Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

28 Şubat 2010 Pazar

Cesaret

Alfabeden şiir diken terzilerin vitrin mankeniyim,
Ne kadar provası varsa hayatın, buyursun gelsin.

27 Şubat 2010 Cumartesi

Hangi şarkıyı dinlemeli?

Yıllar öncesinden aklımıza düşen bir şarkının, melodisini mırıldanırız da, sözü neydi diye düşünürüz çoğu zaman: “Şöyle başlıyordu ama gerisini hatırlayamıyorum…” Bir melodinin imgelemimizde sadece bir kelimeye karşılık geldiği durumlar da vardır: “Ayrılıkla ilgili bir şarkıydı… Nasıldı sözleri? Hani şey diye başlar ya…” Daha enderdir ama tersi de yaşanabilir: “Sözlerini biliyorum ama melodisini unutmuşum.”

Sözlü müzik parçalarında kelimeler dünyasıyla, notalar dünyasının birlikteliği söz konusu. Söz, müzik için gerekli değil (ama her müziğin zaten kendine ait bir sözü var); müzik, söz için gerekli değil (ama her sözün zaten kendine ait bir müziği var). Durum ortada: bu bir gereklilik ilişkisi değil; birleşerek çoğalma ilişkisi. Müzik eserinde söz olmaması gerektiğini savunanlar da var ama sözü güzel, sedası güzel bir şarkıyı kim sevmez.

Sözün sesle örtüşmesi gerekliliğinin, şarkı sözü yazarının elinden, şiirin olmazsa olmazı özgürlük kavramını biraz olsun aldığını düşünürüm. Şiir, şairin zihninden bir melodiyle, bir armoniyle çıkar zaten. İyi şiiri okurken basları, tizleri, nefeslileri, yaylıları, soloları duyar okur. Daha fazlasına gereksinim duymaz şiir. Şarkı sözü ise başka bir alan, “başka türlü bir şey”. Edebi bir tür olarak tanımlanmak isteniyorsa tanımlansın ama açıkçası ben tür tanımlamalarını pek sevmem. Önemli olan nasıl tanımlandığı değil, nasıl algılandığıdır kanımca. Hem ayrıca her üretimi, bir diğer üretime dâhil ederek tartışma/düşünme/yorumlama platformlarımızı daraltmayı neden isteyelim ki? Dildeki kirlenmede payı olan şarkı sözleri varsa, bunların dile ve güne bombardıman uçaklarıyla atılmadığını da görmek gerekiyor. Kirlenmeyi siyasi ve sosyal politikalardan bağımsız ele alıp, üç-beş tane şarkıyı günah keçisi yapmak, dildeki/düşüncedeki kirliliğin nasıl doğduğunu göstermiyor mu?

Sözü, müziği güzel şarkıları severim. Kimileri yakalar ve uzun süre peşinden sürükler beni. O güzel şarkıların o yetenekli söz yazarlarını yazmaya kalksam, birini unuttum diye üzülürüm, o yüzden hepsine selam olsun.

Şimdi sözü güzel, müziği güzel bir şarkı dinlemenin tam zamanı. Siz olsaydınız hangi şarkıyı dinlerdiniz?

26 Şubat 2010 Cuma

Roberto Bolano: Uzak Yıldız

Roberto Bolano imzalı Uzak Yıldız’ı okurken kitabın kenarına şöyle bir not almışım: “Tek isteği, huzurla uyuyan okurun üstüne düş yorganı sermek değildir şiirin. Gerektiğinde –hatta gereklilik dememeli-, canı istediğinde,buz gibi bir havada, o yorganı okurun üstünden çekip ayazda bırakacak kadar da cesurdur. Dahası, üşümek istemediğini söyleyen okurun, yüzüne tükürmekten de kaçmaz.”

“Concepcion Üniversitesi’nin önde gelen bir başka atölyesi olan Diego Soto’nun şiir atölyesi, Juan Stein atölyesinin estetik ve etik açıdan rakibiydi,” diyor Uzak Yıldız’ın anlatıcısı. Ama bu karşıtlık, uzlaşmaz bir ayrım yaratmıyor, örneğin anlatıcımız ve yakın arkadaşı Bibiano O’Ryan, okuldaki bütün atölyelere katılıyorlar. Düşünsel çizgilerini netleştirebilmenin yolunu şehirdeki siyasal toplantıların yanı sıra kültürel etkinliklerde arıyorlar. Pinochet darbesiyle değişecek hayatlarında, her bir adımın anlamını hassasiyetle atmaya çalışan genç solcu şairlerin hikayesini anlatıyor Roberto Bolano, Uzak Yıldız’da. Darbeye kalemini yatıranlarla, darbe yüzünden içeride yatanların hikayesine alaycı bir Bolano dokunuşu. Gariptir, buradan bakınca konu ne kadar da tanıdık geliyor.

21 Şubat 2010 Pazar

Diyet

 
Sevgilim…

Ya da artık sana ne dememi istiyorsan? Diyebilir miyim peki, sence dilim varır mı?

Sevgilim…

Meğer her ayrılık sevdiğin bir şairin intiharı gibiymiş. Beden kendini sonsuza gömüyor, sadece dizeler ve duygular kalıyor geriye. Şu anda, tam da şu anda, ruhumu silkeleyen öpüşünü hatırlamaya çalışıyorum. Olmuyor. Gözümün önüne o sahil kasabasındaki evde -sahi neresiydi orası?- teninin bilgeliğini katarak yaptığın domatesli makarna geliyor. Komik değil mi? Gül o zaman, sen hep gül. Dalgalar denizde dans ediyordu, senin omuzların kıpır kıpırdı. Bir metin okumuştun sonra, sen mi yazmıştın alıntı mıydı hatırlamıyorum, keşke bir satırını hatırlasam. Buğday nasıl makarna oluyor, demiştim. Oluyormuş meğer, her şey olabiliyormuş. Şimdi dalgalar başka kıyılara vuruyordur lacivert bedenlerini. Peki senin omuzların nasıl?

Sevgilim…

Meğer her ayrılık cesur bir bedelmiş. Ama şu anda hatırlayamasam da sakın dudaklarını unutmamı bekleme benden. Bir diyet gerekiyorsa eğer, artık makarna yemem.

Komik değil mi? Gül o zaman, sen hep gül…

20 Şubat 2010 Cumartesi

“Dobry den Thom!”


Vltava kenarındaki küçük ama ciddiye alınması gereken müzik dükkânının Yes hayranı tezgâhtarı Jan Stefan konsere gidemediği için üzgün. “Senden bir şey rica ediyorum,” diyor, “Thom, seyircileri Dobry vecer diye selamlarsa, sen de Dobry den Thom, diye bağır!” Prag yılın en kalabalık zamanını yaşıyor. Bir gün öncesinin yağmurlu ve bunaltıcı havası yerini güneşli bir güne bırakmış durumda. Âşıklar Kampa Adasındaki parklarda güneşleniyor, turistler Vltava’da pedal çeviriyor.

www.radiohead.com/deadairspace’den gelen haberler güzel ama bir süredir hayranları tedirgin eden bir konu var: Grup gerçekten de yeni bir albüm yapmayacaklarını açıkladı mı? Daha fenası Radiohead dağılıyor mu? Gün boyu rastladığımız farklı pasaportlara sahip hayranların tek bir yorumu var bu konuda: “Dağılma falan yok, palavra hepsi, sadece menajerleri bir süre dinlenmelerini önermiş o kadar.”

17 Şubat 2010 Çarşamba

En Beğendiğiniz Kitap Adları

Çok sevdiğim kitap adları vardır. Kimileri yazarın kimileri çevirmenin başarısıdır. Hep düşünmüşümdür Gönülçelen Sallinger’in elbette ama bir parça da Adnan Benk’in değil mi? Ya da özgün adı Survivor olan Gösteri Peygamberi? Kendiliğinden güzel adlar vardır, çevirisiyle değerini kaybetmeyen; Onca Yoksulluk Varken (Romain Gary), Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet (Thomas De Quincey), Karanlığın Yüreği (Joseph Conrad), Ses Taklitçisi (Thomas Bernhard)… Uzar gider bu liste! Aslında Bernhard’ı her kitabının adını sevdiğim yazarlar listesine alabilirim. Nabokov gibi. Nabokov okumadan geçen yıl eksik kalmıştır. Karanlıkta Kahkaha ne kadar güzel bir kitap adıdır. Bütün kitapları deyince Oğuz Atay’ı anmadan olmaz. Peki ya Yusuf Atılgan’dan Aylak Adam ve Anayurt Oteli? Ne Kitapsız Ne Kedisiz diyen Bilge Karasu da Yer Demir Gök Bakır diyen Yaşar Kemal de başımın tacıdır. Hayalet Gemi tayfasının kitap adları da özeldir benim için; Yücel Balku’dan Sükut Ayyuka Çıkar, Ergun Kocabıyık’tan Dolaylı Hayvan, Derya Erkenci’den Nişan Fotoğrafları, Murat Gülsoy ve Ayfer Tunç’un kitapları. Anarşik Rehavet ve Siyah Hatıralar Denizi ile Mehmet Açar’ın yeri ayrıdır.

Adına kanıp aldığım ve hüsrana uğradığım kitaplar da vardır. Onları da aklımdan siler atarım zaten. Geriye sadece adıyla ve içeriğiyle güzel kitaplar kalır. Bu yazıda amacım kendi beğeni listemi paylaşmak değil. Yukarıda yazdığım birkaç kitap adıyla sınırlı değil beğeni listem, bu takıntılı olduğum bir konudur çünkü. Neyse… Bu yazıda Twitter kullanıcılarına “En beğendiğiniz kitap adı nedir?” diye sormamdan sonra oluşan listeyi paylaşmak istiyorum. Çok sayıda mesaj geldi, çift olanları temizlemek ve listelemek zaman alıcıydı, arada gözümden kaçanlar olduysa özür dilerim. Açıkçası kimilerinin soruyu yanlış anladığını ve “En beğendiniz kitap nedir?” sorusunu cevapladığını düşünüyorum. Hatta oluşan listede beğenmediğim kitap adları, edebiyat saymadığım ya da beğenmediğim kitaplar, beğenmediğim yazarlar da var. Ama yine de bir engelleme yapmadan, ne gönderildiyse listeledim. Çevirisi yapılmış kitapların özgün adlarını yazmayı tercih edenlerin tercihlerine de saygı gösterdim elbette. (Sadece kendime sansür uyguladım, benim kitaplarımın adlarını gönderenlerden özür dilerim.) Liste beğeni sırasına göre değil, mesajların geliş sırasına göre numaralandırıldı. Aynı yazara ait kitapları alt alta dizmeye çalıştım. Bir ara listede kendi beğendiğim kitap adlarını işaretleyeyim diye düşündüm ama vazgeçtim. Bu liste sadece zihin açıcı, okuduğumuz kitapları hatırlatan, bilmediğimiz kitaplara yönlendiren, farklı bakış açılarının beğenilerinden oluşan, “Yorumlar”la ya da Twitter mesajlarıyla çoğaltılabilir bir liste olarak kalsın istedim.

16 Şubat 2010 Salı

"Our Bazaar!"

  
Kadının dükkâna girmesiyle Ahmet’in bildiği dünya değişti.

Tam da öğlen ezanı okunuyordu. Birden caminin hoparlörü bozuldu, tiz bir çığlık kapladı çarşıyı, sonra da kesiliverdi müezzinin sesi. Nazarlığı tutan çivi gevşedi, takvim yere düştü. Enikliğinden beri girişteki paspasın üstünde uyuyan sokak köpeği, havlayarak-hırlayarak, belirsiz bir düşmanı kovalamaya başladı.

Kadın içeri girdi, dünya değişti. Bir daha da asla aynı dünya olmadı.

14 Şubat 2010 Pazar

Bir de Baktım Yoksun: Kaybetmek, Kaybolmak!

Ekim 2009'da yayımlanan kitabım Bir de Baktım Yoksun, 3.baskısını yaptı. Tam da Behçet Çelik'in Notos Öykü'deki eleştirisini okuduğum zamanda gelen yeni baskı haberine çok sevindim elbette. Kendi kitabıma olan ilginin ötesinde öyküye ilgi gösterilmesi memnun ediyor beni. (Yeri gelmişken iki yeni öykücüyü işaret etmek ve Yapı Kredi Yayınları'na bu kitaplar için teşekkür etmek isterim: Yalçın Tosun'dan "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler" ile Kerem Işık'dan "Aslında Cennet de Yok".) Yeni baskısıyla, Bir de Baktım Yoksun durağına bir daha gitmek istedim. Özge Ercan'ın Varlık dergisinin Aralık 2009 sayısında yayımlanan söyleşisini paylaşıyorum. Kitaplara, öykülere ve Bir de Baktım Yoksun'a ilgi gösteren herkese teşekkür ederim.

Türkiye'de kişi başına kaç kitap düşüyor?

NTV Tarih dergisinin son sayısında Haluk Oral tarafından kaleme alınan nefis bir yazı var: "Senede Bir Gün'ün ardında Nazım Hikmet mi vardı?" Şarkısıyla ve filmiyle meşhur "Senede Bir Gün" kitabının yolculuğunu tanıklıklarla aktaran ve İhsan (Koza) İpekçi'nin yazdığı kitabın Nazım Hikmet'le bağlantısını ortaya koyan yazıyı (ve elbette son zamanlarda en sevdiğim dergilerden biri olan NTV Tarih'teki diğer yazıları) okumanızı öneririm. Yazıda dikkatimi çeken bir noktadan devam edelim: Senede Bir Gün'ün 1946 tarihli ilk baskısının kapak içini fotoğraf olarak basmış dergi, "Beşinci bin" vurgusu hemen göze çarpıyor. Günümüzde kitapların ortalama 1000-3000 aralığına sıkıştığını düşünecek olursak heyecan verici bir rakam. Unutulmaması gereken nokta 1945'te Türkiye nüfusunun 18,790,987 olduğu. Yani kaba bir değerlendirmeyle bugünün İstanbul'undan daha düşük bir nüfus.

Rakamlarla konuşmaya devam. Elbette önemli bir soruyu aklımızın bir köşesinde tutarak: Sayısal değerler tamam da, içerik ne olacak? O ayrı ve çok daha derin bir konu... Neyse; biz şimdilik Türkiye Yayıncılar Birliği'nden gelen istatistiki verilere göre genel durumu ortaya koyup, Türkiye'de kişi başına kaç kitap düşüyor sorusunun cevabını bulmaya çalışacağız.

12 Şubat 2010 Cuma

Okunmayanların Şarkısı

Okumadığı kitaplardan biriyim.

Benimle aynı kaderi paylaşan çok sayıda kitap var, biliyorum. Dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir kitapevinin-kütüphanenin rafında duran kitapları kastetmiyorum; onun kütüphanesinde okunmadan eskiyen kitaplarız biz. Yıllardır pinekliyorum bu raflarda, hangi kitapların benim gibi mutsuz olduğunu gayet iyi biliyorum. Arada bir yerlerimiz temizlik gibi nedenlerle değişse de birbirimizi gözden kaçırmıyoruz. Taşınmalardan pek hoşlanmıyoruz elbette; ev değiştirmek demek sakatlanan-kaybolan dostlar demek. Yeni gelenler heyecanla karşılanıyor, biraz sıkışıp yer açılıyor. Sonra onlar da beklemeye başlıyor. Sonsuzluk gibi bir bekleyiş bu; neyse ki kitaplar sabırlı oluyor.

10 Şubat 2010 Çarşamba

2010 Ubor Metenga Buluşmaları: Öyküler Katılımcılarını Bekliyor

22 Şubat 2010 Pazartesi günü saat 20:00’de İKSV’nin Deniz Palas’taki yeni binasının harika mekanı Salon’da Ayfer Tunç ve Murat Gülsoy’la bir edebiyat etkinliği gerçekleştireceğiz. Etkinliğin tanıtım bülteninde şöyle deniyor: "2009'da Can Yayınları tarafından başlatılan ve bu yıl Salon'da devam edecek Can Yayınları 2010 Ubor Metenga Buluşmaları'nda üç öykü ustası, her ay farklı bir İstanbul öyküsünü çözümleyecek. İlk yapıt, edebiyatımızın büyük isimlerinden Ahmet Hamdi Tanpınar'ın "Acıbadem'deki Köşk" adlı öyküsü." Her şey güzel de nedir bu Ubor Metenga buluşmaları diyenler olabilir.

Gerçekten de nedir bu Ubor Metenga buluşmaları?

7 Şubat 2010 Pazar

Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın: “Goethe’mi ye, dalyanak!”

Oskar, kitabın daha ilk bölümünde babasıyla oynadığı bir oyundan söz ediyor: Keşif Seferleri. Evlerinin dışındaki dünyaya düzenledikleri keşif seferleri. İpucu olmamasından rahatsız olan Oskar’ın cevaplanamayan sorusu, bu oyunu farklı okumalara da açıyor: “İpuçlarının yokluğu ipucu mudur?” Karmaşık görünen bu soru, aslında kitabın da merkezinde olan 11 Eylül sonrası Amerikan toplumunun ruh haliyle örtüşen bir durumu işaret ediyor. Oskar, oyunun bir aşamasındaki soruları üstünden ortalama Amerikalının bakış açısını yansıtıyor bize: Hiçbir şey ipucu mudur?

Jonathan Safran Foer’in Aşırı Gürültülü ve İnanılmaz Yakın (Extremely Loud and Incredibly Close) adlı romanı bizi -Günter Grass’ın büyülü ve büyüleyici romanı Teneke Trampet’in büyümeyi reddeden karakteri Oscar’ın dünyasından sonra, bir başka “özel” çocuğun dünyasına- 11 Eylül’de babasını kaybeden Oskar Schell’in dünyasına davet ediyor.

5 Şubat 2010 Cuma

Soğukkanlı Romans

Defterlerle ilişkimin ne zaman, nasıl başladığını elbette hatırlıyorum. Uzun hikâye. Bugünden bakınca söylenebilecek olan, bu ilişkinin giderek artan bir şiddette, hadi kendime anlayışlı davranmayayım, hastalıklı bir şekilde sürdüğüdür. Çocuk yaştaki defterlerimden birkaçı bugüne ulaşabildi. Bir iki yıl önce bu defterlerden birinde, dokuz yaşımdayken cebimde taşıdığım bir defterde, ilk roman denememin notlarını buldum. Demek ki o zamandan bu zaman çalışma yöntemlerim pek de değişmemiş.

3 Şubat 2010 Çarşamba

Volkan Öktem: Bagetlerin Efendisi

Kimileri öndeki adamı-kadını izler konserde; solist vokal göz alıcıdır ne de olsa. Bir de solist enstrümanlar dikkat çeker; rock konserindeyseniz gitarın-gitaristin krallığı tartışılmaz, caz gruplarında saksafondan piyanoya açılır yelpaze. Ama bir de “arkadaki adamlar” vardır; işte ben hangi konsere gidersem gideyim gözlerimi onlardan alamam. Basçı daha kadersizdir kanımca, davulcu ise sadece seyircinin yüreğini hoplatacak bir soloya kalkınca hatırlanır. Özel solo anları dışında “arkadaki adamlar”dan beklenen işlerini aksatmadan yapmalarıdır. Hani vokalist arada sözü unutsa, gitarist iki nota kaydırsa pek anlaşılmaz da (ya da affedilir de) “arkadaki adamlar”ın bir saliselik aksaması binayı çökertir. Gurubun belkemiğidir onlar. Ben arkadaki adamları severim. Bu coğrafyada öyle bir “arkadaki adam” vardır ki, onu arkasına alan müzisyenin metronomu şaşmaz, rotası sapmaz. Volkan Öktem sadece Türkiye’nin değil, dünyanın sayılı davulcuları arasındadır bence.