30 Kasım 2010 Salı

İmza Günü!


Yukarıdaki fotoğraf 2000 yılının Kasım ayında, o zamanlar Tepebaşı’nda düzenlenen Tüyap Kitap Fuarı’nda çekilmiş. İlk imza günüm. Fotoğrafı çeken kişi Hayalet Gemi’den arkadaşım Fakiye Özsoysal. Can Yayınları standının bir köşesinde oturmuş gülüyorum. Önümde ilk kitabım "Fildişi Karası" var, on tane kitabın kaçını imzaladım bilmiyorum. Arkadaşlar gelmişti, belki bir-iki de okur. Elimdeki kalem hala duruyor, fotoğrafın sol alt köşesinde seçebildiğim kadarıyla sırt çantamı oraya koyuvermişim. (Aşağıdaki fotoğrafta, nasıl küçük bir alanda kitap imzalamaya çalıştığım daha net belli oluyor. Bütün o alan darlığına rağmen, Tepebaşı’ndaki ortamı, o küçük standı özlüyorum. O imza gününde yanımda olan Erdal Öz ve Yücel Balku’yu da…)

Sonraki yıllarda da, özellikle kitap fuarlarında imza günleri yaptım. Çoğundan da komik anılarla ayrıldım. Hala dostlar arasında anlatır, güleriz. Bir kitap fuarında, bana doğru geldiğini görünce gülümsediğim bir okur, “Hüzünlü şeyler yazıp sonra da böyle gülmeye hakkınız yok!” demişti. Kitabını imzalatmadan gitti güldüğüm için. İzmir’deki bir kitap fuarında ise, hemen yanımdaki Tarık Akan’ın imza kuyruğunun uzun olduğunu gören bir okur, Akan’ın kitabını koydu önüme imzalamam için: “Onun kuyruğu çok uzun, bekleyecek halim yok, sonuçta bir imza, sen de imzalasan olur,” demişti. Ben güleyim mi ağlayayım mı karar verememiş halde bakarken, Erdal Öz müdahale etmişti duruma. Böyle nice anı var imza günlerinin bana bıraktığı. Gülüyoruz dedim ama açıkçası acı bir tebessüm bu.

İmza günleri, yazarlığı görünür olmanın bir yolu olarak görmeyen, eseriyle-okur arasına fiziksel varlığını sokmak istemeyen yazarlar için can sıkıcıdır kanımca. En azından ben öyle hissederim. Kimi zaman kendinizi tezgah açmış bir satıcı gibi hissedersiniz. Okur yolu gözlerken kaleminizle oynar durursunuz. Kimi zaman da imza atmaktan başınızı kaldıramadığınızda, böylesi bir “fazla görünürlükten” rahatsız olursunuz.

Ama bir yandan da okurla buluşmanın kaçınılmaz mekanı-zamanıdır imza günü. Kısacık bir sohbette yazdığınız bir satırla ilgili yorum alırsınız. Kitapla ilgili bir fikrini söylemek için başka bir şehirden geldiğini söyleyen okura çay ısmarlamak istersiniz. Altı çizilmiş bir kitabınızı görünce heyecanlanırsınız. Okurla yazarın aynı kişi olduğunu anlarsınız.

“Bir de Baktım Yoksun” önceki kitaplarımdan daha çok ilgi gördü. Aldığı ödüllerin de bu ilgide büyük katkısı var elbette. Şimdilerde imza günlerine daha gönüllü gidiyorum. Hatta soruyorum kendime “Kitap daha fazla ilgi görünce, imza günleri konusundaki soğuk tavrını değiştirdin mi, kararlı davranamadın mı?” diye. Aslında fikrim değişmedi, imza günlerini hala çok sevmiyorum. Ama özellikle kitap fuarı zamanında o kadar değerli okurlarla tanıştım ve öylesine güzel fikirler aldım ki onlardan, bir yenisini merakla bekliyorum: “Bakalım bu kez neler öğreneceğim?”

Şimdi yeni bir imza günü var sırada. 5 Aralık Pazar günü, saat 16.00’da, İzmir’de Forum Bornova D&R’da olacağım. Kimlerle tanışacağımı, neler duyacağımı merak ediyorum. Hadi hayırlısı…

29 Kasım 2010 Pazartesi

Günden Kalanlar.09

Haydarpaşa’da yangın. Bir gün geçti ama hala doyurucu, inandırıcı, soruları cevaplayan bir açıklama yok. Olacağına dair bir inanç da yok; işin kötüsü bu inançsızlığa alıştırılmış olmak. Bitmek bilmeyen bir atalet durumu. En basit ve sığınılan nedenle, yani ihmal bile olsa, akıl alır gibi değil. İstanbulluların, yolu Haydarpaşa’dan geçen herkesin, hatta Haydarpaşa’yı sadece filmlerde görmüş olanların bile içi yandı oysa. Üniversite yıllarımda dostum Derya Billur’la yaptığım tren seyahatleri yıllardır anlatılan anılarla doludur. Haydarpaşa’ya geldiğimiz anda ilk işimiz birer simit alıp deniz kenarında yemek olurdu. İstanbul’a taşındığım yıllarda her hafta sonu, biner trene Ankara’ya giderdim. Her Cuma gider, her Pazar dönerdim. Bir başka Ankaralı arkadaşım Tunç da olurdu yanımda çoğu zaman. Ayfer ve Murat’la yaşadığımız unutulmaz Ankara yolculuğu da “Yemekli”deki garip geceyle başlamıştı; hala anlatıp güleriz. Yemekli Vagon’un şef garsonu Hasan Bey, oturur oturmaz mezeleri, rakıyı getirirdi. (Tren dublesi de sağlam olur yani!) Kapatma saati gelene kadar sohbet eder içerdik. Ne kitaplar okudum o seyahatlerde, ne öyküler yazdım. Abartmayayım ama hiçbir sohbetten trendekiler kadar keyif almadım. Haydarpaşa’yı arkamda bıraktığım anlar da, ona merhaba dediğim anlar da bana aynı hissi verdi. Ama dün, o yangını gördüğümde bütün bu duygusal hikâyelerin ötesinde bir acı kapladı içimi. O ataletin acısı bu. Yine sessiz kalacağımızı biliyor olmanın acısı. İnsan olmaktan utanmak da insana ait bir duygu.

Milliyet Kitap Eki, 5 yaşına girdi. Bir süredir yazarı olduğum bir ek. Kitap tanıtımları yapıyorum; eleştiri demek doğru olmaz. Dilerim tanıtımını yaptığım kitaplar, okurun biraz daha fazla ilgisini çekiyordur. Yeni sayısında Puşkin’in “Yüzbaşının Kızı” romanını yazdım. Ama bu sayının benim için daha önemli yanı, dostum Levent Gönenç’in de “Çizgi-Tanıtım” diye güzel bir sayfaya imza atması. Güzel bir gecede kutladık Milliyet Kitap’ın beşinci yaşını. Levent’le birlikte okuru olduğum Milliyet Çocuk Dergisi’nden, 1980 yılında aldığım ödülü anlattım. Bir zamanlar okuru olduğum bir çocuk dergisinden, aynı gazetenin çıkardığı bir ekte yazar olmaya giden süreç. Adalet Ağaoğlu’nun söz konusu olan kitap olduğunda nasıl da heyecanlı olduğunu görmek için bile önemli bir geceydi. Nice yıllara Milliyet Kitap Eki.

• Yeğenim Ali için grafik tablet aldık bugün. Animasyon işine iyice kafasını yatırdı. Neler yapabileceğini konuştuk, neler yapabileceğimizi hayal ettim. Birlikte hayal çoğaltmak iyi geliyor bana.

“Bir de Baktım Yoksun”un yeni baskısı haberi geldi akşamüstü. Türkiye’de öykünün okunduğunu fısıldıyor bu haberler bana. Murat Gülsoy’un ve Behçet Çelik’in kitapları da yeni baskı yapmış. Çok sevindim.

“Yedi Derste Vicdan Muhasebesi”nin de yeni baskı yapmasını isterdim. O kitabımın okurla yeterince buluşamadığını düşünürüm zaman zaman. Oysa çok sevdiğim bir kitaptır. Özellikle de “Şey…” ve “Afrika’dan Çok Güzel Hayvanlar Geldi” öykülerini severim.

• Günün sonunda Barcelona-Real Madrid maçını izliyorum. Şu anda 76.dakika ve Barcelona 4-0 önde. Güzel! Cruyff’un oynadığı yıllardan beri Barcelona’yı severim çünkü.

Dijital Çağ: Edebiyat nereye?

Dijital Çağ yayıncılığın dinamiklerini neredeyse tümüyle değiştireli çok oluyor. Geleneksel ofset baskı tekniğinde kullanılan film ve klasik anlamdaki kalıp gibi iki vazgeçilmez unsurun ortadan kalktı artık. Metin, çizim, fotoğraf, grafik doküman bilgisayar ortamında işleniyor, sonrasında da ya doğrudan baskı materyaline aktarılıyor ya da sayısal ortama yükleniyor. Üstelik bütün bu teknoloji, farklı beceri katmanlarında da olsa, ulaşılabilir ve hatta paylaşılabilir bir yapı içinde herkese eşit uzaklıkta duruyor. Paylaşılabilirlik meselesi önemli. Çünkü bu, bir anlamda çığ etkisi yaratıyor ve teknolojinin bir merkezden değil, bütün kullanıcıları tarafından geliştirilmesine izin veriyor. 90’ların ikinci yarısından itibaren, teknolojik algının yerleşmesi, sistemlerin ulaşılabilirliğinin artması, internet ağının teknik altyapısındaki ataklar dijital çağın nimetlerini kitlesel ve kişisel yayıncılık için kullanmak isteyenlere de kapılar açtı. Masaüstü yayıncılığı kavramı hem geliştirilen yazılımlarla hem de hızlanan internet bağlantısı çözümleriyle hayatımıza girdi. 70’lerin başından itibaren televizyon yayıncılığıyla “bir ekrana bakma” eylemine sabitlenen kitleler, bu yıllarda baktıkları bilgisayar ekranında sadece edilgen bir izleyici olmaktan çıkıp etken bir “izleyen/okuyan/yazan/araştıran/yorumlayan/paylaşan” bireye dönüştüler. Öyle ki bu yeni dönem gazete, radyo, televizyon yayıncılığının ağır kaldığı ve kendilerini internet üstündeki yayıncılığa göre konumlandırmak zorunda olduğu yıllar oldu. Günümüzde kitle iletişim araçlarının, merkezlerini internet ortamına göre konumlandırmadan adım atmaları kolay değil artık.

Kişisel deneyimlerimle devam edeyim:

28 Kasım 2010 Pazar

Avrupa Yazarlar Parlamentosu Deklarasyonu

Avrupa Yazarlar Parlamentosu sonuçlandı. V.S.Naipaul bu toplantılara gelmedi. Yani gelmemesi için gösterilen çabalar karşılığını buldu. Naipaul’u okumadan, başka yazarların Naipaul üstüne yazılarını referans vererek “İstemezük!” hareketini başlatan Hilmi Yavuz’un yazısından sonra konuya “Acaba?” diye yaklaşan basın, yazarın gelmeyeceğini öğrendikten sonra, iniltili bir sesle “Biz ne ettik?” ırmağında yıkanmaya başladı. Sorun, düşünce özgürlüğü ve tahammül ekseninden, yine kendimizi Batıya rezil ettik paniğine kaydı. Bir başka görüş ise “Keşke gelseydi de, özür diletseydik,” diye haykırdı. Toplantılar, bu anlaşılmaz tahammülsüzlüğün gölgesinde yapıldı.

Açılışında katılımı oldukça zayıf bulduğum Avrupa Yazarlar Parlamentosu’nda “Dijital Çağda Edebiyat” başlıklı komisyondaydım. Türkiye, Almanya, Belçika, İspanya, Slovakya, Estonya, Danimarka, Makedonya, Litvanya, İsveç, İskoçya, İzlanda, İtalya ve İrlanda’dan gelen yazarlardan oluşan komisyon, iki gün boyunca konuştu, tartıştı ve sonunda deklarasyona katkısını iletti. Fil Uçuşu’na Avrupa Yazarlar Parlamentosu Deklarasyonunu aynen koyuyorum.

25 Kasım 2010 Perşembe

Günden Kalanlar.08

Avrupa Yazarlar Parlamentosu. “Dijital Çağda Edebiyat” komisyonunun bir üyesi olarak gün boyunca toplantıdaydım. Sabah gerçekleşen açılış töreninde katılımı az buldum. Murat Belge’nin etimolojik bir çerçeveden yola çıkarak yaptığı “Literature/Edebiyat” karşılaştırması dikkat çekiciydi. Ama asıl vurucu konuşma İngiliz yazar Hari Kunzru’dan geldi ve kapanış deklarasyonunda 301 ile ilgili bir görüşün yer alması konusundaki beklentisini dile getirdi. (Deklarasyon Cumartesi günü tamamlanacak.) Öğleden sonra ilk toplantı gerçekleşti. Murat Gülsoy, Hakan Günday, Hakan Bıçakçı ve Kaya Genç’le, komisyonumuzun, genel olarak ortak görüşleri paylaşan üyeleriydik. Genel olarak, yazarların dijital çağın dinamiklerinin gerisinde kaldığını söylemek mümkün. Telif hakları başta olmak üzere, birçok konuda kafalar karışık. Anna Kaleri, Gustav Murin, Miroslav Holub, Nikola Madzurov, sunumlarında blog’lardan anonimliğe, düşünülmesi gereken bazı konuları parlatmaya çalıştılar ama genel olarak temkinli-tedirgin yaklaşımlar vardı. V.S.Naipaul isminin çevresinde koparılan fırtına ile başlayan oturumların nasıl sonuçlanacağını merak ediyorum. Tahammülsüzlüğün uçlarında dolaştı kimi aydınlar ve medya günlerdir; sonuç korkularla dolu katatonik bir ruh hali. Dijital çağ mı? Daha oraya gelmemize çok var.


Pink Floyd ve bale. Güzel bir ikili. Hele gelen gurup “Teatro Alla Scala Ballet Company” ve koreograf Roland Petit olunca. Heyecanla gittim. Teknik becerisi yüksek bir gurup. Ama çoğu hareketin tamamlanmadığı, kimi zaman prova hissi veren bir havada başladı gösteri. “Run Like Hell”, “Money”, “Is there anybody out there?” ve hatta “Hey You” bu karmaşaya kurban gitti kanımca. “One of these days”den itibaren toparlandı topluluk. Muhteşem parça “Careful with that axe, Eugene” ve “Obscured by Clouds” koreografileri oldukça iyiydi. Asıl sükseyi “Echoes” ile yaptılar. Ama yine de gösterinin nihayetinde ağzımda buruk bir tat, zihnimde eksik bir tuğla kaldı. Topluluk için iyi ile idare eder arasında bir not verebilirim. Tabii Pink Floyd o kadar iyi ki, o çıtaya erişmek kolay olmuyor. İlerlemeci bir müziğe daha yenilikçi bir koreografi bekledim belki de. Gösteri sonrası sadece Pink Floyd ve onun müziğiyle geçirdiğim güzel zamanlar vardı aklımda.

• Sırt ağrısı, boyun tutulması onuncu gününü tamamladı. Ah Muscoril, sen de üzdün beni!

• Blog yazılarına gelen kimi yorumlara cevap veremediğim için üzülüyorum. Hatta kimilerini başlı başına bir yazı olarak koymak istiyorum bazen. Bilemiyorum. Örneğin, “Sözlük” için gelen yorumların bazılarını dönüp dönüp okuyorum. (Kendime not: Sözlük için daha çok madde girmelisin.)

• Karakterin iç konuşmasında zor bir eşik aşıldı aşılacak. Hafta sonu daha yoğun çalışmalı…

24 Kasım 2010 Çarşamba

Günden Kalanlar.07

• Garip bir durum bu; bazı isimler var ki, ne yapsalar-ne etseler eleştiri alanının dışında kalıyorlar. Söyledikleri her şarkı beğeniliyor örneğin, çektikleri her film alkışlanıyor, içinde bulundukları her proje olumlanıyor. Genel bir kabullenme durumu. Kimi zaman, özellikle fısıltı gazetesine kulak kabartınca, ikiyüzlülüğün nasıl ayyuka çıktığını görebiliyor insan. Üstelik bu şakşakçı kabullenme, zarar da veriyor bu isimlere. İçine saklandıkları yanılsama fanusu yüzünden, kendilerini gerçekten tartamıyorlar. Ne demiştim daha önce; dokunulmazlığın her alanda kaldırılması gerekiyor demek ki…

Jason Lutes, 1967 doğumlu bir yazar ve çizer. Detaydan kaçmayan ama aynı zamanda da boğmayan bir deseni var. Aslında fazlasıyla Belçika üslubu bir tarz. Belirgin hatları seviyor, yoğun taramalardan uzak duruyor. Arka planı önemsiyor. Üstelik bütün bu dediklerimi sadece çizgisinde değil, yazısında da uyguluyor. Zaten daha çok tarihi işleri seçmesinin bir nedeni de bu; arka plana olan merakı. Onu Amerika sınırlarından çıkarıp dünyaya tanıtan işi ay başında Türkçede yayınlandı: Berlin. Birinci Kitap “Taş Şehir”den sonra, İkinci Kitap (orijinal adıyla “City of Smoke”) gelecek. Emre Yavuz’un editörlüğünde, Seda Niğbolu’nun çevirisiyle çıkan Berlin (Taş Şehir) arka kapağından şöyle fısıldıyor bize: “Berlin: Taş Şehir, Jason Lutes'un Almanya'nın Weimar Cumhuriyeti dönemindeki karanlık yıllarında geçen büyüleyici üçlemesinin ilk halkası. Gazeteci Kurt Severing ve sanat öğrencisi Marte Müller, şahsi hikayeleri etraflarında gelişen tarihi olaylarla iç içe geçen çok sayıda karakterin başını çekiyor. 1928 yılı Eylül'ünden 1929 yılının İşçi Bayramı'na kadar süren sekiz aylık bir dönemi anlatan Taş Şehir, giderek daha karanlık bir geleceğe doğru yol alan Berlin halkının, ümitlerini ve mücadelelerini büyük bir gözlem gücüyle belgeliyor.” Berlin, iyi bir çizgi roman.


Midlake’in 2010 tarihli albümü “The Courage of Others”ın açılış şarkısı “Acts of Man”i ilk dinlediğimde kalakalmıştım. Hemen başa aldım, gözümü kapadım ve bir daha dinledim. İşte bugünden bana kalan en inanılmaz an’da yine aynı şarkı vardı. Midlake iki konser için İstanbul’a geldi ve ben İKSV Salon binasında, sırtımı duvara verip kapadım gözümü, canlı canlı “Acts of Man” dinledim. İlk günkü konsere gidememiştim. Oysa iki günü de kaçırmayanlar vardı. Hatta grup üyeleri bir ara sahneden onlara özel bir teşekkür yolladılar. Saat onu on geçe, sahneye yedi adam çıktı, kareli gömlekleri uzun saçları ve sakallarıyla Teksas, Denton’dan gelme yedi oduncu gibi dizildiler karşımıza. Akustik gitarlar, 12 telliler, Gibsonlar asıldı boyunlara ve müthiş bir müzik başladı. Aslında ham bir müziği var Midlake’in; basit akorlar, düz arpejler, bastan gelen kök vuruşlar, akıldı kalıcı bir vokal melodisi üstüne armonik geri vokaller. Ama zaten bütün sırları da burada. Basitin sınırlarını zorlayarak güzele ulaşıyorlar. Dinleyeni hemen o karanlığa, o yalnızlığa ortak ediyorlar. “Children of the Grounds”dan “Small Mountain”e, "Roscoe"dan "Van Occupanther"e etkileyici bir listeyle, zihnimde dolaşan bütün şarkıları çaldılar. Dinleyici de sahneden yayılan dumana karşı koymadı, hepimiz kaybolduk iyi müziğin bahçesinde. Midlake, iyi müzik.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Tek gerçek, harflerdir!

Altkitap, 2001 yılından beri yayın hayatında. Geçenlerde Altkitap ekibiyle 2006 yılında yapılmış bir röportaj buldum bilgisayarımda. Yayınevinin tarihçesini anlatmak/anlamak açısından önemli olduğunu düşündüğüm, sıcak-eğlenceli bir röportaj. Sezen Mutlu’nun yaptığı röportajın fotoğraflarını da Ebru Baran çekmiş. Bugün Altkitap’ın önemli bir ismi olan Cem Uçan o tarihlerde aramızda değil. Bazı şeyler değişmiş elbette ama kişisel tarihimize tanıklık açısından Fil Uçuşu’na koymaya karar verdim. Altkitap nedir, nasıl bir yoldan geçip bugüne gelmiştir diye merak edenler için…

Aman dikkat, klasiklere zarar gelmesin!

Klasiklerin çizgi roman formatına dönüştürülmesi kimilerine göre “hap” yapılmaları anlamına gelmişti. Aslında böyle seslerin yükselmesi sevindirici. Demek ki, klasikler ya da Türk ve dünya edebiyatının önemli eserleri, büyük bir hassasiyet ve sahiplenmeyle okunuyormuş da haberimiz yokmuş. Unutmayalım ki, 20-30 yıl öncesine kadar çoğu klasik, sadeleştirilmiş, çeviri kayıplarıyla basılmış, geçiştirilmiş halleriyle zaten “hap” olarak sunuluyordu bize. Gelin, bize dünya klasiklerinin özetlerini ezberleten eğitim sistemini tartışalım. Klasikleri kitaplardan okuyan değil, filmlerden izleyen bir kuşak var. Bu bilgileri bir kenarda tutarak şunu da söylemeliyim; çizgi romanlar ile romanların asıllarının mukayesesini çok da anlamlı bulmuyorum. Has edebiyat okuru, her zaman olduğu gibi eserin aslını arayıp bulacak, yazarın dünyasına sadık kalacaktır. Önemli olan –tıpkı sinema örneğinde olduğu gibi- uyarlamanın nasıl yapıldığı, çizgi roman çevirisinin ve baskısının ne derece özenli olduğudur. Biri, bir diğerinin “yerine” değildir bence.

İyi bir uyarlama, gerçek okurda –eğer okumamışsa- aslını okuma isteği uyandırır diye düşünürüm. Bence, okumayı bir boş zaman eylemi olarak gören zihniyetten ya da hafifleştiren bir bakış açısından daha sorunlu değildir çizgi roman uyarlamaları. Üstelik çizgi roman başlı başına harika bir dünya vaat eder okura. Sarsılmaz, kemikleşmiş bir okuma sevgisi var da, çizgi roman uyarlamaları bunu mahvedecek diye düşünen var mıdır gerçekten? Çocukluğumda, Milliyet Çocuk dergisinde, İsmail Gülgeç desenleriyle İnce Memed’i okumuştum. Harikaydı. Bu deneyim, eserin aslını okumamı ve büyülenmemi engellemedi elbette. O zamanlar, ticari bir algı olmadığı için herhalde, böyle tartışmalar olmamıştı. Şimdi şunu sormalı; klasiklerden uyarlanan çizgi romanlar geçen yılın gündem yaratan ticari başarılarına imza atmasaydı bu sorular sorulur muydu? Bütün dünyada yıllardır var olan uyarlamalardan-kitaplardan söz ediyoruz.

Sorun biraz da bizim “yeni” tanışıklığımız. Üstünde durulması gereken nokta bu tanışmanın gecikmiş olması. Bu kadar iyi çizerin olduğu bir ülkede bu konuda büyük bir sıçrama yapılamamasına üzüldüğümü söylemeliyim. Klasiklerden yapılan uyarlamaların çoğunu okudum. Sevdiklerim de oldu sevmediklerim de. Aslının çok altında kalan, hatta yanlış yorumlayan örnekler de vardı, sağlam desen ve senaryolarla hayal dünyamda yeni kapılar açanlar da. Edebiyatta olduğu gibi, çizgi roman dünyasının edebiyat uyarlamalarında da bir genellemeye gitmem. O ticari fırtınayla çok aceleye getirilmiş örneklerin basıldığını gördük. “Böyle bir kâr kapısı var, hadi biz de gidelim, yurt dışından şöyle ya da böyle bir seriyi satın alalım,” zihniyeti kısa sürede okurdan cevabını aldı sanırım. Okuru küçümsememek gerekiyor. İyi hava kötü havayı kovuyor neyse ki…

21 Kasım 2010 Pazar

Günden Kalanlar.06

“Çoğunluk” yeterince konuşulmadı kanımca. Oysa çok daha fazla konuşulmayı da, seyirciyi de hak eden bir film. Aklıma takılan ise, sürekli olarak “iyi bir ilk film” vurgusunun yapılması. Sevmiyorum bunu. Bunlar, söyleyenin kendisini “yukarı”da konumlandırmak için yaptığı vurgular gibi gelir bana çoğu zaman. Türkiye’nin en iyi öykücülerinden birine, Cemil Kavukçu’ya çok değil 4-5 yıl önce genç öykücü dendiğinin tanığıyım. Ustaların korunaklı alanında, birilerine rahatsızlık vereceğinden mi korkuyorlardı acaba? Dokunulmazlığın her alanda kaldırılması gerekiyor demek ki?

Cemil Kavukçu, gerçekten de Türk edebiyatının son yıllarda yetiştirdiği en usta öykücülerden biri. O, bir usta.


Dave Eggers’ın “Ne Nedir” romanını iki ay önce okudum. Çok satmış, övgüler almış ve “Koş Lola Koş” ve “Parfüm” filmlerinin yönetmeni Tom Tkywer tarafından sinemaya uyarlanmakta olan bir roman. Eggers’ın senaryosunu yazdığı iki sinema çalışmasını çok severek izlemiştim Away We Go (Sam Mendes) ve Where The Wild Things Are (Spike Jonze). Bu filmin de ilgi çekici bir film olacağını düşünüyorum; en azından romandan aldığı bir tanınırlık gücü var. Üstelik sinema uyarlaması, ben-anlatıcıdan çıkacağı için romandaki batılı-duruş biraz olsun kırılabilir. Romanı okumaya başladığımda büyük bir heyecan duymuş, hatta daha bitirmeden bir-kaç kişiye önermiştim. Hâlâ da soran olsa, “Mutlaka oku,” derim. “Oku ve Valentino Achak Deng adındaki göçmenin gerçek hayat hikayesini merak et, o hikayeyi bulmaya yönel. Bu hikayenin, yazanın adı Dave Eggers da olsa, iyi bir romancı da olsa, batının bencil adamının kurmacası içinde erimesine izin verme.” Belki kitap bir kurmaca değil, biyografi olarak yazılsa çok daha mutlu kapatırdım ama bu haliyle ağzımda buruk, hatta ekşi bir tat bıraktığını söylemeliyim.

• Berber koltuğunda sıkıldığımı bildiği için işini hızlı yapan bir berberim olduğu için mutluyum. Bugün onu şaşırttım ve tıraştan sonra hemen kaçmadım. Kahve içip sohbet ettik. Anlattıklarını ilgiyle dinledim. İyi geldi.

15 Kasım 2010 Pazartesi

Günden Kalanlar.05

• Şiddetli bir boyun ağrısı. Sol tarafa dönemiyorum. Muscoril’in gücüne güvendiğim günlerden biri.

• Tarçın’ın tüyleri var hâlâ sağda solda. Hiç beklemediğim bir anda koltuğun kenarından fırlamış iplikler görüyorum; tırnaklarını bilemiş belli ki. Fena bir sancı geliyor. Sonra da “Böyle işte,” diyorum, “izleriyle yaşayacak.” En büyük izi, yüreğimde bir pati lekesi gibi duracak her zaman.

Altyazı’nın 100.yaş özel sayısını mutlulukla okudum. Dergiye yazmam için teklif Şükran Yücel’den gelmişti; Ankara’dan dönüş yolundaydım. Birkaç gece uyuyamamıştım ne yazacağımı düşünmekten. “E ile T” fikrini bulduğum ve yazdığım geceyi hatırlıyorum. Fırat, Senem, Nadir, Yaman, Berke… Ne güzel şeyler söylemişlerdi, nasıl da yüreklendirmişlerdi beni o köşeyi devam ettirmem için. Okuru olmaktan gurur duyduğum bir dergi.

• Kendime verdiğim sözü tutup “Yabancı”yı tekrar okudum dün gece. Yeni notlar aldım. Her okumada başka bir ışık çarpıyor gözüme. Kimi zaman, ömrümün kalanı için bir okuma listesi yapayım ve döne döne onları okuyayım istiyorum. Thomas Bernhard, Max Frisch, Borges, Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, John Fowles, Dostoyevski, Cortazar, Poe, Boris Vian… Daha kimler kimler var. Liste uzun. Okuduklarımı tekrar okumak, bu yazarların okumadığım kitaplarından yeni tatlar almak. Aslında dönüp dolaşıp, sadece okumakla geçecek bir ömrün hayaline ulaşıyorum.

• Blog yazılarına gelen yorumlara tek tek cevap vermek istiyorum bazen. (En azından bir cevabı gerektirenlere.) Mümkün değil, biliyorum. En azından yazanlar, yorumlarını okuyup düşündüğümü bilsinler istiyorum. İşte burada söylüyorum. Okuyorum ve düşünüyorum.

Mumluk

Kaçıncı doğum günüm olduğunu hatırlamıyorum. Sürprizleri sevmiyor olmama rağmen, arkadaşlarım sürpriz bir toplantı düzenlemişlerdi. Kahkahalar, alkışlar, öpücükler, sarılmalar... İnanmam oysa fazlasına. Hiçbir şeyin fazlasını sevmem zaten. Ama kendisine gösterilen sevgiye ilgisiz davranarak, hayata karşı soğukkanlı durduğunu kanıtlamaya çalışanları da sevmem. O yüzden yalan söylemeyeyim. Sevinmiştim için için. Hem ne yalan söyleyeyim, o zamanlar fikirlerim o kadar hızlı değişirdi ki, kimi zaman arkadaşlarımı kızdırırdım. Yeni fikirlere, yeni eylemlere kanallarımı hızla açıp, olabildiğince olumlu yaklaşmamdan kaynaklanıyordu bu, ne yapabilirdim ki? Değişim ve açıklık yine de kendimi yakın hissettiğim kavramlar, ama bu yaştan sonra kimse benden hızlı davranmamı bekleyemez. Masanın başına oturtmuşlardı beni, o şarkılarla dolu günde. Önümde irili ufaklı paketler belirivermişti bir anda. Bir kitap (neydi acaba, nedense aklımda Thomas Mann’ın bir kitabı var), bir gömlek (paketi açar açmaz rengine, kesimine değil bedenine bakınca “İstersen değiştirebilirsin,” demişti hediyeyi alan arkadaşım kırgın bir sesle), ahşap bir zürafa biblosu (gecenin ilerleyen dakikalarında dişi zürafanın hüzünlü doğum acısını anlatmama neden olmuştu) ve şu anda hatırlayamadığım birkaç şey daha. Bir de... Bir de paketi açar açmaz ne olduğunu anlayamadığım, garip, cam bir nesne. On santim yüksekliğine, dört santim derinliğinde ve genişliğinde bir dikdörtgen prizma. Bir yüzünde üç santim çapında bir daire var. Nesneyi elime alır almaz, işaret parmağımı o dairenin içinden sokmuş, “Hmm,” demiştim, “ne güzel bir şey.” Hediyeyi veren kız arkadaşım yüzüme anlamaz bir ifadeyle bakmıştı ama ona “Bunun ne olduğunu ve ne için kullanabileceğimi anlamadım,” diyemezdim. Kendimden emin bir ifadeyle masadaki eğlenceye döndüğüm anda “Sevdin mi?” demişti kız arkadaşım, “sana kahve içmeye geldiğimde mum ışığında otururuz diye düşündüm.” Hediye edilen nesnenin bir mumluk olduğunu o anda anladım. O kız arkadaşımın benimle mum ışığında kahve içmek istemesinin altında özel bir neden olup olmadığını ise hâlâ bilmem.

Emre Yavuz "Bir de Baktım Yoksun" için yazdı...

Emre Yavuz, daha önce "Kaçırılmaması gereken çizgi romanlar" listesiyle Fil Uçuşu'na konuk olmuştu. Emre, sadece çigi roman konusunda değil, her konuda derinlemesine okumalar yapmayı seven bir dost. Okuma yolculuğu sırasında, yolu "Bir de Baktım Yoksun"la çakışınca, www.kitapkokusu.net için bir yazı kaleme almış. Bu yazıyı siteyle aynı anda Fil Uçuşu'nda yayınlamama izin veren Emre Yavuz'a ve Kitap Kokusu'na teşekkür ederim.

Yekta Kopan’ın “2010 Yunus Nadi Öykü Ödülü” ve “2010 Haldun Taner Öykü Ödülü” alan bu kitabıyla karşılaşmam, bu seneki Tüyap Kitap Fuarı’na denk geliyor. Fuar alanında gezinirken, Can Yayınları’nın önündeki kalabalığı görüp kafamı uzattığımda, kendisinin imza günü olduğunu görüp hemen kuyruğa girdim ve ne zamandır kitaplarını merak ettiğim Yekta Kopan’ın bir kitabını, kendi elinden alma fırsatını değerlendirdim. İyi de yapmışım. Nitekim, uzun zamandır düzyazı okuma fırsatı bulamayan bir insan olarak, bu kitaptan o kadar çok keyif aldım ki, site moderatörlerinin benden çizgi roman yazısı talebini hiçe sayarak, bu yazıyı (kendilerinden habersiz) yazmaya koyuldum.

Kitap, birbirinden güzel altı öyküden oluşuyor. Ve herbirini okurken benzer hislere kapılmamı sağlıyor. En basit ifadeyle, bir arkadaşım bana başından geçen bir olayı anlatıyormuş gibi hissettim okurken. O kadar samimi bir dille yazılmış. Betimlemelerin güzelliğiyle de kâh George Orwell’in evinin önünde buldum kendimi, kâh bir Edward Hopper tablosunu izledim uzun uzun (ki akabinde öykülerden birinde bahsi geçen tabloyu Google’da arattığımda, kafamda canlanan resmin hemen hemen aynısını görmek beni oldukça şaşırttı).

Öykülerin bir kısmında “baba” kavramı ağırlık kazanıyor ve bu kavrama uzak olan bendenizin içinde çeşitli yumrular oluşmasına sebebiyet verecek kadar da vurucu bir anlatımı var. Ama öyküler o kadar yalın ki, hayranı olduğum Jim Jarmush filmlerini çağrıştıran bir çok sahneye tanık olduğumu da belirtmemde fayda var. Sanki Jarmush gelip de son onbeş senemi geçirdiğim mekanlarda kısa filmler çekmiş gibi...

Kitabı okumaya ilk başladığım dakikalarda, lise yıllarımdan beri adam gibi dinlemediğim bir Paradise Lost şarkısı olan Rememberance’ın melodisi kafamın içinde çılgınca dönmeye başladı. Sebebini de kitabı bitirdikten sonra bile çözemedim ki kitabın büyük bir kısmını bu şarkının yer aldığı Icon albümünü dinleyerek okudum. Sonlara doğru biraz New Model Army, biraz Therapy? dinleyerek pekiştirsem de finali Metallica’nın No Leaf Clover şarkısının S&M versiyonunu tekrar moduna alarak yaptım. Evet, uzun zamandır rock/metal dinlememiş olan bir insanın içinde distort edilmiş gitar tonlarını coşturması çok enteresan, farkındayım. Ama daha önce de belirttiğim gibi, sebebini çözebilmiş değilim.

Bazen okuduğum/dinlediğim/izlediğim şeyler konusunda o kadar bencilleşiyorum ki, kimseyle paylaşasım, kimseye tavsiye edesim gelmiyor. Sadece bana ait olsunlar istiyorum. Bu kitap da onlardan biriydi. Ama bitirdikten sonra, bireysel olarak birilerine tavsiye etmektense, içimdekileri yazıya dökmeyi tercih ettim ki gerçekten merak eden kişiler okusun.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Saat

Bu çalar saatten yıllardır ayrılmadım. Önceleri sıradan bir saatti benim için. Şehrin bilmediğim bölgelerinden birinde dolaşırken, köhne bir pasajın alt katındaki küçük bir dükkandan satın almıştım. Dükkandaki yaşlı adamla kısa bir konuşma geçmişti aramızda. Ben şöyle ucuzundan kurmalı bir saat almak istediğimi söylemiştim, o da toz içindeki vitrinden çevresi sarı, kadranı beyaz, plastik aksamlı bu saati çıkarıp vermişti. İki adet kalem pille çalıştığını, ama pillerin fiyata dahil olmadığını söylerken benim gözüm el örgüsü yeleğine takılmıştı. Yakası, cep ağızları, kol girintileri ve eteği siyah, gerisi kırçıllı griden el örgüsü bir yelek. Aslında adamın küçücük vidalarla, çarklarla, tornavidalarla, küçük kutularla ve adını bilmediğim daha bir çok aletle dolu tezgahı da ilgimi çekebilirdi. Ama öyle olmadı. Zanaatkarın ustalık kıyafetiydi o yelek. Dervişin dergâh kapısında yatmasının ödülü.

Dükkanın kapısından çıkarken arkama dönüp son kez baktığımda, yaşlı adamın yeleğinin sağ cebinden bir tabaka çıkardığını ve sigara yakmaya hazırlandığını gördüm. Belki de her satıştan sonra gerçekleştirdiği bir törendi bu. İzinsiz girmeye hakkım olmadığını bildiğim bir hayatın üzerinde daha uzun süre tutmadım gözlerimi. Elimdeki torbayı neşeyle hışırdatıp saatin ağırlığını hissetmek için şöyle bir tarttım. İşte o günden beri bu çalar saatten ayrılmadım.

12 Kasım 2010 Cuma

Günden Kalanlar.04


• Güne Jehan Barbur’un “Hayat” albümünü dinleyerek başladım. Güne noktayı da Melis Danişmend’in “daha az renk” albümünü dinleyerek koyacağım. Melis, Gece Gündüz’ün canlı yayın konuğuydu. Programa girmeden uzun uzun konuşma fırsatımız oldu. Sohbet iyi geldi. (Soyadını yanlış telaffuz edermişim bunca zamandır. Yayın sırasında doğrusunu söyledi, “a” harfinin uzatılması gerekiyor.) Her iki isim de, hem Jehan hem de Melis, kendi şarkılarını yazan, hikâye anlatıcıları. Jehan’ın içe dönük anlatımına karşın Melis öfkeden ve gerilimden besleniyor. Her iki albümü de daha derinlemesine dinlemeli.
• Yazın ortasında büyük bir yol ayrımına geldi kitap. Tercih ettiğim yolun daha yorucu olduğunu görmüştüm aslında. Yine de yürümekten korkmadım. Arada bir “Diğer yoldan gitseydim ne olurdu?” diye sormuyor değilim kendime. Sonbaharla birlikte gelen tıkanıklık biraz da bu sorulara (ve elbette cevaplarına) verdiğim zamandan kaynaklanıyor. “Kitap sonlandı,” dediğimde, “Bitti,” demeyeceğim. “Bitti,” dediğimde “Tamamlandı,” demeyeceğim gibi.

• Heyecanla önerilen kitaplar okuma iştahımı kabartıyor. Bugün Vito bir kitap getirdi. Corrado Alvaro’nun yazdığı “Türkiye’ye Yolculuk”. Necdet Adabağ çevirmiş, Literatür Yayıncılıktan çıkmış. Masanın üstündeki okuma kulesine bir kitap daha eklenmiş oldu. (Eve gelir gelmez Ankara bölümünü okudum. İlginç bir kitap.)


• Günlük koşturmanın içinde insanların, çevremdekilerin hatta yakınlarımın yüzüne bakıyorum. Kimilerinin yüzünden okunuyor gerilim. Hırs. Bir sonraki adımın tedirginliği. Planlar. Ne denir ki? Yazık!

11 Kasım 2010 Perşembe

Günden Kalanlar.03

• Garip bir şekilde mercimek köftesi isteyerek uyandım. Büyük bir düşkünlüğüm yoktur ama bulduğumda da kaçırmam. (Gün bitti, mercimek köftesi yiyemedim.)

Yalçın Tosun ve Kerem Işık yıl içinde okuyup sevdiğim iki öykücü. Her ikisinin de kitapları YKY’den çıktı; yayınevindeki Murat Yalçın varlığı kendini belli ediyor. Kitap-lık dergisinin Ekim 2010 tarihli 142.sayısında birer öyküleri var. Yalçın Tosun’dan “Bir Bavul İçin Noktürn (Hiç Çekilmeyecek Bir Fil)” ve Kerem Işık’tan “Ve Diyor ki”. Yalçın Tosun’un cümle kuruşunu ve dilini seviyorum. Kerem Işık için de aynı şeyi söyleyebilirim. Kerem Işık’ın öykü dünyası bir tül perdenin arkasından şiire bakmak hissi uyandırıyor.


• Günün büyük mutluluğu yine Kitap-lık dergisiyle geldi. Bu kez Kasım 2010 tarihli 143.sayı. Etkileyici bir Albert Camus dosyasına yer vermişler. (Dosyayı derginin ilk sayfalarına yerleştirmeleri iyi olmuş.) Üstadın kızı Catherine Camus imzalı “Babam Camus” metnini döne döne okudum. En kısa zamanda (neden bayram tatili olmasın?) sevdiğim Camus romanlarını-metinlerini tekrar okumak istedim. İstemekle kalmamalı; yapmalı.
[Kişisel not: Sigara içmeye başladığım yıllarda, izmariti dudağımın bir kenarında tutar, Camus'ye benzediğim düşüncesiyle mutlu olurdum. Ah, zavallı ergen.]

• Kanadalı şair ve romancı Anne Michaels’in “Kış Mezarı” adlı romanı Doğan Kitap’tan çıktı. Okuma sırasındaki yerini aldı, ne zaman başlayabilirim bilmiyorum. Ama bu romanın (daha doğrusu elimdeki çeviri baskının) benim için özel bir anlamı var. Bu roman bir arkadaşımın, Elif Günay’ın çevirisiyle Türkçeye kazandırıldı. Elif’in aylardır nasıl hummalı bir çalışma içinde olduğunu ve bu işi ne kadar önemsediğini biliyorum. Dilerim çeviri yolculuğu uzun sürer.

• Hâlâ emin değilim; böyle bir günlük tutmak gerekiyor mu?

9 Kasım 2010 Salı

Tanrı Beni Görüyor mu?

Murat Gülsoy'dan bir öykü kitabı:
Zihnin yangın yerinden kurtarılmış parçalar!

Bu kitaptaki bütün öykülerin yazılış süreçlerini biliyorum, dolayısıyla benim için ayrı bir anlamı var bu bütünün. Belki bu nedenle kimilerine “taraflı” gelecektir yapacağım yorumlar. Doğrudur. Taraflıyım; iyi edebiyatın tarafındayım.

Murat Gülsoy, Bu An’ı Daha Önce Yaşamıştım adıyla yayımladığı öykü kitabında yer alan on öyküyü gözden geçirerek yeniden yazdı. Ama Tanrı Beni Görüyor mu? bütününü oluştururken bununla sınırlı kalmadı, dokuz yeni öykü ekledi. Üstelik bu öykülerin içinde desenleri Sercan Şengün tarafından yapılan bir de grafik-öykü var: “Bize Kuşdili Öğretildi”.

Edebiyatın bir oyun-deney alanı olarak kullanılmasını “tehlikeli” bulanlara inat, sınırları zorlamaktan korkmayan, cesur bir öykü kitabı Tanrı Beni Görüyor mu? Sadece bu cesaretin sınanması-yorumlanması için bile okunmaya-tartışılmaya değer. Edebiyatın bir çizgide yürümek olmadığını düşünenler için farklı anlatım tarzlarının, tekniklerinin denendiği bir buluşma noktası. Bu öykülerin yazılış sürecinde fikir alışverişinde bulunmanın beni çok farklı noktalara, araştırma sahalarına savurduğunu söyleyebilirim. İşte bu deneyimden de yola çıkarak, has edebiyat okuru için bulunmaz fırsat diyorum. Üstelik eğlenerek ve bir sonraki sayfayı merak ederek okunacak öyküler.

Son sözü kitabın tanıtım metnine veriyorum: "Geceleri ortadan kaybolan 74 model bir Mercedes; hikâyesinin kahramanı olduğunu kabullenemeyen bir karakter; yaşamları kısa bir süreliğine kesişen iki şehir yalnızı; yazı yoluyla birbirine dönüşen köle ve efendisi; kuşların dilini öğrenmek için ortadan kaybolan bir dayı; yıllar önce ölmüş şair bir dosta yazılan mektuplar; Van Gogh’un resmini yazı yoluyla görmeye çalışan körler; durmadan çoğalan bir Kafka öyküsü ve diğerleri… Murat Gülsoy’un kendine özgü sürükleyici üslubuyla kaleme aldığı öykülerden sadece bir kısmı. Murat Gülsoy’un 19 “farklı” öyküsünde canlanıp dile gelen yaşam biçimlerini oluşturuyor hepsi birer birer. Murat Gülsoy, biçare hallerimizin koridorlarında gezinmeye devam ederken “zihnin yangın yerinden kurtarılmış parçalar”ı irkiltici, düşündürücü bir çerçeveyle sunuyor bizlere. Grafik, illüstrasyon, fotoğraf ve resim gibi farklı anlatım araçlarının da kullanıldığı kitapta okurlar öykünün olanaklarını sonuna kadar araştıran bir yazar merakı da bulacak, bu keşif macerasına ortak olacaklar."

Kişisel not: Kitabın kapağında kullanılan Pere Borrell Del Caso imzalı tablo ilk gördüğümde beni çok etkilemiş bir tablodur. Meraklı okurun bu tablonun tarihçesine doğru bir yolculuk yapmasını tavsiye ederim.

Günden Kalanlar.02

“Anayurt Oteli”nin son bölümünü tekrar tekrar okuyorum. Pazar sabahı bölümünü. Romandaki 28 meselesi üstüne düşünmek hoşuma gidiyor.

Yusuf Atılgan’ın çevirdiği Toplumda Sanat’ı o zamanların “Sanat Olayı” dergisi fasikül fasikül vermişti. Ben de biriktirmiş, sonra da Ankara’da Kolej’in oralarda bir ciltçide ciltletmiştim. Bir süredir evin altını üstüne getirmeme rağmen bulamadım. Aramaya devam etmeli.

Nabokov’un “Saydam Şeyler”i zihnimi açmaya devam ediyor. Gözlemlenebilir nesnelerin değişen dünyasına inanılmaz bir cesaretle, balıklama atlayış. Dün gece bir çekmeceden fırlayan kurşun kalemin tarihine yoğunlaştığı 3.bölümü okurken notlar aldım. Dönüp dönüp okumalı. (Kitap bu gece biter.)

Altyazı, takip etmekten sonsuz zevk aldığım az sayıda dergiden biri olarak 100 yaşına bastı. Sürekliliğin bir hayal olduğu coğrafyamızda (dünyamızda demek daha doğru) olağanüstü bir deniz feneri. 100. Sayıyı özel bir dergi ile kutlayacaklar, sanırım önümüzdeki hafta raflarda olacak. (O dergi çıkınca ayrı bir kutlama yazısı yazmalı.) Ama öncesinde Claude Chabrol dosyasını kapağa taşıyan Kasım 2010 tarihli 100.sayı için birkaç not. Senem Aytaç editörlüğündeki Chabrol dosyası Hızlandırılmış Yeni Dalga Kursu gibi, sadece bir akıma değil bir döneme tanıklığın olanağını veriyor. Altın Portakal yorumları ise Türk sinemasının bugünü ve yarını hakkında geniş bir yol haritası çiziyor. Özellikle not düşmek istediğim nokta ise editör yazısından gelecek. Derginin Yayın Kurulu’nun da ortak sözünü yansıtan Fırat Yücel imzalı giriş yazılarını her zaman büyük bir dikkat ve öğrenci ruhuyla okurum. Bu kez de çok etkileyici bir yazı. Şu tespiti kendime not düşüyorum: Çoğunluk iç acıtıcı bir film çünkü bu ülkenin geleceğinin AKP-CHP arasındaki iktidar savaşının sonucuna bağlı olduğunu düşünenlere, içinde bulunduğu karanlığın seçim sonuçlarıyla değişmeyecek kaynağını gösteriyor: Evlerde, iş yerlerinde, şantiyelerde, mahallelerde kendini sürekli yeniden üreten vatan-sermaye-erk ittifakını.”

Oyuncak Hikayesi – Toy Story 3’ü sinemada izleyememiştim. Kocaman perdede izlemeyerek çok şey kaçırmışım. Woody ve Buzz zaten adamlarımdı, ama bu macerada kendilerini aşmışlar. Uzun zamandır bu kadar iyi hissettiren bir 100 dakika geçirmemiştim. Çizgi film senaryolarını çok zeki buluyorum. Kimilerinin bakış açılarını sevmesem de senaryodaki mahareti görmezden gelemem. Toy Story 3 sadece senaryosuyla değil, kurduğu dünyanın detaylarıyla da beni çok etkiledi. Gerçekten heyecanlandım, gerçekten güldüm. John Lasseter’in hikayesi üstüne Michael Arndt’ın kurduğu senaryoya bayıldım. (Arndt’ın muhteşem “Little Miss Sunshine”ın senaristi olduğunu unutmamak lazım.)

8 Kasım 2010 Pazartesi

Sözlük.14

S


SİNEKLER: “Bunun bu kadar korkunç bir şey olabileceğini önceden tahmin edememiştim” diye başlar öyküsüne Orhan Duru. Ben-anlatıcının başı sineklerle fena halde derttedir. Hem de ne dert! Savaşmayı, iradesiyle çektiği acılara sonuna kadar dayanmayı, hatta üstlerine “Hekzachlorciclohexan ihtiva eden” bir ilaç sıkarak toptan yok etmeyi denese de başarılı olamaz. Sanki sineklerle insanlar arasındaki bitmek bilmez savaş bir evde, bir kişinin yaşam alanında geçmektedir. Sinekler evi ve bedeni istila ettikçe insanlık tarihinin kaçınılmaz yenilgisi okura göz kırpar. Ama anlatıcı pes etmemeye kararlıdır. Belediye başkanına olayın toplumsal boyutunu anlatırken kendini kaybeder ve uyuşuk şehir halkına böyle uyarıcı sineklerin gerektiğini söyler. Öyküyü okuyan her okur sağdan soldan gelecek bir sineğin tehdidi altında olduğunu bilmektedir artık…
(Orhan Duru, Küçük Sinekler)


 

Meraklısı için not: Öykü Sözlüğü etiketindeki diğer maddeler ve yorumlarla farklı bir sözlüğe ilerliyoruz. Sizlerden gelen yorumlar, etkileyici... Dileyen yorumlara kendi öykü maddelerini yazabilir. Okuduğunuz, sizi etkileyen bir öyküden bir karakter, bir nesne, bir sahne, bir isim, bir replik bu sözlüğün maddesi olabilir...

7 Kasım 2010 Pazar

Günden Kalanlar.01

• Bir blog neye yarar? Bir insan neden blog tutar? Sorular çok. Fil Uçuşu’na bu soruların değişken cevaplarına takılmadan merhaba dedim. “Okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim, aklıma takılanlar” dedim ve başladım yazmaya. Geçenlerde (metroda giderken) Fil Uçuşu’nun içinde bir günlük tutma fikri düştü aklıma. Tedirgin oldum. Çünkü günlük tutmayı sevmem. Tutacak olsam da alırım bir defter, sarılırım kaleme ve bana ait-gizli bir günlüğün peşine düşerim. Epey düşündüm, kendimle mücadele ettim. Günlük tutmayı sevmeyen, yazarken okuru düşünmediğinden dem vuran biri için saçma bir şey olacağını düşünüyordum. Hatta biraz da ikiyüzlü bir eylem. Herkesin ulaşabileceği, insanların okuduğu bir günlük fikrinden rahatsız oldum. Ama bir yandan da okuma ve yazma sürecimi kayda geçirme isteği vardı içimde. Madem “okuduklarım, izlediklerim, dinlediklerim, aklıma takılanlar” demiştim, bu süreci de kayıt altına alabilirdim. Her neyse! Kendimi ikna ettim bir şekilde. Arada bir not düşmeye karar verdim.

• Ne kadar devam ederim bilmiyorum. (Galiba kendimi rahatlatmak için günlük dememeliyim bu notlara…)

• Şimdilik adını “Günden Kalanlar” koydum. Kazuo Ishiguro’nun severek okuduğum romanında esinle. Önce filmini izlemiştim elbette, hatta o zamanlar böyle bir yazarın varlığından bile haberdar değildim. Hopkins-Thompson ikilisinin su gibi akan uyumuna vurulmuştum. Kitabını yıllar sonra okuduğumda artık Ishiguro’yu bilen bir okurdum. Sevdiğim bir kitaptır.

• Ishiguro’nun öykü kitabı “Nocturnes”i bir yurt dışı gezimde almıştım. Santa Margherita Ligure’de küçük bir kitapçıdan. Hiç böyle bir isteğim (ve yeteneğim) olmamasına karşın, kitabın daha ilk satırlarında Ishiguro’nun bu beş öyküsünü Türkçeye çevirme isteği doğmuştu içimde. Gezinin kalan günlerinde bir elimde kitap bir elimde defterim uğraştım durdum. İlk öykü “Crooner” neredeyse çevrilmişti bile. Elbette devam etmedim; haddimi biliyorum. Çeviri çok önemli ve zor bir alan. Bir gün Türkçeye çevrildiğinde, merakla ve dikkatle okuyacağım.

• Kitap Fuarı’ndan çok sayıda kitap aldım. Okudukça hepsinin hakkında notlar düşmeye çalışacağım. İletişim Yayınları’nın Nabokov serisinden eksik bir cildim vardı, onu alınca içim rahatladı. Bir de “Saydam Şeyler” çıkmış Nabokov’dan; Şükrü Alpagut çevirisiyle. Hemen başladım. Nabokov okumak her zaman iyi gelmiştir, içinden geçtiğimde ruhumu değiştiren bahçeler sunar bana. Daha ilk sayfada acayip bir cümle geliyor ustadan: “Maddi bir nesne üstüne yoğunlaştığımız zaman, nesnenin durumu ne olursa olsun, bizzat o dikkat eylemi, ister istemez o nesnenin tarihine gömülmemize yola açabilir.”

Onur Caymaz’dan bir öykü kitabı: “Gece Güzelliği”. Sonundaki teşekkür listesinde Derya’nın da adı geçiyor. “… Derya Erkenci’siz Rakı Mavisi yazılamazdı…” diyor Onur. İki gece önce o maviye daldık Derya’yla. Öykünün adı Derya’ya çok yakışmış. Daha önce Fil Uçuşu'nda Derya Erkenci'den bir kitap beklediğimi yazmıştım. O gece sordum, nedir durumlar diye. "Çalışıyorum," dedi. Bunu duymak bile yeter. 

(Not: Onur'un kitabı, Nabokov’dan sonra okunacak.)


4 Kasım 2010 Perşembe

Arnon Grunberg ile sohbet...

Asmalımescit’in gece hareketliğinde sohbet ediyoruz Arnon Grunberg’le. Öncelikli konumuz “Tirza”. Hofmeester karakterinin ortaya çıkış sürecinden parti sahnesine konuşacak çok şey var romanla ilgili. Yorumlarımı ilgiyle dinliyor. “Tirza”nın tiyatro ve sinema uyarlamaları konusundaki düşüncesini merak ediyorum. Tiyatro uyarlaması için “Fena değildi,” diyor. YouTube’dan izlediğim bölümlerin üstünden sevmediğim noktalarla ilgili bir değerlendirme yapıyorum, çünkü başrol oyuncusunun Hofmeester’i gereğinden fazla komediye kayan bir çizgide yorumladığını düşünüyorum. Gülümsüyor. Yorumuma katıldığını belli eden bir gülüş bu. Hemen toparlanıp “Oynayan oyuncunun adı Kees Hulst ve çok iyi bir aktördür,” diyor. Ama sonra yine gülüyor; “Haklısın, biraz abartılıydı değil mi?”

Bu samimi itirafla sohbetin havası iyice ısınıyor. Sinema uyarlamasını da konuşuyoruz. “Çöl bölümüne ağırlık verildi sinemada,” diyor. Kaisa rolünü oynayan küçük kızı özellikle beğenmiş. “Bir yazar için uyarlamalar elbette heyecan verici ama hiçbiri romanın kendisi kadar güçlü, sarsıcı olamaz. Hele söz konusu olan Tirza gibi güçlü bir romansa…” diyorum. Sevdiğim bir romanın yazarına söylenen torpilli sözler değil bunlar.

Öykülerden konuşuyoruz. En heyecanlı kısmı bu, edebiyat konuşmak ikimize de iyi geliyor. Son kitabımın aldığı ödülleri duymuş, tebrik ediyor. Yazmakta olduğu romandan söz ediyor biraz. Türkiye ve Orta Doğu’ya gazeteci kimliğiyle baktığı bir roman bu. Şimdiden meraklanıyorum.

Sonrasında kalabalık yemek masasına oturuyoruz birlikte. Arnon, gazetecilikten gelme bir refleksle Türkiye’nin bugünü ve masadaki yazarların iktidara bakışı konusunda sorular soruyor. İçten cevaplar alıyor. Ama her cevap yeni bir soruyu doğuruyor. Öyle ki, kendimizi usta bir gazetecinin sorularla dolu atağı altında hissetmeye başlıyoruz. Atakları kesen Hakan Günday oluyor ve Arnon’a “Peki sen Hollanda’nın yeni yönetim anlayışı ve Avrupa’da yükselen milliyetçi akımlar hakkında ne düşünüyorsun?” diye soruyor. Benim yapamadığımı yapan Hakan’a içimden teşekkür ediyorum. Sözünü sakınmadan cevaplar vermeye başlıyor Arnon. Türkiye ile karşılaştırmaları oldukça etkileyici. Üstelik bu konudaki kişisel deneyimleri de ilginç: Mart ayında İstanbul’dan Bağdat’a bir araba yolculuğu yapmış. Ankara, Konya, Adana, Gaziantep dudaklarıyla ilgili deneyimleri var. Bağdat’tan sonra ise Diyarbakır’a gitmiş. Hem gazeteci olarak hem de yeni romanı için bilgi toplamak amacıyla. Sohbet uzadıkça uzuyor, kadehler kalkıyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusundaki fikirlerle politikaya son veriyoruz.

Sonra Arnon’la bir kenara çekilip edebiyat konuşmaya devam ediyoruz. O sırada bir de fotoğraf çektiriyoruz. Gecenin sonunda yarım kalan sözlerimizi elektronik postalarla tamamlama söz veriyoruz. İlk e-posta Arnon Grunberg’den gelecek. Bakalım neler diyecek, bekliyorum.