29 Kasım 2010 Pazartesi

Dijital Çağ: Edebiyat nereye?

Dijital Çağ yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp etken bir “izleyen/okuyan/yazan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim:

Bir zamanlar daktiloda yazdığım yazıları çoğunun merkezi İstanbul’da olan dergilere, Ankara’dan mektuplarla yollardım. Karbon kağıdıyla kopyalar alırdım kendime ve ilk sayfayı özenle katlayıp bir zarfa yerleştirirdim. Gönderdiğim hiçbir yazıya olumlu ya da olumsuz bir geri dönüş olmadı, arşivimde bir red mektubu yok yani. Çünkü cevap olumluysa bilmediğiniz bir tarihte, dergide görürdünüz yazınızı. Dergilerin, yayınevlerinin kaleleri daha aşılmaz surlarla çevriliydi yani, iktidar alanları daha genişti ve eleştiri geçirmez bir fanusla örtülüydü. 90’ların başında daktilom yerini ilk bilgisayarıma bıraktı. Artık karbon kağıdının karasına bulaşmam gerekmiyordu. Üstelik birkaç yıl içinde posta idaresinin yavaşlığından da kurtuldum. Elektronik posta diye bir şey girdi hayatıma. Evimde, çalışma masamdaydım ve yazdığım bir metin, hızlıca hedefine doğru yola çıkıyordu. Ayrıca mektubumu gönderdiğim kişiden yanıt da alabiliyordum artık. Elbette bir acelecilik gelmişti üstüme, yazdığım bazı metinler demlenmeden, aceleye kurban gitmiştir bu dönmede. Ama bu dijital çağın edebiyata olumsuz etkisi değil, bir dönemin yazara ettiğidir. Daha da ötesi yazarın kendine ettiğidir.

Hayalet Gemi dergisine yazılarımı önceleri mektuplarla yollardım. Sonrasında elektronik posta rahatlığını yaşamaya başladım. Üstelik geri-bildirimler sayesinde yazdığım metinler üstünden, derginin editörüyle haberleşebiliyor, kendimi tartma olanağı da buluyordum. Kaldı ki, Hayalet Gemi de, masaüstü yayıncılığın hayatımıza girmesiyle yolunu çizmiş bir dergiydi. Dijital çağ yeni bir yazar grubunu, yeni bir dergicilik anlayışını tedavüle sokmuştu bile. Hayalet Gemi ekibiyle birlikte 1998 yılında yeni ortamın dinamikleriyle, bir sayısal dergi çıkarmaya karar verdik. altzine deneyimimiz de böyle başladı. Fiziksel yayıncılığın sınırlarını aşmak, yeni ortamın teknolojik olarak sunduklarıyla edebiyatın zihnini birleştirmek istiyorduk. Sadece okunan değil yaşayan metinler yaratmak, bu anlamda internet üstü uygulamaları metnin içine dahil etmek istiyorduk. Yağmuru anlatan bir metinde harflerin yağmur damlaları gibi akması, Matruşka görüntüleriyle birlikte gelen bir metnin tıpkı matruşka bebeklerinin giderek küçülmesi gibi eksilerek yeni bir metne dönüşmesi, çöl atmosferinde ilerleten bir yazıda çöl boşluklarına izin verilmesi, metinlerin hareketli görüntülerle-seslerle-efektlerle çoğaltılması, hiper-metin uygulamalarıyla bir yazının hatta harfin içinde yolculuğa çıkabilmek, görüntüyle yazıyı üst üste bindiren tasarımları denemek, yazının yeni alanını bir laboratuar gibi görerek yeni yazım teknikleri geliştirmekti amacımız. Yeni yazım teknikleriyle birlikte okuma dinamiklerinin de farklılaşması ilgimizi çekiyordu.

Kişisel deneyimden de yola çıkarak genel olarak yayıncılık için söyleyebileceğimiz bir konunun dergiler dünyasında da geçerli olduğunu görüyoruz: İnternet dergicilik anlayışında bir değişim yaratmıştır. Üstelik sadece teknolojik gelişmeler sayesinde kendi ortamındaki dergilerde değil, fiziksel dergilerde de bir değişime yol açmıştır. Kimilerinin internet insanları hap bilgilere mahkum etti savının da altını çizmek gerekir. Editoryal bakış açısı olmayan, niteliksiz işler fiziksel ortamda olduğu gibi internet ortamında da vardır ancak buradan bir genellemeye gitmek doğru olmaz. Başka bir bakış açısıyla internet insanlara doğrudan bilgiye ulaşma olanağı tanıdı da diyebiliriz. Artık dergicilik daha çok fikir sahibinin kontrolü altında. Bir matbaa bulup, grafikere, filmciye, renk ayrımcıya para vermeden, kendi işinizi kendiniz görerek, evinizde bilgisayar başında derginizi üretmek mümkün. Bu sistem fiziksel olarak da “el rahatlatan” bir sistem. Yani evde oturduğunuz yerden derginizi hazırlayıp, bir matbaaya götürüp, bastırabilirsiniz de. Fakat sorunlar bitmiyor, bir de dağıtım meselesi var. Benim de daha çok önemsediğim konu internet üstü dergi yayıncılığının dağıtım tekellerini kırma ve hız konusundaki becerisi. Türkiye’de birçok nitelikli derginin, sayısı bir elin parmaklarını geçmeyen dağıtım şirketlerinin ağır koşulları altında ezildiğini, hatta kapanmak zorunda olduğunu biliyoruz. Ön ödemeler, yüksek iskonto oranları, derginizin görünürlüğü için talep edilen ekstra ödemeler… Üstelik bu ağır koşulları kabul etseniz bile, dağıtım şirketinin ilgisi satış hacminizle oranlı. Belli bir oranı tutturamadıysanız (-ki böyle bir arzunuz olmasa, spesifik bir alanda kalma hayaliniz olsa bile oranlar devreye giriyor), yayın hayatınıza veda etmek durumunda kalabiliyorsunuz. (Satışı kitapçılar üstünden yapma formülü de çare olamıyor ne yazık ki, çünkü kitapçılarda dergi satmak sanıldığı gibi kolay değil, üstelik çoğu kitapçı ödeme zamanı gelince pek de anlayışlı olmuyor.) Oysa internet üstü yayıncılık, size okur sayısını önemsemeden içerik üretme hakkı veriyor. Bir artısı daha var; hız. Değil dergileri, gazete ve televizyonların bile ağır kaldığı bir ortamda günlük, saatlik, dakikalık güncellemeler her an elinizin altında. İnternet taze bilgi anlamına geliyor. Günümüzde taze bilgi sadece büyük grupların tekelinde de değil; twitter, facebook, myspace ve benzerleri kişisel bilginin ve görünürlüğün kanıtı olan ortamlar. Kısacası yayıncılık hiç olmadığı kadar çoğulcu artık. Hatta bu cümleyi daha iddialı bir hale getirmek mümkün: Yayıncılık ve edebiyat, dijital çağda, her zamankinden daha paylaşımcı ve çoğulcu.

Bu noktada duralım. Elbette bu gelişmelerle birlikte kimi eleştiriler de kendiliğinden doğuyor. Özellikle de sanatsal bir yazın türü olarak edebiyat cephesinden bakınca. En çok duyulan sözlerden biri şu: “İyi de, önüne gelen kendini yazar sanıyor, edebiyat yaptığını sanıyor, bu gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?” Tehlike vurgusunu genel bir söylem olarak aktarmıyorum. Kendi kulaklarımla duyduğum bir soru bu: “İnternet üstündeki bu yayıncılık gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?” Bu sorular geldiğinde Umberto Eco’ya başvururduk kimi zaman. “Yazının elin bir uzantısı olduğunu ve bu bakımdan neredeyse biyolojik olduğunu düşünebiliriz, doğrudan doğruya vücuda bağlı bir iletişim teknolojisidir yazı,” der Eco. İşte bu bedensel uzantıyı, yeni alanının olanaklarıyla, farklı bir şekilde sunmak istiyorduk. Bu olsa olsa, edebiyatı tek bir alana hapsetmek isteyenler, o alandaki iktidar alanlarını kaybetmemek için tutucu olmaktan çekinmeyenler için bir tehlike olabilirdi. Eco, “okumak için maddi bir ortam gerekir,” derken sadece bildiğimiz fiziksel kitap ortamını değil, taştan papirüse, rulolardan elektronik ortama bütün mecraları kastetmektedir. Bir harf bilgisayar ekranında ne kadar sanalsa, elimize aldığımız bir kitapta da o kadar sanaldır. Her iki mecrada da gerçekliğini zihnimizin koridorlarında oluşturur. Bu anlamda hafifletici “sanal” vurgusu en basit yorumla “komik” oluyor elbette. Her “maddi ortam” kendi yazma ve okuma dinamiklerini beraberinde getirir. Bir taşa çivi yazısı yazan kişi, nasıl kaçınılmaz olarak imkanları doğrultusunda metinlere ulaşacaksa, metnini örneğin “flash” uygulamalarıyla dönüştüren yazar da benzer bir yolda geçecektir. Asıl tehlike edebiyatı bir dokunulmazlık sarayına hapsetmektir.

Üstelik “Dijital Çağ” vurgusunu sadece bilgi işlem teknolojileri parametresi üstünden okumak da pek doğru olmaz kanımca. Sanatın her alanına yayılmış bir algılama farklılığını göz ardı edemeyiz. Sinemadan plastik sanatlara, mimariden müziğe uzanan bir değişim sürecinin içinde, edebiyatın köşesinde durup izleyici olmakla yetinmesini beklemek safdillik olacaktır. Bu hızlı büyüme sürecinde katılımcı olmak isteyen bireyler, bilgi alış-verişinde bulunan kullanıcılar, artık sürecin birer oyuncusu olarak davranıyorlar. Bilgi akışının sürekliliği içinde kendilerine bir yer edindiler. Her tür üretimin perde arkası konusunda doğrudan bilgiye ulaşma şansları var. (Küçük bir not; internet iletişiminin bilgi havuzunda “doğru bilgi”ye ulaşma refleksi ayrıca tartışılması gereken bir konu.) Sanatsal üretimin yarattığı yanılsama, daha rahat sorgulanır oldu. Bütün bu sorgulamanın, sanattan ve edebiyattan alınan estetik zevki azaltmadığı, aksine katılımın hazzıyla artırdığı gözle görünen bir gerçek.

Kişisel deneyimlerime sayısal bir yayınevi olarak tanımladığımız altkitap ile devam etmek isterim. 2001 yılında kurduğumuz yayınevi, düşünsel üretimin bedava olmasından daha önemli olan, özgür olması zihniyetinden yola çıkan, okurlara kitapları ücretsiz olarak ulaştıran bir yayınevi. Artık bilgi her yere ulaşabiliyor. İmece çalışmalarla bunun üzerinde herkesin bir parça katkısı olmalı. İşte altkitap’ta bu çoğaltmanın bir parçası olmak için yayıncılık yapıyor. Dünyanın her yerinden eşit şartlarda, eşit zamanda içeriğe ulaşma hayalini gerçekleştiriyor. Üstelik yayıncılığın en önemli maliyet ayaklarını ortadan kaldırarak: kağıt maliyeti, baskı maliyeti, dağıtım ve depolama maliyeti. Bu maliyetlerin sadece para karşılığıyla değil bir yandan da zaman karşılığıyla ve ekolojik karşılıklarla ölçülmesi gerekiyor elbette. Üstelik böylesi bir yayıncılık, ticaretin “satış” üstünden geliştirdiği anlayışla da mücadele edebiliyor. Bir kitabı, alıcısının birkaç kişi olacağını bilsek de yayınlayabiliyoruz. Bazı çok değerli akademik eserler basım maliyeti yüzünden yayınevlerince kabul edilmiyorlar. Oysa sayısal yayıncılığın böyle bir ticari gerilimi yok. Ayrıca fiziksel yayıncılığa da büyük katkısı olacaktır. Fiziksel yayıncı, özenli-nitelikli kitaplar basmaya yönelecek. Elbette avantajları da dezavantajları da var; önemli olan bu düşünceyi ve sistemi denge unsurları üstünden işlevsel kılmak. Sayısal yayıncılık ve e-kitaplar eğer fiziksel yayıncılığı bitirmeye çalışan bir öcü gibi tanıtılmaz ve okur-yazarlığa katkı sağlayacak bir başka alan olduğu vurgulanırsa her şey yolunda gidecek. Gerçek aydınlar, bizi yarım adım bile ileri götürecek hiçbir şeye karşı olmayacaktır. altKitap şu anda 110.000’den fazla kayıtlı üyesine kitap ulaştırıyor.Gerçek okur, coğrafya-dil-din ötesi düşünüyor ve kendisine bir satır fazla okutacak her yeniliği-oluşumu-düşünceyi-girişimi başının üstünde taşıyor.

Yazar cephesinden en öncelikli dezavantajı telif hakları meselesinde kilitleniyor. Ancak burada da öncelikli mesele, internet ve benzeri ortamlar konusundaki yasal düzenlemeler. Bundan beş yıl önce “e-kitaplar yüzünden yazarın telifi ve yayıncının geliri ortadan kalkacak,” diyenler internetin nasıl da büyük bir ticari arenaya dönüştüğünü gördüler. Bu yıl Frankfurt Kitap Fuarı’nın ana konusunun e-kitaplar olması, e-kitap yayıncılığı için bir telif oranının belirlenmesi konusunda çalışmalar yapılması boşa değil. Biz altKitap’ı başlattığımızda birçok gazetenin internet ortamında yayını yoktu. Şimdi soruyorlar; “insanlar ekrandan kitap okuyabilir mi?. Ne denir ki? Sadece gülüyoruz: “Madem ekrandan okunmuyor, sen de gazeteni koyma o zaman!”

1 yorum:

Syrakusa/Beter Böcek dedi ki...

Okur gerçekten de okuyan, gelişmeye ve geliştirmeye açık ve katılımcı. Ama aynı zamanda digital çağın kolaylıklarından faydalanırken aynı zamanda vicdani bir hesaplaşmaya da giriyor. Eliyle tutabildiği ve koklayabildiği kağıda duyulan özlemi de savunuyor aynı zamanda. Ekolojik anlamda sonuna kadar digital medyayı destekliyorum. Ama içimde her zaman kağıt kokusuna karşı bir burukluk olacak.

....“İyi de, önüne gelen kendini yazar sanıyor, edebiyat yaptığını sanıyor, bu gerçek edebiyat için bir tehlike değil midir?”....

Okur belirleyici ve ayıklayıcıdır.Yazar'ın bundan endişe etmemesi gerek. Yazar ve yazarcıklar doğal bir eliminasyona uğruyor. Bunu en azından bloglarda görüyoruz. Bloglar bir anlamda yazar'ın yazar mı yoksa yazarcık mı olduğunun belirlenmesinde,tanınması anlamında bir tür ön süzgeç görevi görüyor.