Fotoğrafım
Okuduklarım... Dinlediklerim... İzlediklerim... Aklıma takılanlar...

31 Ocak 2010 Pazar

"... için!"

Önce adını yazmak geldi içimden.

Seslerin, sözlerin dünyasında yolumu kaybettiğim gecelerden birinde, seninle üstüne uzun uzun konuştuğumuz bir yazının başına oturmuştum. Giriş cümlesi, karakterlerin yapıları, kurgu, altmetinler kafamdaydı. Önce kendime güzel bir yemek hazırladım. Gülme lütfen, patates kızartması da pekâlâ güzel bir yemek olabilir. Ev kızartma kokmasın diye pencereyi açtım, soğuk rüzgarların canımı yakmasına izin verdim. Patatesleri bir torbaya koyup, çöpe attım. Sonra, kahve yaptım. Bütün bunları yaparken elimden geldiğince ağır davranıyordum. Yazacaklarımı içselleştirmek sonra da kendimden çıkıp bütün o sözlere dışarıdan bakmak için zamana gereksinimim vardı çünkü. Yazmaya oturmadan önce kendimden yorulup yabancılaşmak için, bildiğim yaşamlardan soyutlanıp öykü karakterlerinin dünyasına konuk olabilmek için zamana gereksinimim vardı. Tabii dilimin yanmasına neden olan kahvenin soğuması için de... Neyse...

30 Ocak 2010 Cumartesi

Odell Deefus’u tanıdık ama Torsten Krol da kim oluyor?

Callisto’nun yazarı Torsten Krol’un kısa biyografisi şöyle: “Yazar hakkında hiçbir şey bilinmemektedir.” Vikipedi ise farklı düşünüyor ve Krol’un Queensland’de yaşayan Avustralyalı bir yazar olduğunu söylüyor. Krol, aslında 2007 tarihli Callisto öncesinde yayınlanan The Dolphin People romanıyla tanınmış ama bugüne kadar yüzünü gören, hatta sesini duyan yok. Kendisiyle iletişim sadece e-posta yoluyla yapılıyor. Ortada bir sahte-isim ya da yayınevi-numarası olduğu kesin. Hatta biraz merak kabartayım ama yazının sonunda, Torsten Krol’un “aslında” hangi ünlü yazar olduğunu fısıldayan bir dedikoduyu da aktaracağım.

29 Ocak 2010 Cuma

Salinger’e veda: “Kitap dediğin öyle olmalı ki…”

Benim için Adnan Benk’in müthiş çevirisiyle Gönülçelen’dir o harika kitabın adı. Hani Holden Caulfield’in bir yerinde şöyle dediği kitap: “Kitap dediğin öyle olmalı ki, okuyup kapadıktan sonra keşke şunu yazan arkadaşım olsaydı da canım çektikçe telefona sarılıp çene çalabilseydim onunla, dedirtmeli.” Hani sahte dünyaya nanik yapıp, yetişkinlerin ikiyüzlülüğüyle maytap geçen Holden’ın izinde defalarca yürüdüğümüz, sayfaları parçalanmaya yüz tutsa da bir daha, bir daha okuduğum/uz roman. İşte o romanın, “yokluğuyla da çok şey öğreten” yazarı Jerome David Salinger uçtu gitti. 91 yaşında öldü.

27 Ocak 2010 Çarşamba

Hikayesini arayan sinema

Türkiye’de sinema son birkaç yıldır rakamlar üstünden konuşuyor. En çok izlenen filmler, ilk hafta sonunu iyi kapatan filmler, en büyük hasılatı yapan filmler, satılan bilet üstündeki yüzde hakimiyetleri, filmlerin bütçeleri (hatta filmdeki bir sahnenin bütçesi)… Merakla beklediğimiz bazı filmler, ticari baskıdan kaçmak zorunda kaldıkları için gösterime girecek 1-2 salon bile bulamazken, 500-600 kopyayla büyük çıkartmalar yapan filmler var; hem de bu sayıda bile birbirleriyle yarışarak… En büyüğü, en hızlıyı merak eden çocuklar gibi rekorlardan konuşuyor sinemacılar; medya da birbirlerinin rekorlarını kırıp kıramayacakları konusunda kızıştırıp duruyor… En çok konuşulan konu ise, bu yıl çekilen film sayısındaki artış. 2008 yılında 50 Türk filmi gösterime girerken 2009’da bu rakam 69’a çıkmış. %38’lik bir artış söz konusu yani. 2010’a da hızlı girdik, çok sayıda filmin de gösterim beklediğini biliyoruz. Ancak film sayısındaki artış, sinema salonlarına giden seyirci sayısına yansımıyor. Seyirci sayısında geçen yıla göre bir düşüş var. Seyirci neredeyse kaçıyor. Televizyon dizisi estetiğinde ve mantığında, aceleye getirilmiş olduğu her halinden belli, “biz ne verirsek seyirci onu alır” düşüncesinin parlatıldığı işler sadece alan daraltmaya yarıyor. Özellikle sıradan seyirci belki çekim tekniklerinden, ince oyunculuklardan anlamıyor ama konu hikayeye gelince kolay kolay “yemiyor”. Türkiye’de sinema, hala hikayesini arıyor.

26 Ocak 2010 Salı

DOT ne yapmayacak?



DOT izleyicisiyle arasına mesafe koymayacak: Bilenler bilir, herhangi bir DOT mekanına ve oyununa gittiğinizde oyunculardan-ekipten-hatta kemikleşmiş izleyicilerden biri mutlaka “oralarda bir yerdedir.” Oyunun başlamasını beklerken tiyatrodan, sinemadan, edebiyattan, hayattan, aklınıza ne gelirse ondan konuşabilirsiniz. İzleyiciyi ekibin, ekibi hayatın bir parçası yapan bu etkileşim hiç kaybolmayacaktır.

24 Ocak 2010 Pazar

24 Ocak: Bir Pazar Günü

Kar. Beyaz. Fırtına. Soğuk. Pazar gazeteleri, her zamanki gibi yaşamı hafifletmek istiyor. Başaramıyorlar. Kar darbe senaryolarının üstünü örtmüyor. Fırtına istese de solu uyandıramıyor, gerçek sola savuramıyor. Soğuk can alıyor. Üstelik gün Şakir Eczacıbaşı’nın ölüm haberiyle başlıyor. Gerçek bir kültür insanı, bir kuşağın erdemli duruşunu da yanında götürüyor sanki. 24 Ocak 1993’ün, Uğur Mumcu’nun öldürülüşünün üstünden 17 yıl geçmiş. O büyük yürüyüşü hatırlıyorum, on binlerin öfkesini, acısını. “Yiğidim aslanım, burada yatıyor,” derken nasıl da ağladığımızı. Daha beş gün önce aynı şarkıda, boğazımızda düğümlenen Hrant acısını hatırlıyorum sonra. Mahcubiyet diye bir duygu var, insanlığından utanıyor insan kimi zaman. Haiti’deki insanlık dramı bile, “Türk kurtarma ekibinin başarısı” başlığıyla bir milli meseleye dönüştürülürken, bir kez daha özür diliyorum Hrant’tan. Yardım konserleri midemi ekşitiyor. “Korunaklı hayat insanları”ndan biri olduğumu biliyorum, başımı öne eğiyorum. Soğuk üstlerine üstlerine yürüse de direnişlerinden vazgeçemeyen Tekel işçilerinin yanında olamadığım için okuduğum kitaplardan özür diliyorum.

23 Ocak 2010 Cumartesi

Bir çizgi-romanda Maupassant okumak: Yağ Tulumu

1870. Fransa’da III.Napoleon dönemi. Diğer yanda Bismark güçlü bir Alman federasyonu oluşturmaya çalışıyor. Karşılıklı diplomatik oyunlar sonucu Fransa kendi felaketine imza atıyor ve Prusya’ya savaş açıyor. III. Napoelon’un teslim olması ve Prusya’nın istilası ile sonuçlanacak bir savaş. Bu istila sürecinde bir atlı araba, kentin on sakinini Rouen’den, Havre’a kaçırmak için yola çıkıyor. Arabadaki dokuz kişi burjuvaziyi, orta sınıf ahlakını, kaypak bir vatanseverliği, ikiyüzlü bir demokratlığı temsil eden insanlar; tüccar Loiseau ailesi, iplik fabrikası sahibi Carré-Lamadon’lar, Bréville Kontu ve eşi, iki rahibe, demokrat Cornudet. Bir de balık eti vücudu nedeniyle yağ tulumu denilen bir fahişe var arabada: Élisabeth Rousset. Fransız dilinin en usta öykücülerinden biri olan Guy de Maupassant’ın ünlü öyküsü Yağ Tulumu-Boule de Suif işte böyle başlıyor.

19 Ocak 2010 Salı

Hrant için: “Bu Köşedeki Adam”

Üç yıl oldu. Avrupa’nın Kültür Başkenti olmanın patlangaçlı mutluluğunu yaşayan bu şehirde, üç yıl önce, göz göre göre bir cinayet işlendi. Planlayanı, tetiği çekeni, destekçileri, alkışlayanları belli bir cinayet. 19 Ocak 2007’de bu şehir, bu ülke bir evladını yere düşürdü. Linç kültürünün karanlık özneleri sorulan soruları duymadı, cevaplamadı. Cevaplamıyor. Yok edilişiyle, yokluğuyla, bize cesareti tekrar hatırlatan kardeşimiz, korunaklı evlerimizdeki ürkek yaşamlarımızdan çıkaracak bizi bugün ve onu hatırlamak, sormaya-sorgulamaya devam etmek için yine Agos Gazetesinin önünde olacağız.

18 Ocak 2010 Pazartesi

Roman, hayatın neresinde?

Bir üçüncü sayfa haberi. İki kafadarın akıllara durgunluk verecek dolandırıcılığını anlatan bir haber. İki arkadaş, birinin ağabeyinin askerlik fotoğraflarına bakıp, en saf görünümlü kişiyi kurban olarak seçiyor. Bir çiftçi bu. Daha sonra alçıdan bereket tanrısı heykeline benzer bir heykel yapıp, hatta bir de sarı-yaldızlı boya ile boyayıp, bu çiftçinin bahçesine gömüyorlar. Ertesi gün çiftçinin kapısını çalıp kendilerini bir sanat uzmanı ve Amerikalı bir arkeolog olarak tanıtıyorlar. Kurbana, bahçesinde çok değerli bir heykel olduğunu söyleyip, kazıya ikna ediyorlar. Kazı sonucunda bahçeden bir gün önce gömdükleri, altın renginde bir heykel çıkıyor. Bu heykelin yüz binlerce dolar ettiğini ama satış işlemini yapmak için on beş bin dolar gerektiğini söylüyorlar. Adam dokuz bin dolar bulabiliyor. Onlar da gidip piyasa araştırması yapacaklarını, bir iki gün içinde gelip kalan altı bin doları alacaklarını söylüyorlar. Bu arada da heykelin lanetli olduğunu ve dokunmaması gerektiğini söylüyorlar. Ama çiftçi merakına yenik düşüp heykelin orasını burasını kurcalayınca, dolandırıldığını anlıyor ve iki gün sonra altı bin dolar için geri gelen kafadarlar da yakayı ele veriyor. Dolandırıcılar sorgulamalarında bu planı, okudukları bir kitaptan esinlenerek yaptıklarını söylüyorlar.

17 Ocak 2010 Pazar

Anadolu Hisarı

Hemen gidip bakkalla sohbet etmeye karar verdim. Amacım belliydi. Çocukluğumda okuduğum kitapların dünyasına adım atacaktım. Bakkal, büyük dağıtıcıların dağıtım sorumlularına sipariş veren satıcı kimliğinden sıyrılıp, bakkal amca olacaktı. Adını öğrenecektim. Ona “Ağabey,” diyecektim, “bana yüz gram zeytinle bir de özel tenekeden yağsız peynir versene.”

16 Ocak 2010 Cumartesi

Murakami okumak, hem de "tercüme zayiatı"na aldırmadan!


Haruki Murakami ile tanıştığım günü çalışma defterlerimden birine not etmişim: 13 Kasım 2001. O gün okurluk yolculuğumda adını sıklıkla anmaktan zevk aldığım dostum, Semih Aközlü, altZine’de yayınlamamız için bir çeviri yollamış. “Norwegian Wood” romanının 6-7 sayfalık bir bölümü, Semih’in heyecan dolu notuyla gelmiş: “Bu adamı mutlaka okumalısın!” Çeviriyi altZine’in Ocak 2002 güncellemesinde yayınlamıştık. O tarihten önce Türkçede herhangi bir Murakami çevirisi yayınlandı mı bilmiyorum, zaten amacım “en önce biz yaptık” saçmalıklarına girmek değil. Beni ilgilendiren kişisel tarihimin okuma durakları; o günden sonra sıkı bir Murakami takipçisi olduğumu rahatlıkla söyleyebilirim.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Pıtırcık: “Ne yani yalan mı, iyi valla…”


Pıtırcık’ın bir sinema filmi olduğunu duyduğumda heyecanlandım ama biraz da korktum açıkçası. Çocukluk yıllarımdan bu yana maceralarını okumaktan sıkılmadığım bir kahramanı, beyazperdede, ete kemiğe bürünmüş görecek olmanın gerilimiydi bu. Sonunda gidip gördüm filmi. İyi ki de gördüm; bütün o gerilim yerini büyük bir rahatlamaya ve kahkahalara bıraktı. Hem de bana kendi Pıtırcık maceramı hatırlattı. İtiraf ediyorum: Ben bu filmin baş oyuncusu Maxime Godart’tan çok daha önce, 1979’da Pıtırcık olmuştum.

11 Ocak 2010 Pazartesi

Düş/üş

Adanın arka taraflarına doğru yürüdü adam.

Kafasının içinde adını hatırlayamadığı bir melodi dolaşıyordu. Burnuna gelen rahatlatıcı koku, bir masumiyet aynasıyla yüzyüze bırakıyor, çok eskilerden bir anıyı hatırlamasına neden oluyordu. Böylece o melodi o anının sinyali haline geliverdi bir anda. Gerçekleşen bir rüya mıydı bu, düşlediği bir şey mi?

10 Ocak 2010 Pazar

Murathan Mungan: sen ben ve diğerleri / boşluğa dağılan herkes gibi


Öncesinde dergilerde şiirlerini okurdum ama ilk kez bir Murathan Mungan kitabı satın aldığım tarih ve yer belli: 2 Eylül 1984, Ankara, Tunalıhilmi caddesindeki Levni Kitapevi. Kapak fotoğrafını Yıldırım Türker’in çektiği, “Yeni İnsan” yayınları etiketli bir şiir kitabı: Kum Saati. Okunmaktan-didiklenmekten eskimiş kitap şu anda masamda gıcır gıcır bir şiir kitabıyla yan yana. İkinci Hayvan, etkileyici kapağıyla bana da 25 yıllık Murathan Mungan okurluğumu anlatıyor.

8 Ocak 2010 Cuma

Kahve kokan bir yazı

Bitmeyen mide sorunlarım doktora sürüklediğinde hep aynı sözü duyuyorum: “Kahveden uzak dur, hiç değilse azalt!” Olmuyor. Yaş ilerledikçe gece kahveleri çarpıntı yapmıyor mu? Yapıyor. Ama vazgeçilmiyor. Market raflarını, aktarları süsleyen türlü türlü meyve-bitki çayları akıl çelmiyor mu? Çeliyor çelmesine de kahvenin krallığını sarsamıyor. Sohbet, kahvenin o baş döndüren kokusuyla öğreniyor yürümeyi, coştukça coşuyor. “Fil Uçuşu”, takipçileriyle-yorumcularıyla yeni bir sohbet ortamı madem, işte kahve kokan bir yazı.

7 Ocak 2010 Perşembe

Düşmüş bir harf gibi...

Dün yoktu.

Bugün var.
Ama bugün var.

Oysa dün yoktu, biliyorum. Aynı saatlerde, emin değilim ama belki de aynı saatte, aynı pencereden bakmıştım. Hava biraz daha kapalıydı. Beklenmedik sıcaklar iç bunaltan bir sise neden oluyor sabahları. Belki… belki sis yüzünden fark edemedim. Belki dün de vardı…

6 Ocak 2010 Çarşamba

Ahmet Ümit’le ayaküstü sohbet


Ahmet Ümit’i tanıyanlar ne kadar hoşsohbet bir insan olduğunu bilirler. İş için bir araya geldiğimizde bile laf lafı açar. Edebiyat, sinema, siyaset derken, konuda konuya atlar, zamanın nasıl geçtiğini anlamayız. Yine öyle oldu. Ama bu kez birkaç sorunun cevabını “Fil Uçuşu” okurlarıyla paylaşmak istediğimi söyledim. Yazmakta olduğu son roman “İstanbul Hatırası”ndan başladık, kriminolojiye merkezine alan dizilere kadar uzandık.

5 Ocak 2010 Salı

Çocuk parkında... ve ben hala...

“Bir gece başını yastığa koyduğunda bir değişiklik rahatsız edecek seni; bir de bakacaksın ki gözlüğünü çıkarmayı unutup girmişsin yatağına. İşte o andan sonra gözlüklü bir insan olarak yaşamaya alışmışsın demektir.” Ne zaman böyle sözler söyleyecek olsa, bir elini, ağırlığını hissettirerek omzuma koyardı babam; gözlerini gözlerime diker öyle konuşurdu.

Gösteri Toplumu. Yeniden!


Birbiri ardına boy gösteren elektronik marketlerden birinin açılışı. Yorgun bedenini sağdan-soldan gelen darbelere karşı korumaya çalışan adam, haklı bir eylemin sözcüsü gibi konuşuyor: “İsyan ediyoruz! Böyle rezalet olmaz! Plazma televizyon almak için geldik, dört saattir aç-susuz bekliyoruz. Yetkililere sesleniyoruz! Açız! Açız!” Beşinci sınıf bir parodi değil bu; bir haber bülteni. Aptalca şakalardan daha aptal bir gerçekliği izliyoruz. Medyanın aynılaştıran diliyle…

4 Ocak 2010 Pazartesi

Platonov’un öyküleri: “Dönüş”

Andrey Platonov’un hayat hikayesinde en çok ilgimi çeken nokta ölümü oldu: “Zorunlu çalışma kampından dönen oğlundan kaptığı tüberkülozun ilerlemesi sonucu 1951 yılında öldü.” Devrimin dinamikleri içinde inişlerle-çıkışlarla geçen bir hayatın hazin sonu. Oğlunun akıbeti elbette merak konusu…

3 Ocak 2010 Pazar

Bir kesekağıdı imalatçısının itirafları!

Kesekağıdı yapmayı dedemden öğrendim. Gençliğinde geçirdiği bir kaza yüzünden iki ayağı da sakat kalmıştı; çift bastonla yürürdü. Gazetede yazardı. Ancak üç çocuğunu okutabilmek için ömrü boyunca ek işler yapmış; muhasebe kayıtları tutmak, özel ders vermek… Geceleri de okunmuş gazetelerden kesekağıdı yaparmış. İlkokuldayken seslendirme yapardım ancak buradan gelen para evin bütçesine katılırdı. İstediğim kitapları-dergileri alabilmek ise harçlığımın başarabileceği bir şey değildi. Tutkal yapmayı, gazeteyi firesiz katlayıp kesekağıdı yapmayı dedemden öğrendim. “Yaparken değil ama gazetelerdeki eskimiş haberleri okurken çok zaman kaybedeceksin,” demişti. Doğruydu. Okumadan duramıyordum. Bir satır fazla okuyabilmenin, okuduklarımı çevremdekilerle paylaşmanın tutkunu oldum yıllar içinde.