26 Aralık 2010 Pazar

Benim emektar Tele!

1985. Ankara. Okul çıkışı ya ben Levent’lere gidiyorum ya o bize geliyor. Konuşuyoruz. Dersler, kitaplar… ve elbette aşklar. Bir de müzik var. Gitarlar. 80’lerin başında sunta gitarlarla başlayan amatör müzisyenlik yolculuğumuzda ikimizin de “sağlam” birer gitarı var. Levent’te Yamaha akustik, bende Ibanez akustik. Lisede verdiğimiz bir konserde rezil olmamak için aldığımız elektrikliler var bir de. Levent’in caz kasa ile Les Paul arası semi-hollow kırmızı bir gitarı var. O kadar “sağır” bir gitar ki, ne kadar uğraşırsak uğraşalım olmuyor. Benim de, ne yaparsan yap sapı iflah olmayan bir basım var, yanlış hatırlamıyorsam Takai marka. İkimizin de hayalinde “güzel” gitarlar var. Elimize geçen dergilerdeki gitar fotoğraflarına ağzımızın suyu akarak bakıyoruz. Arada bir sırf “gitar görmek” için müzik mağazalarına gidiyoruz. İzmir caddesi ve Kolej’de iki dükkan var, adlarını unuttum şimdi, onların vitrinlerini ezbere biliyoruz. Öyle ahım şahım gitarlar yok içeride, hele şapka uçuracak cinsten bir marka ya da model hiç yok. Ama yine de girip tek tek inceliyoruz. Bir yandan da para biriktiriyoruz. Birbirimizin bütçesini ezbere biliyoruz. Sanki iki gitar alınacak ve parası tek cepten çıkacak. Sonunda İzmir caddesindeki dükkanda iki tane Squier görüyoruz. (O yılların Squier’ları taş gibidir açıkçası, bilenler bilir.) Levent kendine bir Squier Stratocaster beğeniyor. Ben her zaman Tele hastasıyım, kapıyorum Squier Telecaster’ı. (Elimizdeki gitarları dükkana mı verdik birilerine mi sattık emin değilim. Birilerine sattıysak ikimiz adına özür dilerim, çünkü gerçekten kötü gitarlardı.) Gitarları mukavva kutularına koyup Levent’lere gidiyoruz. Ayrıca amfi alacak paramız yok, evdeki iki girişli bağlama amfisiyle idare etmemiz gerekiyor. İki gitarı da girince, iğrenç bir ses kaplıyor odayı. Ama umurumuzda değil! Bir kere takmışız ya boynumuza Strat ile Tele’yi, gerisi vız gelir tırıs gider.

O gitarlar duruyor hala. Başka gitarlarımız da oldu ama o gitarlar hep değerlilerimiz olmuştur –Yamaha ve Ibanez ise krallık tahtından hiç inmedi-.

Gitar tutkum hiç azalmadı, sadece müziğine değil bir nesne olarak gitarın kendisine tutkunum ben. Hala arada müzik mağazalarına giderim, gitarların arasında dolaşırım, alıp elime sağına soluna bakarım. Oturur bir çay içerim, sohbet ederim. Fena halde öksürdüğüm, hasta olmakla olmamak arasında bir sınırda yürüdüğüm bugün, bu Pazar günü, o gitarları aldığımız gün geldi aklıma. Oturdum biraz tıngırdattım benim emektarı.

Varsa evinizde bir enstrüman, oturun çalın. Akortsuz bırakmayın. Yalnız bırakmayın. Dünyanın en kötü müzisyeni bile olsanız, evdekiler “Başımı şişirdin!” deseler de aldırmayın. O da olmazsa oturun bir güzel şarkı dinleyin. Hangi enstrümandan hangi şarkıyı seviyorsanız. Bilin ki, hangisi olursa olsun, iyi bir hikayesi vardır.

10 yorum:

Adsız dedi ki...

köşesinde unutulan gitarımı hatırladım şimdi.

Onur Arda Tan dedi ki...

Ama çok sevdim ben bunu.

Adsız dedi ki...

Hayatta insanlar, müzik, resim, edebiyat her zaman ilgi bekliyor... da zaman az. Ne iyi olmuş, gitarın yüzünü güldürmüşsünüzdür:)

pLn dedi ki...

:)bilmem kac yil sonra yazacagim iki ay once aldigim akustik piyanomun hikayesinin temellerini atti bu yazi..cok mutlu oldum

Zamanın Tozu dedi ki...

Yağmurlu pazar günlerini, çocukluğumdan beri çok severim. Bugün, yağmur altında biraz dolaştıktan sonra -bir enstrüman da çalamadığımdan- eve gelip, güzel şarkılar dinledim. Çocukluğum, gençliğim sanki kapının dibinde bir kedi, kapıyı aralık bulduğu an hemen içeri sızıyor. Beraberinde de o günlerin tüm seslerini ve kokularını getiriyor. Bu duygu ile sarmalanmak o kadar hoşuma gidiyor ki, kapıyı aralamak için fırsat kolluyorum.

Ümit Mutlu dedi ki...

Belki bana bir işarettir bu, artık gitarı doğru düzgün ve önemseyerek çalmam gerektiği konusunda. Zira insan istediği gibi çalamadıkça sinir oluyor ama, haklısınız, kötü de olsa çalmak lazım. Teşekkürler.

Yasemin Ertürk dedi ki...

Ahh ahhh benim de bir gitarım var yatağın altında duran arada bir çıkarıp sadece izlediğim. Yıllar var hiç dokunmuyorum tellerine :( Lise yıllarında babama aldırana kadar canım çıkmıştı onu Fender gemini II .
Vakti zamanında o kadar para vermişti ki ona hiç unutmam ' sana başka çeyiz meyiz yok al bu senin çeyizin demişti :)
bana geçmişimi hatırlatan bu yazınız için sonsuz teşekkürler

Syrakusa/Beter Böcek dedi ki...

Uzun süredir el sürmediğim piyanomu cumartesi günü tekrar ele aldım. Çok keyifliydi. Özlemiştim. Üstüne bu yazı da gelince ne kadar doğru yaptığımı anladım. Geçmiş olsun bu arada. Sağlığınıza dikkat ediniz.

Arif dedi ki...

Ne bileyim, ben Ozan ve Can'ın hikayesine çok benziyor.Biz böyle şeyler yapıyoruz sürekli, para biriktirip bateri filan almak mesela, ama biz üç kişi yapıyoruz.Gitarları baterileri alıp Oasis olacağımızdan değil, umut harika bir duygu.

Marcellin dedi ki...

aynı şeyi yaşıyorm şu anda Yekta Abi (abi diyorum sırf squier kardeşliğinden dolayı). ben de belki biliyorsundur kadıköy de srv müzik var, aynı sizin gibi arkadaş grubumla camekandan içerisini ezbere biliyoruz, sahibesi şeker mi şeker Özlem Abla'yla muhabbet ediyoruz, gitarlara dokunuyoruz, deniyoruz, amfileri deniyoruz... Ben de hala aldığım ilk 89 model squier strat'a bebeğimmiş gibi bakıyorum. gerçi ben biraz daha şanslıyım sanırım güzel bir 90 yapımı fender sidekick reverb amfim var. gönül isterdi ki bir twin reverb, ileride artık. liseye başladığım günden beri neredeyse her kadıköy çıkışında önünden geçiyorum ve ne diyebilirim bilmiyorum ama sizinle aynı duyguları yaşadığıma eminim, para biriktirmek, pedallar, penalar... gitar çalmak güzel, ufak bir garaj grubun ve samimi arkadaşların varsa o grubun içinde...