar’ın ilk filmlerinden Karanlık Arzular (Dark Habits), Claude Chabrol’ün Francis Szpiner’in kitabından birlikte uyarladıkları Bir Kadın Meselesi (Une Affaire de Femmes) ve yine Chabrol’den Seremoni (La cérémonie). Ken Loach her zaman hayranı olduğum bir yönetmendir. Seremoni ise çoğu karesi hala aklımda olan sarsıcı bir film. Elbette tavsiye edilir...

Bir de merak ettiklerim var. Festival programını inceleyip, ilgimi çeken filmleri not aldım. Aslında o tarihlerde Ankara’da olma, bir tanecik bile film izleme ihtimalim zayıf. Ama izleyenler yorumlarını yazabilir ve benim gibi gidemeyenlerle paylaşabilir. İşte “keşke gidebilsem” dediğim filmlerin listesi. Gidenler gitmeyenlere anlatsın lütfen…

26 Nisan 2010 Pazartesi

Eskiz defterinden bir sayfa: Portobello 22

   
Geçenlerde bir arkadaşım “Bir de Baktım Yoksun”daki bir öykü ile, Portobello 22 ile ilgili okuma deneyimini anlatınca aklıma takıldı, açtım defterlerimi ve öykünün yazılış sürecinin izini sürdüm. Yaptığım kazı sonucunda 5 Ocak 2008 tarihine ulaştım. Demek ki kafamda dönüp durduğu günleri saymazsak, Portobello 22 ile ilgili ilk satırları o gün yazmışım. (Elbette öykünün aklıma ilk düştüğü günü de hatırlıyorum, ama yazıyı esas alalım.) Uzun yolculuğunda o kadar çok durağa uğramış, o kadar makas değiştirmiş ki bu metin. Dileyenler öykünün son haliyle birlikte okusun diye başlangıç noktasını defterimden olduğu gibi aktarıyorum.

George Orwell’in evinin tam karşısında, kaldırımda oturuyorum. Sigara içiyorum. (Merak etme baba, izmaritleri yere atmıyorum; sırt çantamda kapaklı bir kül tablası var. Kapağında Van Gogh’un Sarılı Kulağıyla Otoporte’sinin olduğu teneke bir kutu aslında. Courtauld Gallery’nin yakınlarındaki küçük bir hediyelik eşya dükkânından aldım; Renoir, Manet, Monet, Degas, Gaugin, Cézanne, Toulouse-Lautrec’in tablolarıyla sarhoş olup Van Gogh’un buzmavisi gözlerinin karşısında, kıpırdaması yasaklanmış sokak pantomimcisi gibi durduktan sonra, galerinin sıcak koridorlarından yağmurlu bir akşamüstüne çıkmış, koşarak girmiştim o dükkâna. Buzmavisi gözlerin tezgâhın hemen önündeki ucuz hediyeliklerin birinin üstünde, bir teneke kutunun kapağından bana baktığını görünce düşünmeden ödemiştim parasını Pakistanlı satıcıya.) İşte şimdi de elimde o teneke kutu var; Van Gogh kesik kulağıyla kül tablası görevi görüyor. İyice doldurup bulduğum ilk çöp tenekesine boşaltıyorum, sonra da kâğıt mendille içini temizliyorum. Sevmiyorum sigaranın kokusunu ama içiyorum işte. Sigaradan sıkılınca pipomu dolduruyorum; iki tane Canadian pipo var çantamda. Birini sen vermiştin, hatırlıyor musun? Sigaram bitince belki onu doldurur, bir yarım saat daha otururum burada. Orwell’i düşünürüm. Bu mavi panjurlu, mavi badanalı evin kapısından çıktığı bir anı, elinde ham deriden çantası, bu dar pencereli, bol çiçekli evden çıkıp BBC’ye gidişini hayal ederim. Defterim de yanımda, merak etme, hayallerim coşarsa notlar da alırım.

18 Nisan 2010 Pazar

Farklı okumalara açık bir ilişki ya da...

   
Bu kadar geç saatlerde çalışmanı sevmiyorum. Biliyorum yine aynı şeyi söyleyeceksin: “Ancak gecenin sessizliğinde, ruhumun dinginleştiği o karmaşık ve yalnız anlarda çalışabiliyorum.” Ne yapalım sen böylesin... Ama kızmazsan bana şaşırtıcı gelen bir gerçeği itiraf etmek zorundayım: Nasıl oluyor da her gece yazacak bir şeyler bulabiliyorsun? Yoo, yoo şöyle demeliyim: Ne yazıyorsun? Benim için birer damlaya karşılık gelen sözler, sende nasıl bir şelaleye dönüşüyor? Sözlerin dünyasında öylesine fazlasın ki, ben bu küçük dünyamda biraz daha azalıyorum.

***

Belki benim de doğru dürüst bir işim olsa, sen geceyarılarına kadar çeviri yapmak zorunda kalmazdın. Zaten bütün gün çalıştığın için yorgun oluyorsun, bir de geceleri... Öyle utanç verici ki... Kızgınsın bana, bu yüzden fotoğrafını çekerken dönüp bakmıyorsun bile. Bu beraberliği yaşatmak için öyle fazla sınav veriyorsun ki, gölgene sığınan ruhum bir kez daha sınıfta kalıyor.

***

Çok mu hızlı konuşuyorum? Yetişemiyorsan söyle... Fikirler aklıma geldiği anda, dilimden hangi hızda döküldüklerini farkedemiyorum. Neyse, iyi ki sen varsın. Yoksa bana bir uzaylı gibi görünen şu aletle saatlerce boğuşmak zorunda kalacaktım... Noktalama işaretlerinden sonra boşluk veriyorsun değil mi? Yorulduysan söyle... Canının fazla sıkılmasını istemem... Peki, devam edelim...

***

Ne anlıyorsun sabaha kadar chat yapmaktan? Bunun ilişkimizi zedelediğini göremiyor musun? Sen akşamüstüne kadar uyurken, iki kuruş kazanmak için koşuşturmaktan olan bana oluyor. Kendine büyülü bir dünya yaratmak için oturuyorsan her gece bilgisayarın başına, devam et... Çünkü ben sana bundan fazlasını veremem...

***

Başını biraz daha aşağı eğer misin? Tamam, böyle durunca ışığı çok güzel alıyorsun. Şimdi, sanki on parmak yazıyormuş gibi yap. Sen öyle yap, gerisine karışma, hareketli bir kompozisyon olsun istiyorum. Hayır, sakın bana bakma. Hiç sevmem öyle, objektife bakılıp, salak salak gülünen fotoğrafları... Hayır canım, sana salak demedim. Ne alakası var yahu? Hem arkadaşlarına hava atmak için bir halt bilmediğin halde bilgisayar başında fotoğrafını çekmemi istiyorsun, hem de kapris yapıyorsun. Ne versem daha fazlasını istiyorsun... Neyse, biraz da mouse ile oyna... Mouse şu sağındaki şey... Fare, fare...

***

Daha çok çalışacak mısın?.. Ben çıkıyorum... Bütün raporları kontrol ettim... Sen de artık toparlasan iyi olur. Kaç gündür geceyarılarına kadar çalışıyorsun. Bu şirketi sen mi kurtaracaksın?.. Şey, aslında günlerdir konuşmak istediğim bir şey vardı. Bana bir kaç dakika ayırabilir misin?.. Yarın mı konuşalım?.. Ama, tam da konuşacak cesareti bulmuşken... Hayır, hayır, bir şey demedim, kendi kendime konuşuyordum... Haydi, iyi akşamlar... İşine öylesine fazla takmışsın ki, sana olan duygularımı dinlemeye bile fırsatın olmayacak değil mi? Yazık, çok yazık...

***

Yazını yetiştirebilecek misin? Ne demek “belki”? Dergi yarın güncelleniyor? İyi de sen her seferinde aynı şeyi yapıyorsun? Son güne kadar bekleyip, sonra da yetiştiremedim diye geçiştiriyorsun? Bu yazı toplama döneminin bana ülser sancısı olarak döndüğünü gayet iyi bildiğin halde hem de... Nasıl elimden bu kadarı geliyor dersin? Ben kendim için bir anlayış beklemiyorum. Ama eğer inandığım tek şey için, yazı için daha fazlasını yapamayacaksan, beni de her seferinde kandırma. Hiç bir yazı, altındaki imza ile ayrıcalık kazanmıyor. İstemiyorum senden yazı filan, yeter artık.

***

Yeter artık. Elimden geleni yaptım. Seni anlayabilmek, kendimi anlatabilmek için elimden geleni yaptım. Bir duruşunu, bin farklı şekilde okumaya çalıştım. Eminim bunları bir metin haline getirsem, okuyanlar ya tekrarlardan sıkılacak ya da benim düşünemeyeceğim binlerce yeni metin bulacaklardır. Bense bütün bu farklı okumalardan bir tek sonuç çıkarabildim:

SEN BANA FAZLASIN

ya da...

SEN BANA FAZLASIN

SEN BANA AZ SIN

16 Nisan 2010 Cuma

DOT: İki yeni oyun öncesi bir geriye-dönüş



DOT önümüzdeki günlerde iki yeni-çarpıcı oyunla seyircisiyle buluşacak. Bunlardan ilki izleyenlerin şapkasını yerinden uçuracak bir çalışma: Punk Rock. Simon Stephens’ın yazdığı ve yönetmenliğini Rıza Kocaoğlu'nun yaptığı Punk Rock’ta Hakan Kurtaş, Tuğçe Altuğ, Gonca Vuslateri, Kaan Turgut, Emre Yetim, Gözde Kocaoğlu, Mehmetcan Mincinozlu yer alıyor. Diğer oyun ise Türkiyeli okurların ilgiyle izlediği bir yazarın, Hakan Günday'ın kendi romanından oyunlaştırdığı Malafa ile gelecek. Murat Daltaban-Hakan Günday ortak çalışması, Uluslararası İstanbul Tiyatro Festivali'nde izleyiciyle buluşacak. (Hatırlatma; her ikisinin de biletleri satışta.)

DOT, izleyicisi olduğum özel bir tiyatro. Hatta daha önce "DOT ne yapmayacak?" diye sormuşluğum var. Merak eden bu yazıyı da okuyabilir.

Hazır, bu ruhumuzu değiştiren topluluk yeni kalp çarpıntıları yaratmaya hazırlanırken, geçen sezon bir maraton olarak sahneledikleri Mark Ravenhill imzalı Vur/Yağmala/Yeniden (Shoot/Get Treasure/Repeat) için defterime düştüğüm notları paylaşayım istedim.

Bazen geçmiş bir üretime bakmak, gelecek olanları mikroskop altına yatırmanın şifrelerini verebilir...

14 Nisan 2010 Çarşamba

Aylin Aslım: Kararlı bir rüzgârın sesi!



Aylin Aslım iyi müzisyendir; bilinen bir cümlenin tekrarı oldu bu. Şöyle diyelim o zaman; Aylin Aslım, pozitif ayrımcılık beklentisine sığınmadan, erkek egemen dili kendi oyunlarıyla mat edebilen iyi bir müzik satranççısıdır. Müziğinde her zaman yenilik aramamızı beklemez, sözleriyle bilinenin tokadını atabileceğinden emindir çünkü.

Aylin Aslım’ın kişisel tarihimdeki yeri şarkılarıyla sınırlı değil. Onu ne zaman dinlesem, yıllar öncesinden bir anı geliyor aklıma…

13 Nisan 2010 Salı

Sizce hangi roman sinemaya uyarlansın?

   
Aslında çoğu kişi uyarlamalara temkinli yanaşıyor. Birkaç önemli, bir avuç da iyi niyetli örneği bir kenara bırakacak olursak, edebiyatseverlerin bu konudan ağzı yanmış durumda. Ama twitter kullanıcılarına Türk edebiyatından hangi roman ya da öykünün, film ya da dizi uyarlamasını izlemek isteriniz sorusunu, ideal bir durumu düşünerek/düşleyerek sormuştum. Gelen cevaplardan bir liste çıktı ortaya; kimilerini ben de merak ettim açıkçası. Ancak kimilerinin uyarlama anaforuna kapılmasını da istemedim.

Şimdi bir diğer merak, gelecek yorumlarla bu listeye hangi eserlerin ekleneceği. Sıra sizde?

12 Nisan 2010 Pazartesi

E ile T konuşuyor: Reha Erdem’in Kosmos’unu beklerken...

29.Uluslararası İstanbul Film Festivali tüm hızıyla devam ediyor. Şu ana kadar izlediğim filmlerin hepsinden memnunum ama Todd Solondz imzalı Savaş Sırasında Yaşam’ın yeri ayrı. Uzun zamandır merakla beklediğim bir başka filmi, Reha Erdem’in Kosmos’unu da önümüzdeki günlerde izleyeceğim. Bu film öncesinde okunmasını önereceğim bir kitap var; “Reha Erdem Sineması: Aşk ve İsyan”. Fırat Yücel’in editörlüğünde hazırlanan kitapta Aslı Özgen Tuncer, Ayla Kanbur, Burak Acar, Engin Ertan, Gülengül Altıntaş, Senem Aytaç ve Şenay Aydemir’in yazılarının yanı sıra Reha Erdem’le yapılmış kapsamlı bir söyleşi de yer alıyor. Bu özel okumayı ve Reha Erdem’in son filmini bahane ederek 2006 yılında Altyazı’da çıkmış bir yazımı paylaşmak istedim. Dergide bir süre yayınlanan “E ile T Sinemada” başlıklı yazı dizisinde, sinemasever karakterlerimiz E ile T, Korkuyorum Anne üstüne konuşuyorlar.


9 Nisan 2010 Cuma

Eskiz defterinden bir sayfa: Korku

 
“Neden hiç dostunuz yok?” diyorum.

Derin bir nefes alıyor. Duvardaki tablolardan birine takılıyor gözleri. Onunla birlikte ben de bakmaya başlıyorum. Sorumun cevabını o karmakarışık lunapark görüntüsünde aramaya başlıyoruz.

Tablonun merkezinde bir dönme dolap var, hemen yanındaki atlıkarıncanın sol tarafı fırça darbelerinin belirginleştiği bir karanlığa hapsedilmiş. Sanki atlıkarıncaya binen çocuklar dönüşlerini tamamlayamadan, içlerinden yükselen ilk kahkahayı bırakmadan karanlık tarafından yutulacaklar. İç sıkıcı bir günbatımı; güneşin vedası kendini pamuk helvacının arkasına düşen kızılda belli ediyor. Kızıllığın aldatıcı daveti dışında karanlık bir tabloya bakıyoruz. Zaman onun istediği hızda akıyor.

Konuşmuyor. Bir bilgenin sınavından geçiyor gibiyim. Başarı ölçüsünün huzursuz bir iç çekiş olduğu, sorusu belirsiz bir sınav. Kafam karışıyor; soruyu soran ben değil miydim?

Dönme dolabın arkasındaki binaya takılıyor gözüm; korku tüneli galiba. Biraz daha dikkatli bakınca, ahşap binanın üstündeki brandayı görüyorum; yeteneksizce boyanmış bir iskeletle kan emici kont… Gülümsüyorum. Resim içinde resim. Tuval üstünde branda. Sorumun cevabı bu binada gizli olabilir mi? İç karartıcı bir yalnızlığın nedenini anlamak için korku tünelinden içeri mi girmeliyim? Korkularımla yüzleşmem için bir çağrı mı yapıldı?

Duymuyorum. Çağrı duymuyorum, zil sesi duymuyorum. Duysam hemen fısıldayacağımı biliyorum, en çok hırsızlardan korkarım diye.

7 Nisan 2010 Çarşamba

Bal: Beyazperdede Bir Şiir


Sonunda Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi'nin son filmi Bal’ı izledim. İlk iki film Yumurta ve Süt’ü çok beğenmiştim. Bal, bu beğeniyi katladı da katladı ve sonunda üçleme kişisel sinema tarihime bir bütün olarak kazınmış oldu. Aslında Bal hakkında (ve elbette üçleme hakkında) söyleyecek çok şey var. Kısa bir yazı bütün o emeğe bir haksızlık bile olabilir. Neyse ki, uzun cümlelerimi ve karmakarışık düşüncelerimi Semih Kaplanoğlu ile paylaştım.

Konuşacak çok şey var: Coğrafya-kader ilişkisi, inanç-inançsızlık ekseni, çocukluğa doğru yapılan tersine yolculukta doğaya giderek daha çok dokunmak (ve hatta sonunda bir ağaç kovuğuna sığınmak), Rönesans ressamlarının yağlıboya fırça darbeleri, Miraç Kandilinden Rimbaud’ya uzanan bir şiir evreni, Pagan ayinleri, Tarkovski, Tsai Ming Liang (ve kesinlikle Miyazaki), sözler, fısıltılar, yazmak-okumak, yaşadığımız coğrafyadan evrensele insan üstünden ulaşmak, baba-oğul- anne-oğul, aile, çocuk, çocuk, çocuk…

Filmin Berlinale’den Altın Ayı ile dönmesine çok sevinmiştim. Ama bugünkü sevincim filmi izleyebilmiş olmak. Bir büyük sinema şiiri bu üçlemeyle kişisel tarihime kazınmış oldu.

Bal, 9 Nisan’da Türkiye’de gösterime giriyor. Kaçırılmamalı. Başta Semih Kaplanoğlu olmak üzere bütün ekibe, genç usta Barış Özbiçer’e (güler yüzü özlenen insan), Erdal Beşikçioğlu’na (döktürmüşsün Erdal!), üçlemenin önemli ismi Tülin Özen’e (ah Hayalet Gemi ahh!) alkışlar!

Ama alkışın Aslan payı filmin çocuk oyuncusu Bora Altaş’a.

Kişisel Not: Film ulusal-uluslar arası başka yarışmalara katılır mı bilmem, ama katılırsa, Bora Altaş’ın “En İyi Erkek Oyuncu” ödülüne aday gösterilmemesine şaşıracağım kesin.

5 Nisan 2010 Pazartesi

Eduardo Galeano: "Biz Hayır Diyoruz"

     
Aynı okuma döneminde iki kitap derinlemesine etki gösterdi. Biri John Pilger’in araştırmacı gazeteciliğin yüz akı olan isimlerin egemenlerin çanlarına ot tıktıkları araştırmalarından derlediği Bana Yalan Söyleme (Agora Kitaplığı), diğeri de Uruguaylı yazar Eduardo Galeano’nun yirmi altı sarsıcı metnini bir araya getiren Biz Hayır Diyoruz (Metis Yayınları).

Pilger’in derlemesi hakkında ayrıca konuşmak gerekiyor. Önceliği Galeano derlemesinin arka kapak yazısına vereyim: “Sözün onuruna inancını hep koruyan bir yazardan, edebiyatın hakkıyla kullanıldığında gazeteciliği ne denli etkili kılacağını gösteren güçlü politik metinler.”

Metis Yayınlarının “Seçkiler” dizisine teşekkür etmek gerekiyor. Bu dizi sayesinde Bachmann’dan Said’e, Zizek’ten Levinas’a, Goytisolo’dan Sontag’a dünyanın kurulu düzenine kafa tutan kalemlerin derinlikli metinlerini okuyabiliyoruz. Seçkinin bu cildinde de Galeano’nun Che, Zidane, Salgado, Evo Morales, Latin Amerika edebiyatı, yazarın işlevi, televizyon, beden, işkence, sürgün, Şili, Küba, Bolivya, ABD, emekçiler, eşcinseller, beyazlar, siyahlar, yerliler, Latin Amerika üzerine yirmi altı metni yer alıyor.


Bu metinlerden birini bir diğerinin önüne koyamam. Ama kişisel olarak “Latin Amerika’da Edebiyat ve Kültür Üzerine On Yaygın Yanlış ya da Yalan” ve “Zidane’ın Dünya Kupası” gibi kimi metinleri, kalemin gücüne gıpta ederek okuduğumu söylemeliyim.

Bir de metindeki kitaba adı veren metin var elbette; “Biz Hayır Diyoruz”. Tümüyle bu coğrafyanın, yaşadığımız toprakların dinamikleriyle okuduğum bir metin. 1988 ortalarında Şili, Santiago’da “Şili Yaratıyor” günlerinin açılış konuşması. “Farklı ülkelerden geldik ve buradayız, Pablo Neruda’nın koca gölgesinin altında bir arada: Hayır diyen Şili halkına eşlik etmek için buradayız. Biz de hayır diyoruz,” diye başlayan destansı haykırış.

Gelin bu metnin son bölümünü birlikte okuyalım…

4 Nisan 2010 Pazar

Kırmızı Kurdele

   
Biz de çocuktuk.

Sütün mayalanarak yoğurt yapılması kadar şaşırtıcı bir annelikteydi ilkokul öğretmenimiz. Minik şarkıları vardı, okumayı belleten fişleri vardı. Çıkışları hep kendineydi, bize yumuşacık inişleri vardı. Elinin buz gibi bir sevişi, sesinin sırtımıza havlu koymaktan uzak bir titreyişi vardı. Ama vardı.

Bir de ödevleri vardı. O ödevleri verişi vardı. Ödevlerin bizden geri gelmeyişi vardı.

Geçenlerde ruhuma sıkışmış bir ödevi kustum çalışma masamın üstüne. Yapılmamış bir ödev; bir soru. Uzun uzun düşündüm ve cevabı buldum geç de olsa: Hafızadan silinen her anı, biraz daha özgürleştiriyor insanı…

3 Nisan 2010 Cumartesi

Film Festivali'nde sizin öneriniz nedir?


29. Uluslararası İstanbul Film Festivali başladı.

Şu anda Türkiye’nin en izlenesi yönetmenlerinin kendileri için bir okul olduğunu söyledikleri festival, bu yıl ilk kez Şakir Eczacıbaşı olmadan buluşuyor sinemaseverlerle. (Yeri gelmişken bir selam da Onat Kutlar’a ve emeği geçen herkese…)

Bu yıl festivalde olmayanlardan biri de Emek Sineması. (Bu apayrı bir konu; festivalin açılış töreninde protestolara neden olan, can acıtan bir konu. Emek Sineması yıkılacak, yerine bir alışveriş merkezi yapılacak ve binanın sekizinci katına "göstermelik" bir sinema salonu "kondurulacak". Sessiz kalmamalı!)

Herkes yine elinde kitapçık, katalog ve tostlarla filmden filme koşacak. Herkes yine birbiriyle film sayısı yarıştıracak. Herkes yine sadece film konuşacak.

Beş filmlik bir liste paylaşıyorum. Bir öneriler listesi değil bu, sadece merak ettiklerimin listesi. Herkes listesini paylaşınca oluşacak büyük listeyi de merak ediyorum tabii ki. Gelin, kapsamlı listemizi birlikte oluşturalım.

2 Nisan 2010 Cuma

Bir anı: Can Baba'yı özlemek!

   
Yıl 1982. 14 yaşındayım. Ankara’da soğuk bir Cumartesi. Bir cebimde iki kitap, Yazko Yayınları’ndan iki Can Yücel kitabı, Kızılay’ın yolunu tutmuşum. Diğer cebimde hayallerim var. Otobüste giderken, öyle sahneler kuruyorum ki kafamda, o hayaller gerçek oluyor birden. İnanıyorum kurduğum dünyaya. Bir imza günü öncesinde öylesine heyecanlanıyorum ki, ellerim buz kesiyor.

O yıllarda, kadim dostum Levent Gönenç’le şiir okuyup, şiir yaşıyoruz. İkinci Yeni olmazsa olmazımız. Can Yücel’in apayrı bir yeri var. Kitaplarını okuya okuya eskitiyoruz. Bir dergide gördüğümüz onunla ilgili ya da onun kaleminden çıkma bir yazı, günlerce tek konumuz oluyor. Can Baba hakkındaki her şeyi öğrenmek istiyoruz. Levent, “Güler gibi bir kadınla evlenmek isterim,” diyor. Ben, nereden duyduysam, Su diye bir kızı olduğunu duymuşum Can Baba’nın. Gizliden gizliye bir sevda besliyorum Su’ya karşı.

Can Yücel’in Ankara’da, Kızılay’daki bir kitapevinde imza günü olduğunu duyunca günler öncesinden hazırlanıyoruz. Ama Kızılay’a inmek için evden izin alma yaşındayız. Levent, o izni alamıyor. Yalnızım. Bir cebimde Can Baba kitapları, diğerinde büyük ustaya göstermek istediğim şiirlerim, hayallerim. Tek isteğim şiirlerimi ona gösterebilmek. Otobüste öyle bir dünya kuruyorum ki hayallerden, görünce çok seveceğine, bana “el vereceğine” inanıyorum. 14 yaşındayım.