9 Kasım 2010 Salı

Günden Kalanlar.02

“Anayurt Oteli”nin son bölümünü tekrar tekrar okuyorum. Pazar sabahı bölümünü. Romandaki 28 meselesi üstüne düşünmek hoşuma gidiyor.

Yusuf Atılgan’ın çevirdiği Toplumda Sanat’ı o zamanların “Sanat Olayı” dergisi fasikül fasikül vermişti. Ben de biriktirmiş, sonra da Ankara’da Kolej’in oralarda bir ciltçide ciltletmiştim. Bir süredir evin altını üstüne getirmeme rağmen bulamadım. Aramaya devam etmeli.

Nabokov’un “Saydam Şeyler”i zihnimi açmaya devam ediyor. Gözlemlenebilir nesnelerin değişen dünyasına inanılmaz bir cesaretle, balıklama atlayış. Dün gece bir çekmeceden fırlayan kurşun kalemin tarihine yoğunlaştığı 3.bölümü okurken notlar aldım. Dönüp dönüp okumalı. (Kitap bu gece biter.)

Altyazı, takip etmekten sonsuz zevk aldığım az sayıda dergiden biri olarak 100 yaşına bastı. Sürekliliğin bir hayal olduğu coğrafyamızda (dünyamızda demek daha doğru) olağanüstü bir deniz feneri. 100. Sayıyı özel bir dergi ile kutlayacaklar, sanırım önümüzdeki hafta raflarda olacak. (O dergi çıkınca ayrı bir kutlama yazısı yazmalı.) Ama öncesinde Claude Chabrol dosyasını kapağa taşıyan Kasım 2010 tarihli 100.sayı için birkaç not. Senem Aytaç editörlüğündeki Chabrol dosyası Hızlandırılmış Yeni Dalga Kursu gibi, sadece bir akıma değil bir döneme tanıklığın olanağını veriyor. Altın Portakal yorumları ise Türk sinemasının bugünü ve yarını hakkında geniş bir yol haritası çiziyor. Özellikle not düşmek istediğim nokta ise editör yazısından gelecek. Derginin Yayın Kurulu’nun da ortak sözünü yansıtan Fırat Yücel imzalı giriş yazılarını her zaman büyük bir dikkat ve öğrenci ruhuyla okurum. Bu kez de çok etkileyici bir yazı. Şu tespiti kendime not düşüyorum: Çoğunluk iç acıtıcı bir film çünkü bu ülkenin geleceğinin AKP-CHP arasındaki iktidar savaşının sonucuna bağlı olduğunu düşünenlere, içinde bulunduğu karanlığın seçim sonuçlarıyla değişmeyecek kaynağını gösteriyor: Evlerde, iş yerlerinde, şantiyelerde, mahallelerde kendini sürekli yeniden üreten vatan-sermaye-erk ittifakını.”

Oyuncak Hikayesi – Toy Story 3’ü sinemada izleyememiştim. Kocaman perdede izlemeyerek çok şey kaçırmışım. Woody ve Buzz zaten adamlarımdı, ama bu macerada kendilerini aşmışlar. Uzun zamandır bu kadar iyi hissettiren bir 100 dakika geçirmemiştim. Çizgi film senaryolarını çok zeki buluyorum. Kimilerinin bakış açılarını sevmesem de senaryodaki mahareti görmezden gelemem. Toy Story 3 sadece senaryosuyla değil, kurduğu dünyanın detaylarıyla da beni çok etkiledi. Gerçekten heyecanlandım, gerçekten güldüm. John Lasseter’in hikayesi üstüne Michael Arndt’ın kurduğu senaryoya bayıldım. (Arndt’ın muhteşem “Little Miss Sunshine”ın senaristi olduğunu unutmamak lazım.)

1 yorum:

Syrakusa/Beter Böcek dedi ki...

Oğlum kadar anne babası olarak biz yetişkinler de soluksuz bekledik Woody ve Buzz'ı. v ene doğru bir cümle, çizgi filmlerin senaryoları gerçekten çok zeki ve izleyiciye saygı gösteriyor. Parantez arasında yazmalıyım ki, oğlum hikayedeki karakterler kadar karakterleri seslendirenleri de çok seviyor. Şimşek Mc Queen gibi :)